5461.
kafilerinki siccindir.
devamını gör...
5462.
akşamüstü üç saate yakın uyumuşum. sanırım haftanın yorgunluğu çıktı bende, bilemiyorum. sonra uyanınca bir sessizlik… kahve hazırladım kendime. belki bir şeyler okurum.
devamını gör...
5463.
dünyanın en basit şeyi olduğunu düşünüyorum bazen kafana göre birini bulmanın. bazen de en zor şey olduğunu. etafımdaki insanlar birer birer buluyor ve mutlu olabiliyorken benim bulamama veya bu kadar seçeneksiz olmam neden hiç bilmiyorum. bazen merak ediyorum bazen aman salla napim modundayım. ancak eninde sonunda ısıtılıp ısıtılıp önüme gelen şey aynı oluyor: sebebini anlamamak
devamını gör...
5464.
şu başlığı ne zaman görsem aklıma yazı değil de gerçekten karalama geliyor. her yeri karalardım, ondan olsa gerek. buradan belli işte yazım konusunda iyi olamayacağım. kelimelerle arası iyi olanlara çok imreniyorum. taklitçiler üzerine alınmasın, sizleri sinir bozucu buluyorum.
devamını gör...
5465.
sevgili defter, bu gece seninle bile bir şey paylaşmak istemiyorum.
tesekkurler satır icin
devamını gör...
5466.
dizinde masallar sallar, 8
gerçekler uyanık, uykuda kendi. 11

şehirler boş, boş kırsallar... 8
fezasında boşluk bile tükendi. 11
devamını gör...
5467.
şimdi uyusam 7 ye uyanır mıyım ki..uyumazsam zaten uyanamam.
yarınki listeyi unutmamam lazım.
kitaptan da 20 sayfan kaldı bitir.
yeni kitap ayracı almak istiyorumm .
uyuyayım 7 de uyansam iyi olur.
devamını gör...
5468.
birkaç saat uyudum kalktım yine düşündüm. yine gecenin bilmem kaçı, bizden büyük büyük insanlar ve onların sistemi adini da koyalim neoliberalizm ve onların siyasi aygitlari türkiyede bunun en işe yarar partisi akp

önce gelmeyen randuvu sıraları ve paran kadar sunulan hizmetle sağlıği aldi

sonra onca insan iş kazasinda ya da serbest bırakalan örgütlü bir suç makinesi tarafından öldürülürken yani bu topraklarda pisi pisine ölürken ses cıkarma duyarliğimizi ve sonucu eylemliliklrrimizi ortadan kaldırarak dayanışma ruhumuzu aldı,

sonra bilmem kaç saat otobüslerde veya zor zar alabildiğimiz arabalarımizla gittiğimiz işyelerinde insalik dışı çalışma koşullarında ruhumuzu aldi.

sonra iktidarım doğa talanınina, yolsuzluğuna ve adaletsizligine sesini çıkaran namuslu insanlar içeri atilirken susmamiz istendi cesaretimizi ve onurumuzu aldılar

vergilerle, çocuklarımızın okul tsksitleriyle ve ihtiyacimiz olmadigi halde tüketmelerimizle özgürlüğümüz alındı

hepimize ait herkesin herkes için çektiği seks kasetlerimiz ve performans kaygisı ile dokunduğumuz bedenlerle sevisirken bizden aşk aldılar

herkese herşeyi kolaylikla gösterdiğimiz narsisiteştiğimiz ve sürekli görünür olmak için kiçimizi yirtiğimiz bu çağda bizden mahremiyet aldılar.

bir tek elimizde anlam kaldı. onu da almak istiyorlar. o da giderse bir taştan farkimiz kalmayacak. biline.
devamını gör...
5469.
kadınlar ayrılmaya karar verdikten 2-3 ay sonra ayrılıyor. ayrılık sonrası biz biterken o hiç üzülmüyor sanıyoruz oysa o acısını seninleyken yaşamış bitirmiş hatta son sevişmesini bile yapmış oluyor.
devamını gör...
5470.
karalama diyoz, karalıyorlar defteri.
devamını gör...
5471.
uzun ilişkisi istemediği şekilde bitmiş/terkedilmiş arkadaş sahibi olmak çok büyük sıkıntı bebekler.

yaş-tecrübe vb fark etmiyor, ne kadar güçlü bir insan olursan ol terkedilmekten daha çok koyan çok az şey varmış insana. bahsettiğim arkadaş 6-7 ay önce terkedildi, 4 aydır hiçbir iletişimleri yok ama hala ikisi de deli gibi birbirini stalklıyor. dişi olan daha uyanık olduğu için bizim elemana kendini (yanlışlıkla çağrı atmalarla, wp durum güncellemesini anında görmelerle, ortak arkadaşla selam göndermelerle vs) ufak bir hatırlatması yetiyor. eleman da böyle durumlardan büyük anlamlar çıkardığı için direkt saldırıya geçiyor ulaşabileceği her yerden ulaşmaya çalışıyor kız sonra yine reddedip itip kakıp egosunu tatmin edip o "ben istenen kadınım" triplerinin tadını çıkarıp gönderiyor bizimkini. sırf arkadaşlarına "beni hala unutamadı köpek gibi peşimden koşuyor diye anlatabilmek için bildiğin kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor bizimkiyle, bizimki de mal oğlu mal olduğu için balıklama atlıyor her seferinde.

ben bu tarz durumlarda biraz gaddarımdır, 10 saniyede silemeyeceğim insan yoktur ve bu güne kadar 2 günde unutamadığım insan olmadığı için bütün tecrübemle mala anlatır gibi anlatıyorum her seferinde, olm bak kız böyle yapıyorsa amaç şudur oltaya gelme diyorum, ya da cevap bile alamıyorsan zorlama şansını diyorum ama duvara konuşuyorum tabi. "kanka haklısın ya hiç böyle düşünmemiştim" falan diyor geçici bir aydınlanma yaşıyor 1 hafta sonra aynı haltı yine yiyor*

2-3 günde bir "kanka baksana bi story atmış mı biriyle, telefonu versene bi instada takip ettiği yeni biri var mı ona bakcam, bu kız bana şöyle böyle yaptı ya uyuz oldum bak şimdi sen de silsene bunu instadan" muhabbetleri yapıyoruz. olm çok zor lan. bu terapistler-psikiyatrlar nasıl sabrediyor bu kadar şeye, bu kadar olumsuzluktan nasıl etkilenmiyorlar cidden merak ediyorum.

neyse seviyorsanız hala yanınızdayken kıymetini bilin ve sevildiğini hissettirin a dostlar, elden kaçırma duygusuyla baş etmek çok zor. sevilmediğiniz ilişkide de özsaygınızı kaybetmeyin tekmeyi koyun, 1 haftada unutur başkasını bulursun korkma. bulmak gibi de bir zorunluluğun yok zaten emenike. arada bir kalp yerine mantıkla düşünseniz bunların hiçbiri başınıza gelmez aslında ama dünyanın en duygusal ülkesinde yaşadığımız için %100 kalple düşünenleri eleştirmeyeceğim tabii.

oh lan böyle iç döküp kafa ütülemek de rahatlatıyormuş aslında bak. arada uğrarım ben bu başlığa*
devamını gör...
5472.
bugün kazandım. sonunda onları yendim...

yıllarca insanların alçaklıklarını, düzenbazlıklarını, ikiyüzlülüklerini tiksinerek izledim. onlarla arama mesafe koymaya çalışsam da yine bir şekilde gelip beni buldular. onlara ayak uydurmadığım için ayak bağıydım. benden kurtulmak için ellerinden geleni yaptılar. aralarına almamaları en güzeli olurdu. ama onlar beni araya aldılar. aldılar ve durmaksızın baskı kurdular. sindirdiler. onlar kalabalıktı. bense tek. dayanacak bir duvar, tutunacak bir dal aradım durdum. bulamadım. her seferinde yalnız ve savunmasız kaldım.

aradan yıllar geçti. hepsi teker teker yok oldu hayatımdan. ama zihnimde hala yaşıyorlardı. hala acı veriyordu anılar.

ama bugün kazandım. kurtuldum onlardan. sonsuza kadar sildim onları hafızamdan.
devamını gör...
5473.
istanbul'a yağmur yağıyor ve ben yedi tepesinden birindeyim şu anda...
zamanın biraz daha yavaş aktığı o eski mahallelerden birindeyim. ahşap karkas yapılar arnavut kaldırımlarla döşenmiş dar bir sokağa sıralanmışlar. cumbalı evlerin o kendine has, karmaşık ama huzurlu ruhu her köşeye sinmiş.
gökyüzü griye çalıyor, taze bir yağmur kokusu topraktan yükselirken havada belli belirsiz bir yasemin esintisi dolanıyor. bu kokuyu nerede duysam tanırım..
sırtımı eskimiş bir taş duvara dayamış, önümdeki uçsuz bucaksız deniz manzarasına bakarken seni düşünüyorum.
boğaz’ın suları bugün biraz hırçın ama bir o kadar da davetkar. vapurun peşine takılmış bir martı sürüsü çığlık çığlığa gökyüzünü yararak geçiyor. elimdeki az önce kokusuna dayanamayıp aldığım dumanı tüten sıcak simitten bir parça koparıp havaya atıyorum. bir martı havada süzülerek kapıyor.
arkasında bağırıyorum.
o gelecek!!!!
içimde tarif edilemez bir bekleyiş ile ufka dalıyorum..
adımlarının sesini duymak için sabırsızlanıyorum.. şehir tüm gürültüsüyle akıp giderken, ben sadece o anın gelmesini bekliyorum. yaseminlerin kokusu geliyor burnuma.
biliyorum bu koku senin kokun..
kalabalığın arasından sıyrılıp geleceksin yanıma. hiçbir şey konuşmasak da olur.. istanbul şahitlik edecek, martılar anlatacak, biz sadece bu eşsiz manzaranın sessizliğinde birbirimizi tamamlayacağız....
devamını gör...
5474. (tematik)
sizlere gezegenimize dünya isminin nasıl verildiği hakkında bilgi vermek isterim..
insanlığın kadim hikâyesi, mutlak bir kayıtsızlık içinde başlamıştı. adem ile havva, cennetin uçsuz buçaksız nimetleri arasında, tabiri caizse "ekmek elden su gölden" bir hayat sürüyorlardı. varoluş kaygısından uzak, sadece yaratıcıya odaklı bu huzurlu yaşam, karanlığın temsilcisi için tahammül edilemez bir tabloya dönüşmüştü. şeytan, kendi kibrinin esiri olmuş bir mağrur olarak, kendini onlardan üstün görüyor; bu sonsuz mülkün yegâne hâkimi olma iddiasını her fırsatta yineliyordu.

​"fakat bu mutlak sessizliğin ortasında, şeytan’ın karanlık safında derin çatlaklar belirmeye başlamıştı. emrindeki tebaası, adem ile havva’nın sahip olduğu o sarsılmaz iç huzuru ve tanrısal sükûneti izledikçe, asırlık sadakatlerini sorgular hale gelmişlerdi. ihanetin soğuk rüzgârı ordu içinde esmeye başlamış; saflardan yükselen 'tövbe' fısıltıları, şeytan için bir otorite krizine dönüşmüştü. kendi krallığının çözülüşünü izleyen şeytan, bu ideolojik isyanı bastırmak ve sürüsünü yeniden dehşetin yörüngesine sokmak için en yıkıcı silahını devreye soktu: zihnin kuytu köşelerinde yankılanan o zehirli fısıltı; vesvese."

yasak meyveye giden süreci ve sonucunu hepimiz biliyoruz; o yüzden trajediye değil, trajedinin sabahına odaklanalım.

​adem ile havva, o malum meyvenin tadına baktıktan sonraki sabah, gözlerini alışık olmadıkları gri bir dünyaya açtılar. cennetin parıltısından eser yoktu. etraflarını saran yabancı manzarada tanıdık bir silüet, bir anlam aradılar; fakat buldukları tek şey derin bir ıssızlıktı. adem, ruhuna çöken o ağır suçluluk duygusuyla sürgün edildiklerini anladı ve sesi titreyerek haykırdı:

​— "biz ne yaptık havva?"

​havva, yeni dünyanın sert rüzgârıyla sersemlemiş, bilinci henüz tam açılmamış bir halde cevap verdi:

​— "ne yaptık adem, neden bağırıyorsun?"

​adem öfke ve pişmanlık karışımı bir sesle inledi:

​— "elma... o elmayı yemeyecektik!"

​havva, içinde bulundukları atmosfer değişiminin yarattığı o zihinsel bulanıklıkla saçma bir inkâra sığındı:

​— "hangi elmayı? biz elma mı yedik, ne zaman yedik?"

​sabrı taşan adem, yaşadıkları felaketi yüzüne vurmak istercesine bağırdı:

​— "dün ya! dün!"

​henüz ayılmamış olan havva, bu iki kelimeyi zihninde birleştirip bir isim gibi algılayınca, o meşhur şaşkınlığıyla sordu:

​— "dünya ne ya? ne diyorsun, hiçbir şey anlamıyorum."

​adem, karşısındaki kadının içine düştüğü o şaşkınlık ve idrak güçlüğü karşısında pes etti. tartışmanın bu ıssızlıkta büyümesini istemiyordu. derin bir iç çekerek eliyle etraflarındaki uçsuz buçaksız boşluğu işaret etti:

​— "burası diyorum... burası dünya."

​havva’nın yüzüne garip bir tebessüm yayıldı. "o zaman," dedi, "şimdi dünyadayız."

​işte böylece, koca bir gezegen, bir pişmanlığın ve bir idrak kaybının yarattığı tesadüfi bir isimle anılmaya başlandı.
devamını gör...
5475.
soramadın. biliyorum.
adını söyleyemedim aylarca.
adını söylemek istemiyorum rüveyda,
adın bir kor dudaklarımda dizelerini söyledim senden bahsederken. sana da adınla seslenmezdim zaten.
gece aramasam açacakmışsın telefonu.
tezimi yazmadım ama çalıştığım konuyu çok sevdim şu an. nos.
seninle konuşmayı bıraktıktan sonra 2 günde 2 kg vermiştim.
fotoğraf çektim bir sürüüüü. hatta bugün naz yine benim ayran gönüllü olduğum için o sadece sonbahar çekmek istiyordu dedi yardım istediğim hocaya. berbat fotoğraflar çektim. beyaz ağaçlar.
çok iyi geldi.
bebek öldü.
abim ameliyat oldu.
ben yine gidip abimle konuşamadım. ben zaten kiminle konuşabiliyorum ki.
benim yeğenim olacak. utraaslan is coming…
istanbula gittim, babamı benden aldığı sanırdı içinde sevmiyormuşum. çünkü babam varken seviyordum.
fitnessa da başladım.
savaşlar verdim, her gün yüzüne tükürmek istediğim insanların suratına bomboş baktım.
murat menteş’in yeni kitabını aldım.
sanrılarla uyudum, paçamda çocuklarla rüyalar gördüm. yeni kaygılara sahip olduk kollektif bilinçte.
eylemci ruhum durmadı. hepsine gittim.
sonra seni unuttum.
ha bir de uzun saçlarımı kestirdim! ilk sezon rachel green olarak geziyorum.
devamını gör...
5476.
zeka zeka deyip duruyorlar da milletvekiliyle halktan birinin ayakkabıcının simitçinin avukatın birbirinden farkı yok. ayrımcılık yapmayı çok seviyoruz. he en zeki sizsiniz tamam biz geri zekalıyız.
devamını gör...
5477. (tematik)
sizlere "ali baba ve kırk haramiler" hakkında bilgi vermek isterim;
abbasi devleti, 8. ve 9. yüzyıllarda orta doğu'daki ticaret yollarını kontrol ederek tarihin en büyük ekonomik güçlerinden biri haline gelmişti. bu kontrolü hem kara (ipek yolu) hem de deniz (baharat yolu) üzerinden sağlıyorlardı.

​fakat 10. yüzyılın başlarında, özellikle 902-932 yılları arasında, abbasiler zayıflamaya başladı. merkezi otoritenin neredeyse çöktüğü bu dönemde; uç beyleri birer kukla haline gelmiş; rüşvet, zimmet, rant, adam kayırmacılık ve ihale fesatçılığı gibi yolsuzluklar artmıştı. ticaret yolları, kervanları soyan harami çeteleriyle dolup taşmıştı. devlet, güvenliği sağlamak için uç beyleri, muhafızlar ve gözcüler görevlendirip gerekli emniyet tedbirlerini almaya çalışsa da soyguncular her zaman bir yolunu buluyordu. devletin ulaşamadığı ıssız çöl ve dağ geçitlerinde pusu kuruyor, ticaret kervanlarını soyup soğana çeviriyorlardı.
bir ticaret kervanı yolda bir harami grubu tarafından yağmalanıyor, kervancılar ne yapsın? zavallılar ağlayıp sızlayarak yollarına küfürler ederek devam ediyordu. ancak birkaç fersah ötede, kervanın çoktan boşaltıldığından habersiz ikinci bir grup harami çetesi ellerini ovuşturarak pusu kurmuş bekliyordu. saldırdıklarında karşılaştıkları boş heybeler, haramilerde büyük bir hüsran ve öfke yaratıyordu.
öyle ki, soyulan kervancılar ile eli boş kalan haramiler, farklı sebepten dolayı ortak bir kederle ilk saldırıyı yapan haramilere daha önce hiç duyulmamış yaratıcı küfürler ederek yollarına devam ediyorlardı.

bu kaos ortamında trajikomik bir rekabet doğmuştu ve bu durum zamanla bir "yağma rekabetine" ve kanlı bir çete savaşına dönüştü. ilk darbeyi vuran olmak için haramiler, şehrin en yakınına pusu kurma yarışına girdiler. yakalanmaları halinde kellelerinin bağdat kapılarına asılacağını bilseler de, "birinci" olma hırsı korkularının önüne geçmişti. aynı gayeye hizmet eden ama birbirini kıran bu adamlar için mesele artık bir beka sorununa dönüşmüştü.
haramiler artık kervanları soymaktan ziyade, güzergâh üzerindeki diğer çetelerle savaşıp büyük zayiatlar vermeye başladı. birbirini öldüren ancak aynı ideallere sahip olan bu insanlar için durum içinden çıkılmaz bir hal aldı. sonunda çete liderleri bir toplantı yaparak bir anlaşma imzaladılar. bu kurallar, günümüzde yer altı dünyasının kullandığı "racon" kültürünün bile temelini oluşturacak nitelikteydi:

​kırk haramiler yasası

• ​birlik: tüm harami çeteleri (toplam 40 çete) "kırk haramiler" çetesi olarak tek çatı altında toplanacaktır.

• ​liderlik: tek bir lider olacak ve lider seçimi, haramiler tarafından kapalı oturum oylamasıyla yapılacaktır.

• ​seçim süreci: lider seçimi beş yılda bir tekrarlanacak; erken seçim ancak lider çatışmada ölürse yapılacaktır.

• ​disiplin: lidere isyan edenin kellesi vurulacaktır.

• ​saygı: lidere küfür veya gıybet edenin dili kesilecektir.

• ​namus: liderin karısına yürüyenin penisi kesilecektir.

• ​kumar yasağı: haramiler kendi aralarında -nar şerbetine tavla dahil- hiçbir şekilde kumar oynamayacaktır.

• ​ihtisas: haramilerin asli görevi kervan yağmacılığıdır. bunun dışında; uyuşturucu, kadın ticareti, tahsilatçılık, korumacılık ve değnekçilik gibi işler yasaktır.

• ​merkeziyetçilik: bir haraminin liderden icazet almadan ferdi olarak soygun yapması yasaktır.

• ​sosyal haklar: cumartesi yarım gün, pazar istirahat vaktidir. her çete personeline sadece iş için kullanması şartı ile "at" verilecektir. (şirket atı) soygun veya işe gidip gelmek harici at'a binmek yasaktır.

​bu anlaşmadan sonra her şey yoluna girdi ve kırk haramiler mutlu mesut bir şekilde kervan soymaya devam etti, soygunlardan elde edilen ganimet at ve eşeklere yüklenerek doğruca kırk haramiler’in hem ofis hemde depo olarak kullandıkları **"haram mağarası"**na giderdi. herkes hakkını zamanında alıyor hatta bazen soygundan gelen ganimet çok ise lider haramilere prim bile veriyordu.
kırk haramiler soygundan sonra ganimeti yükleyip mağaraya dönerken hep bir ağızdan şarkılar,marşlar söyleyerek giderdi;
"beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda. şimdi soyduğumuz bütün kervanlarda, bize her şey seni hatırlatıyor..."
bu şarkıyla hem eğleniyor hem de eski baskınlarda ölen arkadaşlarına selam çakıyorlardı.
haram mağarası, söylentilere göre içi tıka basa değerli eşya ve altın ile dolu olan devasa bir mağaraydı ve içine sadece şifresini bilen girebiliyordu.

​gelelim ali baba’ya... kimdir bu ali baba? hemen kısaca anlatayım:
bağdat ormanlarında kendi halinde bir oduncu olduğu söylense de, bu artık tozlu bir halk efsanesidir.
ali baba, mağaranın kapısını açan o meşhur parolayı tesadüfen keşfettiğinde, hayatını bir tüccar olarak değil, bağdat gece hayatının "mutlak hakimi" olarak inşa etmeye karar verdi.
​ali baba, her gün gizlice mağaraya giriyor, haramilerin ruhu bile duymadan birkaç çuval altını yükleyip şehre dönüyordu. fakat bu altınlar ne hayır işlerine gidiyordu ne de biriktiriliyordu. ali baba artık bağdat’ın en lüks eğlence mekânlarının, tavernalarının ve "meyhane" konseptli vıp localarının aranan ismiydi.
​her gece bir başka eğlence mekânında boy gösteriyor, "açıl susam açıl" şifresini artık mağara kapısı için değil, bağdat’ın en lüks mekanlarının kapısındaki korumalara karşı kullanıyordu.
masasından en pahalı ithal şaraplar, egzotik içkiler ve o dönemin "yasa dışı" kabul edilen keyif verici maddeleri eksik olmuyordu. bağdat'ın en karanlık köşelerindeki "madde" tedarikçileriyle kanka olmuştu.
etrafı her zaman onun parasını yemek için sıraya giren dalkavuklar ile çevriliydi. her akşam başka bir cariyeyle, başka bir dansözle bağdat sokaklarını birbirine katıyordu.
haramilerden çaldığı parayla aslında haramilerin bile hayal edemediği kadar yozlaşmış bir hayat sürüyordu. gece hayatının "babası" olarak biliniyor, adı geçtiğinde tüm mekan sahipleri önünde düğme ilikliyor, ancak onun bu paranın kaynağını nasıl bulduğunu kimse çözemiyordu.
​ali baba için hayat artık bir "party" moduna girmişti. gündüzleri mağaradan "maden" transferi yapıyor, geceleri ise bağdat’ın loş ışıkları altında bu altınları duman ediyordu. haramiler mağarada altınların azaldığını fark ettiklerinde ise işler iyice karışacaktı. çünkü kırk haramiler yasadaki 8. maddeye (uyuşturucu ve kadın ticareti yasağına) sadık kalmaya çalışırken; ali baba, onların sermayesiyle bu piyasanın tek hakimi olma yolunda ilerliyordu.
kırk haramiler, mağaraya her döndüklerinde ganimetlerin bir kısmının buharlaştığını fark etmeye başlamışlardı. başlangıçta lider, "herhalde çok dağıttık, kafa gitti, sayıyı şaşırdık" diye geçiştirse de durumun ciddiyeti kısa sürede anlaşıldı. altınların azaldığı yetmezmiş gibi, mağaranın önünde bağdat’ın en popüler gece kulüplerine ait meze kapları, bitmiş şarap testileri ve kaliteli tütün kalıntıları bulunmaya başladı.
​haramilerin lideri, bir akşam acil bir "divan" topladı. yasaların 9. maddesini (izinsiz ferdi soygun yasağı) hatırlatarak gürledi:
"biz 'beraber yürüdük bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda' diye kederlenirken, birisi bizim malları bağdat pavyonlarında eziyor! kim bu vatan haini hırsız?"
​çete içinde herkes birbirine şüpheyle bakarken, haramilerin en uyanığı olan "gözcü cafer" söz aldı:
"reisim, bizimkilerden değil. bağdat'ta bir 'ali baba' türemiş. herif her gece başka mekânda, masasında kuş sütü eksik, 'açıl susam açıl' diyerek lüks hayatın kapılarını açmış. bizim paraları resmen gece hayatının piyasasına akıtıyor!"
​​kırk haramiler, bu "altın hırsızı" ve "hızlı yaşam ikonu" ali baba’yı paketlemek için hemen şehre indiler. ancak karşılaştıkları manzara onları bile şaşırttı. ali baba, bağdat’ın en lüks mekânının en ön locasında, yanında bir ordu koruma, önünde en ağırından şaraplar ve çevresinde meşhur dansözlerle alem yapıyordu.
​lider ve 39 adamı, mekanın kapısında durup ali baba’yı izlemeye başladılar. haramiler, yasalarındaki 8. madde gereği soygun dışında tüm yasadışı işlerden uzak durmaya çalışırken; ali baba’nın kendilerinden çaldığı altınlarla yaşadığı hayatın rahatlığı ve ihtişamı onları hem sinirlendirdi hem de içten içe özendirmişti.
​bir süre sonra kırk haramiler mekana daldı , lider ali baba’nın masasına yaklaştı ve sandalyeyi çekip oturdu, ali babanın içki içtiği kadehi aldı fondip yapıp kadehi yere fırlattı ve sordu ali baba’ya:
"bak evlat, bizler beraber yürüdük bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda sloganıyla ve çok katı harami yasalarıyla hareket ederken senin hiç bir yol yürümeden hiç bir yağmurda ıslanmadan bağdat’ın en pahalı ipeklerine sarınıp bizim yasak dediğimiz işleri yapıp keyif sürmen, hemide bunları bizim mağaradaki altınları çekip çekip yapman, buralarda 'madde' ve 'gece kuşu' işlerine yatırman hangi rajonun temelinde var?"
​ali baba, liderin gözlerinin içine baktı ve hafif bir sarhoşlukla gülümsedi:
"siz mağarada taşın toprağın içinde şarkı söylerken, ben bu parayla bağdat’ın kaderini yazıyorum reis. sizin rajonunuzda 'cumartesi yarım gün' var ama benim dünyamda güneş hiç doğmuyor!"
​bu sözler üzerine ortam gerildi. kırk haramiler, ali baba'yı yaka paça mağaraya götürüp yargılamak için harekete geçtiler. ancak ali baba, sadece altınları değil, haramilerin bazı adamlarını da "lüks hayat" vaadiyle kendi safına çoktan çekmişti.
o gece bağdat sokaklarında, geleneksel çete kurallarıyla, modern gece hayatının yozlaşmış gücü arasında büyük bir arbede çıktı.
ali baba masadan kalkıp liderin omuzuna elini koyduğunda, ortamdaki gerginlik yerini tuhaf bir sessizliğe bıraktı. lider, tam "kellesi vurula" emrini verecekken ali baba, ceketinin iç cebinden çıkardığı en üst kalite, özel üretim bir maddeyi ve yanında bir avuç elması masaya fırlattı.
​"reis," dedi ali baba, sesi tüm mekânda yankılanarak. "sizin mağara soğuktur, rutubetlidir. her gün aynı bayat kervan pilavını yiyip 'beraber yürüdük bu yollarda' diye ağlıyorsunuz. gelin, bu yolları hem beraber hem bağdat’ın en lüks at arabalarıyla, yanımızda dünya güzelleriyle geçelim. mağarayı depo yapalım, bağdat’ı ise oyun parkımız!"
​​haramiler önce birbirlerine baktılar. yasaların 7. maddesi (kumar yasağı) ve 8. maddesi (uyuşturucu ticareti ve korumacılık yasağı) kulaklarında çınlıyordu ama masadaki o ihtişam ve ali baba’nın sunduğu "yüksek hayat" çok daha cazipti. ilk fireyi, çetenin en dindar görüneni ama gizli kumarbazı olan "tavla arif" verdi. masadaki içki kadehine uzanıp bir kadeh içkiyi kafasına dikti.
​onu diğerleri izledi. birkaç saat içinde kırk haramiler yasası'ndan eser kalmamıştı:
​"lidere karşı gelenin kellesi vurulur" maddesi, "ali baba’ya uymayanın masasına hesap kilitlenir" şeklinde güncellendi.
o karanlık ve gizemli haram mağarasının bir bölümü bağdat’ın en gizli ve en lüks kumarhanesine dönüştürüldü. sadece üyeliği olan ve şifreyi (açıl susam açıl) bilenler mağara kapısından girebilirdi . mağaranın kapısına ise devasa bir "şifreyi 3 defa yanlış söylersen üyeliğin iptal olur" levhası asıldı. üyeliğin bloke olması durumunda kişinin kafa kağıdı ile birlikte yeniden ilgili yerlere gidip ücret ödeyerek başvuru yapması gerekirdi.
​haramiler "bad boy" oldu, kervan soymak için pusuya yatan o sert adamlar; artık güneş gözlükleri, altın kolyeleri ve ipek gömlekleriyle bağdat sokaklarında ali baba’nın imparatorluğunu koruyorlardı.
​bağdat geceleri uyumayan şehirdi ve geceleri haramiler her köşede torba tutuyordu. haramiler gece gündüz demeden çalışıyordu,uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönse de ali baba’nın tedarik ettiği "özel maddelerle" ayakta kalıyorlardı.
​​sonunda ali baba ve kırk haramiler, bağdat’ın altını üstüne getiren dev bir suç ve eğlence karteline dönüştüler. artık kervan soymuyorlardı; çünkü kervan sahipleri zaten ali baba’nın mekanlarında tüm servetlerini bir gecede bırakıyordu.
​haramiler, mağaraya ganimet taşırken artık hüzünlü şarkılar söylemiyor; ali baba’nın getirdiği yeni nesil ritimlerle dans ediyorlardı. bağdat halkı onları hala kervan soyan "kırk haramiler" olarak biliyordu ama onlar artık sadece parayı değil, şehrin tüm neşesini ve ahlakını da "soymuşlardı".
​ali baba ise en üst locada, elinde kristal kadehiyle şehri izlerken gülümsüyordu. artık ne oduncu ali baba vardı ne de kervan soyan rajon sahibi kırk haramiler. sadece bitmek bilmeyen bağdat geceleri ve o meşhur parolanın yeni anlamı kalmıştı: "açıl susam açıl!" (bu artık sadece mağara kapısını değil, sınırsız bir yozlaşmanın kapılarını açıyordu.)
ali baba’nın kurduğu bu sahte cennet, aslında kendi sonunun da mimarıydı. bağdat’ın en lüks mekanlarında, haramilerin altınlarını "madde", alkol ve eğlence uğruna savururken; hem bedeni hem de zihni artık bu tempoyu kaldıramaz hale gelmişti.
ancak asıl hazin son, ali baba’nın en güvendiği yerlerden ve bizzat kendi yarattığı düzenden gelmesiydi.
​​ali baba’nın etrafında pervane olan hayat kadınları ve her gece masasını donatan dalkavuk dostları, altınlar azalmaya başladığı an birer birer ortadan kayboldu. ali baba, en zor gecesinde yanında kimseyi bulamadığında, paranın satın aldığı dostluğun sadece paranın ömrü kadar olduğunu acı bir şekilde anladı.
​eski disiplinli hallerinden eser kalmayan, uyuşturucu ve gece hayatı bataklığına saplanmış kırk haramiler; ali baba’nın artık onlara "sermaye" sağlayamadığını görünce yasaların 4. maddesini (lidere karşı gelenin kellesi vurulur) kendi çıkarları için yorumladılar. onlar için ali baba artık bir lider değil, kuruyan bir kaynaktı.
​ali baba, bir gece yarısı aşırı dozda "yasaklı madde" ve alkolün etkisiyle sızmışken, bağdat’ın o pırıltılı mekanlarından birinin arka sokağına atıldı. üzerindeki ipek kaftanlar parçalanmış, boynundaki altın zincirler bizzat kendi "korumaları" tarafından çalınmıştı.
​ali baba, can havliyle son bir umut mağaraya, o eski güvenli sığınağına gitmeye çalıştı. ancak kullandığı maddeler ve yaşadığı ağır hayat zihnini o kadar bulandırmıştı ki, hayatını borçlu olduğu o tek kelimeyi bir türlü hatırlayamıyordu. mağaranın kapısında diz çökmüş haldeyken dudaklarından dökülenler şunlardı: "açıl mısır... açıl buğday... açıl arpa..."
​haramilerin yeni lideri (eski gözcü cafer), ali baba’yı mağara kapısında çaresizce ağlarken buldu. ali baba, artık bağdat gecelerinin "lordu" değil; aklını yitirmiş, sağlığını kaybetmiş ve her şeyini tüketmiş bir zavallıydı. haramiler, onu öldürmeye bile tenezzül etmediler. onu, bir zamanlar aşağıladığı o eski oduncu kulübesine, elinde boş bir kadehle bıraktılar.
​ali baba, hayatının geri kalanını bağdat sokaklarında, kimsenin tanımadığı bir "meczup" olarak, duvarlara "bize her şey seni hatırlatıyor" şarkısının nakaratlarını kazıyarak tamamladı. mağaranın kapısı ise bir daha asla kimseye açılmadı; çünkü o saf altınlar artık kirlenmiş, ali baba’nın yozlaşmış dünyasında eriyip gitmişti.
işte ali baba ve kırk haramiler budur.
devamını gör...
5478.
doksanların o sıcak,samimi ve masum şarkı sözlerini yazanlar göçtü gitti. beraberinde o duygular da yok oldu yavaş yavaş. kimsesiz kalmış gibi hissediyorum. uzaklarda bir yerlerde yeniden kavuşabilir miyim bilemiyorum. öyle ya da böyle yolda olmak bile güzel. elimde tükenmez kalemim, yazdıkça yaklaşıyorum o günlere. elbet bir gün kavuşacağız.
devamını gör...
5479.
oysa çok şey istememiştim. cigliklarimi atmadan iki dakika önce evimin yolunu tutamayi hayal ediyordum. başıma gelenlerden sonra neye uğradığımi anlayamadım. insanın bugununun iki dakika sonrası ne olacağının belirsizliğini anladığımda ruhumun derinliğinde 10 şiddetinde depremi yasadim ve hala ahcilarini yaşıyorum...

bir daha seks yapamayacağım. malesef... dikiş tutmaz diyor doktorlar.
devamını gör...
5480.
sevgili kalbim,
her yazımı kendime yazdığımı bilmiyordum. beni o boşluğun ardında bekleyenin yine kendim olduğunu hiç bilmiyordum.
sevgili canım, güzelim, güzidem,
biliyorsun ki salt romantik bir yaklaşım değil bu. bütün varlıklarla bütünleştiğin o bilge parçana bu hayranlığın, hasretliğin.
insan anlayamıyor bir parçası tamamlanmadan esas tamamlanmanın ne olduğunu.

uzakken bile sadık olduğun bir "bilinç"miş tamamlanmak.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim