normal sözlük yazarlarının karalama defteri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
268
269
270
271
272
273
274
başlık "makedonyalı" tarafından 08.11.2020 16:43 tarihinde açılmıştır.
5401.
bütün gündür uyuyorum. hatta neredeyse bir buçuk gündür uyuyorum. iyi para veriyoruz ayağına ruhumu emiyorlar. galiba artık zengin koca arama vaktim geldi benim. sabancılar hariç tüm köklü ailelerin bekarlarına talip olcam. sabancılar hariç!
devamını gör...
5402.
zihnimde doksan dokuz sekme açık ve hangisine tıklasam çözmem gereken bir problem var. dert dediğimiz şey bazı şeylere sahipseniz ciddiye alınmıyor. herkes günün sonunda neye sahip olduğunuzla o kadar ilgili ki bu uğurda harcanan çaba göze çarpmıyor. kastım maddi şeyler değil insanlar dışardan bakınca gördükleri şeyleri zihinlerine kodladıkları gibi görmek istiyorlar. oysa siz o görünenden çok daha fazlasından bahsetmek istiyorsunuz. yaşamak nefes almak kadar kolay aynısını suda yapmak kadar da zor.
devamını gör...
5403.
yine ultra değersiz hissettiğim anlardan birindeyim.
son zamanlarda daha sık oluyor.
çurapla ıslak terliğe basmış gibiyim.
öyle nemli, hisli falan işte.
birazdan da rahatça zırlayabilmek için kendimi yurdun çamaşırhanesine kilitleyeceğim. ağlarken bile rahat yok silktiğimin yurdunda.
şans dileyin de kimsecikler gelmeden zırlamamı bitirmiş olayım.
son zamanlarda daha sık oluyor.
çurapla ıslak terliğe basmış gibiyim.
öyle nemli, hisli falan işte.
birazdan da rahatça zırlayabilmek için kendimi yurdun çamaşırhanesine kilitleyeceğim. ağlarken bile rahat yok silktiğimin yurdunda.
şans dileyin de kimsecikler gelmeden zırlamamı bitirmiş olayım.
devamını gör...
5404.
bugün daha iyiyim
daha sakinim
uykum yok mesela
ya da yorgun değilim
ama omuzlarım ağrıyor, çok ağır şeyler taşıyorum demek. olsun sırt ve omuz kaslarım olur
bugün bardağın dolu kısmındayım yarın bu bardak mıydıya geçerim
daha sakinim
uykum yok mesela
ya da yorgun değilim
ama omuzlarım ağrıyor, çok ağır şeyler taşıyorum demek. olsun sırt ve omuz kaslarım olur
bugün bardağın dolu kısmındayım yarın bu bardak mıydıya geçerim
devamını gör...
5405.
şimdi memleketteyim. normalde yarın iş var, izin aldım ama izni sisteme giremiyorum çünkü müdür önceki izni onaylamamış. içimde hafif bir sıkıntı... öyle aksak şeyler işte.
devamını gör...
5406.
ah, şu biriken işleri sabahın köründe halledip önünü görme lüksü... dünyanın en büyük tesellisi olabilir. sabah o sessizlikte, kimse tepemde değilken işleri yoluna koydum, öğlene kadar sanki hayatın direksiyonu gerçekten benim elimdeymiş gibi hissettim. ama işte, biz kadınların direksiyonu ne kadar süre boş kalabilir ki..?
öğleden sonra rotayı annemle abime kırdım. domuz gribi olmuşlar, o hastalık hali insanı nasıl da çocuklaştırıyor, nasıl bir alınganlık katıyor anlatamam. iki kelime az konuşsan, sesin bir ton düşük çıksa hemen bize mi kırıldın moduna giriyorlar. gönüllerini yaptım, iki tatlı söz, biraz ilgi... hemen yumuşadılar. onların o çocuksu hallerine bakarken, büyümenin aslında hiç bitmeyen bir rol olduğunu bir kez daha anlıyorum.
eve dönünce mutfaktaki o bitmeyen mesai yeniden başladı. sofrada tam bir denge politikası yürüttüm. bir yanda anne usulü etli nohut, tane tane pirinç pilavı ve ferah bir salata varken, diğer yanda yine mi tencere yemeği diyen çocukların gönlünü hoş tutmak için araya hazır çiğköfte ve kızartma sıkıştırdım. tabii dünden kalan o gizli kahraman çorbayı da kimse anlamadan şifa niyetine içirmeyi ihmal etmedim. neyse ki herkesin damak tadı bir şekilde orta yolda buluştu.
gel gör ki o sofra kalkınca çıkan bulaşık kabus gibi..! vallahi aklım almıyor, alt tarafı bir akşam yemeği ama makineyi tam üç defa çalıştırdım. iyi ki varsın ey bulaşık makinesi, sen olmasan bu evin mutfağından herhalde emekleyerek çıkardım.
şimdi bir yandan gece yarısı oğluş için sahur hazırlığına girişiyorum. ama evin içindeki manzara gerçekten absürt. bizimki, hani öyle aşırı dindar bir çevresi de yok, okulu dersen son derece seküler, modern bir yer ama geçmiş karşımda "kabe'de hacılar hu der allah..." diye ilahi mırıldanarak dolanıyor. kafa nereye gitti, o frekansa nasıl girdi hiç anlamıyorum. bazen sadece izleyip hayırlısı diyorum, gençlik işte, her telden çalıyorlar.
şu an her şey duruldu. herkes köşesine çekildi. ben de uyumadan önce şu karalama defterine iki satır döküleyim dedim. hayat gerçekten çok yorucu sözlük, hoş kal mutlu kal..
öğleden sonra rotayı annemle abime kırdım. domuz gribi olmuşlar, o hastalık hali insanı nasıl da çocuklaştırıyor, nasıl bir alınganlık katıyor anlatamam. iki kelime az konuşsan, sesin bir ton düşük çıksa hemen bize mi kırıldın moduna giriyorlar. gönüllerini yaptım, iki tatlı söz, biraz ilgi... hemen yumuşadılar. onların o çocuksu hallerine bakarken, büyümenin aslında hiç bitmeyen bir rol olduğunu bir kez daha anlıyorum.
eve dönünce mutfaktaki o bitmeyen mesai yeniden başladı. sofrada tam bir denge politikası yürüttüm. bir yanda anne usulü etli nohut, tane tane pirinç pilavı ve ferah bir salata varken, diğer yanda yine mi tencere yemeği diyen çocukların gönlünü hoş tutmak için araya hazır çiğköfte ve kızartma sıkıştırdım. tabii dünden kalan o gizli kahraman çorbayı da kimse anlamadan şifa niyetine içirmeyi ihmal etmedim. neyse ki herkesin damak tadı bir şekilde orta yolda buluştu.
gel gör ki o sofra kalkınca çıkan bulaşık kabus gibi..! vallahi aklım almıyor, alt tarafı bir akşam yemeği ama makineyi tam üç defa çalıştırdım. iyi ki varsın ey bulaşık makinesi, sen olmasan bu evin mutfağından herhalde emekleyerek çıkardım.
şimdi bir yandan gece yarısı oğluş için sahur hazırlığına girişiyorum. ama evin içindeki manzara gerçekten absürt. bizimki, hani öyle aşırı dindar bir çevresi de yok, okulu dersen son derece seküler, modern bir yer ama geçmiş karşımda "kabe'de hacılar hu der allah..." diye ilahi mırıldanarak dolanıyor. kafa nereye gitti, o frekansa nasıl girdi hiç anlamıyorum. bazen sadece izleyip hayırlısı diyorum, gençlik işte, her telden çalıyorlar.
şu an her şey duruldu. herkes köşesine çekildi. ben de uyumadan önce şu karalama defterine iki satır döküleyim dedim. hayat gerçekten çok yorucu sözlük, hoş kal mutlu kal..
devamını gör...
5407.
….’… hadi kalk ders çalış.1 saattir mal mal ekrana bakıyorsun yeter.hayır yani sonra kim yapıcak yapman gerekenleri.sen!
devamını gör...
5408.
sürekli dalgalı akıp giden bir zaman. hayır hayır dalgalı değil tam bir zik zak hali.. ya en yukarda ya en dipte.. bir süredir böyle..
anlamaya çalışmayınız, anlayamazsınız.. kendi kendinize burada ahkam kesmeye çalıştığınızda kimin ne derdi var ne dertlerle uğraşıyor bilemezsiniz.. bilmediğinizi de biliyorsunuz da işte.. neysssee…
süreç böyle, hayat böyle, yol böyle akıyor. nereden nasıl gelirse bırakıyorum öylece ve sadece bitmesini bekliyorum.
artık anlaşsak mı bir orta noktada tanrım?
anlamaya çalışmayınız, anlayamazsınız.. kendi kendinize burada ahkam kesmeye çalıştığınızda kimin ne derdi var ne dertlerle uğraşıyor bilemezsiniz.. bilmediğinizi de biliyorsunuz da işte.. neysssee…
süreç böyle, hayat böyle, yol böyle akıyor. nereden nasıl gelirse bırakıyorum öylece ve sadece bitmesini bekliyorum.
artık anlaşsak mı bir orta noktada tanrım?
devamını gör...
5409.
karanlık sisli bir gecede başladı her şey.
kayışın koptuğu zamanlardı...
beyoğlu'nun saçma sokakları, polatlı'nın ayrı bir şehir olmaması aptallığı...
insanların aldatıcı olması.
koptu kayış...
içimde yaşayan bir çocuk vardı. henüz beş yaşındayken öldürdüler onu. belki de ben çok korumacı davranıp ölmesi için onu terk ettim. hatta ve hatta canlı canlı gömdüm.
aynaya bakıyorum bazen. gözlerimin arkası yokluk. karanlık bile diyemiyorum, saf bir yokluk...
tek gecelik ilişkide şefkat bekleyen salaklar gibiydim bazen. kendimle beraber gömdüğüm bir derdim vardı ama bilmiyorum.
mutluluktan eser kalmadı. mutluluk ne onu bile unuttum. henüz dokuz yaşında başladığım sigara gibi hep henimle gelir zannettim mutluluğu.
rüyalarımda bile mutlu değilim. gerçi ölüler rüya göremez. rüya bile görmüyorum. rüya görmek için uyumak gerekiyor zaten. ne kadar zamandır uyumuyorum acaba?
bazen bir ya da iki saat gözümü kapatıyorum. ağrılar sağ olsun işkenceye dönüyor bu göz kapatma...
henüz genç sayılabilecek bir yaştayım. ama öleceğim zaman aralığını biliyorum. vücudumu çürüten enfeksiyon kalbimi bile kaplamış durumda.
çok acı değil mi? değil... kabulleniş başka bir olgu.
bulutları siyah görmektir bu kabulleniş. beyazını hatırlarsın ama artık siyahtır.
ölüm... herkesin sahip olabileceği tek olgu. herkesin, her canlının eşit olduğu tek hakikat.
dünyanın bana gülmesini istedim hep. olmadı.
canın sağ olsun dedim.
sevdiklerim ölmesin dedim, olmadı. bütün sevdiklerim gözümün önünde, kollarımdayken koptu hayattan. kollarımın ağırlığı bundan işte, son nefeslerle dolu. o görünmeyen ağırlık...
keşke diyorum hayal kurabilsem... hani herkes diyor ya hayal kurmak bedava diye. değil...
hayal kurabilmek için umudunuzun olması gerekir. benim umudum bile yok. ben sizin geceleri girmeye korktuğunuz karanlığın kendisiyim artık.
düşünmeye korktuğunuz her şeyin tezahürüyüm.
ben artık madde aleminden kopmuş bir tinim.
mutlu olun, sevin ve sevilin. sevdikleriniz hayattayken geç olmadan sarılın. kendinize sarılın.
sevdiklerinize ve kendinize "seni seviyorum" demekten çekinmeyin. bir an gelecek her şey için geç olacak.
sevgilerle...
kayışın koptuğu zamanlardı...
beyoğlu'nun saçma sokakları, polatlı'nın ayrı bir şehir olmaması aptallığı...
insanların aldatıcı olması.
koptu kayış...
içimde yaşayan bir çocuk vardı. henüz beş yaşındayken öldürdüler onu. belki de ben çok korumacı davranıp ölmesi için onu terk ettim. hatta ve hatta canlı canlı gömdüm.
aynaya bakıyorum bazen. gözlerimin arkası yokluk. karanlık bile diyemiyorum, saf bir yokluk...
tek gecelik ilişkide şefkat bekleyen salaklar gibiydim bazen. kendimle beraber gömdüğüm bir derdim vardı ama bilmiyorum.
mutluluktan eser kalmadı. mutluluk ne onu bile unuttum. henüz dokuz yaşında başladığım sigara gibi hep henimle gelir zannettim mutluluğu.
rüyalarımda bile mutlu değilim. gerçi ölüler rüya göremez. rüya bile görmüyorum. rüya görmek için uyumak gerekiyor zaten. ne kadar zamandır uyumuyorum acaba?
bazen bir ya da iki saat gözümü kapatıyorum. ağrılar sağ olsun işkenceye dönüyor bu göz kapatma...
henüz genç sayılabilecek bir yaştayım. ama öleceğim zaman aralığını biliyorum. vücudumu çürüten enfeksiyon kalbimi bile kaplamış durumda.
çok acı değil mi? değil... kabulleniş başka bir olgu.
bulutları siyah görmektir bu kabulleniş. beyazını hatırlarsın ama artık siyahtır.
ölüm... herkesin sahip olabileceği tek olgu. herkesin, her canlının eşit olduğu tek hakikat.
dünyanın bana gülmesini istedim hep. olmadı.
canın sağ olsun dedim.
sevdiklerim ölmesin dedim, olmadı. bütün sevdiklerim gözümün önünde, kollarımdayken koptu hayattan. kollarımın ağırlığı bundan işte, son nefeslerle dolu. o görünmeyen ağırlık...
keşke diyorum hayal kurabilsem... hani herkes diyor ya hayal kurmak bedava diye. değil...
hayal kurabilmek için umudunuzun olması gerekir. benim umudum bile yok. ben sizin geceleri girmeye korktuğunuz karanlığın kendisiyim artık.
düşünmeye korktuğunuz her şeyin tezahürüyüm.
ben artık madde aleminden kopmuş bir tinim.
mutlu olun, sevin ve sevilin. sevdikleriniz hayattayken geç olmadan sarılın. kendinize sarılın.
sevdiklerinize ve kendinize "seni seviyorum" demekten çekinmeyin. bir an gelecek her şey için geç olacak.
sevgilerle...
devamını gör...
5410.
hayatta bazı ruhsal acılar var kıyısından köşesinden kimseye hiç bulaşmamasını dilediğim ama hayatın gerçeği olarak bulaşıyor işte!
işte sırf o acıları yaşamamak için bir şarjör mermiyi güle oynaya yerim! olur ya hani böyle bi imkan sunsalar zerre düşünmem, tereddüt etmem, gözümü kırpmam!
işte sırf o acıları yaşamamak için bir şarjör mermiyi güle oynaya yerim! olur ya hani böyle bi imkan sunsalar zerre düşünmem, tereddüt etmem, gözümü kırpmam!
devamını gör...
5411.
beş günlük sürecin ilk günü.
saat 20:05, yola çıkıldı. bir fotoğraf karesi öpüldü. gözyaşı içe akıtıldı.
yol uzadıkça ömrüm kısalıyor gibiydi. kurşun geçirmez bir insandım artık.
1. gün...
saat 23:47
ileri bir noktadayız, hava çok sert. iyi miyim, bilmiyorum. peki ya özlem? özlemek insanı zayıf düşürüyor, hatalar yaptırıyor. ama ben bunu senden öğrenmiştim:"iyi ki varsın." demeyi.
saat 03:23
gece yürüyüşü, adımlar yavaş. nefes bile almıyoruz bazen. açık arazide sesler metrelerce öteden duyulur. sigara içmiyoruz kanasçılar bizi fark etmesin diye.
o karanlık... yüzlerimizi silen karanlık. her nefes dönmek kelimesini sayıklıyor. her adım dönememek korkusunu barındırıyor gibi.
ama benim korkum dönememek değil, sana kavuşamamak.
sana:"bak yaşıyorum" diyememek.
saat 08:50 - ilk temas
her şey çok sessizdi biliyor musun? hani bir şeyler olacak diye içinden geçirirsin ya, hah işte öyle bir andı.
o sessizlik bir anda ince ama iç ürperten çığlıklara dönüştü. kesik kesik, parçalı sesler...
kanastan gelen o ıslığı duymamak elde değil...
binbaşım atışın yapıldığı yeri anında tayin etti. hepimiz siper aldık. o birkaç dakika bile saatler gibi geçiyor. karşı ateş açmak riskli, mühimmatımız az çünkü. keskin nişancımız bir mehdi gibi yetişti imdadımıza. o an ben spotter ve arazici olarak takımla beraberdim. ama nişancımız olayı çözmüştü.
o sırada sıhhiyecimiz baktı gözlerime, bitti mi üsteğmenim der gibi bakıyordu gözlerime.
kafa salladım. kontrollü bir şekilde yavaşça sürünerek kapalı bir mevziye geçtik.
saat 12:15
kısa bir mola vermemiz gerekiyordu. yavaş yavaş su içiyoruz ama boğazımızdan geçmiyor.
takım komutanımız çok kısık bir sesle kısa bir değerlendirme yaptı.
bunlar yaşanırken aklıma sen geliyorsun hep... gerçi aklımdan çıkmıyorsun demek daha doğru. çatışmanın ortasında bile insanın içini yakan şey "o" gülüşün hayali oluyor.
saat 22:54 - ilk günün sonu
gece bastırırken bir arkadaşım sordu:"dönecek miyiz?"
döneceğiz dedim.
bazen asker olmak gerçeği bilmek değildir çünkü, başkalarının bir olguyu gerçek gibi kabullenmesini sağlamaktır.
ikinci günde görüşmek dileğiyle...
saat 20:05, yola çıkıldı. bir fotoğraf karesi öpüldü. gözyaşı içe akıtıldı.
yol uzadıkça ömrüm kısalıyor gibiydi. kurşun geçirmez bir insandım artık.
1. gün...
saat 23:47
ileri bir noktadayız, hava çok sert. iyi miyim, bilmiyorum. peki ya özlem? özlemek insanı zayıf düşürüyor, hatalar yaptırıyor. ama ben bunu senden öğrenmiştim:"iyi ki varsın." demeyi.
saat 03:23
gece yürüyüşü, adımlar yavaş. nefes bile almıyoruz bazen. açık arazide sesler metrelerce öteden duyulur. sigara içmiyoruz kanasçılar bizi fark etmesin diye.
o karanlık... yüzlerimizi silen karanlık. her nefes dönmek kelimesini sayıklıyor. her adım dönememek korkusunu barındırıyor gibi.
ama benim korkum dönememek değil, sana kavuşamamak.
sana:"bak yaşıyorum" diyememek.
saat 08:50 - ilk temas
her şey çok sessizdi biliyor musun? hani bir şeyler olacak diye içinden geçirirsin ya, hah işte öyle bir andı.
o sessizlik bir anda ince ama iç ürperten çığlıklara dönüştü. kesik kesik, parçalı sesler...
kanastan gelen o ıslığı duymamak elde değil...
binbaşım atışın yapıldığı yeri anında tayin etti. hepimiz siper aldık. o birkaç dakika bile saatler gibi geçiyor. karşı ateş açmak riskli, mühimmatımız az çünkü. keskin nişancımız bir mehdi gibi yetişti imdadımıza. o an ben spotter ve arazici olarak takımla beraberdim. ama nişancımız olayı çözmüştü.
o sırada sıhhiyecimiz baktı gözlerime, bitti mi üsteğmenim der gibi bakıyordu gözlerime.
kafa salladım. kontrollü bir şekilde yavaşça sürünerek kapalı bir mevziye geçtik.
saat 12:15
kısa bir mola vermemiz gerekiyordu. yavaş yavaş su içiyoruz ama boğazımızdan geçmiyor.
takım komutanımız çok kısık bir sesle kısa bir değerlendirme yaptı.
bunlar yaşanırken aklıma sen geliyorsun hep... gerçi aklımdan çıkmıyorsun demek daha doğru. çatışmanın ortasında bile insanın içini yakan şey "o" gülüşün hayali oluyor.
saat 22:54 - ilk günün sonu
gece bastırırken bir arkadaşım sordu:"dönecek miyiz?"
döneceğiz dedim.
bazen asker olmak gerçeği bilmek değildir çünkü, başkalarının bir olguyu gerçek gibi kabullenmesini sağlamaktır.
ikinci günde görüşmek dileğiyle...
devamını gör...
5412.
normalde karalanmıyomuş gibi bi de karalama defteri açmışlar.
devamını gör...
5413.
mutsuzlar kervanına katılanlar
zincir taşımaz;
zincirin nabzıdır bileklerinde atan.
gecenin örsünde dövülmüş soğuk halkalar gibi
karanlığa ısınırlar
ışığa değil, yanmaya alışan.
bin gece iner omuzlarına,
ay değil, isi kalmış bir sema.
uykuları firaridir onların;
pişmanlık nöbettedir,
vicdan firarda.
keşkeler
ömür defterinin küsuratı sanılırdı eskiden;
oysa bu çağda bileşik faizdir hüsran,
her sabah artan,
her akşam tahsil edilen bir ziyan.
sorma nasıl dağıldığımızı;
çöl değil içimiz,
içimizde çökertilmiş bir meydan.
yutkunarak gömdüğümüz her kelime
boğazımıza gerilen ince bir ferman;
infazı ertelenmiş her susuş
bir sonraki çığlığa zemin hazırlayan.
ah’lar, rutubetli bir mahzende saklı kayıtlar,
kin ise karanlıkta semiren bir hayvan;
biz sustukça serpilen,
biz haklı çıktıkça şahlanan.
erdem artık masum bir kavram değil;
soğuk bir masada açılmış bir dosya,
üzerinde parmak izi aranan.
iyi olmak değil muradımız
incinmemek için taş kesilen
son insan.
mutluluk kervanı dedikleri?
belki de bir seraptı uzaktan.
kelepçesiz sandıklarımız
zinciri bileğine değil,
yüreğine takanlardı çoktan.
şimdi söyle
tutsak eden hayat mıydı gerçekten,
yoksa biz mi karanlığı ev sayıp
anahtarını cebimizde saklayan?
zincir taşımaz;
zincirin nabzıdır bileklerinde atan.
gecenin örsünde dövülmüş soğuk halkalar gibi
karanlığa ısınırlar
ışığa değil, yanmaya alışan.
bin gece iner omuzlarına,
ay değil, isi kalmış bir sema.
uykuları firaridir onların;
pişmanlık nöbettedir,
vicdan firarda.
keşkeler
ömür defterinin küsuratı sanılırdı eskiden;
oysa bu çağda bileşik faizdir hüsran,
her sabah artan,
her akşam tahsil edilen bir ziyan.
sorma nasıl dağıldığımızı;
çöl değil içimiz,
içimizde çökertilmiş bir meydan.
yutkunarak gömdüğümüz her kelime
boğazımıza gerilen ince bir ferman;
infazı ertelenmiş her susuş
bir sonraki çığlığa zemin hazırlayan.
ah’lar, rutubetli bir mahzende saklı kayıtlar,
kin ise karanlıkta semiren bir hayvan;
biz sustukça serpilen,
biz haklı çıktıkça şahlanan.
erdem artık masum bir kavram değil;
soğuk bir masada açılmış bir dosya,
üzerinde parmak izi aranan.
iyi olmak değil muradımız
incinmemek için taş kesilen
son insan.
mutluluk kervanı dedikleri?
belki de bir seraptı uzaktan.
kelepçesiz sandıklarımız
zinciri bileğine değil,
yüreğine takanlardı çoktan.
şimdi söyle
tutsak eden hayat mıydı gerçekten,
yoksa biz mi karanlığı ev sayıp
anahtarını cebimizde saklayan?
devamını gör...
5414.
insanlar genellikle farklı olmayı çok havalı bir tercih gibi algılar. fiziksel olarak ilgi çekici olmayı (kadın ya da erkekten bahsetmiyorum genel bir güzel insan) ya da ne bileyim buraya farklılık olarak bir sürü şey eklenebilir...
oysa sürüden ayrılanı kurtlar kapamasa da çakallar hedef alıyor. o olamadıysa başka bir yırtıcının öğününde olmanız için avdır fosforuyla yaşıyorsunuz. çok klasik bir hikâye vardır nasreddin hocanın şehrine timur fil hediye eder. gerisi herkesin malumudur ya farklı olanı nasreddin hoca gibi en önden gönderirler ve ilk fırsatta ihaleyle başbaşa bırakırlar. işte o nasreddin hoca da belayı birken ikiye katlar. farklı olmak tam olarak böyle bir şeydir. ruhen, fiziken göze batan her şey, her daim hedeftir.
benim büyüdüğüm ortamda tam da böyle bir genç kız vardı. aman allah'ım bakan dönüp bir daha bakardı. güzelliğin göreceli olmadığını ben o ablaya alık gibi bakarken öğrendim. iyi de kalpli bir insandı. oturduğumuz yerdeki kediler bile onun peşine takılırdı ama bizim çocuk kalbimizle sevdiğimiz kızı, yaşıtları kıskanırdı. o yüzden olmadık lakaplar takılırdı. buna rağmen bir çocuk ezilse kimseden korkmaz o korurdu. herkes parkta oyunlar oynar, sohbet ederken o hep bir kenarda şiir kitabı okurdu. bisikleti yoktu mesela ama kimseden bir tur binmek için bile istemezdi.
bir gün en popüler kızın çantasına takılı bir saçma bebeği vardı. yere mi düşmüş, biri mi zarar vermiş hatırlamıyorum ama o güzel abladan bildiler. saçını çeken onu tutarken diğeri kitaplarını yırttı. birisi çantasına tekmeler atarken diğerleri kahkahalarla gülüyorlardı. o ablayı sonra lojmanın parkında hiç görmedim. seneler sonra da adını duvarlara yazan saplantılı bir tip yüzünden ailesinin oradan taşındığını öğrendim. sonra nasıl kötülüklere, nelere, hangi iftiralara uğradı bilmiyorum. ona güzel göründüğü için çiçek toplayan ergen yaşıtlarının şiir okumayı sevdiğini hiç fark etmediğini bildiğim gibi... cesur diye rahatsız olan korkak insan topluluğunun ilk fırsatta üzerine çullandığını bildiğim gibi...
işin özü; toplum farklı olanı iyi bir şey olsa bile istemez. sürdürülür olmak doğru olmaktan her zaman daha değerlidir. dünyanın yedinci harikası gibi görünseniz de bundan illa birileri rahatsız olur. ormana bakarken çoğunluk ağaçlar kırmızı diyorsa yeşil diye bir rengi ya inkar edersiniz ya da o aptal sürüsüne başka ağacın kan kırmızısı olduğunu işaret edersiniz. ahmaklarla savaşmak yerine sözde farklılar kendilerine yepyeni yemyeşil bir orman yaratırlar. bu hikâyede ahmaklar diğer ormana da karışırlar ama yeşil yeşildir ve ahmaklık herkese, her daim bulaşmak zorunda değildir.
oysa sürüden ayrılanı kurtlar kapamasa da çakallar hedef alıyor. o olamadıysa başka bir yırtıcının öğününde olmanız için avdır fosforuyla yaşıyorsunuz. çok klasik bir hikâye vardır nasreddin hocanın şehrine timur fil hediye eder. gerisi herkesin malumudur ya farklı olanı nasreddin hoca gibi en önden gönderirler ve ilk fırsatta ihaleyle başbaşa bırakırlar. işte o nasreddin hoca da belayı birken ikiye katlar. farklı olmak tam olarak böyle bir şeydir. ruhen, fiziken göze batan her şey, her daim hedeftir.
benim büyüdüğüm ortamda tam da böyle bir genç kız vardı. aman allah'ım bakan dönüp bir daha bakardı. güzelliğin göreceli olmadığını ben o ablaya alık gibi bakarken öğrendim. iyi de kalpli bir insandı. oturduğumuz yerdeki kediler bile onun peşine takılırdı ama bizim çocuk kalbimizle sevdiğimiz kızı, yaşıtları kıskanırdı. o yüzden olmadık lakaplar takılırdı. buna rağmen bir çocuk ezilse kimseden korkmaz o korurdu. herkes parkta oyunlar oynar, sohbet ederken o hep bir kenarda şiir kitabı okurdu. bisikleti yoktu mesela ama kimseden bir tur binmek için bile istemezdi.
bir gün en popüler kızın çantasına takılı bir saçma bebeği vardı. yere mi düşmüş, biri mi zarar vermiş hatırlamıyorum ama o güzel abladan bildiler. saçını çeken onu tutarken diğeri kitaplarını yırttı. birisi çantasına tekmeler atarken diğerleri kahkahalarla gülüyorlardı. o ablayı sonra lojmanın parkında hiç görmedim. seneler sonra da adını duvarlara yazan saplantılı bir tip yüzünden ailesinin oradan taşındığını öğrendim. sonra nasıl kötülüklere, nelere, hangi iftiralara uğradı bilmiyorum. ona güzel göründüğü için çiçek toplayan ergen yaşıtlarının şiir okumayı sevdiğini hiç fark etmediğini bildiğim gibi... cesur diye rahatsız olan korkak insan topluluğunun ilk fırsatta üzerine çullandığını bildiğim gibi...
işin özü; toplum farklı olanı iyi bir şey olsa bile istemez. sürdürülür olmak doğru olmaktan her zaman daha değerlidir. dünyanın yedinci harikası gibi görünseniz de bundan illa birileri rahatsız olur. ormana bakarken çoğunluk ağaçlar kırmızı diyorsa yeşil diye bir rengi ya inkar edersiniz ya da o aptal sürüsüne başka ağacın kan kırmızısı olduğunu işaret edersiniz. ahmaklarla savaşmak yerine sözde farklılar kendilerine yepyeni yemyeşil bir orman yaratırlar. bu hikâyede ahmaklar diğer ormana da karışırlar ama yeşil yeşildir ve ahmaklık herkese, her daim bulaşmak zorunda değildir.
devamını gör...
5415.
önemli, güzel şeyler yapabileceğime inandım içten içe. çoğu zaman hayalperest oldum, sanki dünyayı ben kurtaracaktım. hayattaki en büyük başarım, hemen her koşulda umutlu olabilip kendimi teselli edebilmek büyük ihtimalle. ama gel gör ki her şeyi mahvettim.
devamını gör...
5416.
dün akşam şehirde kısa film gösterisi var diye yola çıktım.
bir arkadaşım oyuncu olarak katkıda bulunmuştu filme. onu onore etmekti asıl amaç. ayrıca film seyretmekte cabası. elli kilometre yol sonunda 'karaca sineması*'nın bir küçük salonuna toplaşan otuz-kırk kişiden biri olmuştum. yönetmen bir kaç şey söyledi ve film başladı. ilk otuz saniyeden sonra görüntü takıldı. belli ki teknik bir sorun vardı. film üç kez yeniden başladı. görüntü aynı yerde takıldı. dördüncüde orayı muhtemelen atlatarak aşırdılar ve takılmadan sonuna erdi. toplam film süresinin altı dakika olması irkilticiydi.
daha ne izliyorum, nasıl bir atmosfere dahil oluyorum duygusu gelişemeden her şey olup bitti ışık yandı. sanki önümüze bir yemek konmuştu ama daha çatalı kaşığı elimize alırken tabak kaldırılmıştı. havada sadece yiyemeden kaçırılan yemeğin kokusu kalmıştı.
oyuncular ve yönetmen ekranın önüne dizilip yapıtları üstüne bir şeyler söylediler. rolleri hakkında konuşurlarken onları garipsedim: ''adam 15-20 saniye görünmüştü ama bu görünme üzerine beş on cümle ve üç dört teşekkür sıralayabiliyordu''. garipsedim ve etrafıma bakındım; başkaları da garipsemiş miydi? hayır anlayışlı yüzlerle alkışlıyordu diğer katılımcılar. iyi madem. ben de alkışladım oyuncuları.
salon önünde iki gevezelik sonrası dönüş yolculuğu; elli kilometre daha. yüz kilometre yolculuğa; altı dakikalık, arızalı bir gösterim. bu böyle oldu ama bir daha katılmam sanırım kısa film gösterimine.
bir arkadaşım oyuncu olarak katkıda bulunmuştu filme. onu onore etmekti asıl amaç. ayrıca film seyretmekte cabası. elli kilometre yol sonunda 'karaca sineması*'nın bir küçük salonuna toplaşan otuz-kırk kişiden biri olmuştum. yönetmen bir kaç şey söyledi ve film başladı. ilk otuz saniyeden sonra görüntü takıldı. belli ki teknik bir sorun vardı. film üç kez yeniden başladı. görüntü aynı yerde takıldı. dördüncüde orayı muhtemelen atlatarak aşırdılar ve takılmadan sonuna erdi. toplam film süresinin altı dakika olması irkilticiydi.
daha ne izliyorum, nasıl bir atmosfere dahil oluyorum duygusu gelişemeden her şey olup bitti ışık yandı. sanki önümüze bir yemek konmuştu ama daha çatalı kaşığı elimize alırken tabak kaldırılmıştı. havada sadece yiyemeden kaçırılan yemeğin kokusu kalmıştı.
oyuncular ve yönetmen ekranın önüne dizilip yapıtları üstüne bir şeyler söylediler. rolleri hakkında konuşurlarken onları garipsedim: ''adam 15-20 saniye görünmüştü ama bu görünme üzerine beş on cümle ve üç dört teşekkür sıralayabiliyordu''. garipsedim ve etrafıma bakındım; başkaları da garipsemiş miydi? hayır anlayışlı yüzlerle alkışlıyordu diğer katılımcılar. iyi madem. ben de alkışladım oyuncuları.
salon önünde iki gevezelik sonrası dönüş yolculuğu; elli kilometre daha. yüz kilometre yolculuğa; altı dakikalık, arızalı bir gösterim. bu böyle oldu ama bir daha katılmam sanırım kısa film gösterimine.
devamını gör...
5417.
gıpta 80 yaprak kareli defter.
devamını gör...
5418.
enkaza uğramış kentlerden geçtim eskaza,
çatlak duvarlarla hatim ettim yalnızlığı.
küllerimden her doğuşum, aslında bir eksilme;
gönlümden düşürdüğüm ayların gurbetindeyim.
yokluğu sordum tokluğun o sağır baharına,
cevap diye bir avuç zehir bıraktılar avucuma.
adımlarım yorgun, anılarım ise kimsesiz;
bir boşluktan diğerine devriliyor gölgem.
çünkü öğrendim ki bunca yoldan sonra;
insan en çok, kendinden vazgeçtiği yerden vurulurmuş.
çatlak duvarlarla hatim ettim yalnızlığı.
küllerimden her doğuşum, aslında bir eksilme;
gönlümden düşürdüğüm ayların gurbetindeyim.
yokluğu sordum tokluğun o sağır baharına,
cevap diye bir avuç zehir bıraktılar avucuma.
adımlarım yorgun, anılarım ise kimsesiz;
bir boşluktan diğerine devriliyor gölgem.
çünkü öğrendim ki bunca yoldan sonra;
insan en çok, kendinden vazgeçtiği yerden vurulurmuş.
devamını gör...
5419.
başkalarına dikkat et dediğim herşey başıma geliyor.
yerde kapak açık dikkat et diyorum. 2 dk sonra ben düşüyorum.
o yay çok sert dikkat et diyorum. takmaya çalışırken fırlayıp elimi yaralıyorum.
ulan bir gün umarım birine dikkat et ölürsün demem.
yerde kapak açık dikkat et diyorum. 2 dk sonra ben düşüyorum.
o yay çok sert dikkat et diyorum. takmaya çalışırken fırlayıp elimi yaralıyorum.
ulan bir gün umarım birine dikkat et ölürsün demem.
devamını gör...
5420.
kimse beni okeye, halı sahaya çağırmıyor.
devamını gör...
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
98
99
100
101
102
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
116
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
141
142
143
144
145
146
147
148
149
150
151
152
153
154
155
156
157
158
159
160
161
162
163
164
165
166
167
168
169
170
171
172
173
174
175
176
177
178
179
180
181
182
183
184
185
186
187
188
189
190
191
192
193
194
195
196
197
198
199
200
201
202
203
204
205
206
207
208
209
210
211
212
213
214
215
216
217
218
219
220
221
222
223
224
225
226
227
228
229
230
231
232
233
234
235
236
237
238
239
240
241
242
243
244
245
246
247
248
249
250
251
252
253
254
255
256
257
258
259
260
261
262
263
264
265
266
267
268
269
270
271
272
273
274
"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar
karalama
2