normal sözlük yazarlarının karalama defteri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
268
269
270
271
272
273
274
275
276
başlık "makedonyalı" tarafından 08.11.2020 16:43 tarihinde açılmıştır.
5421.
10 senedir para biriktiriyorum. sekiz yaşında vuruk kırık bi araba zor aldım. ve arabayı alır almaz yine para biriktirmeye başladım.
kazandığımı hakkıyla harcadığımı bilmiyorum.
ha çok şükür eksiğim gediğim yok ama hep bi hesap.
basıp on gün tatile gidemem mesela. o parayı kenara koysam, beş sene sonra belki ev kredisine girebilecek birikimim olur hesapları.
ya da belki bilgisayarımı yenilerim hesapları. o da 6 yaşıan girecek. bunların ömrü bu kadar neticede. ne olur ne olmaz. kenarda para dursun.
kenarda para dursun ama istediğin şeyi alama. kenarda para dursun ama bi yurtduşı tatili yapama. yapacaksan da avrupa'nın varoşu balkanlara anca gidebil.
kenarda para dursun ama yurt içinde bi gezi planlayacaksan kalacak yerin olan yere git ki konaklamaya para vermediğin için azıcık da olsa kafana göre takılabil.
aman hiçbir şeyi borç harç yapma. işsiz kalabilirsin. sakın yapma.
hesap
hesap
hesap
bit mi yor.
ama hiç de fena gitmiyor. çok çektim. çok uğraştım. tırnakladım resmen. tırnakladım.
2023'te okulu bitirdim.
2024'te işe girdim.
2026'da araba tamam.
nexttttt hedef yurt dışı gezisi. 2030 olmadan işşala.
hadi bakalım.
kazandığımı hakkıyla harcadığımı bilmiyorum.
ha çok şükür eksiğim gediğim yok ama hep bi hesap.
basıp on gün tatile gidemem mesela. o parayı kenara koysam, beş sene sonra belki ev kredisine girebilecek birikimim olur hesapları.
ya da belki bilgisayarımı yenilerim hesapları. o da 6 yaşıan girecek. bunların ömrü bu kadar neticede. ne olur ne olmaz. kenarda para dursun.
kenarda para dursun ama istediğin şeyi alama. kenarda para dursun ama bi yurtduşı tatili yapama. yapacaksan da avrupa'nın varoşu balkanlara anca gidebil.
kenarda para dursun ama yurt içinde bi gezi planlayacaksan kalacak yerin olan yere git ki konaklamaya para vermediğin için azıcık da olsa kafana göre takılabil.
aman hiçbir şeyi borç harç yapma. işsiz kalabilirsin. sakın yapma.
hesap
hesap
hesap
bit mi yor.
ama hiç de fena gitmiyor. çok çektim. çok uğraştım. tırnakladım resmen. tırnakladım.
2023'te okulu bitirdim.
2024'te işe girdim.
2026'da araba tamam.
nexttttt hedef yurt dışı gezisi. 2030 olmadan işşala.
hadi bakalım.
devamını gör...
5422.
ve gerçekten bugün sadece labour ı hatırlıyorum.
bütün gün, her gün,
terapist, anne, hizmetçi şehvetli, sonra bakire,
hemşire sonra uşak
sadece bir uzantı, erkeğe hizmet için yaşayan
parmağını hiç oynatmasın diye
7/24 bebek makinesi
pembe panjurlu ev hayallerini yaşasın diye
bu bir sevgi göstergesi değil
bütün gün, her gün,
terapist, anne, hizmetçi şehvetli, sonra bakire,
hemşire sonra uşak
sadece bir uzantı, erkeğe hizmet için yaşayan
parmağını hiç oynatmasın diye
7/24 bebek makinesi
pembe panjurlu ev hayallerini yaşasın diye
bu bir sevgi göstergesi değil
devamını gör...
5423.
duygusal davranışları tamamen hayatımdan çıkardığımdan beri çok rahatım her şey belirgin ve net olmalı. duygusallık cehaletten besleniyor halbuki hayat bunu istemez. başarı realist düşünceyi ve mücadeleci olmayı gerektirir. duygusal insan hata yapmaya müsaittir parası yoktur gider evlenir saftır kandırılır parasını kaybeder hacıya hocaya güvenir kendini geliştirmez çünkü duygusal düşünce buna ket vurur kendini avutur korkaktır.
devamını gör...
5424.
beş günlük sürecin dördüncü günü.
üçüncü gün: #3913841
4. gün…
saat 00:28
artık bir şeyler yazamayacak kadar yorgunum ömrüm. ama bu gece farklı. sessizlik yok.
uzakta arada bir gelen tekli atışlar, dağlarda yankılanan kısa çatışma sesleri var…
savaş bazen sessizdir, bazen de insanın sinir sistemini kemiren bir uğultuya dönüşür.
gözlem noktasındayız ama içim kanıyor artık, mecazen değil; burnum, kulaklarım kanıyor.
spotterım yusuf termal tarama yapıyor.
termalde bazen sadece sıcaklık görürsün. ama bazen de savaşın kendisini görürsün.
yusuf fısıldıyor: "üsteğmenim… aşağı vadide hareket var."
saat 00:41
termal görüntü. üç sıcak siluet ama zihnim oyunlar oynuyor. havada yürüyorlar sanki...
bir anlık kafamı toprağa gömüp kaldırıyorum. hadi bakalım diyorum kendime.
retikül ölçümü: 3.4 mil
hedef boy varsayımı: 1.82 m
hesap: 1.82 / 3.4 * 1000 = 530 metre
yaklaşık 530 metre. dope kartı ezberimde, adımdan iyi bildiğim iki şeyden birisi belki de. diğeri mi? senin adın...
500 m: +3.6 mil
530 m: +3.8 mil
rüzgar: yaklaşık 2.5 m/s sağdan.
tutuş: 0.6 mil sağ.
yusuf:"hazırım."
ben: "önce büyük it."
saat 00:45
nefes. retikül göğüs merkezinde.
tetik kırılıyor.
gece bazen sesi yutar. ama o silahın ses üstü hızı yine de duyulur.
0.8 saniye sonra termalde küçük bir çöküş.
yusuf:"düştü."
diğer iki siluet panik halinde yere atlıyor.
saat 00:46
vadinin aşağısından otomatik silah sesleri geliyor.
bizim tim temasa girmiş.
tracer mermiler karanlığı çiziyor.
insan tracer gördüğünde savaşın gerçekten başladığını anlar, o filmlere hiç benzemez yaşanılan an...
saat 00:49
ikinci hedef.
retikül ölçümü: 3.1 mil
1.80 / 3.1 * 1000 ≈ 580 metre
dope: +4.0 mil
rüzgar aynı.
tetik. 0.9 saniye… termalde ani bir sıcaklık patlaması.
yusuf: "temiz."
saat 00:52
pkm sesi, o sesi tanımamak imkansızdır...
uzun seri.
dağ yankı yapıyor. telsiz patlıyor:"temas! temas! temas!"
saat 00:53
pkm’in muzzle flash’ını görüyoruz.
nefes. retikül makineli mevzide. tetik. geri tepme. bekleme.
1.2 saniye. pk makinalı sesi bir anda kesiliyor.
yusuf fısıldıyor: "sustu o***p* çocuğu."
saat 01:17
çatışma büyüyor. vadide iki taraf da ateş ediyor.
7.62 mermiler kayaların üzerinden sekip tiz bir ses çıkarıyor.
insan o sesi bir kez tanıyınca hayat boyu unutamıyor sevgilim...
keşke tek bildiğim ses senin sesin olsaydı.
saat 01:46
bir mermi gözlem noktamın birkaç metre yanındaki kayaya çarpıyor.
taş parçaları yüzüme geliyor.
yusuf küfrediyor:"bizi gördü a***a koyduklarım!"
ben:"sus s*ç***ma çarkına."
saat 02:05
pozisyon değiştiriyoruz.
keskin nişancının hayatta kalma kuralı: iki atıştan sonra pozisyon değiştir.
sürünerek sırt hattının diğer tarafına geçiyoruz. adrenalin varken hiçbir şey ağır gelmez.
saat 05:58
şafak. vadide duman yükseliyor. güneş ışığıyla birlikte çatışmanın izleri ortaya çıkıyor.
sedat binbaşım telsizde:"üsteğmenim gece iyi çalışmışsın hahah."
cevap vermiyorum. keskin nişancılar genelde konuşmaz.
saat 18:40
akşam. yeni gözlem noktasındayız. güneş dağın arkasına inerken gölgeler büyüyor.
yusuf termalle tarıyor. tam bu saatlerde insanlar hareket eder.
saat 19:12
termalde iki siluet.
retikül ölçümü: 2.9 mil
1.80 / 2.9 * 1000 = 620 metre
ayarlamalar tamam.
saat 19:14
tetik.
0.9 saniye sonra hedef düşüyor.
diğer kişi panik ateşi açıyor.
tracer mermiler yukarı doğru gidiyor.
saat 19:16
retikül: 3.2 mil
1.80 / 3.2 * 1000 = 560 metre
tetik ve termalde hareket kesiliyor...
saat 19:47
vadide kalabalık hareket.
saydım, 18 kişi.
yusuf:"üsteğmenim kalabalık."
ben:"timi uyar."
telsiz:"vadide çoklu hedef."
saat 20:42
ama bu sefer bir şey farklı. yusuf'a bir anda termali indirtiyorum.
"şşş sessiz ol… yukarıdan hareket var."
saat 20:44
arkamızdaki sırt hattında gölgeler.
en kötü senaryo: keskin nişancı timi baskın yemiştir.
muhtemelen devriye bizi dolanmış.
mesafe çok yakın: yaklaşık 60–70 metre.
bu mesafe artık keskin nişancı mesafesi değildir, bu mesafe hayatta kalma mesafesidir.
saat 20:45
ilk mermi kayaya çarpıyor. kıvılcım.
yusuf telsizden bağırıyor:"yakın temas!"
tüfeği omzuma savururken karabinamı çekiyorum.
dağ bir anda patlıyor.
saat 20:46
yakın mesafe çatışması. kısa seri. kaya parçaları uçuyor. mermiler başımızın üstünden geçiyor.
bu mesafede balistik hesap yoktur. sadece refleks vardır.
saat 20:47
yusuf bir el bombası çıkartıyor, pimi çekiyor. iki saniye bekletip sırt hattının arkasına atıyor.
patlama.
dağ şiddetli bir yankı yapıyor.
bir bağırış.
saat 20:49
fırsat bulduk geri çekilmeye.
sürünerek aşağı yamaca kayıyoruz.
keskin nişancılar normalde koşmaz.
ama bazen hayatta kalmak için koşmak zorunda kalır.
yamaçta kayarken artık yuvarlanmaya başlıyorum...
saat 21:18
yusuf gülüyor. o gülüş savaş gülüşüdür. insan ölümden kurtulduğunda bazen güler.
sanırım kaburgalarımda hasar var, göğsüm ağrıyor, nefesim daraldı. adrenalin vuruyorum...
saat 22:39
yeni gözlem noktası. uzakta yeni hareket.
retikül:1.5 mil
1.80 / 1.5 * 1000 = 1200 metre
dope: +10.8 mil
saat 22:41
tetik. 2 saniye. termalde küçük bir düşüş.
saat 23:57
çatışma artık bitmiş. dağ tekrar sessiz. tim dinlenmeye çalışıyor. ben tüfeğin yanındayım.
insan savaşta garip bir şeye alışır: ölümün sıradanlaşmasına. dört günde kaç tane can almıştım bilmiyorum...
40? belki 50...
saat 00:30
gece yine karanlık. ama zihnim başka yerde...
beşinci, son günde görüşmek dileğiyle.
üçüncü gün: #3913841
4. gün…
saat 00:28
artık bir şeyler yazamayacak kadar yorgunum ömrüm. ama bu gece farklı. sessizlik yok.
uzakta arada bir gelen tekli atışlar, dağlarda yankılanan kısa çatışma sesleri var…
savaş bazen sessizdir, bazen de insanın sinir sistemini kemiren bir uğultuya dönüşür.
gözlem noktasındayız ama içim kanıyor artık, mecazen değil; burnum, kulaklarım kanıyor.
spotterım yusuf termal tarama yapıyor.
termalde bazen sadece sıcaklık görürsün. ama bazen de savaşın kendisini görürsün.
yusuf fısıldıyor: "üsteğmenim… aşağı vadide hareket var."
saat 00:41
termal görüntü. üç sıcak siluet ama zihnim oyunlar oynuyor. havada yürüyorlar sanki...
bir anlık kafamı toprağa gömüp kaldırıyorum. hadi bakalım diyorum kendime.
retikül ölçümü: 3.4 mil
hedef boy varsayımı: 1.82 m
hesap: 1.82 / 3.4 * 1000 = 530 metre
yaklaşık 530 metre. dope kartı ezberimde, adımdan iyi bildiğim iki şeyden birisi belki de. diğeri mi? senin adın...
500 m: +3.6 mil
530 m: +3.8 mil
rüzgar: yaklaşık 2.5 m/s sağdan.
tutuş: 0.6 mil sağ.
yusuf:"hazırım."
ben: "önce büyük it."
saat 00:45
nefes. retikül göğüs merkezinde.
tetik kırılıyor.
gece bazen sesi yutar. ama o silahın ses üstü hızı yine de duyulur.
0.8 saniye sonra termalde küçük bir çöküş.
yusuf:"düştü."
diğer iki siluet panik halinde yere atlıyor.
saat 00:46
vadinin aşağısından otomatik silah sesleri geliyor.
bizim tim temasa girmiş.
tracer mermiler karanlığı çiziyor.
insan tracer gördüğünde savaşın gerçekten başladığını anlar, o filmlere hiç benzemez yaşanılan an...
saat 00:49
ikinci hedef.
retikül ölçümü: 3.1 mil
1.80 / 3.1 * 1000 ≈ 580 metre
dope: +4.0 mil
rüzgar aynı.
tetik. 0.9 saniye… termalde ani bir sıcaklık patlaması.
yusuf: "temiz."
saat 00:52
pkm sesi, o sesi tanımamak imkansızdır...
uzun seri.
dağ yankı yapıyor. telsiz patlıyor:"temas! temas! temas!"
saat 00:53
pkm’in muzzle flash’ını görüyoruz.
nefes. retikül makineli mevzide. tetik. geri tepme. bekleme.
1.2 saniye. pk makinalı sesi bir anda kesiliyor.
yusuf fısıldıyor: "sustu o***p* çocuğu."
saat 01:17
çatışma büyüyor. vadide iki taraf da ateş ediyor.
7.62 mermiler kayaların üzerinden sekip tiz bir ses çıkarıyor.
insan o sesi bir kez tanıyınca hayat boyu unutamıyor sevgilim...
keşke tek bildiğim ses senin sesin olsaydı.
saat 01:46
bir mermi gözlem noktamın birkaç metre yanındaki kayaya çarpıyor.
taş parçaları yüzüme geliyor.
yusuf küfrediyor:"bizi gördü a***a koyduklarım!"
ben:"sus s*ç***ma çarkına."
saat 02:05
pozisyon değiştiriyoruz.
keskin nişancının hayatta kalma kuralı: iki atıştan sonra pozisyon değiştir.
sürünerek sırt hattının diğer tarafına geçiyoruz. adrenalin varken hiçbir şey ağır gelmez.
saat 05:58
şafak. vadide duman yükseliyor. güneş ışığıyla birlikte çatışmanın izleri ortaya çıkıyor.
sedat binbaşım telsizde:"üsteğmenim gece iyi çalışmışsın hahah."
cevap vermiyorum. keskin nişancılar genelde konuşmaz.
saat 18:40
akşam. yeni gözlem noktasındayız. güneş dağın arkasına inerken gölgeler büyüyor.
yusuf termalle tarıyor. tam bu saatlerde insanlar hareket eder.
saat 19:12
termalde iki siluet.
retikül ölçümü: 2.9 mil
1.80 / 2.9 * 1000 = 620 metre
ayarlamalar tamam.
saat 19:14
tetik.
0.9 saniye sonra hedef düşüyor.
diğer kişi panik ateşi açıyor.
tracer mermiler yukarı doğru gidiyor.
saat 19:16
retikül: 3.2 mil
1.80 / 3.2 * 1000 = 560 metre
tetik ve termalde hareket kesiliyor...
saat 19:47
vadide kalabalık hareket.
saydım, 18 kişi.
yusuf:"üsteğmenim kalabalık."
ben:"timi uyar."
telsiz:"vadide çoklu hedef."
saat 20:42
ama bu sefer bir şey farklı. yusuf'a bir anda termali indirtiyorum.
"şşş sessiz ol… yukarıdan hareket var."
saat 20:44
arkamızdaki sırt hattında gölgeler.
en kötü senaryo: keskin nişancı timi baskın yemiştir.
muhtemelen devriye bizi dolanmış.
mesafe çok yakın: yaklaşık 60–70 metre.
bu mesafe artık keskin nişancı mesafesi değildir, bu mesafe hayatta kalma mesafesidir.
saat 20:45
ilk mermi kayaya çarpıyor. kıvılcım.
yusuf telsizden bağırıyor:"yakın temas!"
tüfeği omzuma savururken karabinamı çekiyorum.
dağ bir anda patlıyor.
saat 20:46
yakın mesafe çatışması. kısa seri. kaya parçaları uçuyor. mermiler başımızın üstünden geçiyor.
bu mesafede balistik hesap yoktur. sadece refleks vardır.
saat 20:47
yusuf bir el bombası çıkartıyor, pimi çekiyor. iki saniye bekletip sırt hattının arkasına atıyor.
patlama.
dağ şiddetli bir yankı yapıyor.
bir bağırış.
saat 20:49
fırsat bulduk geri çekilmeye.
sürünerek aşağı yamaca kayıyoruz.
keskin nişancılar normalde koşmaz.
ama bazen hayatta kalmak için koşmak zorunda kalır.
yamaçta kayarken artık yuvarlanmaya başlıyorum...
saat 21:18
yusuf gülüyor. o gülüş savaş gülüşüdür. insan ölümden kurtulduğunda bazen güler.
sanırım kaburgalarımda hasar var, göğsüm ağrıyor, nefesim daraldı. adrenalin vuruyorum...
saat 22:39
yeni gözlem noktası. uzakta yeni hareket.
retikül:1.5 mil
1.80 / 1.5 * 1000 = 1200 metre
dope: +10.8 mil
saat 22:41
tetik. 2 saniye. termalde küçük bir düşüş.
saat 23:57
çatışma artık bitmiş. dağ tekrar sessiz. tim dinlenmeye çalışıyor. ben tüfeğin yanındayım.
insan savaşta garip bir şeye alışır: ölümün sıradanlaşmasına. dört günde kaç tane can almıştım bilmiyorum...
40? belki 50...
saat 00:30
gece yine karanlık. ama zihnim başka yerde...
beşinci, son günde görüşmek dileğiyle.
devamını gör...
5425.
sözlük zirvesi düzenleyip sözlük zirvesine gelecek bazı tipleri bayıltana kadar dövme fikri çık aklımdan çık.
devamını gör...
5426.
sana yazıyorum, ey göklerde asılı kalan vicdan...
bir çocuk uyudu bu gece, karnı tok değil, gözü yaşlı,rüyasında ekmek gördü, uyanınca öldü sessizce, sessizce.
biz ise masalar kurduk, şaraplar içtik,
"afiyet olsun" dedik, hiçbir şey duymadık.
insanlık dediğin şey, bir zamanlar neydi ki?
şimdi sadece sözlükte kalmış, tozlu bir kelime,
bir muzafferiyet ilanı gibi söylenir dudaklardan,
ama eller kanlı, eller hep kanlı.
sınır dediğin çizgi, toprağın üstünde kalemle çekilmiş,
birinin evini öbürünün cehennemine çeviren sihir.
"biz" dedikleri taraf, "öteki" dedikleri taraf,
ikisinin arasında yatan mezarlar, kimin mezarları?
bir anne çığlık attı, duyan olmadı.
belki duyuldu, ama duyan duymadı.
televizyonlar sustu, gazeteler sustu,
sustu çünkü petrol akıyordu, kan değil, petrol.
hükümetler konuşur, dilleri altın kaplama,
sözleri gümüş, yürekleri çelik, ama paslı çelik.
"barış" derler, silah satarlar.
"kardeşlik" derler, sınırları dikenli tellerle örerler.
bir mektup yazdım, adresi yoktu dünyada,
çünkü her yer posta kutusu, ama hiçbir yer ev değil.
gönderdim rüzgara, o da iade etti
"boşuna," dedi, "burada kimse okumuyor artık."
düşmanlık nedir bilir misin?
seni tanımayan birinin, seni sevmemesi değil,
seni tanıyanın, seni unutması.
komşunun komşuya yabancılaşması,
sokak lambasının insanları aydınlatması,
ama gölgelerin insanları birleştirmesi.
bir kuyu kazdık, derin, çok derin,
adını "ilerleme" koyduk.
içine attık ormanları, denizleri, kuşları,
sonra kendimizi atmaya çalıştık
ama kuyu dar geldi, çünkü büyümüştük,
büyümüştük ama büyümemiştik.
zenginlik dediğin şey, bir avuç toprak kadar,
ama biz onu gökyüzü kadar büyüttük.
yoksulluk dediğin şey, bir gözyaşı kadar,
ama biz onu deniz kadar derinleştirdik.
birileri güldü, borsa yükseldi,
birileri ağladı, borsa yine yükseldi.
ekonomi dediğin bu muydu?
insan gözyaşlarının enflasyonu mu?
savaş meydanlarında ölenler,
asker değil, insan adını taşıyanlar.
emir verenler, emir alanlar,
ikisi de ölüyor, ama farklı
biri toprağa, biri yatağına,
biri şerefle, biri utançla,
ama ikisi de ölüyor işte,
ve ikisinin de annesi aynı dili konuşuyor,
ama farklı bayraklar için ağlıyor.
bayrak dediğin kumaş,
rüzgârda dalgalanması güzel,
ama bir kefen olduğunda,
hangi renk olursa olsun, aynı gri.
duyarsızlık bir sanattır bizde,
ustalıkla işlenir, nesilden nesile aktarılır.
"ben ne yapabilirim ki?" diyen milyarlar,
bir araya gelse, bir şey yapabilirler mi?
hayır, çünkü bir araya gelmek,
en zor sanattır bu çağda.
sosyal medyada ağlarız, beğeni alırız,
sokakta yürürüz, yüz çeviririz.
dijital vicdan, analog kayıtsızlık,
bu iklimde insanlık nasıl yaşar?
bir çocuk daha uyudu bu gece,
karnı tok, gözü yaşlı ama başka bir nedenden.
gördü rüyasında dünyayı, güzel bir dünya,
uyanınca anne sordu: "ne gördün?"
"kendimi," dedi, "başka birinde."
belki o çocuk büyüyecek,
belki o çocuk unutacak,
belki o çocuk yazacak bir şiir,
şiirin sonunda soracak:
"insan olduk, ama insan mı kaldık?"
ve cevap, rüzgârda kaybolacak,
çünkü rüzgâr artık taşımıyor sesleri,
sadece tozları, sadece hatıraları,
sadece bizi, eskiden ne olduğumuzu.
şimdi sessizlik.
uzun, derin, anlamlı bir sessizlik.
belki bekleyiş, belki kabulleniş,
belki de en korkuncu
yeni bir başlangıç için gerekli olan ölüm sessizliği.
yazıldı: insanlığın henüz ölmediğine inananlara,
ve onu öldürenlere ikisi de aynı aynada bakarken.
bir çocuk uyudu bu gece, karnı tok değil, gözü yaşlı,rüyasında ekmek gördü, uyanınca öldü sessizce, sessizce.
biz ise masalar kurduk, şaraplar içtik,
"afiyet olsun" dedik, hiçbir şey duymadık.
insanlık dediğin şey, bir zamanlar neydi ki?
şimdi sadece sözlükte kalmış, tozlu bir kelime,
bir muzafferiyet ilanı gibi söylenir dudaklardan,
ama eller kanlı, eller hep kanlı.
sınır dediğin çizgi, toprağın üstünde kalemle çekilmiş,
birinin evini öbürünün cehennemine çeviren sihir.
"biz" dedikleri taraf, "öteki" dedikleri taraf,
ikisinin arasında yatan mezarlar, kimin mezarları?
bir anne çığlık attı, duyan olmadı.
belki duyuldu, ama duyan duymadı.
televizyonlar sustu, gazeteler sustu,
sustu çünkü petrol akıyordu, kan değil, petrol.
hükümetler konuşur, dilleri altın kaplama,
sözleri gümüş, yürekleri çelik, ama paslı çelik.
"barış" derler, silah satarlar.
"kardeşlik" derler, sınırları dikenli tellerle örerler.
bir mektup yazdım, adresi yoktu dünyada,
çünkü her yer posta kutusu, ama hiçbir yer ev değil.
gönderdim rüzgara, o da iade etti
"boşuna," dedi, "burada kimse okumuyor artık."
düşmanlık nedir bilir misin?
seni tanımayan birinin, seni sevmemesi değil,
seni tanıyanın, seni unutması.
komşunun komşuya yabancılaşması,
sokak lambasının insanları aydınlatması,
ama gölgelerin insanları birleştirmesi.
bir kuyu kazdık, derin, çok derin,
adını "ilerleme" koyduk.
içine attık ormanları, denizleri, kuşları,
sonra kendimizi atmaya çalıştık
ama kuyu dar geldi, çünkü büyümüştük,
büyümüştük ama büyümemiştik.
zenginlik dediğin şey, bir avuç toprak kadar,
ama biz onu gökyüzü kadar büyüttük.
yoksulluk dediğin şey, bir gözyaşı kadar,
ama biz onu deniz kadar derinleştirdik.
birileri güldü, borsa yükseldi,
birileri ağladı, borsa yine yükseldi.
ekonomi dediğin bu muydu?
insan gözyaşlarının enflasyonu mu?
savaş meydanlarında ölenler,
asker değil, insan adını taşıyanlar.
emir verenler, emir alanlar,
ikisi de ölüyor, ama farklı
biri toprağa, biri yatağına,
biri şerefle, biri utançla,
ama ikisi de ölüyor işte,
ve ikisinin de annesi aynı dili konuşuyor,
ama farklı bayraklar için ağlıyor.
bayrak dediğin kumaş,
rüzgârda dalgalanması güzel,
ama bir kefen olduğunda,
hangi renk olursa olsun, aynı gri.
duyarsızlık bir sanattır bizde,
ustalıkla işlenir, nesilden nesile aktarılır.
"ben ne yapabilirim ki?" diyen milyarlar,
bir araya gelse, bir şey yapabilirler mi?
hayır, çünkü bir araya gelmek,
en zor sanattır bu çağda.
sosyal medyada ağlarız, beğeni alırız,
sokakta yürürüz, yüz çeviririz.
dijital vicdan, analog kayıtsızlık,
bu iklimde insanlık nasıl yaşar?
bir çocuk daha uyudu bu gece,
karnı tok, gözü yaşlı ama başka bir nedenden.
gördü rüyasında dünyayı, güzel bir dünya,
uyanınca anne sordu: "ne gördün?"
"kendimi," dedi, "başka birinde."
belki o çocuk büyüyecek,
belki o çocuk unutacak,
belki o çocuk yazacak bir şiir,
şiirin sonunda soracak:
"insan olduk, ama insan mı kaldık?"
ve cevap, rüzgârda kaybolacak,
çünkü rüzgâr artık taşımıyor sesleri,
sadece tozları, sadece hatıraları,
sadece bizi, eskiden ne olduğumuzu.
şimdi sessizlik.
uzun, derin, anlamlı bir sessizlik.
belki bekleyiş, belki kabulleniş,
belki de en korkuncu
yeni bir başlangıç için gerekli olan ölüm sessizliği.
yazıldı: insanlığın henüz ölmediğine inananlara,
ve onu öldürenlere ikisi de aynı aynada bakarken.
devamını gör...
5427.
bir sabah kahvesinin buğusunda kaybolan, bir akşam otobüsünün camlarına çizilen isimsiz şehirlerin haritasıyım ben.
çocukluğum, annemin unuttuğu bir türkünün mısraları arasında saklı
ve geleceğim, henüz yazılmamış bir mesajın şimdi yazıyorum..." diye bekleyen üç noktası.
kimileri için martıların uçmadığı deniz, kimileri için deniz görmeyen martıyım. biraz eski apartmanların asansör sesi, biraz yeni apartmanların wi-fi şifresi.
ninemin gözlerindeki o eski filmlerin siyah-beyazı, elimdeki telefonun gece modu parlaklığı. bir yanım hâlâ mektup yazmayı bekliyor, öteki yanım "sesli mesaj" diyor, "yazmasan olmaz mı?"
kütüphanede kaybolanların sessizliğiyim, konserde kaybolanların gürültüsü. biraz "eskiden olsa" diyen, biraz "şimdi bile olur" diyen.
kırık bir saatin doğruyu gösterdiği anı bilirim, duran bir saatin yalan söylediği anı da. herkesin cebinde taşıdığı bir fotoğrafım bazen aile, bazen sokak, bazen sadece gökyüzü.
çocukluğum, annemin unuttuğu bir türkünün mısraları arasında saklı
ve geleceğim, henüz yazılmamış bir mesajın şimdi yazıyorum..." diye bekleyen üç noktası.
kimileri için martıların uçmadığı deniz, kimileri için deniz görmeyen martıyım. biraz eski apartmanların asansör sesi, biraz yeni apartmanların wi-fi şifresi.
ninemin gözlerindeki o eski filmlerin siyah-beyazı, elimdeki telefonun gece modu parlaklığı. bir yanım hâlâ mektup yazmayı bekliyor, öteki yanım "sesli mesaj" diyor, "yazmasan olmaz mı?"
kütüphanede kaybolanların sessizliğiyim, konserde kaybolanların gürültüsü. biraz "eskiden olsa" diyen, biraz "şimdi bile olur" diyen.
kırık bir saatin doğruyu gösterdiği anı bilirim, duran bir saatin yalan söylediği anı da. herkesin cebinde taşıdığı bir fotoğrafım bazen aile, bazen sokak, bazen sadece gökyüzü.
devamını gör...
5428.
gölgemsi bir hüzün çöktü göğsüme, mersiye gibi ince,sessiz bir ezgi.
ruhum tîr olup saplandı kendi kayışına, dünya dedikleri bu dar köşede tûtî, kanadı kırık.
mâtem kokuyor her nevbet vuruluşum, gurbet değil bu,daha derin bir yitim. sitemkâr bakıyorum aynaya,
gözlerimde mecnûn bir feryâd.
kahır çökmüş omuzlarıma ağırlığınca, hicran değil, firak bu daha sancılı.
ruhum mâni olamıyor kendi cellâdına, mest değil, perîşân bu hal.
zülfikâr gibi keskin bu melâl,
sâkî yok,dâm da yok,sadece serâb.
göç etmiş her cân içimden,
geriye hâk ve hüsran kaldı.
vuslat sandığım her mîrac
çıktıkça züll oldu, zillet oldu.
şimdi tövbe değil,yas tutuyorum,
kendi zâtıma, kendi hüviyetime.
ruhum tîr olup saplandı kendi kayışına, dünya dedikleri bu dar köşede tûtî, kanadı kırık.
mâtem kokuyor her nevbet vuruluşum, gurbet değil bu,daha derin bir yitim. sitemkâr bakıyorum aynaya,
gözlerimde mecnûn bir feryâd.
kahır çökmüş omuzlarıma ağırlığınca, hicran değil, firak bu daha sancılı.
ruhum mâni olamıyor kendi cellâdına, mest değil, perîşân bu hal.
zülfikâr gibi keskin bu melâl,
sâkî yok,dâm da yok,sadece serâb.
göç etmiş her cân içimden,
geriye hâk ve hüsran kaldı.
vuslat sandığım her mîrac
çıktıkça züll oldu, zillet oldu.
şimdi tövbe değil,yas tutuyorum,
kendi zâtıma, kendi hüviyetime.
devamını gör...
5429.
onunla hiç seviştiniz mi dedi. evet dedim 2-3 defa. 2 mi 3 mü dedi. 3 dedim. peki ben bu bilgi ile onunla aynı masada nasıl oturabilirim dedi. sen sordun yalan mı söyleseydim dedim. hayır yalan söyleme ama onu hayatından çıkar dedi. olmaz dedim. neden olmaz dedi.
cevap verirsem benden ayrılmak istersin dedim. bu söylediğinden sonra ayrılırız zaten dedi. ben ayrılmak istemiyorum dedim. ben de bir cevap duymak istiyorum dedi. kaybolmak istedim o anda yok olmak. sessiz kaldım bir şey demedim. gözleri ile yakama yapıştı ama zorlamadı.
cevap verirsem benden ayrılmak istersin dedim. bu söylediğinden sonra ayrılırız zaten dedi. ben ayrılmak istemiyorum dedim. ben de bir cevap duymak istiyorum dedi. kaybolmak istedim o anda yok olmak. sessiz kaldım bir şey demedim. gözleri ile yakama yapıştı ama zorlamadı.
devamını gör...
5430.
yolun sonuna geldik be bilader!
bundan sonra ne ben ne syn ne de dünya var. ileride gördüğün karartılar erlik han'ın gazabının gölgesi.
parlayan ışık göyçe göye giden tinlerimiz.
bir elekten geçtik, bin dolaptan döndük, pir sultanlar, abdal musalar tezgahında eridik.
nice bin yiğidin pusatında patladık, nice bin güzelin gözünde söndük.
de ki biz ne yaşadık, ne öldük...
ölmemek için öldük!
23/07/2023
bundan sonra ne ben ne syn ne de dünya var. ileride gördüğün karartılar erlik han'ın gazabının gölgesi.
parlayan ışık göyçe göye giden tinlerimiz.
bir elekten geçtik, bin dolaptan döndük, pir sultanlar, abdal musalar tezgahında eridik.
nice bin yiğidin pusatında patladık, nice bin güzelin gözünde söndük.
de ki biz ne yaşadık, ne öldük...
ölmemek için öldük!
23/07/2023
devamını gör...
5431.
bugün günlüğüme yeterince zırladım.
bir de sanal günlüğüme zırlamayayım.
bir de sanal günlüğüme zırlamayayım.
devamını gör...
5432.
summer jam şarkısının klibindeki memelerini sallayan kız n'apıyor acaba bu aralar.
devamını gör...
5433.
kasabanın en huysuz adamıydı. adı sedat’tı ama mahallede herkes ona ters sedat derdi. çünkü sedat sabah gün doğunca güneşe kızar, akşam gün batınca da çok erken battı bu meretsiz diye yine söylenirdi. hayatında memnun olduğu tek canlı vardı: kaplumbağalar.
bir gün parkta bir kaplumbağayı izlerken iç çekti.
bak şu hayvana… ne güzel yaşıyor, dedi. ne telefon var, ne de ‘abi nasılsın diye başlayıp borç isteyen insanlar…
kaplumbağa hiçbir şey demedi. zaten kaplumbağaların insanı en çok etkileyen tarafı buydu: konuşmamaları.
sedat günlerce kaplumbağayı izledi. hayvan aynı yerde duruyor, ara sıra iki santim ilerliyor, sonra tekrar duruyordu. nihat hayran kaldı.
işte hayat felsefesi bu, dedi kendi kendine. yavaş yaşa, az konuş, gerekirse kabuğuna çekil. insanlık zaten fazla hızlı gidiyor.
sonra ciddi ciddi karar verdi.
ben kaplumbağa olacağım.
mahallede bu kararını açıklayınca kimse şaşırmadı. çünkü sedat daha önce de üç gün boyunca kendini kaktüs sanmıştı.
yalnızlık ilerledikçe sedat’ın kaplumbağa hayranlığı büyüdü. evde yere oturuyor, yavaş yavaş ilerlemeye çalışıyor, biri kapıyı çalınca da sandalye altına girip kabuğu varmış gibi bekliyordu.
ama bir gün parkta yine kaplumbağayı izlerken aklına bir şey geldi.
ulan, dedi, kaplumbağalar yalnız yaşıyor ama ben biraz fazla yalnızım galiba.
uzun süre düşündü. kaplumbağa gibi ağır ağır düşündüğü için bu düşünce yaklaşık kırk dakika sürdü.
sonunda ayağa kalktı, bastonunu yere vurdu ve ciddi bir karar açıkladı:
tamam. kaplumbağa olacağım… ama tek başıma değil.
yan bankta oturan iki emekliye döndü.
akşam meydanda halay varmış, dedi. ben ortada kaplumbağa gibi yavaş döneceğim. siz de etrafımda dönersiniz.
adamlar önce anlamadı.
ama akşam meydanda gerçekten tuhaf bir şey oldu.
ortada ağır ağır dönen huysuz bir ihtiyar…
etrafında halay çeken insanlar…
ve köşede duran gerçek bir kaplumbağa.
kaplumbağa kafasını kaldırıp manzaraya baktı.
muhtemelen hayatında ilk defa bir insana bakıp şöyle düşündü:
bu tür gerçekten garip.
bir gün parkta bir kaplumbağayı izlerken iç çekti.
bak şu hayvana… ne güzel yaşıyor, dedi. ne telefon var, ne de ‘abi nasılsın diye başlayıp borç isteyen insanlar…
kaplumbağa hiçbir şey demedi. zaten kaplumbağaların insanı en çok etkileyen tarafı buydu: konuşmamaları.
sedat günlerce kaplumbağayı izledi. hayvan aynı yerde duruyor, ara sıra iki santim ilerliyor, sonra tekrar duruyordu. nihat hayran kaldı.
işte hayat felsefesi bu, dedi kendi kendine. yavaş yaşa, az konuş, gerekirse kabuğuna çekil. insanlık zaten fazla hızlı gidiyor.
sonra ciddi ciddi karar verdi.
ben kaplumbağa olacağım.
mahallede bu kararını açıklayınca kimse şaşırmadı. çünkü sedat daha önce de üç gün boyunca kendini kaktüs sanmıştı.
yalnızlık ilerledikçe sedat’ın kaplumbağa hayranlığı büyüdü. evde yere oturuyor, yavaş yavaş ilerlemeye çalışıyor, biri kapıyı çalınca da sandalye altına girip kabuğu varmış gibi bekliyordu.
ama bir gün parkta yine kaplumbağayı izlerken aklına bir şey geldi.
ulan, dedi, kaplumbağalar yalnız yaşıyor ama ben biraz fazla yalnızım galiba.
uzun süre düşündü. kaplumbağa gibi ağır ağır düşündüğü için bu düşünce yaklaşık kırk dakika sürdü.
sonunda ayağa kalktı, bastonunu yere vurdu ve ciddi bir karar açıkladı:
tamam. kaplumbağa olacağım… ama tek başıma değil.
yan bankta oturan iki emekliye döndü.
akşam meydanda halay varmış, dedi. ben ortada kaplumbağa gibi yavaş döneceğim. siz de etrafımda dönersiniz.
adamlar önce anlamadı.
ama akşam meydanda gerçekten tuhaf bir şey oldu.
ortada ağır ağır dönen huysuz bir ihtiyar…
etrafında halay çeken insanlar…
ve köşede duran gerçek bir kaplumbağa.
kaplumbağa kafasını kaldırıp manzaraya baktı.
muhtemelen hayatında ilk defa bir insana bakıp şöyle düşündü:
bu tür gerçekten garip.
devamını gör...
5434.
hicri 945, adria denizi, korfu açıkları.
13. ortanın gediklilerinden kara, evrenos’un pruvasında sancak cenahtan küpeşteye kadar vuran dalgalara karşı güverteyi kaplamış kan, kusmuk ve deniz suyunun üzerinde ayakta durabilmeye çalışıyordu.
binin üzerinde gemi borda bordaya hizalanmış birbirlerine ateş kusarken, dualarla küfürler birbirine karışırken riyale sinan paşa, gözbebeği evrenosu kapudan paşamız barbarosun gemisi dersaadete siper ederek ispanyol fırkateyni mariposaya iskeleden tam yanaştı.
ejderhan ambarında top kapakları fora edildi. ambar ağası ferhat çavuş fünye yanığı kanlı elleriyle barut karası yüzündeki terini sildi. terle karışık barutun yaktığı gözlerini kırpıştırarak ciğerlerini yırtarcasına bağırdı.
-ataaaaaaaaş!
22 zenburek, 8 babamerzukla beraber salvo usül ateşlendi. ortalık kara dumana revan oldu, barut kokusu, denizin güzel kokusuna karıştı.
kara, sarsıntıyla beraber sağ dizi üstüne yıkıldı, ortalığın pusu dağılınca mariposa baş tarafından şaha kalkmış yarıya kadar suya gömülmüştü bile. ispanyol gemisinin baş heykeli elinde toledo kılıcı tutmuş abanozdan bir denizkızıydı.
kara, gözlerini kısarak deniz kızına baktı. heykelin kaidesinde audentes fortuna iuvat yazıyordu. talih cesurlardan yanadır.
mariposa’dan denize atlayan ispanyolları evrenos’un tüfekçileri tek tek vururken sağ dizi üzerine yıkıldığı yerden doğruldu, mariposa darbelenmeden hemen evvel ateşlediği toplardan evrenos’un topçu ambarı infılak etmiş cayır cayır yanıyordu.
kara, güverteden koşarak ambara indi, o an gördüğü şeyi hiç görmemiş olmayı dilerdi, icmali 44 neferden mürekkep ejderhan bölüğü yekünen şehit olmuştu. hepsinin tek tek gözlerini kapatıp sağ yanına yatırdı, sağ ellerini yanağının altına koydu.
gözleri ferhat çavuşu aradı. onu bir zenbureğin kırık kundağı altında inler buldu. dizleri üstüne çöküp zenbureğin altından çekip çıkardı.
ferhat çavuş ezilmiş bacaklarına baktı önce, hayret ettiyse de kabullenmiş göründü. sonra titreyen başını uzatıp deryayı görmek istedi son kez. kara, kucak verip doğrulttu, mariposa’nın baş heykeli deniz kızı yarı beline kadar suya gömülmüştü, lüleli saçları suya değiyordu şimdi.
-ve ma rameyte iz rameyte ve lakinnallahe rama dedi, ferhat çavuş.
kara’yla beraber batan deniz kızını seyrediyorlardı, su artık memelerine kadar çıkmıştı deniz kızının, ferhat çavuşun barut kiri yüzünü temizledi kara, matarasından bir kapak çatlamış dudaklarına döktü.
gülümsedi ferhat çavuş, iç çekerek gülümsedi.
su deniz kızının zarif çenesine değiyordu şimdi. sahi ne güzel dudakları vardı.
bir asır kadar yavaş sürdü sanki deniz kızının başının da kaybolması. ferhat çavuş gülen gözleriyle son ana kadar seyretti.
nihayet güzel deniz kızının başı da tamamen sulara gömüldüğünde ferhat çavuş derin bir nefes verdi, kara’nın elini tutan fünye yanığı kanlı eli boşluğa düştü.
o sırada bu uçsuz bucaksız ummanın ortasında bir kelebek usulca ferhat çavuşun sağ avucuna kondu.
evrenos gemisinin ejderhan bölüğünün baş gediklisi ferhat çavuş preveze’de böyle şehit düştü.
13. ortanın gediklilerinden kara, evrenos’un pruvasında sancak cenahtan küpeşteye kadar vuran dalgalara karşı güverteyi kaplamış kan, kusmuk ve deniz suyunun üzerinde ayakta durabilmeye çalışıyordu.
binin üzerinde gemi borda bordaya hizalanmış birbirlerine ateş kusarken, dualarla küfürler birbirine karışırken riyale sinan paşa, gözbebeği evrenosu kapudan paşamız barbarosun gemisi dersaadete siper ederek ispanyol fırkateyni mariposaya iskeleden tam yanaştı.
ejderhan ambarında top kapakları fora edildi. ambar ağası ferhat çavuş fünye yanığı kanlı elleriyle barut karası yüzündeki terini sildi. terle karışık barutun yaktığı gözlerini kırpıştırarak ciğerlerini yırtarcasına bağırdı.
-ataaaaaaaaş!
22 zenburek, 8 babamerzukla beraber salvo usül ateşlendi. ortalık kara dumana revan oldu, barut kokusu, denizin güzel kokusuna karıştı.
kara, sarsıntıyla beraber sağ dizi üstüne yıkıldı, ortalığın pusu dağılınca mariposa baş tarafından şaha kalkmış yarıya kadar suya gömülmüştü bile. ispanyol gemisinin baş heykeli elinde toledo kılıcı tutmuş abanozdan bir denizkızıydı.
kara, gözlerini kısarak deniz kızına baktı. heykelin kaidesinde audentes fortuna iuvat yazıyordu. talih cesurlardan yanadır.
mariposa’dan denize atlayan ispanyolları evrenos’un tüfekçileri tek tek vururken sağ dizi üzerine yıkıldığı yerden doğruldu, mariposa darbelenmeden hemen evvel ateşlediği toplardan evrenos’un topçu ambarı infılak etmiş cayır cayır yanıyordu.
kara, güverteden koşarak ambara indi, o an gördüğü şeyi hiç görmemiş olmayı dilerdi, icmali 44 neferden mürekkep ejderhan bölüğü yekünen şehit olmuştu. hepsinin tek tek gözlerini kapatıp sağ yanına yatırdı, sağ ellerini yanağının altına koydu.
gözleri ferhat çavuşu aradı. onu bir zenbureğin kırık kundağı altında inler buldu. dizleri üstüne çöküp zenbureğin altından çekip çıkardı.
ferhat çavuş ezilmiş bacaklarına baktı önce, hayret ettiyse de kabullenmiş göründü. sonra titreyen başını uzatıp deryayı görmek istedi son kez. kara, kucak verip doğrulttu, mariposa’nın baş heykeli deniz kızı yarı beline kadar suya gömülmüştü, lüleli saçları suya değiyordu şimdi.
-ve ma rameyte iz rameyte ve lakinnallahe rama dedi, ferhat çavuş.
kara’yla beraber batan deniz kızını seyrediyorlardı, su artık memelerine kadar çıkmıştı deniz kızının, ferhat çavuşun barut kiri yüzünü temizledi kara, matarasından bir kapak çatlamış dudaklarına döktü.
gülümsedi ferhat çavuş, iç çekerek gülümsedi.
su deniz kızının zarif çenesine değiyordu şimdi. sahi ne güzel dudakları vardı.
bir asır kadar yavaş sürdü sanki deniz kızının başının da kaybolması. ferhat çavuş gülen gözleriyle son ana kadar seyretti.
nihayet güzel deniz kızının başı da tamamen sulara gömüldüğünde ferhat çavuş derin bir nefes verdi, kara’nın elini tutan fünye yanığı kanlı eli boşluğa düştü.
o sırada bu uçsuz bucaksız ummanın ortasında bir kelebek usulca ferhat çavuşun sağ avucuna kondu.
evrenos gemisinin ejderhan bölüğünün baş gediklisi ferhat çavuş preveze’de böyle şehit düştü.
devamını gör...
5435.
bugün sadelik kapladı içimi ve bu dizelerimde gün başladı benim için.
ben bir cinayet gibi uyandım bu sabah
yastığımda kurşun delikleri
ve senin unutulmuş saç telin
o ölmedi
sadece şiirleri sigara içmeyi bıraktı
ben onun yerine içiyorum şimdi
dumanı şiir olan her şeyi
bursa bir kadının adıdır
geceleri yarım bıraktığı
ve sabahları inkar ettiği
ben o kadının çantasındaki
kırık aynayım
kendimi göremeden
herkesi gösteriyorum
aşk dediğin
bir telefon kulübesinde
boş çevirdiğin numaralar
ya da annemin
çamaşır sermediği
o günler gibi
ben küçüldükçe büyüyorum
bir çocuğun gözündeki
korku gibi
ya da bir mezar taşındaki
son nokta gibi
şiir yazmak
kendi kanını satmaktır
ucuz pazarlarda
ve ben satıyorum
her gece
her satırımda
bir organ eksiliyor
ama hâlâ
kırık bir saat gibi
doğru zamanda
yanlış şeyleri söylüyorum
ve bu
en büyük şiirim
bazen bir martıyım
boğazın kanını içen
kanatlarımda paslı gemi çivileri
kimse bilmiyor
denizin altında kaç şehir battığını
ben biliyorum
çünkü ben
o şehirlerin son feneriyim
sönmeden önceki son titreyiş
annem hâlâ
beni küçükken yıkadığı kovalarda
su biriktiriyor
yağmur diye içiyor beni yıkadığı suyu
belki de o suyun içinde
henüz yazılmamış şiirlerim yüzüyor
çürümüş balık gibi
ama hâlâ parlıyor
bir kadın sevdim
adı unutulmuş bir sokaktı
vücudu harabe bir kilise
dudakları yıkık duvar
öptükçe toz düşüyordu ağzıma
ve ben yutuyordum o tozu
ben tüm olan biteni sevdim
çünkü aşk bir enkazdır
ve ben o enkazın bekçisiyim
geceleri fenerle dolaşan
şimdi bir kafede oturuyorum
adı yok mekanın
kahvelerin ismi var ama tadı yok
kafedeki adam beni kendine benziyor sanıyor
yanılıyor
ben kendime bile benzemiyorum
her gece başka bir bedende uyanıyorum
ve her sabah aynı yalnızlıkta ölüyorum
şiir bu işte
ölüp ölüp dirilmek
ve her dirilişte biraz eksik kalmak
ben eksik kaldıkça tamamlanıyorum
bir yapboz gibi
kaybolan parçaları gökyüzünde arıyorum
ve hâlâ
kırık bir saat gibi
doğru zamanda yanlış şeyleri söylüyorum
ve bu
en büyük şiirim
belki de tek şiirim
belki de hiçbir şiir değil
sadece kırık bir saatin
tiksinti dolu tiktakı
ben bir cinayet gibi uyandım bu sabah
yastığımda kurşun delikleri
ve senin unutulmuş saç telin
o ölmedi
sadece şiirleri sigara içmeyi bıraktı
ben onun yerine içiyorum şimdi
dumanı şiir olan her şeyi
bursa bir kadının adıdır
geceleri yarım bıraktığı
ve sabahları inkar ettiği
ben o kadının çantasındaki
kırık aynayım
kendimi göremeden
herkesi gösteriyorum
aşk dediğin
bir telefon kulübesinde
boş çevirdiğin numaralar
ya da annemin
çamaşır sermediği
o günler gibi
ben küçüldükçe büyüyorum
bir çocuğun gözündeki
korku gibi
ya da bir mezar taşındaki
son nokta gibi
şiir yazmak
kendi kanını satmaktır
ucuz pazarlarda
ve ben satıyorum
her gece
her satırımda
bir organ eksiliyor
ama hâlâ
kırık bir saat gibi
doğru zamanda
yanlış şeyleri söylüyorum
ve bu
en büyük şiirim
bazen bir martıyım
boğazın kanını içen
kanatlarımda paslı gemi çivileri
kimse bilmiyor
denizin altında kaç şehir battığını
ben biliyorum
çünkü ben
o şehirlerin son feneriyim
sönmeden önceki son titreyiş
annem hâlâ
beni küçükken yıkadığı kovalarda
su biriktiriyor
yağmur diye içiyor beni yıkadığı suyu
belki de o suyun içinde
henüz yazılmamış şiirlerim yüzüyor
çürümüş balık gibi
ama hâlâ parlıyor
bir kadın sevdim
adı unutulmuş bir sokaktı
vücudu harabe bir kilise
dudakları yıkık duvar
öptükçe toz düşüyordu ağzıma
ve ben yutuyordum o tozu
ben tüm olan biteni sevdim
çünkü aşk bir enkazdır
ve ben o enkazın bekçisiyim
geceleri fenerle dolaşan
şimdi bir kafede oturuyorum
adı yok mekanın
kahvelerin ismi var ama tadı yok
kafedeki adam beni kendine benziyor sanıyor
yanılıyor
ben kendime bile benzemiyorum
her gece başka bir bedende uyanıyorum
ve her sabah aynı yalnızlıkta ölüyorum
şiir bu işte
ölüp ölüp dirilmek
ve her dirilişte biraz eksik kalmak
ben eksik kaldıkça tamamlanıyorum
bir yapboz gibi
kaybolan parçaları gökyüzünde arıyorum
ve hâlâ
kırık bir saat gibi
doğru zamanda yanlış şeyleri söylüyorum
ve bu
en büyük şiirim
belki de tek şiirim
belki de hiçbir şiir değil
sadece kırık bir saatin
tiksinti dolu tiktakı
devamını gör...
5436.
gece bir kırık saattir elinde;
yelkovan kaybolmuş, akrep sarhoş.
duvarlar nefes alır sessizce,
sen tek başına, oksijenle yarışırsın.
buzdolabının homurtusu bile arkadaş;
bir ışık huzmesiyle gelen toz taneleri...
saat dörtte herkes uyurmuş senden başka;
yalan. kimse uyumaz, kimse söylemez.
perdeyi aralarsan karşıda
başka bir perde, başka bir bekleyiş.
şehir bir labirenttir geceleyin;
çıkışı olmayan, içi yalnızlık dolu.
sonra bir martı öter uykuda
ve her şey değişir yavaş yavaş:
önce bir ezan, sonra bir otobüs,
sonra binlerce ayak, binlerce maske.
gündüz kalabalıktır ama yalnız değildir;
yalnızlık gizlenir göz temasının ardına.
herkes bir yere yetişir, herkes bir şey taşır;
sen de taşırsın kendi gölgeni, kalabalığın ortasında.
ve akşam olur, herkes evine döner,
sen yine o kırık saatle baş başa.
gece bir döngüdür aslında;
gündüz, sadece mola verdiğin bir koridor.
yelkovan kaybolmuş, akrep sarhoş.
duvarlar nefes alır sessizce,
sen tek başına, oksijenle yarışırsın.
buzdolabının homurtusu bile arkadaş;
bir ışık huzmesiyle gelen toz taneleri...
saat dörtte herkes uyurmuş senden başka;
yalan. kimse uyumaz, kimse söylemez.
perdeyi aralarsan karşıda
başka bir perde, başka bir bekleyiş.
şehir bir labirenttir geceleyin;
çıkışı olmayan, içi yalnızlık dolu.
sonra bir martı öter uykuda
ve her şey değişir yavaş yavaş:
önce bir ezan, sonra bir otobüs,
sonra binlerce ayak, binlerce maske.
gündüz kalabalıktır ama yalnız değildir;
yalnızlık gizlenir göz temasının ardına.
herkes bir yere yetişir, herkes bir şey taşır;
sen de taşırsın kendi gölgeni, kalabalığın ortasında.
ve akşam olur, herkes evine döner,
sen yine o kırık saatle baş başa.
gece bir döngüdür aslında;
gündüz, sadece mola verdiğin bir koridor.
devamını gör...
5437.
hiçbir zaman ortam insanı olmadım. yaşım geçse bile evlenmek de istemiyorum hatta biriyle ilişki yaşamak bile zor geliyor bana.
devamını gör...
5438.
gözlerin, içinden trenler geçen bir kütüphane sessizliği,
rayların pasında yıkanmış o kadim, o sancılı iştah.
aşk dediğin; ağzımda gümüş bir mermi gibi taşıdığım kelime,
henüz patlamamış, henüz infial yaratmamış bir ihtilal provası.
seni sevmek; bir kentin tüm elektriklerini kesip,
karanlıkta parmak uçlarımla yüzündeki alfabeyi çözmekmiş.
göğüs kafesimde çırpınan o neon ışıklı panayır,
pamuk şeker tadında bir intihar girişimiydi ilkin.
dudakların; iki mısra arası verilmiş en uzun, en derin es,
tenin; faili meçhul mutlulukların saklandığı o dar sokak.
biz o vakitler, gökyüzünü bir ceket gibi sırtımıza geçirir,
yıldızları bozuk para niyetine harcardık kaldırımlarda.
fakat her şiir, kendi katiliyle tanışmak için yazılır.
şimdi bir bak; aşkın o parıltılı simli elbisesi sökülüyor yanlarından.
güzellik, yerini rutubetli bir vedanın küf kokusuna bıraktı.
kalbinin anahtarı artık paslı bir çivi gibi batıyor avucuma,
biz, birbirimizin içinde kaybolmaya çalışırken,
birbirimizi tüketen iki devasa karadelik olmuşuz meğer.
cümle bitti.
nokta, kalbime atılmış bir dikiş hatası şimdi.
aşk; vitrini dağılmış bir kuyumcu dükkanı kadar talan,
ve biz, o enkazdan geriye kalan birkaç kırık cam parçasıyız.
ışığı yansıtmıyoruz artık; sadece kesiyoruz.
geçmiş olsun, ruhumuzun dikişleri patladı;
içimizden sızan bu karanlık, en hakiki sanat eserimizdir artık.
rayların pasında yıkanmış o kadim, o sancılı iştah.
aşk dediğin; ağzımda gümüş bir mermi gibi taşıdığım kelime,
henüz patlamamış, henüz infial yaratmamış bir ihtilal provası.
seni sevmek; bir kentin tüm elektriklerini kesip,
karanlıkta parmak uçlarımla yüzündeki alfabeyi çözmekmiş.
göğüs kafesimde çırpınan o neon ışıklı panayır,
pamuk şeker tadında bir intihar girişimiydi ilkin.
dudakların; iki mısra arası verilmiş en uzun, en derin es,
tenin; faili meçhul mutlulukların saklandığı o dar sokak.
biz o vakitler, gökyüzünü bir ceket gibi sırtımıza geçirir,
yıldızları bozuk para niyetine harcardık kaldırımlarda.
fakat her şiir, kendi katiliyle tanışmak için yazılır.
şimdi bir bak; aşkın o parıltılı simli elbisesi sökülüyor yanlarından.
güzellik, yerini rutubetli bir vedanın küf kokusuna bıraktı.
kalbinin anahtarı artık paslı bir çivi gibi batıyor avucuma,
biz, birbirimizin içinde kaybolmaya çalışırken,
birbirimizi tüketen iki devasa karadelik olmuşuz meğer.
cümle bitti.
nokta, kalbime atılmış bir dikiş hatası şimdi.
aşk; vitrini dağılmış bir kuyumcu dükkanı kadar talan,
ve biz, o enkazdan geriye kalan birkaç kırık cam parçasıyız.
ışığı yansıtmıyoruz artık; sadece kesiyoruz.
geçmiş olsun, ruhumuzun dikişleri patladı;
içimizden sızan bu karanlık, en hakiki sanat eserimizdir artık.
devamını gör...
5439.
5440.
gece yarısı tenhada yankılanan o sert adımlar,
kaldırımda raks eden bir avuç hayal kırıklığıdır.
gölgeler şekil değiştirir, uzar ve kısalır;
ben sabit bir heykelim, zaman bende asılıdır.
kirli camda buğulanır nefesim, içimde bir yerin resmi,
soyut bir sanat gibi; hem dilsiz hem derin.
şahit tuttum sokak lambasını, sustum her hecesini,
sadece rüzgârla konuşur, fısıldarım uykusuzluğun sesini.
düşerim, kalkarım, dizlerimde toprak ve keder,
her düşüşüm toprağa yeni bir şiir bahşeder.
yaralarım haritasıdır o kayıp şehirlerin,
hâlâ çıkışını ararım bu dipsiz labirentin.
çatlak duvarlara kazınmış o isimsiz sevdalar,
yağmurun merhametiyle silinip gider zamanla.
benimki kemiğe işlenmiş, ruhumda bir mühür var;
ölürüm belki ama sözüm türeyecek her canla.
sessizliğin gürültüsü sağır ederken dünyayı,
savaşım kansız ve silahsız, görünmez bir yara.
zafer dediğin, kabullenmektir aslında yıkılmayı;
sürünmek bile olsa, devam etmektir yollara.
bir mum gibi erir, kendimi feda ederim,
aydınlansın diye başkalarının karanlık köşesi.
küllerimden her sabah yeni bir gün derlerim;
aynı gökyüzü, aynı yalan, ama farklı bir umut neşesi.
labirentin ortasında, kaçış yok artık benden,
sadece daha derine, en dibe inmek gelir içimden
ve o mutlak karalıkta, vazgeçtim ben o yerden;
parlar bir ışık; ya bizzat benden, ya da en büyük hayallerimden.
kaldırımda raks eden bir avuç hayal kırıklığıdır.
gölgeler şekil değiştirir, uzar ve kısalır;
ben sabit bir heykelim, zaman bende asılıdır.
kirli camda buğulanır nefesim, içimde bir yerin resmi,
soyut bir sanat gibi; hem dilsiz hem derin.
şahit tuttum sokak lambasını, sustum her hecesini,
sadece rüzgârla konuşur, fısıldarım uykusuzluğun sesini.
düşerim, kalkarım, dizlerimde toprak ve keder,
her düşüşüm toprağa yeni bir şiir bahşeder.
yaralarım haritasıdır o kayıp şehirlerin,
hâlâ çıkışını ararım bu dipsiz labirentin.
çatlak duvarlara kazınmış o isimsiz sevdalar,
yağmurun merhametiyle silinip gider zamanla.
benimki kemiğe işlenmiş, ruhumda bir mühür var;
ölürüm belki ama sözüm türeyecek her canla.
sessizliğin gürültüsü sağır ederken dünyayı,
savaşım kansız ve silahsız, görünmez bir yara.
zafer dediğin, kabullenmektir aslında yıkılmayı;
sürünmek bile olsa, devam etmektir yollara.
bir mum gibi erir, kendimi feda ederim,
aydınlansın diye başkalarının karanlık köşesi.
küllerimden her sabah yeni bir gün derlerim;
aynı gökyüzü, aynı yalan, ama farklı bir umut neşesi.
labirentin ortasında, kaçış yok artık benden,
sadece daha derine, en dibe inmek gelir içimden
ve o mutlak karalıkta, vazgeçtim ben o yerden;
parlar bir ışık; ya bizzat benden, ya da en büyük hayallerimden.
devamını gör...
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
268
269
270
271
272
273
274
275
276
"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar
karalama
2

