andromeda galaksisinde yer alan en gizemli nötron yıldızı
değeri bilinmeyen, kibarlar kibarı bir yazar. sözlüğün ücra köşelerinde solup gitmesine izin vermeyelim. az çok demeyelim. kalemine kuvvet sevgili the matrix isn't real.
devamını gör...
ak parti ile ülkemiz 50 yıl ileri gitti
evet yolsuzluk yolunda ama.
devamını gör...
her başlığın altına hayırlı forumlar yazan tip
her başlığın altına z kuşağı yazan tiple ölümüne kapışır.
devamını gör...
eve kahve makinesi almak
french press'le kahve demlemekten bıkan ben için büyük bir hayal olan mutfak aleti.
devamını gör...
güney kore hayranı liseli kızlar
sevgisizlikten yaşanmaz hale gelen dünyada bırakın da insanlar istediği şeyi sevsin demek istediğim kızlar.
devamını gör...
zamanın rengi
sulu boya yaparken, bardakta karıştırdığımız fırçadan akan boyalarla karışmış su gibi... bulanık.
devamını gör...
son singapur vapuru (yazar)
#528472 heyyt be işte bu. böyle cesur ve samimi yazarları görünce mutlu oluyorum. yazmalarınız daim olsun.tam destek.
devamını gör...
din düşmanlığını vatanseverlik sanmak
ulan ortada dinsizliğin daniskası sende, hile sende, yalan iftira sende, talan yağma zulüm sende, diri diri insan yakmaktan, hırsızlıktan oğlancılığa kadar temel belaların hepsi sende kısaca dinsizliğin daniskası sende... ve burayı okuyan değerli yazar sözümün burasından sonrasında ince bir sitemimdir sana
suyun başını tutan bu kahpeliklere yani dincilik patentli bu dinsizliğe teslim olursan, onurunla beraber aklını da kaybedersin. dinci şu sıraladığım bütün ahlaksızlık adı altında işini yapıyor da sana ne oluyor ? kendine gel...
suyun başını tutan bu kahpeliklere yani dincilik patentli bu dinsizliğe teslim olursan, onurunla beraber aklını da kaybedersin. dinci şu sıraladığım bütün ahlaksızlık adı altında işini yapıyor da sana ne oluyor ? kendine gel...
devamını gör...
bu sıcakta başörtüsünü niye takıyorsun
şimdi senin şort giyene laf edenden ne farkın kaldı dediğim başlık. başkaları hakkında ahkam kesmek atasporu icra edicisine sitem.
devamını gör...
çaylaklar sekmesinin daha keyifli olması
iki dakika göz gezdirip farkettiğim durumdur. hepsi yazar olmak için ilber ortaylı gibi takılıyorlar. yazar olunca şımaracaklar ama şu an hepsi çok kıyak tanımlar giriyor. helal len çaylaklar.
devamını gör...
sefirin kızı
son zamanlarda gördüğüm en iğrenç dizi. arkadaş bir de bunu kadınlar bayıla bayıla izliyorlar tecavüze uğramış bir kadının gerdek gecesi bakire çıkmaması peh peh konuya bak. senarist de iki kadınmış. ben artık gerçekten türk hemcinslerimi anlamıyorum. herhalde yüzlerce yıldır esir oldukları için stockholm sendromu falan yaşıyorlar.
bu furya asmalı konakla başladı eski türk filmlerinde ağalar kötü halk iyidi. artık ağalar efeler her kadının istediği muhteşem erkek. tesadüfe bak tam siyasi iktidarın da istediği toplum tipi. eşcinselliğe kızan rtük bu diziyi pek sevdi herhalde çünkü tam onların "namus" una uygun.
gerçekten bu dizileri izleyenler ve çekenler olarak midemi bulandırıyorsunuz zar beyinliler.
evet bir dizi gerçek olayları anlatmak ve kamu spotu yapmak zorunda değil ama kadınların ezildiği hor görüldüğü eğitim seviyesinin bu kadar düşük olduğu ve namus ahlak bekaret üçlüsünden çıkamamış kafaların olduğu bir ülkede bu dizi insanları manüpile etmekten başka bir şey değil.
bu furya asmalı konakla başladı eski türk filmlerinde ağalar kötü halk iyidi. artık ağalar efeler her kadının istediği muhteşem erkek. tesadüfe bak tam siyasi iktidarın da istediği toplum tipi. eşcinselliğe kızan rtük bu diziyi pek sevdi herhalde çünkü tam onların "namus" una uygun.
gerçekten bu dizileri izleyenler ve çekenler olarak midemi bulandırıyorsunuz zar beyinliler.
evet bir dizi gerçek olayları anlatmak ve kamu spotu yapmak zorunda değil ama kadınların ezildiği hor görüldüğü eğitim seviyesinin bu kadar düşük olduğu ve namus ahlak bekaret üçlüsünden çıkamamış kafaların olduğu bir ülkede bu dizi insanları manüpile etmekten başka bir şey değil.
devamını gör...
magnum photos
uluslararası bir fotoğraf ajansıdır. new york, paris, londra ve tokyo'da ofisleri olan bu ajans 1947 yılında başta henri cartier bresson olmak üzere savaş fotoğrafçıları olan robert capa, david seymour ve george rodger tarafından kurulmuştur.
devamını gör...
melis sezen
sadakatsiz dizisi ile tanıdığım genç oyuncu. tip olarak tam formülü veriyorum not alın :
ezgi mola + irem sak = melis sezen
www.google.com/search?q=Mel...
ezgi mola + irem sak = melis sezen
www.google.com/search?q=Mel...
devamını gör...
yabancı
tanım romanın analizi olmasından mütevellit ağır derecede spoiler içermektedir.
albert camus'nun 1942 yılında yayınlanan ilk ve en ünlü romanı. sanılanın aksine varoluşçu bir eser değildir, absürt edebiyatının ilk örneklerinden biridir.
okuması gayet kolay olan bir roman olsa da, gerçek anlamda anlaması basit değildir çünkü olan olaylar üzerine birçok farklı bakış açısıyla, birçok farklı çıkarımda bulunmak mümkün.
romandaki en bariz fikir, muhtemelen insanın varoluşunun absürtlüğü. absürt edebiyatının ana fikirlerinden birisi insanın varoluşunun, insan hayatının koşullarının absürtlüğüdür. yani insan, varoluşunu, varoluş koşullarını anlayabilecek kapasitede değildir. bir örnekle açıklarsak: en kolay örnek ölümdür. ölüm, insanın gerçek anlamda kavrayabildiği bir konsept değil. insan, bir taraftan ölümün hiç gelmeyeceğini düşünür, diğer taraftan da bir şekilde sonsuza kadar yaşayacağını düşünür (bkz: din). varoluşun absürtlüğü de bu nokta da giriyor. tek bir insanın varoluşu, hayatı bir bakıma anlamsızdır. bir insanın hayatı sahip olabileceği en önemli şey ve hayat, bir insanın deneyimleyebileceği en uzun olay. ancak tek bir insanın hayatı, bütün dünya (hatta günümüzde evren) ile karşılaştırıldığında anlamsız, ufak. hepimiz birkaç jenerasyona unutulup gitmiş olacağız. bir insanın hayatına yüklediği anlam ile bir insan hayatının evrensel anlamı arasındaki ilişki absürt yani bir tutuşmazlık var.
romanın başkarakteri, meursault da burada işe dahil oluyor. roman, bir ölümle başlayıp bir ölümle bitiyor. kitapın dönüm noktasında ise yine bir ölüm var. lakin meursault, ne annesinin ölümünü, ne öldürdüğü arabın ölümünü, ne de kendi ölümünü ciddiye alıyor. ciddiye almamak tam doğru kelime değil aslına bakarsanız; meursault, kitaptaki bütün ölümlerin karşısında kayıtsız, umursamaz. lakin romandaki üç ölüm de, meursault'nun hayatını derinden etkiliyor. sonuç olarak, romanda insan hayatına iki farklı bakış açısı olduğunu söyleyebiliriz: birincisi, meursault'nun bakış açısı, ki bu insan hayatının doğadaki yerine benzer. meursault, bütün roman boyunca dış etkenlerden çok etkileniyor. annesinin ölümünde, arabı öldürdüğünde ya da mahkeme salonunda havanın sıcaklığı meursault'nun düşünmesine bile engel oluyor. meursault, devamlı dış faktörlerden etkilenen güdülerinin farkında yani meursault, bir bakıma, doğa ve çevre ile harmoni içerisinde. insan hayatına bir diğer bakış açısı ise okuyucunun ve meursault'nun arkadaşlarının olaylara bakış açısı.
iki bakış açısı arasındaki fark nedir diye sorarsanız cevabı aslında tanımın en başında verdim: insanın hayata bakış açısı ile insan hayatının dünyadaki yeri arasında bir tutuşmazlık var. toplum ve doğa birbiri ile zıt düşüyor bir bakıma. lakin yabancı'yı ilk okuduğumdan beri aklımda bir soru var: yabancı kim? bu soruya ilk cevabınız meursault olacaktır. meursault, topluma yabancı. lakin meursault, çevresine yabancı değil, doğaya yabancı değil. aksine, doğanın bir yansıması gibi hareket ediyor. her harekete, hisleri çevresel faktörlerin bir sonucu bir bakıma. diğer taraftan, meursault'nun dışındaki karakterler, toplumun normlarına yabancı olmasalar da, kendi çevrelerine yabancılar. meursault'nun annesinin cenazesinde, annesinin huzurevinden bir arkadaşı da katılır ve bu karaktere, meursault'nun mahkemesi sırasında meursault'nun annesinin cenazesi sırasında ağlayıp ağlamadığı sorulur. adam, cenazede çok ağladığını ve ağlamaktan hiçbir şey göremediğini söyler. bu etki, romanın meursault'nun gözünden anlatılması ile daha da güçlü hale geliyor çünkü meursault'nun gözünden yabancı olan kendisi değil, olamaz da.
aynı zamanda, camus insan hayatının absürtlüğüne de değinmekte. meursault'nun, romanın başından sonuna kadar başına gelen bütün olaylar şans eseri ve kendi içinde mantıklıymış gibi gözükse dahi saçma. meursault'yu cinayete sürükleyen olaylar silsilesi tümüyle şans eseri ve öldürdüğü kişi de kendisiyle hiçbir alakası olmayan biri. hatta meursault'nun gözünde o kadar yabancı ki, ismi bile yok: "arap" denilip geçiliyor. meursault'nun mahkemesi ise tam bir saçmalık. meursault, annesinin cenazesinde nasıl davrandığının üzerine yargılanıyor. işlediği cinayetle hiçbir alakası yok olmamasına rağmen. meursault, bir bakıma iyi bir evlat olarak görülmediği için idama mahkum ediliyor. toplumun normlarına yabancı, oluşu meursault'yu suçlu yapıyor, arabı öldürmesi değil.
albert camus'nun 1942 yılında yayınlanan ilk ve en ünlü romanı. sanılanın aksine varoluşçu bir eser değildir, absürt edebiyatının ilk örneklerinden biridir.
okuması gayet kolay olan bir roman olsa da, gerçek anlamda anlaması basit değildir çünkü olan olaylar üzerine birçok farklı bakış açısıyla, birçok farklı çıkarımda bulunmak mümkün.
romandaki en bariz fikir, muhtemelen insanın varoluşunun absürtlüğü. absürt edebiyatının ana fikirlerinden birisi insanın varoluşunun, insan hayatının koşullarının absürtlüğüdür. yani insan, varoluşunu, varoluş koşullarını anlayabilecek kapasitede değildir. bir örnekle açıklarsak: en kolay örnek ölümdür. ölüm, insanın gerçek anlamda kavrayabildiği bir konsept değil. insan, bir taraftan ölümün hiç gelmeyeceğini düşünür, diğer taraftan da bir şekilde sonsuza kadar yaşayacağını düşünür (bkz: din). varoluşun absürtlüğü de bu nokta da giriyor. tek bir insanın varoluşu, hayatı bir bakıma anlamsızdır. bir insanın hayatı sahip olabileceği en önemli şey ve hayat, bir insanın deneyimleyebileceği en uzun olay. ancak tek bir insanın hayatı, bütün dünya (hatta günümüzde evren) ile karşılaştırıldığında anlamsız, ufak. hepimiz birkaç jenerasyona unutulup gitmiş olacağız. bir insanın hayatına yüklediği anlam ile bir insan hayatının evrensel anlamı arasındaki ilişki absürt yani bir tutuşmazlık var.
romanın başkarakteri, meursault da burada işe dahil oluyor. roman, bir ölümle başlayıp bir ölümle bitiyor. kitapın dönüm noktasında ise yine bir ölüm var. lakin meursault, ne annesinin ölümünü, ne öldürdüğü arabın ölümünü, ne de kendi ölümünü ciddiye alıyor. ciddiye almamak tam doğru kelime değil aslına bakarsanız; meursault, kitaptaki bütün ölümlerin karşısında kayıtsız, umursamaz. lakin romandaki üç ölüm de, meursault'nun hayatını derinden etkiliyor. sonuç olarak, romanda insan hayatına iki farklı bakış açısı olduğunu söyleyebiliriz: birincisi, meursault'nun bakış açısı, ki bu insan hayatının doğadaki yerine benzer. meursault, bütün roman boyunca dış etkenlerden çok etkileniyor. annesinin ölümünde, arabı öldürdüğünde ya da mahkeme salonunda havanın sıcaklığı meursault'nun düşünmesine bile engel oluyor. meursault, devamlı dış faktörlerden etkilenen güdülerinin farkında yani meursault, bir bakıma, doğa ve çevre ile harmoni içerisinde. insan hayatına bir diğer bakış açısı ise okuyucunun ve meursault'nun arkadaşlarının olaylara bakış açısı.
iki bakış açısı arasındaki fark nedir diye sorarsanız cevabı aslında tanımın en başında verdim: insanın hayata bakış açısı ile insan hayatının dünyadaki yeri arasında bir tutuşmazlık var. toplum ve doğa birbiri ile zıt düşüyor bir bakıma. lakin yabancı'yı ilk okuduğumdan beri aklımda bir soru var: yabancı kim? bu soruya ilk cevabınız meursault olacaktır. meursault, topluma yabancı. lakin meursault, çevresine yabancı değil, doğaya yabancı değil. aksine, doğanın bir yansıması gibi hareket ediyor. her harekete, hisleri çevresel faktörlerin bir sonucu bir bakıma. diğer taraftan, meursault'nun dışındaki karakterler, toplumun normlarına yabancı olmasalar da, kendi çevrelerine yabancılar. meursault'nun annesinin cenazesinde, annesinin huzurevinden bir arkadaşı da katılır ve bu karaktere, meursault'nun mahkemesi sırasında meursault'nun annesinin cenazesi sırasında ağlayıp ağlamadığı sorulur. adam, cenazede çok ağladığını ve ağlamaktan hiçbir şey göremediğini söyler. bu etki, romanın meursault'nun gözünden anlatılması ile daha da güçlü hale geliyor çünkü meursault'nun gözünden yabancı olan kendisi değil, olamaz da.
aynı zamanda, camus insan hayatının absürtlüğüne de değinmekte. meursault'nun, romanın başından sonuna kadar başına gelen bütün olaylar şans eseri ve kendi içinde mantıklıymış gibi gözükse dahi saçma. meursault'yu cinayete sürükleyen olaylar silsilesi tümüyle şans eseri ve öldürdüğü kişi de kendisiyle hiçbir alakası olmayan biri. hatta meursault'nun gözünde o kadar yabancı ki, ismi bile yok: "arap" denilip geçiliyor. meursault'nun mahkemesi ise tam bir saçmalık. meursault, annesinin cenazesinde nasıl davrandığının üzerine yargılanıyor. işlediği cinayetle hiçbir alakası yok olmamasına rağmen. meursault, bir bakıma iyi bir evlat olarak görülmediği için idama mahkum ediliyor. toplumun normlarına yabancı, oluşu meursault'yu suçlu yapıyor, arabı öldürmesi değil.
devamını gör...
insanı tüketen şeyler
(bkz: türkiye'de yaşamak)
devamını gör...
bir dergiye yazı yollamış yazarlar veri tabanı
ben de birkaç dergiyi yazı yolladım
açıkçası bu yazıları okuyan ve inceleyen kişilerin pek yetkin olduklarını düşünmüyorum. " çay içen insandan zarar gelmez " edebiyatı yapan insanlardan bir şey beklemeyin derim.
açıkçası bu yazıları okuyan ve inceleyen kişilerin pek yetkin olduklarını düşünmüyorum. " çay içen insandan zarar gelmez " edebiyatı yapan insanlardan bir şey beklemeyin derim.
devamını gör...



