5501.
niçin?

aklımda epeydir bu soru var. aslında pek çok soru vardı. sonraları diğer sorular ezildi kaldı bu ''niçin'' karşısında. işin aslı, bütün anlatıların ve okumaların ötesinde bir gerçek aramaya çalıştım her seferinde. her seferinde... kelimeler... seferler... gerçek anlamda birer seferdi bunlar, nice yenilgiler nice zaferler kazanıldı! kazanıldı, evet. şüphesiz. sanırım 21. yüzyılın sorunu da bu anlatı sorunu, artık buna kanaat getirdim. anlatı derken, belki bazı okular bu anlatıdan kastımın ne olduğunu anlıyordur. ama anlaşılmaz olduğunun farkındayım; lakin bu ifadeyi üst perdeden çığırtmak için belirtmiyorum. sadece tuhaf işte. bütün acılarımız, sevinçlerimiz. aslında tuhaf da değil. basit. aslında basit de değil... kelimeleri biz icat ettik nitekim. bir önemi yok o yüzden düşünmenin. çoğu zaman öyle en azından. yahut derin düşünmenin bir önemi yoktur çoğu zaman... ah... ne kafa ütüledik ama! hayret. anlatıların ötesinde bir gerçekten söz etmeye çalışan ama yine de aynı anlatının içine hapsolan bir ''keriz''. gerçeklik perdesinin üzerinde alay edercesine süzülüyor... nereden esti bana yazmak onu da bilmiyorum. 4 sene olmuş burada yazmayalı. koskoca 4 senede çok şey değişti. hem de hiçbir şey değişmedi. nasıl oluyor ben de bilemedim. ''bir dört yıl sonra daha görüşmek üzere! hoşça kalın!'' deyip ortadan kaybolmak ve internetten kendi adımı silmek isteyebilirdim... ancak bunun da bir önemi yok. albert camus okuyan birtakım insanlar ''e o halde en önemli sorun sence de intihar değil midir?!'' diye buyurabilirler... değil abi ya. fransız'ın derdiyle türk'ün derdi bir olur mu hiç?.. bizim dramamız, bizim trajedik anlatışlarımız aynı olmaz fransızınkiyle rusunkiyle. arabeskiz biz o kadar. eh, bundan da keyif almak gerekiyor aslında. aman neyse.

yani... niçin?

en son raddede sıradanlığımızı kabul edip onunla devlet memuru gibi yaşayıp, yiyip içmek gerekiyor galiba. her şey o kadar mı önemsiz olur? valla o kadar da önemsiz oluyor. anlamı kendimizin yaratması bile özünde bir anlamsızlık hikayesi değil midir?

niçin?..

eskisevgilimyazmışbennebileyimniçinyazmışişteyazasıgelmişyazmışbenimdeyazasımyoktupekamacevapverdikmaalesefnedenbilmiyorumçokdagüzelbirkızdıamabirazaklıçalışmayandıpardonhayatımdagördüğümengüzelamaaynızamandaenaklıçalışmayaninsandıgerçibunundaönemiyokamaneyseinsanyinedebazenyalnızolmaktançoksıkılıyorveböylesaçmasapankendiniifadeetmekhaykırmakistiyorneyapayımişhayatındamıbağırayımburadabağırıyoruzancaşakaşakaşakşukaöylebirşeydeyokaslındaahahiçgeçirdimgülmedimkızciddenkafasızdıyanibukadarnasılkafasızolunabilirbendeanlamıyorumçokyorucuydubirdehernekadargüzelvakitgeçirmişsekdebirönemiyokoyüzdenneyseişteneanlatıyordum

niçin!

edit: o değil de sözlükten neden çıktığım aklıma geldi gönderiyi paylaşır paylaşmaz. ah... bunun da önemi yok aziz okur. ama şöyle söyleyeyim o kadar saçma sapan insanlar var ki ve o kadar normalmiş gibi davranıyorlar ki, benim gibi deli taklidi yapan kimselere bile gülünç geliyor böyleleri. o kadar söyleyeyim. yani birtakım insanlar cidden iyi değil... bu iyi olmama halleri akılsızlıklarından, cehaletlerinden bunun da farkındayım. yoksa salt bir kötülüğe inanmam ben. hani olur ya biriyle tanışırsın ve o kişi sana çok güzel özellikleri olduğundan bahseder falan filan ama sonra bir bakarsın eleman manyağın teki abuk sabuk hareketler yapıyor! bu ne oluuum!? meğerse normal olmaya çalışıyormuş... aman herkes nasıl davranmak istiyorsa öyle davransın yav. geçen bir başka kız arkadaşımdan ayrıldığımda da buna benzer bir şey olmuştu... insanlar olmadığı biri gibi gözükmeye ne meraklı yav. eskiden ben de yapardım bunu galiba bilmiyorum ne yalan söyleyeyim... ama yapmıyordum herhalde. yani anlamlı olan bir şey varsa o da kendin olmak la. aniden trabzon şivesi bile yapabilirim o derece ama utanıyorum... bazısı çok nazik davranıyor, hele bizim bir tane meslektaş var, ayıptır söylemesi, çok kibar! o kadar kibar ki anlatamam. ama nezaket için nazik değil de özgüvensizliğini gölgelemek için nazik! ıyyy! bunu fark ettikten sonra bir bunaltı bulantı geldi! nereden anladığıma gelirsek... vatandaş kendisine yapılan haksızlıklara o kadar fazla göz yumuyor ki sinirden ağğğğğğ sinirden dolabı sırtladım (öyle bir ifade vardı ondan işte). o değil de yanda yozgatlı katolik gay taşfırın ustaları diye bir başlık açmışlar kahkaha atıyorum...

niçin...

sorgu odasının floresan lambası, masanın üzerindeki gri metal yüzeyde soluk bir ışık patlaması yaratıyordu. odada sadece iki ses vardı: havalandırmanın monoton uğultusu ve adamın ciğerlerinden derinden gelen, hırıltılı nefes alışverişleri. elleri kelepçeli değildi; buna gerek görülmemişti. zaten kaçacak ya da saldıracak gücü kalmamış gibi, omuzları çökmüş bir halde oturuyordu.

karşısındaki müfettiş, önündeki ses kayıt cihazının kırmızı ışığına baktı, ardından gözlerini adama dikti. "başlayabiliriz," dedi usulca.

adam, gözlerini masanın boş bir noktasına sabitleyerek konuşmaya başladı. sesi, sanki çok uzaktaki bir radyodan geliyormuş gibi parazitli ve yorgundu:

"çürüme beklediğimden erken başlamıştı. ben, aslında, vaktim var sanıyordum. o gün ateşim yoktu, görüş yeteneğim yerindeydi. sağ ve sol retinamı çürümenin başladığı günün ertesi kaybetmeye başladım. ben… o gün ateşim yükseldi. öksürük krizlerine girip duruyordum. fakat ben… ben ne yükselen ateşimden ne de kaybettiğim görüşümden şikayetçiydim. beni rahatsız eden çürümenin kokusuydu. hani nasıl derler, yaptığım şeyin… günahın ne boyutta olduğunu fark ediyordum içten içe… buna ne ad verilir bilmiyorum.’’

müfettiş elindeki kalemi yavaşça masaya bıraktı. adamın yüzündeki solgunluğa, göz altlarındaki o mor halkalara baktı. kendi evinde, kurbanlarının arasında günlerce kalmış birinin kokusu, odadaki güçlü parfüme rağmen havada asılı duruyor gibiydi.

‘’neye ne ad verilir bilmiyorsunuz?’’ diye sordu müfettiş.

adam hafifçe kafasını kaldırdı. sağ gözü tamamen matlaşmıştı, sanki arkasında hiçbir yaşam belirtisi kalmamış bir cam bilyeydi. sol gözü ise hala ürpertici bir dikkatle odadaki gölgeleri süzüyordu.

‘’işlediğim suçlara," dedi adam, dudaklarının kenarında belirsiz bir kıvrılmayla. "sadece suç demek yetersiz kalır ve haksızlık olur diye düşünüyorum. ben, biliyor musunuz, başından beri farkındaydım bu günlerin yaşanacağının. yani, burada, sizin karşınızda ifade vereceğimi biliyordum, eninde sonunda. ama dürüst olmak gerekirse, pişmanlık duyacağımı düşünmüyordum.’’

‘’ne için pişmanlık duyuyorsunuz?’’

adam derin bir nefes aldı. göğsü acıyla körüklendi, boğazından sert bir öksürük yükseldi ama bunu eliyle bastırdı.

"pişmanlık..." diye mırıldandı. "belki de yanlış bir kelime. insanlar pişmanlığı vicdan azabıyla karıştırırlar. benimki vicdani bir sızı değil, müfettiş bey. benimki, estetik bir hayal kırıklığı. ben onları öldürürken, zamanı durdurduğumu sanıyordum. onları o eski, dinsel tablolardaki gibi kusursuz bir sessizliğe kavuşturduğumu... ruhlarını bedenlerinden ayırdığımda, geriye kalan etin bana itaat edeceğini düşündüm. ama et... et çok sadakatsiz bir malzeme."

öne doğru eğildi, aralarındaki mesafe daraldıkça müfettişin burnuna o keskin, asidik, tatlımsı koku çarptı.

"ilk üçünde her şey yolundaydı," diye devam etti katil. "bana zaman tanıdılar. onları giydirmeme, saçlarını taramama, yüzlerine o huzurlu ifadeyi yerleştirmeme izin verdiler. evin bodrumu bir galeri gibiydi. ama dördüncüsü... o kız... çürüme o daha nefes alırken başladı sanki. ya da benim içimde başladı, bilmiyorum. ertesi gün gözlerim kararmaya başladığında anladım ki, o koku odadan değil, doğrudan benim ciğerlerimden yükseliyor. kurbanımla birlikte ben de çürüyordum."

müfettiş sessiz kaldı. karşısında oturan adamın, bir katilden ziyade kendi yarattığı cehennemde kaybolmuş bir münzevi gibi durduğunu fark etti.

"beni buraya getiren şey sizin dedektiflerinizin başarısı değil," dedi adam, sol gözünü müfettişin gözlerine dikerek. "buradayım, çünkü o evde artık nefes alamıyordum. kendi günahımın kokusunda boğulmaktansa, sizin adaletsiz duvarlarınızın arasında çürümeyi tercih ettim. şimdi söyleyin bana... kayıt bittiyse, beni o karanlık hücreye götürecek misiniz? çünkü orada en azından koklayacak hiçbir şey yok."

''niçin?..''
devamını gör...
5502.
koca sözlükte iç açıcı tek bir yazar yok...

hepinizin tek tek yaşında iken ben hepinizden harikaydım be....
ancak yazılarımı "sömürüyosunuz"....

sözde işe girip çalışmışsınız ama hemcinsinizle arkadaşlık kurabilmekten acizsiniz....

bana bu tarz "sosyal"liklerden gelen "bö"nün derecesini bilmenize imkan yok....

ne yazık ki benim de sizin için imkanım yok... kaşının kendi çapınızda da kaşırsam artık... seviyeniz ortada. her şey ortada. layığınız da ortada !!!!!

içim şişti beeeee
dandikler.

ağzımdan benle ilgili bişey almak için kurt gibi beklersiniz ancak...
"erkek"mişşşşşşşşşş

bakkala gitmekten acizsiniz lan siz... işyerlerinde grupça kuyu kazmaktan başka ne işe yaradınız ?
dedikodu yapmakla övünmeniz siyaset konuşma hakkı mı verdi size ?
istemeden dedikoducuyum vasıfsızım elimde değil deseniz canınız mı çıkar...

güçlü kadından size ne ayrıca...
chat sitesinden sözlüğe "terfi ettim" mi sandın.

sözlük dediğin ne allasen ?
paralel yapılanma falan mı.....
kan emicilik mi...
çarpıtmak ve yamuk beyninizle geri kusmak yeri mi...

ve bunda sınır tanımamak mı...

eğitiminizi burda alıp elalemin özel hayatlarına mı dağılıyonuz lan siz...

sıkılmadınız mı kadıncılık erkekçilik oyunlarınızdan ?

benim için elle tutulur olmasının hiç bir yolu yok tek bir yazarın burada.
tek bir kişi buna aracılık etmedikçe.... kapiş ?

tek kişisi olmayan ve sağa sola saldıranlar düşünsün gerisini...
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim