normal sözlük yazarlarının karalama defteri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
268
269
270
271
272
273
274
başlık "makedonyalı" tarafından 08.11.2020 16:43 tarihinde açılmıştır.
5441.
gölgemsi bir hüzün çöktü göğsüme, mersiye gibi ince,sessiz bir ezgi.
ruhum tîr olup saplandı kendi kayışına, dünya dedikleri bu dar köşede tûtî, kanadı kırık.
mâtem kokuyor her nevbet vuruluşum, gurbet değil bu,daha derin bir yitim. sitemkâr bakıyorum aynaya,
gözlerimde mecnûn bir feryâd.
kahır çökmüş omuzlarıma ağırlığınca, hicran değil, firak bu daha sancılı.
ruhum mâni olamıyor kendi cellâdına, mest değil, perîşân bu hal.
zülfikâr gibi keskin bu melâl,
sâkî yok,dâm da yok,sadece serâb.
göç etmiş her cân içimden,
geriye hâk ve hüsran kaldı.
vuslat sandığım her mîrac
çıktıkça züll oldu, zillet oldu.
şimdi tövbe değil,yas tutuyorum,
kendi zâtıma, kendi hüviyetime.
ruhum tîr olup saplandı kendi kayışına, dünya dedikleri bu dar köşede tûtî, kanadı kırık.
mâtem kokuyor her nevbet vuruluşum, gurbet değil bu,daha derin bir yitim. sitemkâr bakıyorum aynaya,
gözlerimde mecnûn bir feryâd.
kahır çökmüş omuzlarıma ağırlığınca, hicran değil, firak bu daha sancılı.
ruhum mâni olamıyor kendi cellâdına, mest değil, perîşân bu hal.
zülfikâr gibi keskin bu melâl,
sâkî yok,dâm da yok,sadece serâb.
göç etmiş her cân içimden,
geriye hâk ve hüsran kaldı.
vuslat sandığım her mîrac
çıktıkça züll oldu, zillet oldu.
şimdi tövbe değil,yas tutuyorum,
kendi zâtıma, kendi hüviyetime.
devamını gör...
5442.
onunla hiç seviştiniz mi dedi. evet dedim 2-3 defa. 2 mi 3 mü dedi. 3 dedim. peki ben bu bilgi ile onunla aynı masada nasıl oturabilirim dedi. sen sordun yalan mı söyleseydim dedim. hayır yalan söyleme ama onu hayatından çıkar dedi. olmaz dedim. neden olmaz dedi.
cevap verirsem benden ayrılmak istersin dedim. bu söylediğinden sonra ayrılırız zaten dedi. ben ayrılmak istemiyorum dedim. ben de bir cevap duymak istiyorum dedi. kaybolmak istedim o anda yok olmak. sessiz kaldım bir şey demedim. gözleri ile yakama yapıştı ama zorlamadı.
cevap verirsem benden ayrılmak istersin dedim. bu söylediğinden sonra ayrılırız zaten dedi. ben ayrılmak istemiyorum dedim. ben de bir cevap duymak istiyorum dedi. kaybolmak istedim o anda yok olmak. sessiz kaldım bir şey demedim. gözleri ile yakama yapıştı ama zorlamadı.
devamını gör...
5443.
yolun sonuna geldik be bilader!
bundan sonra ne ben ne syn ne de dünya var. ileride gördüğün karartılar erlik han'ın gazabının gölgesi.
parlayan ışık göyçe göye giden tinlerimiz.
bir elekten geçtik, bin dolaptan döndük, pir sultanlar, abdal musalar tezgahında eridik.
nice bin yiğidin pusatında patladık, nice bin güzelin gözünde söndük.
de ki biz ne yaşadık, ne öldük...
ölmemek için öldük!
23/07/2023
bundan sonra ne ben ne syn ne de dünya var. ileride gördüğün karartılar erlik han'ın gazabının gölgesi.
parlayan ışık göyçe göye giden tinlerimiz.
bir elekten geçtik, bin dolaptan döndük, pir sultanlar, abdal musalar tezgahında eridik.
nice bin yiğidin pusatında patladık, nice bin güzelin gözünde söndük.
de ki biz ne yaşadık, ne öldük...
ölmemek için öldük!
23/07/2023
devamını gör...
5444.
bugün günlüğüme yeterince zırladım.
bir de sanal günlüğüme zırlamayayım.
bir de sanal günlüğüme zırlamayayım.
devamını gör...
5445.
summer jam şarkısının klibindeki memelerini sallayan kız n'apıyor acaba bu aralar.
devamını gör...
5446.
kasabanın en huysuz adamıydı. adı sedat’tı ama mahallede herkes ona ters sedat derdi. çünkü sedat sabah gün doğunca güneşe kızar, akşam gün batınca da çok erken battı bu meretsiz diye yine söylenirdi. hayatında memnun olduğu tek canlı vardı: kaplumbağalar.
bir gün parkta bir kaplumbağayı izlerken iç çekti.
bak şu hayvana… ne güzel yaşıyor, dedi. ne telefon var, ne de ‘abi nasılsın diye başlayıp borç isteyen insanlar…
kaplumbağa hiçbir şey demedi. zaten kaplumbağaların insanı en çok etkileyen tarafı buydu: konuşmamaları.
sedat günlerce kaplumbağayı izledi. hayvan aynı yerde duruyor, ara sıra iki santim ilerliyor, sonra tekrar duruyordu. nihat hayran kaldı.
işte hayat felsefesi bu, dedi kendi kendine. yavaş yaşa, az konuş, gerekirse kabuğuna çekil. insanlık zaten fazla hızlı gidiyor.
sonra ciddi ciddi karar verdi.
ben kaplumbağa olacağım.
mahallede bu kararını açıklayınca kimse şaşırmadı. çünkü sedat daha önce de üç gün boyunca kendini kaktüs sanmıştı.
yalnızlık ilerledikçe sedat’ın kaplumbağa hayranlığı büyüdü. evde yere oturuyor, yavaş yavaş ilerlemeye çalışıyor, biri kapıyı çalınca da sandalye altına girip kabuğu varmış gibi bekliyordu.
ama bir gün parkta yine kaplumbağayı izlerken aklına bir şey geldi.
ulan, dedi, kaplumbağalar yalnız yaşıyor ama ben biraz fazla yalnızım galiba.
uzun süre düşündü. kaplumbağa gibi ağır ağır düşündüğü için bu düşünce yaklaşık kırk dakika sürdü.
sonunda ayağa kalktı, bastonunu yere vurdu ve ciddi bir karar açıkladı:
tamam. kaplumbağa olacağım… ama tek başıma değil.
yan bankta oturan iki emekliye döndü.
akşam meydanda halay varmış, dedi. ben ortada kaplumbağa gibi yavaş döneceğim. siz de etrafımda dönersiniz.
adamlar önce anlamadı.
ama akşam meydanda gerçekten tuhaf bir şey oldu.
ortada ağır ağır dönen huysuz bir ihtiyar…
etrafında halay çeken insanlar…
ve köşede duran gerçek bir kaplumbağa.
kaplumbağa kafasını kaldırıp manzaraya baktı.
muhtemelen hayatında ilk defa bir insana bakıp şöyle düşündü:
bu tür gerçekten garip.
bir gün parkta bir kaplumbağayı izlerken iç çekti.
bak şu hayvana… ne güzel yaşıyor, dedi. ne telefon var, ne de ‘abi nasılsın diye başlayıp borç isteyen insanlar…
kaplumbağa hiçbir şey demedi. zaten kaplumbağaların insanı en çok etkileyen tarafı buydu: konuşmamaları.
sedat günlerce kaplumbağayı izledi. hayvan aynı yerde duruyor, ara sıra iki santim ilerliyor, sonra tekrar duruyordu. nihat hayran kaldı.
işte hayat felsefesi bu, dedi kendi kendine. yavaş yaşa, az konuş, gerekirse kabuğuna çekil. insanlık zaten fazla hızlı gidiyor.
sonra ciddi ciddi karar verdi.
ben kaplumbağa olacağım.
mahallede bu kararını açıklayınca kimse şaşırmadı. çünkü sedat daha önce de üç gün boyunca kendini kaktüs sanmıştı.
yalnızlık ilerledikçe sedat’ın kaplumbağa hayranlığı büyüdü. evde yere oturuyor, yavaş yavaş ilerlemeye çalışıyor, biri kapıyı çalınca da sandalye altına girip kabuğu varmış gibi bekliyordu.
ama bir gün parkta yine kaplumbağayı izlerken aklına bir şey geldi.
ulan, dedi, kaplumbağalar yalnız yaşıyor ama ben biraz fazla yalnızım galiba.
uzun süre düşündü. kaplumbağa gibi ağır ağır düşündüğü için bu düşünce yaklaşık kırk dakika sürdü.
sonunda ayağa kalktı, bastonunu yere vurdu ve ciddi bir karar açıkladı:
tamam. kaplumbağa olacağım… ama tek başıma değil.
yan bankta oturan iki emekliye döndü.
akşam meydanda halay varmış, dedi. ben ortada kaplumbağa gibi yavaş döneceğim. siz de etrafımda dönersiniz.
adamlar önce anlamadı.
ama akşam meydanda gerçekten tuhaf bir şey oldu.
ortada ağır ağır dönen huysuz bir ihtiyar…
etrafında halay çeken insanlar…
ve köşede duran gerçek bir kaplumbağa.
kaplumbağa kafasını kaldırıp manzaraya baktı.
muhtemelen hayatında ilk defa bir insana bakıp şöyle düşündü:
bu tür gerçekten garip.
devamını gör...
5447.
hicri 945, adria denizi, korfu açıkları.
13. ortanın gediklilerinden kara, evrenos’un pruvasında sancak cenahtan küpeşteye kadar vuran dalgalara karşı güverteyi kaplamış kan, kusmuk ve deniz suyunun üzerinde ayakta durabilmeye çalışıyordu.
binin üzerinde gemi borda bordaya hizalanmış birbirlerine ateş kusarken, dualarla küfürler birbirine karışırken riyale sinan paşa, gözbebeği evrenosu kapudan paşamız barbarosun gemisi dersaadete siper ederek ispanyol fırkateyni mariposaya iskeleden tam yanaştı.
ejderhan ambarında top kapakları fora edildi. ambar ağası ferhat çavuş fünye yanığı kanlı elleriyle barut karası yüzündeki terini sildi. terle karışık barutun yaktığı gözlerini kırpıştırarak ciğerlerini yırtarcasına bağırdı.
-ataaaaaaaaş!
22 zenburek, 8 babamerzukla beraber salvo usül ateşlendi. ortalık kara dumana revan oldu, barut kokusu, denizin güzel kokusuna karıştı.
kara, sarsıntıyla beraber sağ dizi üstüne yıkıldı, ortalığın pusu dağılınca mariposa baş tarafından şaha kalkmış yarıya kadar suya gömülmüştü bile. ispanyol gemisinin baş heykeli elinde toledo kılıcı tutmuş abanozdan bir denizkızıydı.
kara, gözlerini kısarak deniz kızına baktı. heykelin kaidesinde audentes fortuna iuvat yazıyordu. talih cesurlardan yanadır.
mariposa’dan denize atlayan ispanyolları evrenos’un tüfekçileri tek tek vururken sağ dizi üzerine yıkıldığı yerden doğruldu, mariposa darbelenmeden hemen evvel ateşlediği toplardan evrenos’un topçu ambarı infılak etmiş cayır cayır yanıyordu.
kara, güverteden koşarak ambara indi, o an gördüğü şeyi hiç görmemiş olmayı dilerdi, icmali 44 neferden mürekkep ejderhan bölüğü yekünen şehit olmuştu. hepsinin tek tek gözlerini kapatıp sağ yanına yatırdı, sağ ellerini yanağının altına koydu.
gözleri ferhat çavuşu aradı. onu bir zenbureğin kırık kundağı altında inler buldu. dizleri üstüne çöküp zenbureğin altından çekip çıkardı.
ferhat çavuş ezilmiş bacaklarına baktı önce, hayret ettiyse de kabullenmiş göründü. sonra titreyen başını uzatıp deryayı görmek istedi son kez. kara, kucak verip doğrulttu, mariposa’nın baş heykeli deniz kızı yarı beline kadar suya gömülmüştü, lüleli saçları suya değiyordu şimdi.
-ve ma rameyte iz rameyte ve lakinnallahe rama dedi, ferhat çavuş.
kara’yla beraber batan deniz kızını seyrediyorlardı, su artık memelerine kadar çıkmıştı deniz kızının, ferhat çavuşun barut kiri yüzünü temizledi kara, matarasından bir kapak çatlamış dudaklarına döktü.
gülümsedi ferhat çavuş, iç çekerek gülümsedi.
su deniz kızının zarif çenesine değiyordu şimdi. sahi ne güzel dudakları vardı.
bir asır kadar yavaş sürdü sanki deniz kızının başının da kaybolması. ferhat çavuş gülen gözleriyle son ana kadar seyretti.
nihayet güzel deniz kızının başı da tamamen sulara gömüldüğünde ferhat çavuş derin bir nefes verdi, kara’nın elini tutan fünye yanığı kanlı eli boşluğa düştü.
o sırada bu uçsuz bucaksız ummanın ortasında bir kelebek usulca ferhat çavuşun sağ avucuna kondu.
evrenos gemisinin ejderhan bölüğünün baş gediklisi ferhat çavuş preveze’de böyle şehit düştü.
13. ortanın gediklilerinden kara, evrenos’un pruvasında sancak cenahtan küpeşteye kadar vuran dalgalara karşı güverteyi kaplamış kan, kusmuk ve deniz suyunun üzerinde ayakta durabilmeye çalışıyordu.
binin üzerinde gemi borda bordaya hizalanmış birbirlerine ateş kusarken, dualarla küfürler birbirine karışırken riyale sinan paşa, gözbebeği evrenosu kapudan paşamız barbarosun gemisi dersaadete siper ederek ispanyol fırkateyni mariposaya iskeleden tam yanaştı.
ejderhan ambarında top kapakları fora edildi. ambar ağası ferhat çavuş fünye yanığı kanlı elleriyle barut karası yüzündeki terini sildi. terle karışık barutun yaktığı gözlerini kırpıştırarak ciğerlerini yırtarcasına bağırdı.
-ataaaaaaaaş!
22 zenburek, 8 babamerzukla beraber salvo usül ateşlendi. ortalık kara dumana revan oldu, barut kokusu, denizin güzel kokusuna karıştı.
kara, sarsıntıyla beraber sağ dizi üstüne yıkıldı, ortalığın pusu dağılınca mariposa baş tarafından şaha kalkmış yarıya kadar suya gömülmüştü bile. ispanyol gemisinin baş heykeli elinde toledo kılıcı tutmuş abanozdan bir denizkızıydı.
kara, gözlerini kısarak deniz kızına baktı. heykelin kaidesinde audentes fortuna iuvat yazıyordu. talih cesurlardan yanadır.
mariposa’dan denize atlayan ispanyolları evrenos’un tüfekçileri tek tek vururken sağ dizi üzerine yıkıldığı yerden doğruldu, mariposa darbelenmeden hemen evvel ateşlediği toplardan evrenos’un topçu ambarı infılak etmiş cayır cayır yanıyordu.
kara, güverteden koşarak ambara indi, o an gördüğü şeyi hiç görmemiş olmayı dilerdi, icmali 44 neferden mürekkep ejderhan bölüğü yekünen şehit olmuştu. hepsinin tek tek gözlerini kapatıp sağ yanına yatırdı, sağ ellerini yanağının altına koydu.
gözleri ferhat çavuşu aradı. onu bir zenbureğin kırık kundağı altında inler buldu. dizleri üstüne çöküp zenbureğin altından çekip çıkardı.
ferhat çavuş ezilmiş bacaklarına baktı önce, hayret ettiyse de kabullenmiş göründü. sonra titreyen başını uzatıp deryayı görmek istedi son kez. kara, kucak verip doğrulttu, mariposa’nın baş heykeli deniz kızı yarı beline kadar suya gömülmüştü, lüleli saçları suya değiyordu şimdi.
-ve ma rameyte iz rameyte ve lakinnallahe rama dedi, ferhat çavuş.
kara’yla beraber batan deniz kızını seyrediyorlardı, su artık memelerine kadar çıkmıştı deniz kızının, ferhat çavuşun barut kiri yüzünü temizledi kara, matarasından bir kapak çatlamış dudaklarına döktü.
gülümsedi ferhat çavuş, iç çekerek gülümsedi.
su deniz kızının zarif çenesine değiyordu şimdi. sahi ne güzel dudakları vardı.
bir asır kadar yavaş sürdü sanki deniz kızının başının da kaybolması. ferhat çavuş gülen gözleriyle son ana kadar seyretti.
nihayet güzel deniz kızının başı da tamamen sulara gömüldüğünde ferhat çavuş derin bir nefes verdi, kara’nın elini tutan fünye yanığı kanlı eli boşluğa düştü.
o sırada bu uçsuz bucaksız ummanın ortasında bir kelebek usulca ferhat çavuşun sağ avucuna kondu.
evrenos gemisinin ejderhan bölüğünün baş gediklisi ferhat çavuş preveze’de böyle şehit düştü.
devamını gör...
5448.
bugün sadelik kapladı içimi ve bu dizelerimde gün başladı benim için.
ben bir cinayet gibi uyandım bu sabah
yastığımda kurşun delikleri
ve senin unutulmuş saç telin
o ölmedi
sadece şiirleri sigara içmeyi bıraktı
ben onun yerine içiyorum şimdi
dumanı şiir olan her şeyi
bursa bir kadının adıdır
geceleri yarım bıraktığı
ve sabahları inkar ettiği
ben o kadının çantasındaki
kırık aynayım
kendimi göremeden
herkesi gösteriyorum
aşk dediğin
bir telefon kulübesinde
boş çevirdiğin numaralar
ya da annemin
çamaşır sermediği
o günler gibi
ben küçüldükçe büyüyorum
bir çocuğun gözündeki
korku gibi
ya da bir mezar taşındaki
son nokta gibi
şiir yazmak
kendi kanını satmaktır
ucuz pazarlarda
ve ben satıyorum
her gece
her satırımda
bir organ eksiliyor
ama hâlâ
kırık bir saat gibi
doğru zamanda
yanlış şeyleri söylüyorum
ve bu
en büyük şiirim
bazen bir martıyım
boğazın kanını içen
kanatlarımda paslı gemi çivileri
kimse bilmiyor
denizin altında kaç şehir battığını
ben biliyorum
çünkü ben
o şehirlerin son feneriyim
sönmeden önceki son titreyiş
annem hâlâ
beni küçükken yıkadığı kovalarda
su biriktiriyor
yağmur diye içiyor beni yıkadığı suyu
belki de o suyun içinde
henüz yazılmamış şiirlerim yüzüyor
çürümüş balık gibi
ama hâlâ parlıyor
bir kadın sevdim
adı unutulmuş bir sokaktı
vücudu harabe bir kilise
dudakları yıkık duvar
öptükçe toz düşüyordu ağzıma
ve ben yutuyordum o tozu
ben tüm olan biteni sevdim
çünkü aşk bir enkazdır
ve ben o enkazın bekçisiyim
geceleri fenerle dolaşan
şimdi bir kafede oturuyorum
adı yok mekanın
kahvelerin ismi var ama tadı yok
kafedeki adam beni kendine benziyor sanıyor
yanılıyor
ben kendime bile benzemiyorum
her gece başka bir bedende uyanıyorum
ve her sabah aynı yalnızlıkta ölüyorum
şiir bu işte
ölüp ölüp dirilmek
ve her dirilişte biraz eksik kalmak
ben eksik kaldıkça tamamlanıyorum
bir yapboz gibi
kaybolan parçaları gökyüzünde arıyorum
ve hâlâ
kırık bir saat gibi
doğru zamanda yanlış şeyleri söylüyorum
ve bu
en büyük şiirim
belki de tek şiirim
belki de hiçbir şiir değil
sadece kırık bir saatin
tiksinti dolu tiktakı
ben bir cinayet gibi uyandım bu sabah
yastığımda kurşun delikleri
ve senin unutulmuş saç telin
o ölmedi
sadece şiirleri sigara içmeyi bıraktı
ben onun yerine içiyorum şimdi
dumanı şiir olan her şeyi
bursa bir kadının adıdır
geceleri yarım bıraktığı
ve sabahları inkar ettiği
ben o kadının çantasındaki
kırık aynayım
kendimi göremeden
herkesi gösteriyorum
aşk dediğin
bir telefon kulübesinde
boş çevirdiğin numaralar
ya da annemin
çamaşır sermediği
o günler gibi
ben küçüldükçe büyüyorum
bir çocuğun gözündeki
korku gibi
ya da bir mezar taşındaki
son nokta gibi
şiir yazmak
kendi kanını satmaktır
ucuz pazarlarda
ve ben satıyorum
her gece
her satırımda
bir organ eksiliyor
ama hâlâ
kırık bir saat gibi
doğru zamanda
yanlış şeyleri söylüyorum
ve bu
en büyük şiirim
bazen bir martıyım
boğazın kanını içen
kanatlarımda paslı gemi çivileri
kimse bilmiyor
denizin altında kaç şehir battığını
ben biliyorum
çünkü ben
o şehirlerin son feneriyim
sönmeden önceki son titreyiş
annem hâlâ
beni küçükken yıkadığı kovalarda
su biriktiriyor
yağmur diye içiyor beni yıkadığı suyu
belki de o suyun içinde
henüz yazılmamış şiirlerim yüzüyor
çürümüş balık gibi
ama hâlâ parlıyor
bir kadın sevdim
adı unutulmuş bir sokaktı
vücudu harabe bir kilise
dudakları yıkık duvar
öptükçe toz düşüyordu ağzıma
ve ben yutuyordum o tozu
ben tüm olan biteni sevdim
çünkü aşk bir enkazdır
ve ben o enkazın bekçisiyim
geceleri fenerle dolaşan
şimdi bir kafede oturuyorum
adı yok mekanın
kahvelerin ismi var ama tadı yok
kafedeki adam beni kendine benziyor sanıyor
yanılıyor
ben kendime bile benzemiyorum
her gece başka bir bedende uyanıyorum
ve her sabah aynı yalnızlıkta ölüyorum
şiir bu işte
ölüp ölüp dirilmek
ve her dirilişte biraz eksik kalmak
ben eksik kaldıkça tamamlanıyorum
bir yapboz gibi
kaybolan parçaları gökyüzünde arıyorum
ve hâlâ
kırık bir saat gibi
doğru zamanda yanlış şeyleri söylüyorum
ve bu
en büyük şiirim
belki de tek şiirim
belki de hiçbir şiir değil
sadece kırık bir saatin
tiksinti dolu tiktakı
devamını gör...
5449.
gece bir kırık saattir elinde;
yelkovan kaybolmuş, akrep sarhoş.
duvarlar nefes alır sessizce,
sen tek başına, oksijenle yarışırsın.
buzdolabının homurtusu bile arkadaş;
bir ışık huzmesiyle gelen toz taneleri...
saat dörtte herkes uyurmuş senden başka;
yalan. kimse uyumaz, kimse söylemez.
perdeyi aralarsan karşıda
başka bir perde, başka bir bekleyiş.
şehir bir labirenttir geceleyin;
çıkışı olmayan, içi yalnızlık dolu.
sonra bir martı öter uykuda
ve her şey değişir yavaş yavaş:
önce bir ezan, sonra bir otobüs,
sonra binlerce ayak, binlerce maske.
gündüz kalabalıktır ama yalnız değildir;
yalnızlık gizlenir göz temasının ardına.
herkes bir yere yetişir, herkes bir şey taşır;
sen de taşırsın kendi gölgeni, kalabalığın ortasında.
ve akşam olur, herkes evine döner,
sen yine o kırık saatle baş başa.
gece bir döngüdür aslında;
gündüz, sadece mola verdiğin bir koridor.
yelkovan kaybolmuş, akrep sarhoş.
duvarlar nefes alır sessizce,
sen tek başına, oksijenle yarışırsın.
buzdolabının homurtusu bile arkadaş;
bir ışık huzmesiyle gelen toz taneleri...
saat dörtte herkes uyurmuş senden başka;
yalan. kimse uyumaz, kimse söylemez.
perdeyi aralarsan karşıda
başka bir perde, başka bir bekleyiş.
şehir bir labirenttir geceleyin;
çıkışı olmayan, içi yalnızlık dolu.
sonra bir martı öter uykuda
ve her şey değişir yavaş yavaş:
önce bir ezan, sonra bir otobüs,
sonra binlerce ayak, binlerce maske.
gündüz kalabalıktır ama yalnız değildir;
yalnızlık gizlenir göz temasının ardına.
herkes bir yere yetişir, herkes bir şey taşır;
sen de taşırsın kendi gölgeni, kalabalığın ortasında.
ve akşam olur, herkes evine döner,
sen yine o kırık saatle baş başa.
gece bir döngüdür aslında;
gündüz, sadece mola verdiğin bir koridor.
devamını gör...
5450.
hiçbir zaman ortam insanı olmadım. yaşım geçse bile evlenmek de istemiyorum hatta biriyle ilişki yaşamak bile zor geliyor bana.
devamını gör...
5451.
gözlerin, içinden trenler geçen bir kütüphane sessizliği,
rayların pasında yıkanmış o kadim, o sancılı iştah.
aşk dediğin; ağzımda gümüş bir mermi gibi taşıdığım kelime,
henüz patlamamış, henüz infial yaratmamış bir ihtilal provası.
seni sevmek; bir kentin tüm elektriklerini kesip,
karanlıkta parmak uçlarımla yüzündeki alfabeyi çözmekmiş.
göğüs kafesimde çırpınan o neon ışıklı panayır,
pamuk şeker tadında bir intihar girişimiydi ilkin.
dudakların; iki mısra arası verilmiş en uzun, en derin es,
tenin; faili meçhul mutlulukların saklandığı o dar sokak.
biz o vakitler, gökyüzünü bir ceket gibi sırtımıza geçirir,
yıldızları bozuk para niyetine harcardık kaldırımlarda.
fakat her şiir, kendi katiliyle tanışmak için yazılır.
şimdi bir bak; aşkın o parıltılı simli elbisesi sökülüyor yanlarından.
güzellik, yerini rutubetli bir vedanın küf kokusuna bıraktı.
kalbinin anahtarı artık paslı bir çivi gibi batıyor avucuma,
biz, birbirimizin içinde kaybolmaya çalışırken,
birbirimizi tüketen iki devasa karadelik olmuşuz meğer.
cümle bitti.
nokta, kalbime atılmış bir dikiş hatası şimdi.
aşk; vitrini dağılmış bir kuyumcu dükkanı kadar talan,
ve biz, o enkazdan geriye kalan birkaç kırık cam parçasıyız.
ışığı yansıtmıyoruz artık; sadece kesiyoruz.
geçmiş olsun, ruhumuzun dikişleri patladı;
içimizden sızan bu karanlık, en hakiki sanat eserimizdir artık.
rayların pasında yıkanmış o kadim, o sancılı iştah.
aşk dediğin; ağzımda gümüş bir mermi gibi taşıdığım kelime,
henüz patlamamış, henüz infial yaratmamış bir ihtilal provası.
seni sevmek; bir kentin tüm elektriklerini kesip,
karanlıkta parmak uçlarımla yüzündeki alfabeyi çözmekmiş.
göğüs kafesimde çırpınan o neon ışıklı panayır,
pamuk şeker tadında bir intihar girişimiydi ilkin.
dudakların; iki mısra arası verilmiş en uzun, en derin es,
tenin; faili meçhul mutlulukların saklandığı o dar sokak.
biz o vakitler, gökyüzünü bir ceket gibi sırtımıza geçirir,
yıldızları bozuk para niyetine harcardık kaldırımlarda.
fakat her şiir, kendi katiliyle tanışmak için yazılır.
şimdi bir bak; aşkın o parıltılı simli elbisesi sökülüyor yanlarından.
güzellik, yerini rutubetli bir vedanın küf kokusuna bıraktı.
kalbinin anahtarı artık paslı bir çivi gibi batıyor avucuma,
biz, birbirimizin içinde kaybolmaya çalışırken,
birbirimizi tüketen iki devasa karadelik olmuşuz meğer.
cümle bitti.
nokta, kalbime atılmış bir dikiş hatası şimdi.
aşk; vitrini dağılmış bir kuyumcu dükkanı kadar talan,
ve biz, o enkazdan geriye kalan birkaç kırık cam parçasıyız.
ışığı yansıtmıyoruz artık; sadece kesiyoruz.
geçmiş olsun, ruhumuzun dikişleri patladı;
içimizden sızan bu karanlık, en hakiki sanat eserimizdir artık.
devamını gör...
5452.
5453.
gece yarısı tenhada yankılanan o sert adımlar,
kaldırımda raks eden bir avuç hayal kırıklığıdır.
gölgeler şekil değiştirir, uzar ve kısalır;
ben sabit bir heykelim, zaman bende asılıdır.
kirli camda buğulanır nefesim, içimde bir yerin resmi,
soyut bir sanat gibi; hem dilsiz hem derin.
şahit tuttum sokak lambasını, sustum her hecesini,
sadece rüzgârla konuşur, fısıldarım uykusuzluğun sesini.
düşerim, kalkarım, dizlerimde toprak ve keder,
her düşüşüm toprağa yeni bir şiir bahşeder.
yaralarım haritasıdır o kayıp şehirlerin,
hâlâ çıkışını ararım bu dipsiz labirentin.
çatlak duvarlara kazınmış o isimsiz sevdalar,
yağmurun merhametiyle silinip gider zamanla.
benimki kemiğe işlenmiş, ruhumda bir mühür var;
ölürüm belki ama sözüm türeyecek her canla.
sessizliğin gürültüsü sağır ederken dünyayı,
savaşım kansız ve silahsız, görünmez bir yara.
zafer dediğin, kabullenmektir aslında yıkılmayı;
sürünmek bile olsa, devam etmektir yollara.
bir mum gibi erir, kendimi feda ederim,
aydınlansın diye başkalarının karanlık köşesi.
küllerimden her sabah yeni bir gün derlerim;
aynı gökyüzü, aynı yalan, ama farklı bir umut neşesi.
labirentin ortasında, kaçış yok artık benden,
sadece daha derine, en dibe inmek gelir içimden
ve o mutlak karalıkta, vazgeçtim ben o yerden;
parlar bir ışık; ya bizzat benden, ya da en büyük hayallerimden.
kaldırımda raks eden bir avuç hayal kırıklığıdır.
gölgeler şekil değiştirir, uzar ve kısalır;
ben sabit bir heykelim, zaman bende asılıdır.
kirli camda buğulanır nefesim, içimde bir yerin resmi,
soyut bir sanat gibi; hem dilsiz hem derin.
şahit tuttum sokak lambasını, sustum her hecesini,
sadece rüzgârla konuşur, fısıldarım uykusuzluğun sesini.
düşerim, kalkarım, dizlerimde toprak ve keder,
her düşüşüm toprağa yeni bir şiir bahşeder.
yaralarım haritasıdır o kayıp şehirlerin,
hâlâ çıkışını ararım bu dipsiz labirentin.
çatlak duvarlara kazınmış o isimsiz sevdalar,
yağmurun merhametiyle silinip gider zamanla.
benimki kemiğe işlenmiş, ruhumda bir mühür var;
ölürüm belki ama sözüm türeyecek her canla.
sessizliğin gürültüsü sağır ederken dünyayı,
savaşım kansız ve silahsız, görünmez bir yara.
zafer dediğin, kabullenmektir aslında yıkılmayı;
sürünmek bile olsa, devam etmektir yollara.
bir mum gibi erir, kendimi feda ederim,
aydınlansın diye başkalarının karanlık köşesi.
küllerimden her sabah yeni bir gün derlerim;
aynı gökyüzü, aynı yalan, ama farklı bir umut neşesi.
labirentin ortasında, kaçış yok artık benden,
sadece daha derine, en dibe inmek gelir içimden
ve o mutlak karalıkta, vazgeçtim ben o yerden;
parlar bir ışık; ya bizzat benden, ya da en büyük hayallerimden.
devamını gör...
5454.
dünya, ağzımızın içinde büyüyen o kekremsi tat aslında,
sabahları aynada karşılaştığın o yabancının göz altı torbaları.
kimse bize göğsümüzdeki bu boşluğun
eski bir dolap gıcırtısı gibi geçmeyeceğini söylemedi ki sebebi bilinmezlik.
parmak uçlarınla dokun hayatın pütürlü yanına;
bir ekmeğin bayatlaması kadar sahicidir yenilmek.
biz ki; her şeyi unutmaya programlıyız da,
bir tek gidilmeyen yolların tozunu yutarken hatırlarız yaşadığımızı.
üstelik artık kimse birbirinin uçurumuna bakmıyor,
herkes kendi küçük bahçesinde plastik çiçekler suluyor.
oysa gerçek, tırnağının arasına kaçan o inatçı çamurdadır;
yıkasan da çıkmayan, seni toprağa bağlayan o sızıda.
tanrı’nın bile unuttuğu o kuytu aralıkta,
sadece kendi sesini duyduğunda anlarsın:
insan, bir başkasıyla iyileşmez;
insan, sadece yarasına alışır.
sabahları aynada karşılaştığın o yabancının göz altı torbaları.
kimse bize göğsümüzdeki bu boşluğun
eski bir dolap gıcırtısı gibi geçmeyeceğini söylemedi ki sebebi bilinmezlik.
parmak uçlarınla dokun hayatın pütürlü yanına;
bir ekmeğin bayatlaması kadar sahicidir yenilmek.
biz ki; her şeyi unutmaya programlıyız da,
bir tek gidilmeyen yolların tozunu yutarken hatırlarız yaşadığımızı.
üstelik artık kimse birbirinin uçurumuna bakmıyor,
herkes kendi küçük bahçesinde plastik çiçekler suluyor.
oysa gerçek, tırnağının arasına kaçan o inatçı çamurdadır;
yıkasan da çıkmayan, seni toprağa bağlayan o sızıda.
tanrı’nın bile unuttuğu o kuytu aralıkta,
sadece kendi sesini duyduğunda anlarsın:
insan, bir başkasıyla iyileşmez;
insan, sadece yarasına alışır.
devamını gör...
5455.
yine bu dipsiz kuyuya düşmek istemediğim için bokumsutrak hislerle artık savaşamadığımı belirtip kaçacağım.
yine yenildim, genel olarak her konuda yeniliyorum.
yenilgiden de kaçarak halledebileceğim konusunda kendimi kandırıyorum.
yine yenildim, genel olarak her konuda yeniliyorum.
yenilgiden de kaçarak halledebileceğim konusunda kendimi kandırıyorum.
devamını gör...
5456.
ucuz olsun diye 2 aktarmalı 30 saatlik uçak bileti aldım. en kötü terminal 2 filmini falan çekeceğim artık.
acilinden pilot koca aranıyorrrr yoksa bu uçak biletleri benim sonum olcak.
acilinden pilot koca aranıyorrrr yoksa bu uçak biletleri benim sonum olcak.
devamını gör...
5457.
ışığın yorgun düştüğü o kadife saatlerde
sustu nihayet içimdeki o çocuksu velvele.
sandıklarda unutulmuş bir atlasın kenarında
rengi solmuş şehirler topluyorum tek tek elime.
sen; bir akşamüstü serinliği gibi sızdın aramıza,
henüz söylenmemiş kelimelerin o ürkek nazıyla.
zamanın kırık sarkaçında sallanıyor hatıra,
bir ucu uçurum, bir ucu gömülü toprağa.
ah, o eski rüzgârların kokusu var üstümüzde,
yarım kalmış bir mevsimin yankısıyız gökyüzünde.
yolların tozuna bulanmış sessiz yeminler
ve aynalarda eksilen o yabancı çehreler.
bir mürekkep damlası kadar hüzünlüdür gidişin,
beyaz bir sayfada silinmeyi bekleyen o izsin.
gölgen, ay ışığının gümüş tellerine takılı kaldı,
ruhum, bu ıssız limanda gemisiz bir rıhtım oldu.
kelamın bittiği yerde başlar asıl fırtına,
dilsiz bir şarkı bestelerim senin o susuşuna.
eskidikçe güzelleşen bir şarabın kederi bu,
toprağın suya kavuşmadan önceki son seferi bu.
sustu nihayet içimdeki o çocuksu velvele.
sandıklarda unutulmuş bir atlasın kenarında
rengi solmuş şehirler topluyorum tek tek elime.
sen; bir akşamüstü serinliği gibi sızdın aramıza,
henüz söylenmemiş kelimelerin o ürkek nazıyla.
zamanın kırık sarkaçında sallanıyor hatıra,
bir ucu uçurum, bir ucu gömülü toprağa.
ah, o eski rüzgârların kokusu var üstümüzde,
yarım kalmış bir mevsimin yankısıyız gökyüzünde.
yolların tozuna bulanmış sessiz yeminler
ve aynalarda eksilen o yabancı çehreler.
bir mürekkep damlası kadar hüzünlüdür gidişin,
beyaz bir sayfada silinmeyi bekleyen o izsin.
gölgen, ay ışığının gümüş tellerine takılı kaldı,
ruhum, bu ıssız limanda gemisiz bir rıhtım oldu.
kelamın bittiği yerde başlar asıl fırtına,
dilsiz bir şarkı bestelerim senin o susuşuna.
eskidikçe güzelleşen bir şarabın kederi bu,
toprağın suya kavuşmadan önceki son seferi bu.
devamını gör...
5458.
aniden olmadı, birikti. yavaş yavaş doldu sonunda taştı.
bugün attığım üç beş adım yormadı beni, dün yürüdüğüm kilometrelerce yol nefesimi kesti.
doldum, taşıyorum artık.
ve siz sadece bugün taştığımı görebiliyorsunuz.
bugün attığım üç beş adım yormadı beni, dün yürüdüğüm kilometrelerce yol nefesimi kesti.
doldum, taşıyorum artık.
ve siz sadece bugün taştığımı görebiliyorsunuz.
devamını gör...
5459.
öldüm ve geri döndüm, dönmez olaydım… bu rezaleti görmez olaydım, piramiti de tepeyi de hayatı da istemiyorum, bir damlayla başladı her şey, keşke yüzünü görmez olaydım… kulu sevip tanrıya, tanrıyı sevip kula fırlatılıyorum, harap oldum aşk yüzünden, bitsin allahım bu sürgün artık katlanamıyorum…
devamını gör...
5460.
fazlaca empat biriyim ve istemeden ortamdaki tüm enerjiyi ve enerji değişimini anında sezebiliyorum. bulunduğum yerde bile benimle hiçbir alakası olmayan iki kişinin arasındaki tonun değişeceğini bile hissediyorum ve o anda bu artık sadece onların mevzusu olmaktan çıkıyor.
ortamın kurtarıcısı rolüne bürünüyorum. olumsuz bir durum varsa ortadan kaldırılmalı ve huzura erişilmeli olarak çalışıyor kafam. benimle hiçbir ilgisi bulunmayan olaylarda dâhi. bunu da ben yapmalıyım. insanları neşelendirmeli ve ortamı sakinleştirmeliyim.
neden?
inanın bilmiyorum nedenini.
bir gün bulabilirsem nedenini, daha özgür hissedeceğim gibi geliyor. çünkü, bu.. ayağımda pranga varmış gibi hissettiriyor.
sanki kendi hayatımı yaşamayı durduruyor ve başkalarının hayatına geçiş yapıyormuşum gibi. bir gerginlik olursa sanki bu gerginlik sonumu getirir gibi geliyor.
kavga, gürültü, agresiflik ve gerginlik gibi şeyleri kafam hiç ama hiç kaldırmıyor. belki birçok insan için gelip geçici olabilir bunlar ama ben oldukça mesai yapıyorum bu durumlara. o yüzden yaşanmasının önüne geçmek istiyorum hemen.
bulunduğum ortamın huzur bekçisi rolünü üstleniyorum. belki ben alıyorum belki de bir şekilde üstüme kalıyor bu görev.
her zaman tetikteyim. cümlelerim, mimiklerim kimseyi kırmamalı. her şeye dikkat etmeliyim. kendimi açıklayarak ilerlemeliyim. yanlış anlaşılmaya mahâl vermemeliyim.
yanlış anlaşılmak? kabusum gibi.
biri beni yanlış anlarsa kahrolma hissiyle dolarım. birinin hüznüne sebep olmak? kendimi fazlasıyla suçlarım.
insanlara karşı gösterdiğim bu hassasiyet, bana iyi gelmiyor. hiçbir zaman da iyi gelmedi. ama kontrol edemiyorum.
“tamam, artık çok daha dirençliyim” diye baktığım her aynada, kendimle biraz uzun göz göze geldiğimde zihnimin kapıları aralanıyor. gözlerimin içine bakmak, beni hüzne boğuyor.
kendime sarılmak mümkün olsaydı eğer, sımsıkı sarılmak isterdim. sırtımı sıvazlardım. hiçbir mahcubiyet ya da mecburiyet hissetmezdim kendime karşı. karşılık da beklemezdim. sadece samimi bir sarılma. belki birçok şeyi kapatırdım bu şekilde.
belki gözlerime baktığımda, dolmazdı gözlerim.
herkese gösterdiğim hassasiyeti kendime de gösterebilsem, hallolur belki her şey..
ortamın kurtarıcısı rolüne bürünüyorum. olumsuz bir durum varsa ortadan kaldırılmalı ve huzura erişilmeli olarak çalışıyor kafam. benimle hiçbir ilgisi bulunmayan olaylarda dâhi. bunu da ben yapmalıyım. insanları neşelendirmeli ve ortamı sakinleştirmeliyim.
neden?
inanın bilmiyorum nedenini.
bir gün bulabilirsem nedenini, daha özgür hissedeceğim gibi geliyor. çünkü, bu.. ayağımda pranga varmış gibi hissettiriyor.
sanki kendi hayatımı yaşamayı durduruyor ve başkalarının hayatına geçiş yapıyormuşum gibi. bir gerginlik olursa sanki bu gerginlik sonumu getirir gibi geliyor.
kavga, gürültü, agresiflik ve gerginlik gibi şeyleri kafam hiç ama hiç kaldırmıyor. belki birçok insan için gelip geçici olabilir bunlar ama ben oldukça mesai yapıyorum bu durumlara. o yüzden yaşanmasının önüne geçmek istiyorum hemen.
bulunduğum ortamın huzur bekçisi rolünü üstleniyorum. belki ben alıyorum belki de bir şekilde üstüme kalıyor bu görev.
her zaman tetikteyim. cümlelerim, mimiklerim kimseyi kırmamalı. her şeye dikkat etmeliyim. kendimi açıklayarak ilerlemeliyim. yanlış anlaşılmaya mahâl vermemeliyim.
yanlış anlaşılmak? kabusum gibi.
biri beni yanlış anlarsa kahrolma hissiyle dolarım. birinin hüznüne sebep olmak? kendimi fazlasıyla suçlarım.
insanlara karşı gösterdiğim bu hassasiyet, bana iyi gelmiyor. hiçbir zaman da iyi gelmedi. ama kontrol edemiyorum.
“tamam, artık çok daha dirençliyim” diye baktığım her aynada, kendimle biraz uzun göz göze geldiğimde zihnimin kapıları aralanıyor. gözlerimin içine bakmak, beni hüzne boğuyor.
kendime sarılmak mümkün olsaydı eğer, sımsıkı sarılmak isterdim. sırtımı sıvazlardım. hiçbir mahcubiyet ya da mecburiyet hissetmezdim kendime karşı. karşılık da beklemezdim. sadece samimi bir sarılma. belki birçok şeyi kapatırdım bu şekilde.
belki gözlerime baktığımda, dolmazdı gözlerim.
herkese gösterdiğim hassasiyeti kendime de gösterebilsem, hallolur belki her şey..
devamını gör...
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
268
269
270
271
272
273
274
"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar
karalama
2

