johnny got his gun
metallica'nın etkilenip one şarkısını yazdığı filmdir.
filmde johnny isimli genç bir adam ülkesi için savaşa katılmaya karar verir. savaştayken bir gece bombardımana tutulurlar. johnny bombardımandan kaçmaya çalışırken daha önce bombanın düştüğü bir çukur görür. savaştaki askerlerin genelinde "eğer bir yere bir kez bomba düşmüşse oraya bir daha bomba düşmez" diye bir düşünce vardır. johnny de bu düşünceye uyarak çukura girer. fakat şans ondan yana olmaz ve o çukura tekrar bomba düşer. bu patlamadan sağ kurtulur. en azından hâlâ kalbi ve beyni çalışmaktadır. bu patlamada bacaklarını, kollarını, görme yetisini, duyma yetisini, konuşma yetisini ve daha bir çok yetisini kaybeder. ondan geriye kalan sadece bir baş ve bir gövdedir. hâlâ yaşıyor olduğunu fark eden askeri doktorlar bunun bambaşka bir vaka olduğunu ve incelenmesi gerektiğini düşünür. johnny'i zorla yaşama hapsederler. yaşam dediğimiz johnny için sadece karanlıktır. nefesini bile kendisi alamaz. bir cihaza bağlı şekilde solunum yapar. yemek yiyemez. hemşirelerin yardımıyla göbek deliğinden besin ihtiyacı karşılanır.
işte bu filmde johnny'nin yaşarken yaşamadığını görüyoruz. bu film savaş karşıtı filmlerin kültüdür.
filmde johnny isimli genç bir adam ülkesi için savaşa katılmaya karar verir. savaştayken bir gece bombardımana tutulurlar. johnny bombardımandan kaçmaya çalışırken daha önce bombanın düştüğü bir çukur görür. savaştaki askerlerin genelinde "eğer bir yere bir kez bomba düşmüşse oraya bir daha bomba düşmez" diye bir düşünce vardır. johnny de bu düşünceye uyarak çukura girer. fakat şans ondan yana olmaz ve o çukura tekrar bomba düşer. bu patlamadan sağ kurtulur. en azından hâlâ kalbi ve beyni çalışmaktadır. bu patlamada bacaklarını, kollarını, görme yetisini, duyma yetisini, konuşma yetisini ve daha bir çok yetisini kaybeder. ondan geriye kalan sadece bir baş ve bir gövdedir. hâlâ yaşıyor olduğunu fark eden askeri doktorlar bunun bambaşka bir vaka olduğunu ve incelenmesi gerektiğini düşünür. johnny'i zorla yaşama hapsederler. yaşam dediğimiz johnny için sadece karanlıktır. nefesini bile kendisi alamaz. bir cihaza bağlı şekilde solunum yapar. yemek yiyemez. hemşirelerin yardımıyla göbek deliğinden besin ihtiyacı karşılanır.
işte bu filmde johnny'nin yaşarken yaşamadığını görüyoruz. bu film savaş karşıtı filmlerin kültüdür.
devamını gör...
hayatın şu ana kadar size kazandırdığı en anlamlı tecrübe
fazla mütevazı olmak aptaldan nasihat dinletirdir.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının hissettikleri
hissizlik… bir süredir böyle. dün iki aydır görüşmediğim, kardeşim gibi gördüğüm dostumla izmir’e gittik. zordu benim için, bazı sokaklara girmek. bir çay içmek mesela. bazı şeylerin eksikliği, zordu. hala zor ama insan bazı sokaklardan geçerken acı bir gülümseme kaplar ya yüzünü. heh o gülümseme yoktu mesela. geriye o fotoğraftaki acı kaldı sanırım.
“bir daha seninle çıkan ne olsun? bu ne ruhsuzluk be, gül azıcık gül. şebek olduk karşında” diye azarımı yiyip oturmuştum. bu bir süre daha devam edecek tahminimce. kendimi birazcık tanıyorsam öyle olacak. belki bir ay belki bir yıl, ama ne kadar sürer onu ben de bilmiyorum.
“bir daha seninle çıkan ne olsun? bu ne ruhsuzluk be, gül azıcık gül. şebek olduk karşında” diye azarımı yiyip oturmuştum. bu bir süre daha devam edecek tahminimce. kendimi birazcık tanıyorsam öyle olacak. belki bir ay belki bir yıl, ama ne kadar sürer onu ben de bilmiyorum.
devamını gör...
kadın yazarların saç boyası tercihleri
ben doğal olmasından yanayım bir erkek olarak karşımdaki kadın doğal olsun isterim. ama illa ki boya yapacağım diyorsa koyu kestane tercihimdir.
devamını gör...
gamzedeyim deva bulmam
harika bir tevriye sanatı barındıran, şairin bedbaht hayatını da resmeden eser.
söz sanatına gelirsek hem gamzede* hem de gamze (malum yanakta bir çukur) anlamında. kullanılmış. çukurda esir kalmış ve yaralar almış da olabilir şair.
edit: imla
söz sanatına gelirsek hem gamzede* hem de gamze (malum yanakta bir çukur) anlamında. kullanılmış. çukurda esir kalmış ve yaralar almış da olabilir şair.
edit: imla
devamını gör...
karşı cins için dağ delinir mi sorunsalı
delinmez ki ferhat da delmemiş. amasya'ya yolu düşenler bir baksın, adam bildiğin yarım metre oyuk açmış. lan orayı delsen ne delmesen ne?
ferhat boş yapmışsın birader.
ferhat boş yapmışsın birader.
devamını gör...
olga korbut
lütfen önce videoyu izleyin.
buradan
1955 doğumlu, (minsk) 1972 münih yaz olimpiyat oyunlarının jimnastikte süper starı olmuş belaruslu eski sporcu. (o zaman sovyetler birliği'ydi)
namı değer the darling of munich.
yer hareketlerindeki estetiği, (1972 altın kazanıyor)
denge aletindeki kusursuzluğu, (1972 altın kazanıyor)
asimetrik paraleldeki yenilikleri (1972 gümüş kazanıyor) ve o meşhur the korbut flip hareketi. (gunumuzde olimpiyat oyunlarında bu hareket tehlikeli bunduğu için yasaklanmıştır. asitmetrik paralel aletinde de barların arasındaki mesafe açılmıştır)
bunu tekrar tekrar izliyorum.
aşık oluyor insan.
korbut'un bu performansından sonra sadece ingilterede 500 bin cocuğun jimnastik ile ilgilenmeye başladığı söylenir.
bir çok otorite de aslında ilk perfect ten'i olga'nın alması gerektiğini iddaa eder.
ancak ilk perfect ten 4 yıl sonra 1976 montreal yaz olimpiyat oyunlarında (bkz: nadia comaneci)'ye gidecektir.
günümüzde yine rus, çinli ve abd'li müthiş sporcular var ama olga bu sporun sevilmesinde ve yayılmasında oldukça öne çıkmış bir isim.
bir kez de bu videoyu izleyin ve spikerlerin şaşkınlıklarına şahit olun. bu videoda asitmetrik bar performansı, yavaş çekimleri ve farklı açılar var. gösterisi sonunda delice alkış alıyor ve puanı 9.8 olarak açıklanınca seyirciler jüriyi ıslıklıyor.
buradan
1955 doğumlu, (minsk) 1972 münih yaz olimpiyat oyunlarının jimnastikte süper starı olmuş belaruslu eski sporcu. (o zaman sovyetler birliği'ydi)
namı değer the darling of munich.
yer hareketlerindeki estetiği, (1972 altın kazanıyor)
denge aletindeki kusursuzluğu, (1972 altın kazanıyor)
asimetrik paraleldeki yenilikleri (1972 gümüş kazanıyor) ve o meşhur the korbut flip hareketi. (gunumuzde olimpiyat oyunlarında bu hareket tehlikeli bunduğu için yasaklanmıştır. asitmetrik paralel aletinde de barların arasındaki mesafe açılmıştır)
bunu tekrar tekrar izliyorum.
aşık oluyor insan.
korbut'un bu performansından sonra sadece ingilterede 500 bin cocuğun jimnastik ile ilgilenmeye başladığı söylenir.
bir çok otorite de aslında ilk perfect ten'i olga'nın alması gerektiğini iddaa eder.
ancak ilk perfect ten 4 yıl sonra 1976 montreal yaz olimpiyat oyunlarında (bkz: nadia comaneci)'ye gidecektir.
günümüzde yine rus, çinli ve abd'li müthiş sporcular var ama olga bu sporun sevilmesinde ve yayılmasında oldukça öne çıkmış bir isim.
bir kez de bu videoyu izleyin ve spikerlerin şaşkınlıklarına şahit olun. bu videoda asitmetrik bar performansı, yavaş çekimleri ve farklı açılar var. gösterisi sonunda delice alkış alıyor ve puanı 9.8 olarak açıklanınca seyirciler jüriyi ıslıklıyor.
devamını gör...
nejat altıntaş’ın mutasyonlu virüs görünmez oldu açıklaması
en son memleketim güney afrika cumhuriyeti'ndeydi. büyük ihtimal hergün binlerce kişinin kaçak giriş çıkış yaptığı zimbabve'ye gitmiştir.
devamını gör...
öss
ismi bile korkutan, bir zamanların üniversiteye girmek için gerekli sınavı. bu ismi ne zaman duysam lise günlerime gidiyorum. :) o zaman da sürekli eleştirilirdi, çözümü ise sınavın ismini ve tarzını biraz değiştirmekte buldular. *
ilkokuldayken öss'ye girenleri gördükçe şoka girerdim, nasıl çalışıyorlar nasıl bu sınavda heyecan yapıp her şeyi mahvetmiyorlar diye düşünürdüm. kendisine hazırlanmaya başlayana kadar da öyle düşünmeye devam etmiştim -gerçi ben lisedeyken ismi değişmişti ama sonuçta hala aynı şeydi. hazırlanmaya başlandığımda fark ettim ki o işler düşündüğüm kadar korkunç olmuyormuş. evet çok stresliydi ama sınav da dünyanın sonu değildi zaten. insan bir şekilde atlatıyor her şeyi.
eğer siz de öss'nin yeni versiyonuna hazırlanan biriyseniz -yeni adı ne hiç bilmiyorum-, elinizden geleni yapın ve gerisini salın gitsin. kendinizi yiyip bitirmeye gerek yok. siz hırslı ve çalışkan bir insanız iyi yerlere gelebilirsiniz zaten, merak etmeyin.
ilkokuldayken öss'ye girenleri gördükçe şoka girerdim, nasıl çalışıyorlar nasıl bu sınavda heyecan yapıp her şeyi mahvetmiyorlar diye düşünürdüm. kendisine hazırlanmaya başlayana kadar da öyle düşünmeye devam etmiştim -gerçi ben lisedeyken ismi değişmişti ama sonuçta hala aynı şeydi. hazırlanmaya başlandığımda fark ettim ki o işler düşündüğüm kadar korkunç olmuyormuş. evet çok stresliydi ama sınav da dünyanın sonu değildi zaten. insan bir şekilde atlatıyor her şeyi.
eğer siz de öss'nin yeni versiyonuna hazırlanan biriyseniz -yeni adı ne hiç bilmiyorum-, elinizden geleni yapın ve gerisini salın gitsin. kendinizi yiyip bitirmeye gerek yok. siz hırslı ve çalışkan bir insanız iyi yerlere gelebilirsiniz zaten, merak etmeyin.
devamını gör...
ayrılırken daha çok seven tarafın daha kırıcı olması
yok öyle bir şey. sevmeyen/daha az seven taraf kırıcı oluyor. çünkü değer vermiyor artık. onun kırılması üzülmesi umrunda değil.
devamını gör...
akp'ye sürekli çamur atan tip
çamur atanın eli kirlenir fakat bu partiye çamur atanların hiçbirinin elleri partiyi yönetenler kadar kirlenmeyecektir.
devamını gör...
babaya söylemek istenip de söylenemeyenler
"ben senin oyuncağın değilim, kendi yarattığın kalıplara sokamazsın..." türevi şeyler olurdu sanırım.
devamını gör...
yazar nicklerinden cümle kurmak
hikâye dediğimiz şey de cümleler topluluğu değil mi sevgili elbarto? o yüzden bence devam*.
"aç şu pencereyi biraz! ı am melting lannn melting!" diye bağırdı, oturduğu tek kişilik koltukta kıpırdanarak. az önce oynadıkları tavlada başına gelen son feci marstan sonra yenilince iyice ateş basmıştı zaten.
"bağırma bana!" diye cevap verdi pencereye yöneldiği sırada hazall ve ekledi: "ben senin ablanım, unuttun mu mal adam". gözü bir anlığına sokaktaki kağıt toplayan çocuklara ilişti ve perdeyi kapatıp odaya döndü. birden aklına bir şey gelmiş olacak ki terasın kapısına doğru yöneldi. ablasının arkasından seslendi ismail:
- işin var galiba?
- evet, diye cevap verdi kapıdan çıkarken. "ben işimi bitirene dek sen de dünyanıneniyibeşbininciyazarının yazdığı şu kitabı bitir artık"
ismail iç çekerek "emir büyük yerden" diye düşündü, kitabını aldı ve köşe yastığını düzelterek koltuğa iyice yerleşti.
güneşli, pırıl pırıl bir hava vardı dışarıda. terasa vuran güneş ışığının altında kuzguncuktaki vişne misali kıpkırmızı parlayan sek içkisini ve çikolatasını alıp, bacak bacak üstüne atıp keyif yapacağı sırada hatırladı: "lahmacuncudanterasagelenkurumları temizleyecektim" dedi ve süpürgeye doğru yürüdü.
süpürge yaparken bir yandan da "onunla" arasında geçen güzel diyalogları düşünüyordu. adı emirhan'dı ama hazall ona "emiko" demeyi severdi.
bir gün "dostoyevskininsuçune" diye sormuştu bir anda, kumarbaz adlı romanı elinden bırakarak.
cevap tam da ondan beklediği gibiydi: "bilemedimkibirden. hepdeğişiyor. belki genç ve tecrübesiz oluşu, belki de zayıf iradesi..."
bir başka gün "mahlas arıyorum kendime ama uygun bir şey bulamadım" demişti. emirhan, her zamanki öz güveniyle şöyle bir gülümsemiş ve "mahlas değil takma ad" diye karşılık vermişti. bu küstah hallerine hiç kızamıyordu hazall. "hayır efendim, mahlas işte" diye diretmişti tepkisini merak ederek. "demek muhalefet edeceksin?" cevabı üzerine, elindeki pipoya doğru bakarak "gerektiğinde muhalif olabilirim bay holmes" demişti kıkırdayarak.
hiçbir zaman eli boş gelmezdi onunla olan buluşmalarına emirhan. oyuncak ayılar, bol giyimli kuklalar ve milyondolarlık bebeklere değişmeyeceği el yapımı bez bebekler getirirdi.
yarım kalmış o güzel günleri hatırlayınca yüzünü buruşturdu. küçük şeylerle de mutluolmayibilenbiriydi oysa. şimdi ise cözülemeyen sudoku gibi bir kenara atılmış, unutulmuş gibi hissediyordu kendini yahut
ilkokuldamasaaltındaunutulanresimcantasi gibi... "sanagulbahcesivadetmedim" diyerek gitmişti yağmurlu bir öğleden sonra. vasıfsız, sıkıcı hayatına geri dönmek çok ağırına gitmişti. "kimsin ki sen onun için? nesin onun hayatında? sadrazam ikarus'un sol kanadı..." demişti kendi kendine, alaycı bir gülüşle.
kafasını dağıtmak istedi. içeriye girip ismail'e baktı. ismail kitabı çoktan bitirmiş, kulaklıklarını takıp kendini müziğe vermişti bile. "şimdi ananı laciverde boyadım!" diyerek muzipçe güldü ve çocukluğunda yaptığı gibi parmak uçlarına basarak arkasından sessizce ona doğru yürümeye başladı...
"aç şu pencereyi biraz! ı am melting lannn melting!" diye bağırdı, oturduğu tek kişilik koltukta kıpırdanarak. az önce oynadıkları tavlada başına gelen son feci marstan sonra yenilince iyice ateş basmıştı zaten.
"bağırma bana!" diye cevap verdi pencereye yöneldiği sırada hazall ve ekledi: "ben senin ablanım, unuttun mu mal adam". gözü bir anlığına sokaktaki kağıt toplayan çocuklara ilişti ve perdeyi kapatıp odaya döndü. birden aklına bir şey gelmiş olacak ki terasın kapısına doğru yöneldi. ablasının arkasından seslendi ismail:
- işin var galiba?
- evet, diye cevap verdi kapıdan çıkarken. "ben işimi bitirene dek sen de dünyanıneniyibeşbininciyazarının yazdığı şu kitabı bitir artık"
ismail iç çekerek "emir büyük yerden" diye düşündü, kitabını aldı ve köşe yastığını düzelterek koltuğa iyice yerleşti.
güneşli, pırıl pırıl bir hava vardı dışarıda. terasa vuran güneş ışığının altında kuzguncuktaki vişne misali kıpkırmızı parlayan sek içkisini ve çikolatasını alıp, bacak bacak üstüne atıp keyif yapacağı sırada hatırladı: "lahmacuncudanterasagelenkurumları temizleyecektim" dedi ve süpürgeye doğru yürüdü.
süpürge yaparken bir yandan da "onunla" arasında geçen güzel diyalogları düşünüyordu. adı emirhan'dı ama hazall ona "emiko" demeyi severdi.
bir gün "dostoyevskininsuçune" diye sormuştu bir anda, kumarbaz adlı romanı elinden bırakarak.
cevap tam da ondan beklediği gibiydi: "bilemedimkibirden. hepdeğişiyor. belki genç ve tecrübesiz oluşu, belki de zayıf iradesi..."
bir başka gün "mahlas arıyorum kendime ama uygun bir şey bulamadım" demişti. emirhan, her zamanki öz güveniyle şöyle bir gülümsemiş ve "mahlas değil takma ad" diye karşılık vermişti. bu küstah hallerine hiç kızamıyordu hazall. "hayır efendim, mahlas işte" diye diretmişti tepkisini merak ederek. "demek muhalefet edeceksin?" cevabı üzerine, elindeki pipoya doğru bakarak "gerektiğinde muhalif olabilirim bay holmes" demişti kıkırdayarak.
hiçbir zaman eli boş gelmezdi onunla olan buluşmalarına emirhan. oyuncak ayılar, bol giyimli kuklalar ve milyondolarlık bebeklere değişmeyeceği el yapımı bez bebekler getirirdi.
yarım kalmış o güzel günleri hatırlayınca yüzünü buruşturdu. küçük şeylerle de mutluolmayibilenbiriydi oysa. şimdi ise cözülemeyen sudoku gibi bir kenara atılmış, unutulmuş gibi hissediyordu kendini yahut
ilkokuldamasaaltındaunutulanresimcantasi gibi... "sanagulbahcesivadetmedim" diyerek gitmişti yağmurlu bir öğleden sonra. vasıfsız, sıkıcı hayatına geri dönmek çok ağırına gitmişti. "kimsin ki sen onun için? nesin onun hayatında? sadrazam ikarus'un sol kanadı..." demişti kendi kendine, alaycı bir gülüşle.
kafasını dağıtmak istedi. içeriye girip ismail'e baktı. ismail kitabı çoktan bitirmiş, kulaklıklarını takıp kendini müziğe vermişti bile. "şimdi ananı laciverde boyadım!" diyerek muzipçe güldü ve çocukluğunda yaptığı gibi parmak uçlarına basarak arkasından sessizce ona doğru yürümeye başladı...
devamını gör...
bugünkü hava durumu
devamını gör...
üç kız kardeş (iclal aydın)
iclal aydın'ın kadın serisinden bir roman.
ben her ne kadar sıralamasını karıştırıp dağınık okusam ve bunu ilk kitabı okuduktan sonra öğrenip, yanlış yaptığım için hayıflansam da, çok da sıraya gerek olmadığını okuyunca anladım.
çünkü kitaplarda birbirinin devamı olay örgüsü yok. sadece diğer kitaptan tanıdık bir karaktere denk gelebilirsiniz ve bu sıkıntı değil.
kendini çürüten not: buraya kadar sırası önemli değil dediğim kitapların, sonuncusunu okuduktan sonra bu fikrim değişti. 'üç kız kardeş' sonrası kalbimin can mayası okunsa daha iyi olur. bir nevi dizinin ikinci sezonu gibi.
bu kitaba gelecek olursak, illa ki okuduğum serinin diğer kitabıyla kıyaslama yapıyorsun ve ben unutursun'u, onun olay örgülerini daha çok beğenmiştim. bu kitaba geleyim dedim ama gelememişim anlaşılan. neyse gelelim bu kitaba. baya çerez bir kitap. ege'de geçen çerez bir yazlık film tadında. bir buçuk günde bitebilecek kadar da akıcı bir dili var.
işlediği; aile, aşk, arkadaşlık, kardeşlik konuları etrafında dönüyor olaylar. her bir karakterin bir hikayesi var.
ben bir şekilde seri elimde mevcut, birini okumuşken diğerlerini de okuyayım bari düşüncesiyle okudum ki pişman değilim. vakit geçti. son kalan kitabı da okuyacağım elbette.
küçük bir not: kitabın konusu 3 sezon türk dizisi çıkacak potansiyelde. çıksa ve güzel kurgulanıp çekilmiş olsa, izleyicisi muhakkak olur. en azından, ayvalık, cunda manzaraları için bile izlenir.
ben her ne kadar sıralamasını karıştırıp dağınık okusam ve bunu ilk kitabı okuduktan sonra öğrenip, yanlış yaptığım için hayıflansam da, çok da sıraya gerek olmadığını okuyunca anladım.
çünkü kitaplarda birbirinin devamı olay örgüsü yok. sadece diğer kitaptan tanıdık bir karaktere denk gelebilirsiniz ve bu sıkıntı değil.
kendini çürüten not: buraya kadar sırası önemli değil dediğim kitapların, sonuncusunu okuduktan sonra bu fikrim değişti. 'üç kız kardeş' sonrası kalbimin can mayası okunsa daha iyi olur. bir nevi dizinin ikinci sezonu gibi.
bu kitaba gelecek olursak, illa ki okuduğum serinin diğer kitabıyla kıyaslama yapıyorsun ve ben unutursun'u, onun olay örgülerini daha çok beğenmiştim. bu kitaba geleyim dedim ama gelememişim anlaşılan. neyse gelelim bu kitaba. baya çerez bir kitap. ege'de geçen çerez bir yazlık film tadında. bir buçuk günde bitebilecek kadar da akıcı bir dili var.
işlediği; aile, aşk, arkadaşlık, kardeşlik konuları etrafında dönüyor olaylar. her bir karakterin bir hikayesi var.
ben bir şekilde seri elimde mevcut, birini okumuşken diğerlerini de okuyayım bari düşüncesiyle okudum ki pişman değilim. vakit geçti. son kalan kitabı da okuyacağım elbette.
küçük bir not: kitabın konusu 3 sezon türk dizisi çıkacak potansiyelde. çıksa ve güzel kurgulanıp çekilmiş olsa, izleyicisi muhakkak olur. en azından, ayvalık, cunda manzaraları için bile izlenir.
devamını gör...
kurt cobain
kendisinin intihar mektubunun türkçesi şöyle bir şeydir;
daha çocukça şikayetleri olan, tükenmiş, deneyimli bir ahmağın ağzından konuşuyor olmak. bu bayağı kolay anlaşılabilir bir not olmalı. yıllar boyunca,diyelim ki, cemiyetimizin serbestliği ve benimsemesi ile ilgili ahlak punk rock 101 derslerinden alınan öğütlerin ne kadar doğru olduğunu kanıtlamıştır. çok uzun yıllardır okuyup yazmakla birlikte dinlemekten, yaratmaktan da olduğu gibi heyecan almadım. bunlar için kelimelerle anlatılamayacak bir suçluluk duyuyorum.
mesela sahne arkasındayken ve ışıklar sönüp kalabalığın çılgın tezahüratı karşısında, beni hayran olduğum ve kıskandığım freddy mercury'e olduğu gibi etkilemedi. gerçek şu ki sizi aptal yerine koyamam. hiçbirinizi. bu basitçe ne sizin ne de benim için adil değil. aklıma gelen en kötü suç, insanlara karşı sahtekarlık yapıp 0 eğleniyormuşum gibi görünerek dolap çevirmek. bazen sahneye çıkmadan önce saati yumruklamak, zamanı durdurmak geçiyor içimden. kulisteyken, ışıklar söndüğünde duyduğum çığlıklar da etkilemiyor beni.
gücümün yettiğince değer vermek için her şeyi denedim ve deniyorum. tanrım, inan bana deniyorum, ama bu yeterli olmuyor. benim ve bizim birçok insanı etkilediğimiz ve eğlendirdiğimiz gerçeğine saygı duyuyorum. elden kaybolduktan sonra kıymet veren biri, o narsistlerden biri olur. ben çok hassasım. bir zamanlar bir çocukken sahip olduğum hevesi yeniden kazanmak için biraz uyuşmaya ihtiyacım var. son üç turumuzda şahsen tanıdıklarıma ve müziğimizin hayranı olan tüm insanlara daha çok değer verdim, ama hâlâ herkes için beslediğim asabiyet, suçluluk ve anlayışı aşamadım.
hepinizin içinde iyilik var ve sanırım insanları çok fazla seviyorum. öyle çok ki, bu beni mutsuz hissettiriyor. üzgün, küçük, hassas, değer vermeyen balık burcu. isa oğlum! neden tadını çıkarmıyorsunuz? bilmiyorum!ihtiras ve anlayış yemini eden cazibeli bir karım var ve bana eski halimi çok fazla hatırlatan bir kızım. sevgi ve neşe dolu, her gördüğü insanı öpüyor çünkü herkes çok iyidir ve ona kimse zarar vermez! frances' in üzgün, kendine zarar veren, ölü bir rock'çı olduğumu düşünecek olmasına dayanamıyorum. iyi yapıyorum, çok iyi. ve minnettarım, ama yedi yaşından beri insanlara karşı genel bir nefret duydum... sırf insanlara iyi geçinmek ve anlayış sahibi olmak çok kolay görünüyor diye. anlayış! sanırım sadece insanları çok sevdiğim ve onlara çok üzüldüğüm için. geçen yıllar boyunca mektuplarınız ve ilginiz için alevler içindeki mide ağrısı cehenneminden hepinize teşekkür ediyorum.
ben çok kararsızım, ümitsizim! artık eski tutkum yok, ve şunu hatırla, sönüp gitmektense yanmak daha iyidir.
barış, sevgi ve hoşgörü dileğiyle,frances ve courtney sunaginizda olacagim.lutfen devam et courtney.frances icin hayati cok daha mutlu olacak bensiz...sizi seviyorum, sizi seviyorum!
daha çocukça şikayetleri olan, tükenmiş, deneyimli bir ahmağın ağzından konuşuyor olmak. bu bayağı kolay anlaşılabilir bir not olmalı. yıllar boyunca,diyelim ki, cemiyetimizin serbestliği ve benimsemesi ile ilgili ahlak punk rock 101 derslerinden alınan öğütlerin ne kadar doğru olduğunu kanıtlamıştır. çok uzun yıllardır okuyup yazmakla birlikte dinlemekten, yaratmaktan da olduğu gibi heyecan almadım. bunlar için kelimelerle anlatılamayacak bir suçluluk duyuyorum.
mesela sahne arkasındayken ve ışıklar sönüp kalabalığın çılgın tezahüratı karşısında, beni hayran olduğum ve kıskandığım freddy mercury'e olduğu gibi etkilemedi. gerçek şu ki sizi aptal yerine koyamam. hiçbirinizi. bu basitçe ne sizin ne de benim için adil değil. aklıma gelen en kötü suç, insanlara karşı sahtekarlık yapıp 0 eğleniyormuşum gibi görünerek dolap çevirmek. bazen sahneye çıkmadan önce saati yumruklamak, zamanı durdurmak geçiyor içimden. kulisteyken, ışıklar söndüğünde duyduğum çığlıklar da etkilemiyor beni.
gücümün yettiğince değer vermek için her şeyi denedim ve deniyorum. tanrım, inan bana deniyorum, ama bu yeterli olmuyor. benim ve bizim birçok insanı etkilediğimiz ve eğlendirdiğimiz gerçeğine saygı duyuyorum. elden kaybolduktan sonra kıymet veren biri, o narsistlerden biri olur. ben çok hassasım. bir zamanlar bir çocukken sahip olduğum hevesi yeniden kazanmak için biraz uyuşmaya ihtiyacım var. son üç turumuzda şahsen tanıdıklarıma ve müziğimizin hayranı olan tüm insanlara daha çok değer verdim, ama hâlâ herkes için beslediğim asabiyet, suçluluk ve anlayışı aşamadım.
hepinizin içinde iyilik var ve sanırım insanları çok fazla seviyorum. öyle çok ki, bu beni mutsuz hissettiriyor. üzgün, küçük, hassas, değer vermeyen balık burcu. isa oğlum! neden tadını çıkarmıyorsunuz? bilmiyorum!ihtiras ve anlayış yemini eden cazibeli bir karım var ve bana eski halimi çok fazla hatırlatan bir kızım. sevgi ve neşe dolu, her gördüğü insanı öpüyor çünkü herkes çok iyidir ve ona kimse zarar vermez! frances' in üzgün, kendine zarar veren, ölü bir rock'çı olduğumu düşünecek olmasına dayanamıyorum. iyi yapıyorum, çok iyi. ve minnettarım, ama yedi yaşından beri insanlara karşı genel bir nefret duydum... sırf insanlara iyi geçinmek ve anlayış sahibi olmak çok kolay görünüyor diye. anlayış! sanırım sadece insanları çok sevdiğim ve onlara çok üzüldüğüm için. geçen yıllar boyunca mektuplarınız ve ilginiz için alevler içindeki mide ağrısı cehenneminden hepinize teşekkür ediyorum.
ben çok kararsızım, ümitsizim! artık eski tutkum yok, ve şunu hatırla, sönüp gitmektense yanmak daha iyidir.
barış, sevgi ve hoşgörü dileğiyle,frances ve courtney sunaginizda olacagim.lutfen devam et courtney.frances icin hayati cok daha mutlu olacak bensiz...sizi seviyorum, sizi seviyorum!
devamını gör...
alkol tüketmekle övünmek
sigara içmekle övünmek
yattığı/takıldığı kişi sayısıyla övünmek
bunlarla övünen insanların övünecek başka meziyetleri olduğuna inanmıyorum. boş insanlar.
yattığı/takıldığı kişi sayısıyla övünmek
bunlarla övünen insanların övünecek başka meziyetleri olduğuna inanmıyorum. boş insanlar.
devamını gör...
melissa joan hart
bir kaşkolnikov ukdesidir.
amerikalı oyuncu, yazar, yönetmen ve şarkıcıdır. tam adı melissa catherine joan hart’tır. 1976 yılında new york’ta doğan oyuncu her zaman on yedi yaşındadır. asla yaşı büyümeyecek ve asla dış görünüşü değişmeyecektir benim için. o her zaman genç cadı sabrina’dır.

melissa joan hart’ı başka hiçbir yerde izlemedim. sadece sabrina the teenage witch. bu dizi türkiye’de daha sonra acemi cadıismi ile yayınlanan dizinin orijinalidir.
sabrina zelda ve hilda isimlerindeki iki halası ile yaşayan genç bir cadıydı ve melissa joan hart bu dizide muhteşemdi. kendine oyunculuk kariyerinden shirley temple ve audrey hepburn’u örnek aldığını söyleyen melissa joan hart sabrina rolünde o kadar doğal ve sevimlidir ki insan izlerken doğal bir büyü altında hisseder kendini.
melissa joan hart ayrıca bir müzisyendir ama çok iyi bir müzisyen olduğunu söyleyemeyeceğim. this ıs what 'na na' means, sabrina, the teenage witch: the album ve peter and the wolf isimli albümler çıkaran oyuncu çok da başarılı olamamıştır.
velhasılı benim için melissa joan hart sabrina’dır ve her zaman öyle kalacaktır. hala olsa izlerdim bu diziyi ve eminim yine sabrina’ya hayran olurdum.
amerikalı oyuncu, yazar, yönetmen ve şarkıcıdır. tam adı melissa catherine joan hart’tır. 1976 yılında new york’ta doğan oyuncu her zaman on yedi yaşındadır. asla yaşı büyümeyecek ve asla dış görünüşü değişmeyecektir benim için. o her zaman genç cadı sabrina’dır.

melissa joan hart’ı başka hiçbir yerde izlemedim. sadece sabrina the teenage witch. bu dizi türkiye’de daha sonra acemi cadıismi ile yayınlanan dizinin orijinalidir.
sabrina zelda ve hilda isimlerindeki iki halası ile yaşayan genç bir cadıydı ve melissa joan hart bu dizide muhteşemdi. kendine oyunculuk kariyerinden shirley temple ve audrey hepburn’u örnek aldığını söyleyen melissa joan hart sabrina rolünde o kadar doğal ve sevimlidir ki insan izlerken doğal bir büyü altında hisseder kendini.
melissa joan hart ayrıca bir müzisyendir ama çok iyi bir müzisyen olduğunu söyleyemeyeceğim. this ıs what 'na na' means, sabrina, the teenage witch: the album ve peter and the wolf isimli albümler çıkaran oyuncu çok da başarılı olamamıştır.
velhasılı benim için melissa joan hart sabrina’dır ve her zaman öyle kalacaktır. hala olsa izlerdim bu diziyi ve eminim yine sabrina’ya hayran olurdum.
devamını gör...
dinlerde tapmak yoktur denilmesi
bernard lewis'in çatışan kültürler kitabından bir ifadeyi hatırlatan başlık.
"barbarlar, haliyle, kendilerine barbar demiyorlardı; putperestler de hristiyanlığı benimsemelerine ve kendilerini böyle görmek üzere eğitilmelerine değin kendileri için bu yakıştırmayı kullanmıyorlardı."
bir şeyin parçası olmaktan sıyrılıncaya dek, o şeyi tam olarak görmenin ve algılamanın mümkün olduğunu düşünmüyorum.
"barbarlar, haliyle, kendilerine barbar demiyorlardı; putperestler de hristiyanlığı benimsemelerine ve kendilerini böyle görmek üzere eğitilmelerine değin kendileri için bu yakıştırmayı kullanmıyorlardı."
bir şeyin parçası olmaktan sıyrılıncaya dek, o şeyi tam olarak görmenin ve algılamanın mümkün olduğunu düşünmüyorum.
devamını gör...
