5401.
beş günlük sürecin ikinci günü.
ilk gün: #3901016

2. gün…

saat 01:58
gece görüşünde dünya düzleşir. bütün o arazi girinti çıkıntıları yok olur; derinlik kaybolur.
insan bile kaybolur…
yarbayım telsizde: ”keskin tim teyakkuz.” spotterdayım. retikülün ince çizgilerini takip ediyorum.
zihnim ise ikiye bölünmüş durumda. bir taraf hedef diyor, bir taraf sen…
 
saat 02:11
hedef tespit edildi. termal belirli belirsiz gösteriyor. hava yeterince açık değilse termal bir halta yaramaz. oyunlar ve filmler sadece göz boyuyor…
bir spotter hedef gördüğü zaman anlık zihin hareketleri şöyle olur:
tahmini boy: 1.75 metre.
baş ayak mesafesi retikülde mi? kaç mil?... 2.7 mil.
beyin otomatik hesaplıyor. mesafe: 1.75/2.7*1000 = 648 metre.
700 metre dope: +4.4 mil
600 metre dope: +4.1 mil
interpolasyon… 648 metre yaklaşık +4.2 mil.
rüzgarı hisset, gör ve oku…
otlar? hafif yatık, termal shimmer çok zayıf. tahmin: sağdan sola saniyede 2.5 metre. yanılma şansımız yok.
rüzgar düzeltmesi: 0.3 mil sağ.
bütün bunlar saniyeler içerisinde gerçekleşir.
değerleri nişancıma fısıldıyorum, mid-dot ve parallax ayarlarının klik sesleri kalbimi delip geçiyor bir yandan.
 
nişancımın zihni nasıl?
okülerle olan birkaç santim mesafe… bir insanın ölüme en yakın olduğu an belki de.
retikül yüzmeye devam ediyor mu? kalp atışı senkron mu? tetik… hissedildi mi? rüzgarın hızı veya yönü değişti mi?
nişancının son düşüncesi bellidir: son termal görüntülerini biz aldık.
nişancıma talimatı verdim. nefes al, bırak, nefes al… bekle, yarıda kes. kır.
 
belli belirsiz bir omuz tepmesi, bir asır gibi hissedilen 0.9 saniye. termalde düşüş.
yarbay: üsteğmenim teyit verin.
ben: etkisiz.
 
saat 03:21
bu sefer nişancı benim. spotter’ım yusuf. sırt hattında bekliyoruz.
hareket yok, kalplerimiz bile olabildiğince az atıyor. ama bir keskin nişancı bilir ki hareket yoksa bile birisi vardır. retikül ölçümü yapıyorum tekrar. bu sefer sadece doğrulama yapılacak, atış yok. bir an yüzünü görüyorum… silahı devirip başımı toprağa gömüyorum bir anlığına. sonra yusuf fısıldıyor: üsteğmenim insan buna alışır mı?
cevabım net ve tok: alışır. ama içimden ekledim: ve o an biraz daha ölür.
 
saat 05:40
en tehlikeli saatlerdeyiz. uykusuzluk, yorgunluk ve gevşeme…
yarbay telsizden herkes dikkatli olsun uyarısı veriyor.
termal tarama yapılıyor, ısı izi yok.
ama içimde çok tuhaf bir iz var. gün yeni başlıyor.
 
saat 07:20
güneş dağın arkasından yükseliyor. keskin nişancılar ve spotterlar güneşi sevmez. gölge kaybolur, mesafeler netleşir ve insan kendini çıplak hisseder.
yusuf yine sordu: üsteğmenim döndüğünüzde ilk ne yapacaksınız?
uyuyacağım dedim. ama gerçek çok daha farklıydı…

saat 10:48
bir yandan intikale devam ederken bir yandan gözlem yapıyoruz.
özledim, hem de çok.
 
saat 14:20
güneş tepede olmasına rağmen hava ve rüzgar üşütüyor. bu dağların zamanı farklıdır. insan saatlere göre değil nefesine göre yaşar ve yaşlanır.
 
saat 18:45
gölgeler uzadı, en sevdiğim saatlere giriş yapıyoruz.
her şey kararmaya başladı.
ama içimde garip bir huzursuzluk var. gece bize bir şeyler hazırlıyor gibi…
 
saat 23:48 ikinci günün sonu
uyuyan yok. herkes sessiz. ben ise sol göğüs cebimdeki fotoğrafın köşesini düzeltiyorum. karanlıklarda bile seni ezberden buluyorum. ama şunu fark ettim. keskin nişancılar mesafeleri hesaplar, doğru. ama bazı uzaklıklar var ki… hiçbir mil hesabı onları kapatamaz.

üçüncü günde görüşmek dileğiyle.
devamını gör...
5402.
cesaretle aptallık arasında çok ince bir çizgi vardır gibisinden hayli klişe bir tabir var ya ona çok katılmıyorum ben.

cesaret yanlış anlaşılmaktır çünkü!

emir verebilme imkan ve kabiliyetine haiz istisnasız herkes maiyetindekilerinin uğrayacağı zaiyat karşısında hesap verme zorunluluğu ile korkar yoksa çok da sevdiğinden değil birilerin ölümüne üzülmek.

azrail bitmek tükenmez bir azim ve kararlılıkla bin yıllardır aynı heyecanla görevini ifa ederken benzer sorumluğun altında ezilen etten kemikten ölümlü insanlar zorluklardan öte tüm imkansızlıklarına rağmen kendi vazifesini icra eder.

-salak mı lan bu?

+yok be, hayattan bıkmış!

-tamam hatırlat geri dönerse taltif edelim!

tüm cebirsel olasılıksızlıklara rağmen her hamlesinde birkaç boyun mutlaka azrail’in soğuk tırpanından sıyrılır.

şans değil tabi bu olsa olsa şanssızlık diyelim.

yanlış anlaşıldılar sadece.
devamını gör...
5403.
ben dışarıdan bakınca gayet iyi bir adamım. hatta bazıları bana ne kadar huzurlu görünüyorsun bile diyor. insanlar huzuru genelde yanlış yerlerde arar; himalayalar’da, yogada, badem sütünde falan. halbuki benim huzurum evdeki duvardadır. evet, bildiğin duvar. yıllardır beraber bakışıyoruz. öyle uzun bir ilişki ki… bir noktadan sonra duvarın dokusunu tanıyorsun. sıvada küçük bir çıkıntı var mesela, ben ona hasan adını verdim. insan hiç evlenmeyince böyle şeylerle akraba oluyor.

hiç evlenmemiş olmak başta özgürlük gibi geliyor insana. oh diyorsun, kimse bana terlik fırlatmayacak. sonra yıllar geçiyor ve fark ediyorsun ki sana terlik fırlatacak kimsenin olmaması da bir çeşit sessiz şiddetmiş. evde bir kavga bile çıkmıyor. insanın kendini canlı hissetmesi için bazen azıcık terlik gerekir.

ben dışarıda gayet mutluyum. kahve içerim, gülerim, hatta bazen çok neşeli göründüğüm olur. insanlar sanıyor ki hayatım rayında. halbuki ben eve dönerken içimde küçük bir cenaze konvoyu ilerler. kapıyı açarım, içeride beni karşılayan tek şey sessizliktir. sessizlik öyle bir şey ki… ilk başta misafir gibi geliyor, sonra kirayı ödemeden yerleşiyor.

bazen oturup duvara bakarım. ama öyle sıradan bir bakış değil. derin bir bakış. öyle ki bir noktadan sonra duvar da bana bakıyor gibi oluyor. iki yalnız varlık… biri sıvadan, biri kemikten. ikimiz de aynı şeyi düşünüyoruz:

bu adam burada tek başına mı ölecek?

işte mesele orada. insan yalnız yaşamaya alışıyor. hatta iyi bile beceriyor. ama yalnız ölmek… o başka bir disiplin. ölüm anında birinin dur ben su getireyim demesini istiyor insan. en azından biri paniklesin. ambulans çağırın! diye bağıran biri olsun. benim evde ambulans çağıracak tek şey modem. o da zaten arada bir bağlantıyı kesip beni psikolojik olarak hazırlıyor.

düşündükçe komik geliyor aslında. insan ömrü boyunca kimseyle kavga etmeyip sonunda kendi yalnızlığıyla tartışıyor. ben bazen kendi kendime konuşuyorum. sonra durup diyorum ki:
bak kardeşim, bu iş çığırından çıkıyor.

sonra duvara bakıyorum. hasan yine sessiz.

insanlara anlatıyorum bazen:
ben yalnızlığı seviyorum.

tabii ki seviyorum. insan korktuğu şeyle iyi geçinmeye çalışır. yalnızlık benim ev arkadaşım gibi oldu artık. ama içimde küçük, utangaç bir korku var. böyle sandalyenin altında saklanan bir kedi gibi. ara sıra çıkıp bana bakıyor ve soruyor:

lan… ya gerçekten yalnız ölürsen?

ben de ona diyorum ki:
abartma oğlum, belki duvar fark eder.
devamını gör...
5404.
‎enkaza uğramış kentlerden geçtim eskaza,
‎çatlak duvarlarla hatim ettim yalnızlığı.
‎küllerimden her doğuşum, aslında bir eksilme;
‎gönlümden düşürdüğüm ayların gurbetindeyim.
‎​yokluğu sordum tokluğun o sağır baharına,
‎cevap diye bir avuç zehir bıraktılar avucuma.
‎adımlarım yorgun, anılarım ise kimsesiz;
‎bir boşluktan diğerine devriliyor gölgem.
‎​çünkü öğrendim ki bunca yoldan sonra;
‎insan en çok, kendinden vazgeçtiği yerden vurulurmuş.
devamını gör...
5405.
kendimi kendime kabullendirmeye çalışıyorum sürekli.
hayatı ve gidişatı, herkese adil olmayışını..
ben neden sürekli bir şeyler için çabalamak zorundayım? en güçlü kullar kulübüne seçilmiş kişilerden miyim acaba?
kesinlikle şikayet etmek için sorgulamıyorum bunu hatta birçok şey için şükrederim hep ama merak etmek de hakkım bence.
yakın çevreme bakıyorum ve gözlemliyorum. herkes bir şeylerin mücadelesini elbette veriyor ama dağılım eşit değilmiş gibi geliyor.

sahip olduğum en ufak şey dahi bana öylece sunulmadı. kimse bana bir şeyi öylece uzatmadı. neyim varsa, neyi düzelttiysem hepsi benim çabamla oldu. benim için, ömrümün bir yarısını feda etmemi gerektiren durumken bir başkası için bu kadar basit olması canımı sıkıyor.

ben mücadele veriyorum ve uğraşıyorum bir başkasına altın tepside sunuluyor. benim parmaklarım parçalanıyor, bir başkasının tırnağı dahi kırılmıyor. anlayabiliyor musunuz? karşılaştırmak için düşünmüyorum bunları..
sadece.. yani hayat sadece bana mı böyle işliyor sorusu aklımdan çıkamıyor bir türlü.

ben kendimin bu halini elde edene kadar kendimi kaç kere öldürdüm kaç kere dirilttim, benim bile haberim yok.
dimdik yürüyen, hislerini kendinden emin dile getirebilen, gözlerinde acıdan eser olmayan insanlara gıpta ediyorum.
acı yarıştırmıyorum sadece yarışı sorguluyorum..
neyse
devamını gör...
5406.
bu gece uzun uzun yazmak istiyorum sözlük.
her şeyden biraz biraz yazmak istiyorum. benden, sizden, ölümden ve yaşamdan...

şu an bir şarkı çalıyor. kemiriyor böcekler, direniyor kemikler diyor.
sanki yaşarken gömülmüş gibiyim. etim parçalanıyor sürekli ama görünmüyor. sanki, sanki kemiklerim açığa çıkıyor sürekli ama canım yanmıyor. hissizleşmek böyle bir şey olsa gerek. acıyı hissediyorsun ama acımıyor canın. sadece o acının orada olduğunu biliyorsun.
çok garip bir durum...

karanlık bir çukurun içindeyim bazen. ay bile küsmüş sanki. en çıplak karanlıklar göğsümü delip geçiyor. çığlık atmak istiyorum ama ses tellerimi söküp almışlar, sesim çıkmıyor.

böcekler daha fazla deliriyor, kemiklerim direniyor. ruhum ise çırpınıyor azat olmak için. ben ise izin vermiyorum ruhuma. kendi içimde kendime acı çektiriyorum. keşke izin verebilsem ruhuma, keşke korkusuzca ruhumun peşinden el sallayabilsem.

bazen de diyorum ki, şu hayata hiç gelmesem ne kaybederdim? sanırım tek kaybım varlığım olurdu.
herkes için yaşadım şu hayatta, kendim için yaşamadım hiç. kanla yıkıyorum elimi yüzümü her sabah.
kendi kanım her gün azalıyor... kendi kanım sonum olacak olan hayat kaynağım...

beynimin içinde hareket eden sayısız fikir var. oradan oraya koşuyor hepsi. bazen kahkahalar tepiniyor zihnimde, bazen de ağlamalar oturuyor.
korkular... korkular sarmaşıklaşıyor ruhumda. sinsi sinsi üflüyorlar...
devamını gör...
5407.
beş günlük sürecin üçüncü günü.
ikinci gün: #3909941

3. gün…

saat 00:37
gece ağır.
dağ gecesi sadece karanlık değildir, insanın kafasının içini de karartır. herkes sessiz ama herkesin aklı konuşuyor.
bir keskin nişancı uzun süre sessizlikte kaldığında iki şey olur:
ya düşünmez… ya da çok fazla düşünür.
ben her zaman ikinci gruptayım.
gerçi retikülü değil, bir süredir kendi zihnimi gözlemliyorum.
ve fark ettim ki insan uzun süre karanlıkta kaldığında bazı yüzleri daha net görür; senin yüzünü...

saat 01:26
intikale hazırlık.
herkes sessiz. herkes yorgun.
keskin nişancılar genelde “sabit yatan adamlar” gibi düşünülür ama gerçekte işin %80’i yürümektir.
ağır yürümek, sessiz yürümek, yavaş yürümek, bazen kilometrelerce sürünmek. botun içindeki ayak artık ayağın değildir. parçalanma sınırında bir et parçasıdır.
omuzdaki tüfek zamanla silah olmaktan çıkar, bir yük olur.

saat 02:54
yamaç boyunca intikale devam ediyoruz spotterımla beraber.
rüzgar sert, biraz titretiyor.
soğuk sadece dışarıdan değil içeriden de vuruyor.
spotterım bir noktada durup fısıldıyor: "üsteğmenim… insan bu kadar sessizlikte kafayı yemez mi?"

cevap veriyorum: "yemez."
ama içimden başka bir cevap geçiyor: "yavaş yavaş yer."

saat 04:41
şafak öncesi mola. en tehlikeli saatlerden biri. çünkü vücut bu saatlerde uyumak ister. gözler kapanmak ister.
ama keskin nişancı uyuyamaz.
çünkü bir anlık uyku demek bazen son uyku demektir. yusuf yerde oturmuş botlarını kontrol ediyor. ben cebimdeki fotoğrafın köşesini düzeltiyorum.
bilmiyorum neden ama insan ölüm ihtimali arttıkça bazı şeyleri daha çok düzeltmek ister:
fotoğrafları, anılarını, keşkelerini...

saat 06:18
güneş doğuyor.
dağlar sabahları acımasızdır. gece sizi saklar. gündüz sizi çıplak bırakır. yürümeye devam. sırtımdaki tüfek artık sanki omurgama bağlanmış gibi.
insan bir noktadan sonra yorulmaz, yorulmanın ötesine geçer.

saat 09:52
intikal sürüyor. bir süre sonra herkes aynı tempoya girer. insan değil sanki bir organizma gibi ilerler tim. ama zihnim bazen kopuyor. bir an dağın ortasında değil de başka bir yerdeyim:
"senin yanında."
sonra rüzgar yüzüme vuruyor ve gerçek geri geliyor...

saat 12:14
güneş sert, mirage başladı. optiklerde dalgalar, ama bugün optikten çok yol görüyoruz.
sedat binbaşım bir ara gülüyor: "üsteğmenim sen bugün iyice hamal oldun."
cevap verebilecek takatim yok...

saat 15:37
yorgunluk en ağır bu saatlerde. bacak kasları yanıyor. omuzlar uyuşmuş.
ama en kötüsü fiziksel yorgunluk değil, zihinsel yorgunluk.
insan bir süre sonra düşünmemek için yürür.

saat 17:58
yeni gözlem noktasındayız. yüksek sırt hattı, ufuk çok geniş.
bu tür yerlerde mesafeler inanılmaz büyür.
spotterım termalle tarama yapıyor, ben optiği ayarlıyorum.
bir süre sonra yusuf sessizce: "üsteğmenim… çok uzak bir hareket var."

saat 18:06
optik. yüksek büyütme. uzakta bir siluet. çok küçük.
retikül ölçümü çok zor ama mümkün.

yükseklik yaklaşık 1.2 mil.
hedef boy varsayımı: 1.80 m
hesap yapıyorum: 1.80 / 1.2 × 1000 = yaklaşık 1500 metre
yaklaşık 1500 metre...
bu mesafe artık keskin nişancılığın ileri-uzun sınır bölgesidir.
her şey önemlidir: balistik, hava, rüzgar, dünya dönüşü bile...

saat 18:09
dope kartı.
1000 m: +8.6 mil
1200 m: +10.8 mil
1500 m: yaklaşık +13.1 mil
rüzgar çok zayıf: 1 m/s civarı.

tutuş: 0.4 mil sol.

spotterım bana bakıyor: "üsteğmenim mümkün mü?"
cevap veriyorum: "denemek mümkün."

saat 18:11
pozisyon.
nefes.
retikül yüzüyor.
1500 metre mesafede retikülün küçük bir hareketi bile metrelerce hata demektir.
tetik kırılıyor. geri tepme çok hafif. sonra bekleme. çok uzun bir bekleme.
mermi o mesafede yaklaşık 2.4 - 2.5 saniye yol alır. termalde küçük bir hareket, sonra düşüş.
spotterım fısıldıyor: "galiba…"
ben: "sakın teyit verme, bekleyelim. mesafe çok uzun."

birkaç saniye daha. hareket yok.

saat 18:14
telsiz.
yarbay: "durum?"
ben: "etkisiz."
ama içimde garip bir his var. uzak bir noktada bir insanın hayatı bitti.
ve o mesafe… sanki dünyalar kadar.

saat 21:02
gözlem devam ediyor. ama artık kimse konuşmuyor. herkes yorgun. ve herkes biraz daha sessiz.
insan öldürdükten sonra konuşmak zorlaşır...

saat 23:51
herkes uyumaya çalışıyor. ama uyku kolay gelmiyor.
ben yine cebimdeki fotoğrafı çıkarıyorum. bu dağlarda insan bazı şeyleri daha iyi anlıyor.

mesela şu:
keskin nişancı olmak mesafe hesaplamaktır.
600 metre.
800 metre.
1000 metre
1200 metre
1400 metre...
ama bazı uzaklıklar var ki… hiçbir retikül, hiçbir mil, hiçbir balistik tablo, onları kapatamaz.
seninle aramdaki mesafe gibi...

ve belki de bu yüzden insan savaşta en çok sevdiğini özler...

dördüncü günde görüşmek dileğiyle.
devamını gör...
5408.
0
kedi sevmeye kıyamayan bir insan hangi intiharın daha az acıtacağını düşünüyor urgan mı yoksa 5 avuç ilaç yutmak mı hangisi daha temiz hangisi daha garanti?
dünya hayatı meşgul ediyor insanı çoktan akşam olmuş o düşüncelerin hepsi rulo filmin gerisinde kalmış halde kucağımda bir bebek var benim değil ama bana yeniden doğuşu bunun mümkün olabileceğini anımsatıyor.
0.0
artık arada nüksediyor hafif ve ince bir sızı şeklinde.bazı kelamlar var ,edilmiş dualar nereye kayboldukları sorgulanıyor. ebru boyalarına karışıyor kelimeler, cümleler motifleri oluşturuyor *bizim'in ucunda
(biz: ebru boyalarının şekillendirilmesi için kullanılan prinç çubuklar)
devamını gör...
5409.
aşkın aslında romantik bir şey değil, bildiğin gaz sancısı olduğunu yıllardır sabırla anlatmaya çalışan bir adam tanıyorum. adamın tek suçu gerçekleri söylemek. ama gel gör ki toplum romantizme bağımlı. kimse sindirim sistemi gerçeğiyle yüzleşmek istemiyor.
adamın teorisi çok net:
birini gördüğünde kalbin hızlı atıyor mu? nefesin sıklaşıyor mu? midende kelebekler mi uçuşuyor? işte o kelebek dedikleri şey bağırsakta dolaşan gazdır kardeşim.

bilimsel konuşuyor üstelik. ciddi ciddi.

bak, diyor, aşk dediğin şeyin bütün belirtileri gazla aynı. karnın şişer, aklın başından gider, saçma kararlar verirsin. insan gazlıyken de evlenme kararı alabilir, dikkat etmek lazım.

bir zaman adam üç gün boyunca dalgın dolaşmış, duvarlara bakmış, çay içerken fincanı ters tutmuş. herkes demiş ki:
bu kesin aşık oldu.

adam ise meseleyi çözmüş.
hayır, demiş, önceki akşam kuru fasulyeyi fazla kaçırmışım.

adamın en büyük derdi ise aşk şiirleri. onlara ayrı sinir oluyor.

diyor ki kalbim seninle çarpıyor, ulan kalp değil o, bağırsak çalışıyor. insan biraz fizyoloji bilsin.

bir de aşık olanların gökyüzüne bakıp iç çekmesi var ya, ona da açıklaması hazır:
gaz yukarı doğru hareket eder. insan ister istemez yukarı bakar.

tabii toplum bu teoriyi kabul etmiyor. insanlar hala aşkın kutsal bir şey olduğuna inanmak istiyor. o ise köşede dürüstçe oturup ayranını içiyor ve insanları izliyor.

bir çift el ele yürüyünce başını sallıyor.
yazık, diyor, ikisi de muhtemelen işkembe çorbası içmiş.

ama bazen geceleri, kimse yokken, o da bir an durup düşünüyor. birini hatırlıyor. içinde tuhaf bir şey oluyor.
sonra hemen kendini toparlıyor.
yok yok, diyor, bu kesin gazdır.
devamını gör...
5410.
‎ruhum; bu sığ asrın kıyısında, derin ve dilsiz bir gurbet,
‎fikrim; bugün "delilik" sanılan, yarınları doyuracak servet.
‎siz beni kalabalıkların aynasında bir "eksik" diye tartarken,
‎ben, kendi içimde asırları ağırlayan o muazzam halvet.

‎​zihnim; yarının damarlarında dolaşacak olan kutsal mürekkep,
‎yalnızlığım; bu gürültülü cehalete karşı, sessizce mürettep.
‎anlaşılmamak; bir rütbedir benim göğsümde parlayan,
‎zira her büyük ışık, önce kendi karanlığında olur müeddep.

‎​kıymetim; ben bu dünyadan sessizce çekildiğimde doğacak,
‎sözlerim; pas tutmuş vicdanlarınıza birer birer çivi çakacak.
‎siz bugün beni görmezden gelmenin konforunu sürün,
‎lakin her gerçek, eninde sonunda kendi evine dönecek.

‎​mirasım; ellerinizden kayıp giden o paha biçilmez istikbal,
‎sesim; sizin gürültünüzde sükût etmiş, masum ve ulu bir lal.
‎bugün beni yok sayan o mağrur ve sağır bakışlarınız;
‎yarın, mezar taşımın gölgesinde eğilmeye mahkûm birer vebal.
devamını gör...
5411.
"keriz silkelemek" diye bir deyim var ama acaba keriz gerçekten keriz mi ona emin olamıyorum..
devamını gör...
5412.
çok yoruldum. gerçekten çok yoruldum.

çünkü hırslı, tutkulu ve mükemmeliyetçi birisiyim her anlamda ve bunun beni yorduğunu kabul ediyor, yoracağını bilerek böyleyim. bundan hiçbir şikayetim yok. bugün kadınların daha çok ses çıkarmasını istediğim bir gün, o yüzden fazla rol çalmak istemiyorum aslında

ancak çok yoruldum. çabalasam, boşa gideceğini biliyorum.

beklesem, faydası yok. bunu da biliyorum.

sussam, tesiri yok. bunu da biliyorum.

konuşsam, içimi döksem de bu yorgunluk geçmiyor.

ben çok badire atlattım, bunu da atlatırım ama her atlattığımda daha güçlenirken, daha da yoruluyorum.

göğsüm daralıyor. biraz sevgi, biraz ilgi, biraz şefkat resmen beni yeniden doğuracak.

ancak, muhtemelen ben bunlara asla sahip olamayacağım. 10 tane ömrüm olsa, 10 ömrümde de artık bunlara sahip olamayacağını kabulleniyorum.

bu kabulleniş beni güçlendirse de, çok yoruyor. güçlü olmak güzel, bu uğurda yorulmak güzel.

lakin daha güzel şeyler yorulmak istiyorum. güzel paylaşımlar için, sevgi için, ilgi için, şefkat için yorulayım istiyorum.
devamını gör...
5413.
10 senedir para biriktiriyorum. sekiz yaşında vuruk kırık bi araba zor aldım. ve arabayı alır almaz yine para biriktirmeye başladım.
kazandığımı hakkıyla harcadığımı bilmiyorum.
ha çok şükür eksiğim gediğim yok ama hep bi hesap.
basıp on gün tatile gidemem mesela. o parayı kenara koysam, beş sene sonra belki ev kredisine girebilecek birikimim olur hesapları.
ya da belki bilgisayarımı yenilerim hesapları. o da 6 yaşıan girecek. bunların ömrü bu kadar neticede. ne olur ne olmaz. kenarda para dursun.
kenarda para dursun ama istediğin şeyi alama. kenarda para dursun ama bi yurtduşı tatili yapama. yapacaksan da avrupa'nın varoşu balkanlara anca gidebil.
kenarda para dursun ama yurt içinde bi gezi planlayacaksan kalacak yerin olan yere git ki konaklamaya para vermediğin için azıcık da olsa kafana göre takılabil.
aman hiçbir şeyi borç harç yapma. işsiz kalabilirsin. sakın yapma.
hesap
hesap
hesap
bit mi yor.

ama hiç de fena gitmiyor. çok çektim. çok uğraştım. tırnakladım resmen. tırnakladım.

2023'te okulu bitirdim.
2024'te işe girdim.
2026'da araba tamam.
nexttttt hedef yurt dışı gezisi. 2030 olmadan işşala.
hadi bakalım.
devamını gör...
5414.
ve gerçekten bugün sadece labour ı hatırlıyorum.


bütün gün, her gün,
terapist, anne, hizmetçi şehvetli, sonra bakire,
hemşire sonra uşak
sadece bir uzantı, erkeğe hizmet için yaşayan
parmağını hiç oynatmasın diye
7/24 bebek makinesi
pembe panjurlu ev hayallerini yaşasın diye
bu bir sevgi göstergesi değil
devamını gör...
5415.
duygusal davranışları tamamen hayatımdan çıkardığımdan beri çok rahatım her şey belirgin ve net olmalı. duygusallık cehaletten besleniyor halbuki hayat bunu istemez. başarı realist düşünceyi ve mücadeleci olmayı gerektirir. duygusal insan hata yapmaya müsaittir parası yoktur gider evlenir saftır kandırılır parasını kaybeder hacıya hocaya güvenir kendini geliştirmez çünkü duygusal düşünce buna ket vurur kendini avutur korkaktır.
devamını gör...
5416.
beş günlük sürecin dördüncü günü.
üçüncü gün: #3913841

4. gün…

saat 00:28
artık bir şeyler yazamayacak kadar yorgunum ömrüm. ama bu gece farklı. sessizlik yok.
uzakta arada bir gelen tekli atışlar, dağlarda yankılanan kısa çatışma sesleri var…
savaş bazen sessizdir, bazen de insanın sinir sistemini kemiren bir uğultuya dönüşür.
gözlem noktasındayız ama içim kanıyor artık, mecazen değil; burnum, kulaklarım kanıyor.

spotterım yusuf termal tarama yapıyor.
termalde bazen sadece sıcaklık görürsün. ama bazen de savaşın kendisini görürsün.

yusuf fısıldıyor: "üsteğmenim… aşağı vadide hareket var."

saat 00:41
termal görüntü. üç sıcak siluet ama zihnim oyunlar oynuyor. havada yürüyorlar sanki...
bir anlık kafamı toprağa gömüp kaldırıyorum. hadi bakalım diyorum kendime.

retikül ölçümü: 3.4 mil
hedef boy varsayımı: 1.82 m
hesap: 1.82 / 3.4 * 1000 = 530 metre

yaklaşık 530 metre. dope kartı ezberimde, adımdan iyi bildiğim iki şeyden birisi belki de. diğeri mi? senin adın...

500 m: +3.6 mil
530 m: +3.8 mil
rüzgar: yaklaşık 2.5 m/s sağdan.
tutuş: 0.6 mil sağ.

yusuf:"hazırım."
ben: "önce büyük it."

saat 00:45
nefes. retikül göğüs merkezinde.
tetik kırılıyor.
gece bazen sesi yutar. ama o silahın ses üstü hızı yine de duyulur.
0.8 saniye sonra termalde küçük bir çöküş.
yusuf:"düştü."
diğer iki siluet panik halinde yere atlıyor.

saat 00:46
vadinin aşağısından otomatik silah sesleri geliyor.
bizim tim temasa girmiş.
tracer mermiler karanlığı çiziyor.
insan tracer gördüğünde savaşın gerçekten başladığını anlar, o filmlere hiç benzemez yaşanılan an...

saat 00:49
ikinci hedef.
retikül ölçümü: 3.1 mil
1.80 / 3.1 * 1000 ≈ 580 metre
dope: +4.0 mil
rüzgar aynı.
tetik. 0.9 saniye… termalde ani bir sıcaklık patlaması.

yusuf: "temiz."

saat 00:52
pkm sesi, o sesi tanımamak imkansızdır...
uzun seri.
dağ yankı yapıyor. telsiz patlıyor:"temas! temas! temas!"

saat 00:53
pkm’in muzzle flash’ını görüyoruz.
nefes. retikül makineli mevzide. tetik. geri tepme. bekleme.
1.2 saniye. pk makinalı sesi bir anda kesiliyor.
yusuf fısıldıyor: "sustu o***p* çocuğu."

saat 01:17
çatışma büyüyor. vadide iki taraf da ateş ediyor.
7.62 mermiler kayaların üzerinden sekip tiz bir ses çıkarıyor.
insan o sesi bir kez tanıyınca hayat boyu unutamıyor sevgilim...
keşke tek bildiğim ses senin sesin olsaydı.

saat 01:46
bir mermi gözlem noktamın birkaç metre yanındaki kayaya çarpıyor.
taş parçaları yüzüme geliyor.
yusuf küfrediyor:"bizi gördü a***a koyduklarım!"
ben:"sus s*ç***ma çarkına."

saat 02:05
pozisyon değiştiriyoruz.
keskin nişancının hayatta kalma kuralı: iki atıştan sonra pozisyon değiştir.
sürünerek sırt hattının diğer tarafına geçiyoruz. adrenalin varken hiçbir şey ağır gelmez.

saat 05:58
şafak. vadide duman yükseliyor. güneş ışığıyla birlikte çatışmanın izleri ortaya çıkıyor.
sedat binbaşım telsizde:"üsteğmenim gece iyi çalışmışsın hahah."
cevap vermiyorum. keskin nişancılar genelde konuşmaz.

saat 18:40
akşam. yeni gözlem noktasındayız. güneş dağın arkasına inerken gölgeler büyüyor.
yusuf termalle tarıyor. tam bu saatlerde insanlar hareket eder.

saat 19:12
termalde iki siluet.
retikül ölçümü: 2.9 mil
1.80 / 2.9 * 1000 = 620 metre
ayarlamalar tamam.

saat 19:14
tetik.
0.9 saniye sonra hedef düşüyor.
diğer kişi panik ateşi açıyor.
tracer mermiler yukarı doğru gidiyor.

saat 19:16
retikül: 3.2 mil
1.80 / 3.2 * 1000 = 560 metre
tetik ve termalde hareket kesiliyor...

saat 19:47
vadide kalabalık hareket.
saydım, 18 kişi.

yusuf:"üsteğmenim kalabalık."
ben:"timi uyar."

telsiz:"vadide çoklu hedef."


saat 20:42
ama bu sefer bir şey farklı. yusuf'a bir anda termali indirtiyorum.
"şşş sessiz ol… yukarıdan hareket var."

saat 20:44
arkamızdaki sırt hattında gölgeler.
en kötü senaryo: keskin nişancı timi baskın yemiştir.
muhtemelen devriye bizi dolanmış.

mesafe çok yakın: yaklaşık 60–70 metre.

bu mesafe artık keskin nişancı mesafesi değildir, bu mesafe hayatta kalma mesafesidir.

saat 20:45
ilk mermi kayaya çarpıyor. kıvılcım.

yusuf telsizden bağırıyor:"yakın temas!"
tüfeği omzuma savururken karabinamı çekiyorum.
dağ bir anda patlıyor.

saat 20:46
yakın mesafe çatışması. kısa seri. kaya parçaları uçuyor. mermiler başımızın üstünden geçiyor.
bu mesafede balistik hesap yoktur. sadece refleks vardır.

saat 20:47
yusuf bir el bombası çıkartıyor, pimi çekiyor. iki saniye bekletip sırt hattının arkasına atıyor.
patlama.
dağ şiddetli bir yankı yapıyor.
bir bağırış.

saat 20:49
fırsat bulduk geri çekilmeye.
sürünerek aşağı yamaca kayıyoruz.
keskin nişancılar normalde koşmaz.
ama bazen hayatta kalmak için koşmak zorunda kalır.
yamaçta kayarken artık yuvarlanmaya başlıyorum...

saat 21:18
yusuf gülüyor. o gülüş savaş gülüşüdür. insan ölümden kurtulduğunda bazen güler.
sanırım kaburgalarımda hasar var, göğsüm ağrıyor, nefesim daraldı. adrenalin vuruyorum...

saat 22:39
yeni gözlem noktası. uzakta yeni hareket.

retikül:1.5 mil
1.80 / 1.5 * 1000 = 1200 metre
dope: +10.8 mil

saat 22:41
tetik. 2 saniye. termalde küçük bir düşüş.

saat 23:57
çatışma artık bitmiş. dağ tekrar sessiz. tim dinlenmeye çalışıyor. ben tüfeğin yanındayım.
insan savaşta garip bir şeye alışır: ölümün sıradanlaşmasına. dört günde kaç tane can almıştım bilmiyorum...
40? belki 50...

saat 00:30
gece yine karanlık. ama zihnim başka yerde...

beşinci, son günde görüşmek dileğiyle.
devamını gör...
5417.
sözlük zirvesi düzenleyip sözlük zirvesine gelecek bazı tipleri bayıltana kadar dövme fikri çık aklımdan çık.
devamını gör...
5418.
‎ sana yazıyorum, ey göklerde asılı kalan vicdan...
‎bir çocuk uyudu bu gece, karnı tok değil, gözü yaşlı,rüyasında ekmek gördü, uyanınca öldü sessizce, sessizce.
‎biz ise masalar kurduk, şaraplar içtik,
‎"afiyet olsun" dedik, hiçbir şey duymadık.
‎insanlık dediğin şey, bir zamanlar neydi ki?
‎şimdi sadece sözlükte kalmış, tozlu bir kelime,
‎bir muzafferiyet ilanı gibi söylenir dudaklardan,
‎ama eller kanlı, eller hep kanlı.
‎sınır dediğin çizgi, toprağın üstünde kalemle çekilmiş,
‎birinin evini öbürünün cehennemine çeviren sihir.
‎"biz" dedikleri taraf, "öteki" dedikleri taraf,
‎ikisinin arasında yatan mezarlar, kimin mezarları?
‎bir anne çığlık attı, duyan olmadı.
‎belki duyuldu, ama duyan duymadı.
‎televizyonlar sustu, gazeteler sustu,
‎sustu çünkü petrol akıyordu, kan değil, petrol.
‎hükümetler konuşur, dilleri altın kaplama,
‎sözleri gümüş, yürekleri çelik, ama paslı çelik.
‎"barış" derler, silah satarlar.
‎"kardeşlik" derler, sınırları dikenli tellerle örerler.
‎bir mektup yazdım, adresi yoktu dünyada,
‎çünkü her yer posta kutusu, ama hiçbir yer ev değil.
‎gönderdim rüzgara, o da iade etti
‎"boşuna," dedi, "burada kimse okumuyor artık."
‎düşmanlık nedir bilir misin?
‎seni tanımayan birinin, seni sevmemesi değil,
‎seni tanıyanın, seni unutması.
‎komşunun komşuya yabancılaşması,
‎sokak lambasının insanları aydınlatması,
‎ama gölgelerin insanları birleştirmesi.
‎bir kuyu kazdık, derin, çok derin,
‎adını "ilerleme" koyduk.
‎içine attık ormanları, denizleri, kuşları,
‎sonra kendimizi atmaya çalıştık
‎ama kuyu dar geldi, çünkü büyümüştük,
‎büyümüştük ama büyümemiştik.
‎zenginlik dediğin şey, bir avuç toprak kadar,
‎ama biz onu gökyüzü kadar büyüttük.
‎yoksulluk dediğin şey, bir gözyaşı kadar,
‎ama biz onu deniz kadar derinleştirdik.
‎birileri güldü, borsa yükseldi,
‎birileri ağladı, borsa yine yükseldi.
‎ekonomi dediğin bu muydu?
‎insan gözyaşlarının enflasyonu mu?
‎savaş meydanlarında ölenler,
‎asker değil, insan adını taşıyanlar.
‎emir verenler, emir alanlar,
‎ikisi de ölüyor, ama farklı
‎biri toprağa, biri yatağına,
‎biri şerefle, biri utançla,
‎ama ikisi de ölüyor işte,
‎ve ikisinin de annesi aynı dili konuşuyor,
‎ama farklı bayraklar için ağlıyor.
‎bayrak dediğin kumaş,
‎rüzgârda dalgalanması güzel,
‎ama bir kefen olduğunda,
‎hangi renk olursa olsun, aynı gri.
‎duyarsızlık bir sanattır bizde,
‎ustalıkla işlenir, nesilden nesile aktarılır.
‎"ben ne yapabilirim ki?" diyen milyarlar,
‎bir araya gelse, bir şey yapabilirler mi?
‎hayır, çünkü bir araya gelmek,
‎en zor sanattır bu çağda.
‎sosyal medyada ağlarız, beğeni alırız,
‎sokakta yürürüz, yüz çeviririz.
‎dijital vicdan, analog kayıtsızlık,
‎bu iklimde insanlık nasıl yaşar?
‎bir çocuk daha uyudu bu gece,
‎karnı tok, gözü yaşlı ama başka bir nedenden.
‎gördü rüyasında dünyayı, güzel bir dünya,
‎uyanınca anne sordu: "ne gördün?"
‎"kendimi," dedi, "başka birinde."
‎belki o çocuk büyüyecek,
‎belki o çocuk unutacak,
‎belki o çocuk yazacak bir şiir,
‎şiirin sonunda soracak:
‎"insan olduk, ama insan mı kaldık?"
‎ve cevap, rüzgârda kaybolacak,
‎çünkü rüzgâr artık taşımıyor sesleri,
‎sadece tozları, sadece hatıraları,
‎sadece bizi, eskiden ne olduğumuzu.
‎şimdi sessizlik.
‎uzun, derin, anlamlı bir sessizlik.
‎belki bekleyiş, belki kabulleniş,
‎belki de en korkuncu
‎yeni bir başlangıç için gerekli olan ölüm sessizliği.
‎yazıldı: insanlığın henüz ölmediğine inananlara,
‎ve onu öldürenlere ikisi de aynı aynada bakarken.
devamını gör...
5419.
bir sabah kahvesinin buğusunda kaybolan, bir akşam otobüsünün camlarına çizilen isimsiz şehirlerin haritasıyım ben.
çocukluğum, annemin unuttuğu bir türkünün mısraları arasında saklı
ve geleceğim, henüz yazılmamış bir mesajın şimdi yazıyorum..." diye bekleyen üç noktası.
kimileri için martıların uçmadığı deniz, kimileri için deniz görmeyen martıyım. biraz eski apartmanların asansör sesi, biraz yeni apartmanların wi-fi şifresi.
ninemin gözlerindeki o eski filmlerin siyah-beyazı, elimdeki telefonun gece modu parlaklığı. bir yanım hâlâ mektup yazmayı bekliyor, öteki yanım "sesli mesaj" diyor, "yazmasan olmaz mı?"
kütüphanede kaybolanların sessizliğiyim, konserde kaybolanların gürültüsü. biraz "eskiden olsa" diyen, biraz "şimdi bile olur" diyen.
kırık bir saatin doğruyu gösterdiği anı bilirim, duran bir saatin yalan söylediği anı da. herkesin cebinde taşıdığı bir fotoğrafım bazen aile, bazen sokak, bazen sadece gökyüzü.
devamını gör...
5420.
‎gölgemsi bir hüzün çöktü göğsüme, mersiye gibi ince,sessiz bir ezgi.
‎ruhum tîr olup saplandı kendi kayışına, dünya dedikleri bu dar köşede tûtî, kanadı kırık.

‎mâtem kokuyor her nevbet  vuruluşum, gurbet değil bu,daha derin bir yitim. sitemkâr bakıyorum aynaya,
‎gözlerimde mecnûn bir feryâd.

‎kahır çökmüş omuzlarıma ağırlığınca, hicran değil, firak bu daha sancılı.
‎ruhum mâni olamıyor kendi cellâdına, mest değil, perîşân bu hal.

‎zülfikâr gibi keskin bu melâl,
‎sâkî yok,dâm da yok,sadece serâb.
‎göç etmiş her cân içimden,
‎geriye hâk ve hüsran kaldı.

‎vuslat sandığım her mîrac
‎çıktıkça züll oldu, zillet  oldu.
‎şimdi tövbe değil,yas tutuyorum,
‎kendi zâtıma, kendi hüviyetime.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"normal sözlük yazarlarının karalama defteri" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim