kaygı bozukluğu
dünya üzerinde insanın başına gelebilecek en kötü iki şeyden birisi olduğunu düşünüyorum.belki de bu ikisi hayatımda tattığım en acı deneyimlerden olduğu için böyle bir genellemeye başvurdum, bilmiyorum.yaşanabilecek en s.ktiri boktan iki şey: depresyon ve kaygı bozukluğu.depresyon sosyalleşmenizle doğrudan bağlantılı olmasa da, kaygı bozukluğu sizin sosyalliğinizin kökünü kurutan bir bozukluk.eğer siz de kaygı bozukluğuna sahip olduğunuzdan şüpheleniyorsanız lütfen vakit kaybetmeden bir uzmana danışın.çünkü şu devirde influencer adı arkasına saklanan sude alkış isimli bireyler gibileri şey diyor: depresyonunu sonuna kadar, dibine dek yaşa! :d
{böyle (bkz: herbokolog) kişileri çevrenizden ve görüş alanınızdan uzak tutun.}
ilk başta sosyalleşme olmak üzere, birçok alanda hayatınızı kısıtlayan, düşmanınız mı dostunuz mu bilinmeyen varlık.evet 'varlık'.çünkü bazen sizi ateşleyen de o, ateşe veren de.özellikle şey lafı sizin dostunuz olur: 'abartmıyor musun biraz ya?'.gülüp s. ktir lan diyip geçeceğiniz dönemler ne yazık ki henüz yakınlarda değildir eğer yeni yeni tanışıyorsanız.muhtemelen birkaç yıl içerisinde sevmeye, parçanız olarak görmeye başlayacaksınız bu kaygı bozukluğunu.asla nefret beslemeyin, hor görmeyin.gözlerinizi açar, etrafınızdakileri elekten geçirir, birçok 'ince taneler' kayıp gider.
kısacası çevrenizi gözlemleme, kendinizi tanıma ve insanları yorumlama şansı sunar size.bunun karşılığında aldıklarını yaşayanlar bilir...
{böyle (bkz: herbokolog) kişileri çevrenizden ve görüş alanınızdan uzak tutun.}
ilk başta sosyalleşme olmak üzere, birçok alanda hayatınızı kısıtlayan, düşmanınız mı dostunuz mu bilinmeyen varlık.evet 'varlık'.çünkü bazen sizi ateşleyen de o, ateşe veren de.özellikle şey lafı sizin dostunuz olur: 'abartmıyor musun biraz ya?'.gülüp s. ktir lan diyip geçeceğiniz dönemler ne yazık ki henüz yakınlarda değildir eğer yeni yeni tanışıyorsanız.muhtemelen birkaç yıl içerisinde sevmeye, parçanız olarak görmeye başlayacaksınız bu kaygı bozukluğunu.asla nefret beslemeyin, hor görmeyin.gözlerinizi açar, etrafınızdakileri elekten geçirir, birçok 'ince taneler' kayıp gider.
kısacası çevrenizi gözlemleme, kendinizi tanıma ve insanları yorumlama şansı sunar size.bunun karşılığında aldıklarını yaşayanlar bilir...
devamını gör...
ace of spades
motörhead'in en sevilen şarkısıdır. ayrıca 1980 yılında çıkan albümüyle aynı isimdedir. "ace of spades" iskambilin en yakışıklı kartı olan "maça ası"dır.
rahmetli lemmy kilmister, bas gitara çağ atlattığı bu şarkıda; yaşamı kumar oynamaya; kendiniyse başarılı bir kumarbaza benzetiyor.
ukde: eyluling
rahmetli lemmy kilmister, bas gitara çağ atlattığı bu şarkıda; yaşamı kumar oynamaya; kendiniyse başarılı bir kumarbaza benzetiyor.
ukde: eyluling
devamını gör...
çocuk sahibi olmamak için sebepler
küçükken tatlı oluyorlar da sonra bozuyorlar. ayrıca çok masraflı ve en önemlisi de ömrünü harcıyorsun yetiştirene kadar. yok yok, yapmayın siz çocuk falan. eşinizle beraber keyfinize bakın. balayına falan gidin mesela.
devamını gör...
yazarların uğraştığı sanat dalları
bana emanet edilen minicik 7 yaşları 4 yıl boyunca şekillendirmeye çalışıyorum. sonra onlar büyüyüp meslek sahibi oluyorlar.hatta bazıları ilk maaşlarıyla bir şekilde çalıştığım kurumu bulup çiçek gönderiyorlar ve ben başarılarına her tanık oluşumda şükrediyorum mesleğime.
devamını gör...
koku
daha önce filmini izlediğim şimdilerde okumaya başladığım kitaptır. filmin bazı sahneleri izlerken insanı inanılmaz rahatsız etmektedir bunu söylemek istedim, çok hassas kişiler izlemesin. ancak gelelim kitaba... kitabın can yayınlarından olan çevirisini edindim ve 50 sayfasını okudum hali hazırda. okurken insana duygusuzluğun duygusunu çok güzel verdiğini söyleyebilirim. ana karakter olan greenouille'in koku duyusundan başka hiçbir nesneye, insana ya da kendisine olan duygusunun olmadığını hissettim. koku duyusuna karşı ise hayatta belki de yetenekli olduğu tek konu olmasından dolayı sevgi beslediğini düşündürdü bana. hatta bu karakteri gerçek yaşamda gözlemleyebilseydim antisosyal kişilik bozukluğu (bkz: sosyopat) olduğunu düşünürdüm muhtemelen. daha önce filmini izlememe rağmen yazarın yapmış olduğu betimlemelerle filmdeki sahneler yerine benim kafamda bambaşka bir ortam ve bambaşka bir greenouille canlanıyor. bunun yazarın bir başarısı olduğunu düşünüyorum çünkü çeviri kitap olmasına rağmen tasvirlerini okurken inanılmaz keyif aldım. ileride klasikleşecek eserlerden biri olacak bence. yazarı şimdilerde 72 yaşındaymış henüz ölmediği için tam manasıyla herkesçe bilinen bir eser olamamış olabilir belki de. imkanım olsa yazarla konuşmak ve iç dünyasını anlamak isterdim çünkü yazarın üslubundan ziyade zaten kurgu başlı başına daha önce izlediklerim ve okuduklarımdan çok farklı.
devamını gör...
kitabevi gezip internetten kitap alan tip
bu tip, ekonomik olarak zorlanmadan kitap almanın kolay yolunu bulan tiptir. evet kitaplara dokunarak, okuyarak o kitabı keşfetmek gibisi yok ancak mağazadan da alınacak gibi değil artık.doğrusu da internetten almaktır. kitapevlerinde 50 tl lik kitapları internet sitelerindeki kampanyayla 15-20 tl'ye bile alınabiliniyor.
devamını gör...
sadece cahillerin kuracağı cümleler
devamını gör...
misafirliğe gidildiğinde başkasının giydiği terliğin verilmesi
hemen hemen her evde yapılan bir davranıştır. herkesin alım gücü iyi olmadığından misafir için bir terlikle idare edilmeye çalışılır. aslında bazıları kendilerince misafire değer verildiğini de göstermek isterler. bu demek değildir ki kirli ve pis olarak aynı terliği gelen her misafire giymesi için verin, değildir.
doğru olan, misafire temiz terlik verilmesi yoksa da karşıdakini de zor durumda bırakmamak için bu davranışta hiç bulunulmamasıdır. kimi insan yanında terliğini taşır ama taşımayan da olabilir.
misafirliği seven bir millet olduğumuzdan her alternatifi düşünmek lazım.
doğru olan, misafire temiz terlik verilmesi yoksa da karşıdakini de zor durumda bırakmamak için bu davranışta hiç bulunulmamasıdır. kimi insan yanında terliğini taşır ama taşımayan da olabilir.
misafirliği seven bir millet olduğumuzdan her alternatifi düşünmek lazım.
devamını gör...
kıyamete bir milyar yıl
bir arkadi strugatski ve boris strugatski bilimkurgu romanıdır.
bazen çok büyük bir kendini beğenmişlik yaptığımı düşünüyorum arkadi ve boris strugatski romanları ile ilgili tanımlar yazarken. içimden bir ses sürekli “ ne hakla” diyor ama yine kendimi tutamayacağım ve yazacağım tanımımı.
yıllardır aklımda olan bir öykü var. öykünün her şeyi hazır; zihnimde yazdım bitti, yan öyküleri hazırladım, karakter derinlikleri tamam. sadece oturup kağıda dökmek kaldı ama olmuyor. ne zaman bu öyküyü somutlaştırmak için masanın başına otursam bir şey oluyor. ya biri geliyor ya keyfim kaçıyor ya telefon çalıyor ya da uykum geliyor. uzun süredir anlam vermeye çalışıyordum “ kantar ve göktaşı” öykümü neden yazamadığıma. bu kitabı okuduktan sonra nedenini anladım.
bir biliminsanı olan dimitri malyanov nobel almasını garantileyecek bir buluşun arefesinde olduğu için eşini ve çocuğunu tatile gönderir ve çalışmalarına son hızla devam eder. ama bir şeyler onu engellemek için seferber olmuştur adeta. önce kapısına bırakılan votka sonra insanı bilimden soğutacak kadar güzel bir kadın.
dimitri diğer biliminsanı arkadaşlarının çalışmalarının da aynı şekilde engellendiğini öğrenir. evren biliminsanlarının çalışmasını engellemek için bir kumpas kurmaktadır.
kantar ve göktaşı öykümün kaderi de bu olabilir bence. eğer bir gün bir yerde bu öyküyü okursanız bilin ki evrendeki kötü güçlere karşı savaşı kazanmışımdır.
o zamana kadar bu muhteşem romanı okuyup kendi talihsiz yaratıcı çabalarınızın neden sonuçsuz kaldığını anlayabilirsiniz.
bazen çok büyük bir kendini beğenmişlik yaptığımı düşünüyorum arkadi ve boris strugatski romanları ile ilgili tanımlar yazarken. içimden bir ses sürekli “ ne hakla” diyor ama yine kendimi tutamayacağım ve yazacağım tanımımı.
yıllardır aklımda olan bir öykü var. öykünün her şeyi hazır; zihnimde yazdım bitti, yan öyküleri hazırladım, karakter derinlikleri tamam. sadece oturup kağıda dökmek kaldı ama olmuyor. ne zaman bu öyküyü somutlaştırmak için masanın başına otursam bir şey oluyor. ya biri geliyor ya keyfim kaçıyor ya telefon çalıyor ya da uykum geliyor. uzun süredir anlam vermeye çalışıyordum “ kantar ve göktaşı” öykümü neden yazamadığıma. bu kitabı okuduktan sonra nedenini anladım.
bir biliminsanı olan dimitri malyanov nobel almasını garantileyecek bir buluşun arefesinde olduğu için eşini ve çocuğunu tatile gönderir ve çalışmalarına son hızla devam eder. ama bir şeyler onu engellemek için seferber olmuştur adeta. önce kapısına bırakılan votka sonra insanı bilimden soğutacak kadar güzel bir kadın.
dimitri diğer biliminsanı arkadaşlarının çalışmalarının da aynı şekilde engellendiğini öğrenir. evren biliminsanlarının çalışmasını engellemek için bir kumpas kurmaktadır.
kantar ve göktaşı öykümün kaderi de bu olabilir bence. eğer bir gün bir yerde bu öyküyü okursanız bilin ki evrendeki kötü güçlere karşı savaşı kazanmışımdır.
o zamana kadar bu muhteşem romanı okuyup kendi talihsiz yaratıcı çabalarınızın neden sonuçsuz kaldığını anlayabilirsiniz.
devamını gör...
kafa sözlük
umarım büyür ve hayal edildiği gibi bir yer olur. acısıyla tatlısıyla güzel bir 1 ay geçirmemi sağlamış sözlüktür.
devamını gör...
sözlük güncellemeleri
yeni rozetlerimiz yayında.
devamını gör...
yoldaş benjamin franklin'in sözlüğü bırakması
yoldaş abi sevdiğimiz bir abimizdi.
janti adamdı,
adabı giyinmeyi çok iyi bilirdi,
mesela ben bilmem.
çok gülerdi, ben gülmem!
bu sözlükteki çaylak, abi karma puan dediğinde sırtını dönerdi,
ben dönmem!
bir bilsen, yoldaş abi sözlüğü düzelt, dediğinde
dalga geçerdi,
ben geçmem.
yoldaş abi sevdiğimiz bir abimizdi ama;
beğeniyi de bi'tuhaf dağıtırdı,
ne varsa elinde yine döner dolaşır onun elinde kalırdı
benim kalmaz!
bizde beğeni, masaya konur.
herkes hak ettiği kadar alır.
yoldaş abi fake hesabını adamına taşıttırırdı
ben de fake hesabımı saklamam!
abim bu sözlükte; şöyle fiyakalı ama biraz da yamuk yazardı
ben arkamı çaylaklara verince
şöyle yaslanırım bi'geriye.
janti adamdı,
adabı giyinmeyi çok iyi bilirdi,
mesela ben bilmem.
çok gülerdi, ben gülmem!
bu sözlükteki çaylak, abi karma puan dediğinde sırtını dönerdi,
ben dönmem!
bir bilsen, yoldaş abi sözlüğü düzelt, dediğinde
dalga geçerdi,
ben geçmem.
yoldaş abi sevdiğimiz bir abimizdi ama;
beğeniyi de bi'tuhaf dağıtırdı,
ne varsa elinde yine döner dolaşır onun elinde kalırdı
benim kalmaz!
bizde beğeni, masaya konur.
herkes hak ettiği kadar alır.
yoldaş abi fake hesabını adamına taşıttırırdı
ben de fake hesabımı saklamam!
abim bu sözlükte; şöyle fiyakalı ama biraz da yamuk yazardı
ben arkamı çaylaklara verince
şöyle yaslanırım bi'geriye.
devamını gör...
john locke
john locke: sessizlik abidesi, nesne sınıfı: keter
oxford'da okuduğu yıllar boyunca sessizlik abidesi olarak anılan locke, siyaset felsefesinde kilit bir öneme sahip bir kimsedir. thomas hobbes başlığındaki yazım tamamen bitmemişti ve muhtemelen locke hakkında yazdıklarımı da bitiremeyeceğim ama madem hobbes'tan bahsettim o halde locke'tan bahsetmenin de zamanı gelmiştir. (biraz da olsa.) konumuz siyaset felsefesi.
thomas hobbes vahşiydi. dünyasını, kurgulamış olduğu doğa durumunu güvensizlik ve korku üzerine inşa etmişti. ardından da insanların, gurur ve korkunun çekişmesinden doğan yaratık "leviathan"a yetkilerini bir sözleşmeyle devrettiğinden bahsetmişti. hatta makyavelist bir üslup geliştirip insan doğası'nın kötücüllüğünden söz etmişti. dolayısıyla anlıyoruz ki hobbes da birilerinden etkilenmiş. tıpkı locke'un hobbes'tan etkilendiği gibi.
tam olarak etkilendi diyemeyiz belki fakat locke, hobbes'un geliştirdiği doğa durumunu yumuşatan kişidir. daha liberal bir anayasal devlet teorisi geliştirdiğini söyleyebiliriz locke'un. seküler bir mutlakiyet doktrini geliştiren hobbes'un tam karşısına yerleştirebiliriz locke'un dinsel hoşgörüyle sentezlenmiş liberal anayasal teorisini.
locke için mülkiyet kavramı çok önemli bir kere. insanın mülkiyete yönelik doğal hakları olduğunu söyler ki biraz sonra doğa durumunda bu konuyu açacağım. locke için meşru yönetim, sınırlı yönetimdir ve rızaya dayalı yönetimdir. pek mutlak monarşi taraftarı olmasa da herhangi bir yönetim şekli sınırlı olması şartıyla pekala meşrudur. tiranlık bile...
ki bunun karşısında da direnme hakkı denen şeyi ortaya atar. sınırlı yönetimden sapan bir yönetim (örneğin bir tiran), kendi bireysel çıkarına göre hareket ediyorsa halk, bu kamu yararından uzaksallığa karşı direnebilir, devrim yapabilir. çünkü sözleşme yapılmıştır. fakat bu sözleşme thomas hobbes'un leviathan'ından farklıdır. bu sözleşmenin bir tarafıdır devlet. fakat leviathan'da her ne kadar geçenki yazıda da "sözleşme" demişsem de bir sözleşme yoktur. bir ahit vardır. tek taraflıdır. locke'unki ise tam anlamıyla bir sözleşmedir. ve eğer ki yönetim, yani egemen bu sözleşmeyi bozacak olursa ve sınırlarını halkın rızası aleyhine ihlal edecek olursa işte o zaman halkın yani yönetilenlerin direnme hakkı meşru hale gelecektir.
locke tam bir halk adamıdır denilebilir bu açıdan. zaten eserlerini de halkın anlaması için yazmıştır, filozoflar için değil.
locke'un doğa durumunda sivil otoritenin olmadığı bir durum vardır. bir özgürlük betimler bize. hobbes ve aristoteles'in tasvirlerinin aksine yönetme yönetilme durumu da söz konusu değildir.
hobbes herkesin herkesle savaştığı bir korku dünyası çizmişti. savaş vardı ve bu kaos halinden kurtulmak için insanlar haklarını leviathan'a devretmişti. aristoteles'te ise polis doğaldı ve varlığımız o toplumun üyesi olmakla gerçekleşiyordu.
locke daha farklı bir çerçeve çizer. hobbes'un fikrini evcilleştirmesi de bu yüzdendir. locke için doğa durumu dinsel bir hoşgörüye dayandırılabilir. ahlakidir, toplumsal bir düzeni buyurur. herkesin mülkü kendinedir. bu mülkiyet sözünü birazdan açacağım. çünkü mülkiyet denince sadece eşya anlaşılmamalı, özgürlüğümüz de anlaşılmalı.
doğa durumu, doğa kanunlarıyla barışı amaçlar. fakat buradaki barışı amaçlaması insanlarla beraber bir ölçüde bozulur. bir belirsizlik hakim olur ve ardından da bir huzursuzluk. buraya birazdan geliriz.
bütün bu "hoşgörü hali" aslında geleneksel bir yaklaşımdır da denebilir.
fakat sivil otoritenin olmadığından bahsedince bu doğa durumunu, ahlaki durumun da denetlenmesi söz konusu olamıyor. çünkü bir makam yok. dolayısıyla denetleyici olmadığından kaos doğuyor. bir güvensizlik doğuyor. ve bu güvensizlik zaman içinde doğa durumunu yozlaştırmaya başlar. bu durumda da bir iktidarın olmadığı toplumda yaşayan bireyler kendi kendilerinin hakimi, infazcısı hatta ve hatta tanrısı olur. ve hobbes'un bahsettiği o kaos, savaş hali doğmuş olur. niye? çünkü doğanın temel kanunudur insanların kendi kendisini koruması hakkı. ve bu durumda da bir sivil yönetime ihtiyaç duyulur.
o halde sorabilirsiniz: hobbes aslında locke mu? ya da locke, hobbes'un şekil değiştirmiş hali midir?
hayır. locke geleneksel bir dil kullanır. ayrıyeten hobbesçu bir dil de ullanır, kişinin güvenlik ihtiyacı bakımından.
en temel kavram locke için mülkiyettir.
mülkiyet çalışmamız sonucu elde ettiğimiz şeydir. bizler locke için mülk edinen hayvanlarızdır. ve sivil bir otoritenin olmadığı doğa durumunda mülkiyet, tüm insanlara ortak olarak verilmiştir. bu, ortak mülkiyettir. diğer yandan doğa durumunda özel bir çaba, emek harcayan insan ortaya özel mülkiyeti çıkarır. emek sayesinde doğanın bize verdiğinden fazlasını üretmiş oluruz ve üretimimiz kişinin özel hakkı haline gelir. locke bize tam olarak bunu söylüyor işte. emek, özel hakkın da mülkiyet hakkının da kaynağıdır. dolayısıyla doğal hukuk, özel mülkiyet hakkını öngören bir yapılanmadır. ve yönetim de bu hakkı güvence altına almak adına kurulmuştur. kim tarafından? rızasıyla bunu isteyen halk tarafından.
bütün bu anlattıklarımı ileriki zamanlarda tamamlayacak isim adam smith'tir. söylememe gerek yok gerçi, apaçık görülüyor. ticari bir devlet modeliyle karşı karşıyayız. locke bugüne kadar geri planda kalmış ekonomiyi, politikanın önüne geçirmeye çalışır aslında. dünya, çalışana ve rasyonel olana aittir., der.
emek neydi? emek her şeydi. toplum emek sayesinde yaratılmıştı. dolayısıyla mülkiyet edinmenin doğal sınırlarının da olmadığını söyler. para da ortaya çıktıktan sonra, sınırsız sermaye birikimiyle bir görev haline gelir adeta. çünkü olay ilahi bir egemenlik doktrinine de dayandırılabilir geleneksel bir tavırla. tanrı, dünyayı insanlara bahşetmiştir der çünkü. ve bunlar sonucunda da artık erdemle değil, ticaretle ilgilenmeye başlarız. locke'un inancına göre de zaten ticaret; insanı uysallaştırır, savaştan uzaklaştırır ve daha medeni yapar.
dolayısıyla devlet, işte bu ticaret halini korumayı amaçlayan bir varlık olarak ortaya çıkarılmıştır.
peki ya böyle bir piyasa ekonomisine geçişi ne meşru kılar?
bu kısımdan sonra hobbes'un gurur-korku çekişmesine benzer bir çekişmeden bahsedeceğiz: mülkiyet ve mülkiyet üzerine çıkan anlaşmazlıklar.
geri kalanını sonra yazarım. çok üşengecim. her yazıyı yarıda kesiyorum. *
yazının devamında bu sözleşmenin nasıl bir şey olduğundan falan bahseder, vatandaşlık mevzusuna değinir, mülkiyeti açar ve kuvvetler ayrılığından bahsederim.
oxford'da okuduğu yıllar boyunca sessizlik abidesi olarak anılan locke, siyaset felsefesinde kilit bir öneme sahip bir kimsedir. thomas hobbes başlığındaki yazım tamamen bitmemişti ve muhtemelen locke hakkında yazdıklarımı da bitiremeyeceğim ama madem hobbes'tan bahsettim o halde locke'tan bahsetmenin de zamanı gelmiştir. (biraz da olsa.) konumuz siyaset felsefesi.
thomas hobbes vahşiydi. dünyasını, kurgulamış olduğu doğa durumunu güvensizlik ve korku üzerine inşa etmişti. ardından da insanların, gurur ve korkunun çekişmesinden doğan yaratık "leviathan"a yetkilerini bir sözleşmeyle devrettiğinden bahsetmişti. hatta makyavelist bir üslup geliştirip insan doğası'nın kötücüllüğünden söz etmişti. dolayısıyla anlıyoruz ki hobbes da birilerinden etkilenmiş. tıpkı locke'un hobbes'tan etkilendiği gibi.
tam olarak etkilendi diyemeyiz belki fakat locke, hobbes'un geliştirdiği doğa durumunu yumuşatan kişidir. daha liberal bir anayasal devlet teorisi geliştirdiğini söyleyebiliriz locke'un. seküler bir mutlakiyet doktrini geliştiren hobbes'un tam karşısına yerleştirebiliriz locke'un dinsel hoşgörüyle sentezlenmiş liberal anayasal teorisini.
locke için mülkiyet kavramı çok önemli bir kere. insanın mülkiyete yönelik doğal hakları olduğunu söyler ki biraz sonra doğa durumunda bu konuyu açacağım. locke için meşru yönetim, sınırlı yönetimdir ve rızaya dayalı yönetimdir. pek mutlak monarşi taraftarı olmasa da herhangi bir yönetim şekli sınırlı olması şartıyla pekala meşrudur. tiranlık bile...
ki bunun karşısında da direnme hakkı denen şeyi ortaya atar. sınırlı yönetimden sapan bir yönetim (örneğin bir tiran), kendi bireysel çıkarına göre hareket ediyorsa halk, bu kamu yararından uzaksallığa karşı direnebilir, devrim yapabilir. çünkü sözleşme yapılmıştır. fakat bu sözleşme thomas hobbes'un leviathan'ından farklıdır. bu sözleşmenin bir tarafıdır devlet. fakat leviathan'da her ne kadar geçenki yazıda da "sözleşme" demişsem de bir sözleşme yoktur. bir ahit vardır. tek taraflıdır. locke'unki ise tam anlamıyla bir sözleşmedir. ve eğer ki yönetim, yani egemen bu sözleşmeyi bozacak olursa ve sınırlarını halkın rızası aleyhine ihlal edecek olursa işte o zaman halkın yani yönetilenlerin direnme hakkı meşru hale gelecektir.
locke tam bir halk adamıdır denilebilir bu açıdan. zaten eserlerini de halkın anlaması için yazmıştır, filozoflar için değil.
locke'un doğa durumunda sivil otoritenin olmadığı bir durum vardır. bir özgürlük betimler bize. hobbes ve aristoteles'in tasvirlerinin aksine yönetme yönetilme durumu da söz konusu değildir.
hobbes herkesin herkesle savaştığı bir korku dünyası çizmişti. savaş vardı ve bu kaos halinden kurtulmak için insanlar haklarını leviathan'a devretmişti. aristoteles'te ise polis doğaldı ve varlığımız o toplumun üyesi olmakla gerçekleşiyordu.
locke daha farklı bir çerçeve çizer. hobbes'un fikrini evcilleştirmesi de bu yüzdendir. locke için doğa durumu dinsel bir hoşgörüye dayandırılabilir. ahlakidir, toplumsal bir düzeni buyurur. herkesin mülkü kendinedir. bu mülkiyet sözünü birazdan açacağım. çünkü mülkiyet denince sadece eşya anlaşılmamalı, özgürlüğümüz de anlaşılmalı.
doğa durumu, doğa kanunlarıyla barışı amaçlar. fakat buradaki barışı amaçlaması insanlarla beraber bir ölçüde bozulur. bir belirsizlik hakim olur ve ardından da bir huzursuzluk. buraya birazdan geliriz.
bütün bu "hoşgörü hali" aslında geleneksel bir yaklaşımdır da denebilir.
fakat sivil otoritenin olmadığından bahsedince bu doğa durumunu, ahlaki durumun da denetlenmesi söz konusu olamıyor. çünkü bir makam yok. dolayısıyla denetleyici olmadığından kaos doğuyor. bir güvensizlik doğuyor. ve bu güvensizlik zaman içinde doğa durumunu yozlaştırmaya başlar. bu durumda da bir iktidarın olmadığı toplumda yaşayan bireyler kendi kendilerinin hakimi, infazcısı hatta ve hatta tanrısı olur. ve hobbes'un bahsettiği o kaos, savaş hali doğmuş olur. niye? çünkü doğanın temel kanunudur insanların kendi kendisini koruması hakkı. ve bu durumda da bir sivil yönetime ihtiyaç duyulur.
o halde sorabilirsiniz: hobbes aslında locke mu? ya da locke, hobbes'un şekil değiştirmiş hali midir?
hayır. locke geleneksel bir dil kullanır. ayrıyeten hobbesçu bir dil de ullanır, kişinin güvenlik ihtiyacı bakımından.
en temel kavram locke için mülkiyettir.
mülkiyet çalışmamız sonucu elde ettiğimiz şeydir. bizler locke için mülk edinen hayvanlarızdır. ve sivil bir otoritenin olmadığı doğa durumunda mülkiyet, tüm insanlara ortak olarak verilmiştir. bu, ortak mülkiyettir. diğer yandan doğa durumunda özel bir çaba, emek harcayan insan ortaya özel mülkiyeti çıkarır. emek sayesinde doğanın bize verdiğinden fazlasını üretmiş oluruz ve üretimimiz kişinin özel hakkı haline gelir. locke bize tam olarak bunu söylüyor işte. emek, özel hakkın da mülkiyet hakkının da kaynağıdır. dolayısıyla doğal hukuk, özel mülkiyet hakkını öngören bir yapılanmadır. ve yönetim de bu hakkı güvence altına almak adına kurulmuştur. kim tarafından? rızasıyla bunu isteyen halk tarafından.
bütün bu anlattıklarımı ileriki zamanlarda tamamlayacak isim adam smith'tir. söylememe gerek yok gerçi, apaçık görülüyor. ticari bir devlet modeliyle karşı karşıyayız. locke bugüne kadar geri planda kalmış ekonomiyi, politikanın önüne geçirmeye çalışır aslında. dünya, çalışana ve rasyonel olana aittir., der.
emek neydi? emek her şeydi. toplum emek sayesinde yaratılmıştı. dolayısıyla mülkiyet edinmenin doğal sınırlarının da olmadığını söyler. para da ortaya çıktıktan sonra, sınırsız sermaye birikimiyle bir görev haline gelir adeta. çünkü olay ilahi bir egemenlik doktrinine de dayandırılabilir geleneksel bir tavırla. tanrı, dünyayı insanlara bahşetmiştir der çünkü. ve bunlar sonucunda da artık erdemle değil, ticaretle ilgilenmeye başlarız. locke'un inancına göre de zaten ticaret; insanı uysallaştırır, savaştan uzaklaştırır ve daha medeni yapar.
dolayısıyla devlet, işte bu ticaret halini korumayı amaçlayan bir varlık olarak ortaya çıkarılmıştır.
peki ya böyle bir piyasa ekonomisine geçişi ne meşru kılar?
bu kısımdan sonra hobbes'un gurur-korku çekişmesine benzer bir çekişmeden bahsedeceğiz: mülkiyet ve mülkiyet üzerine çıkan anlaşmazlıklar.
geri kalanını sonra yazarım. çok üşengecim. her yazıyı yarıda kesiyorum. *
yazının devamında bu sözleşmenin nasıl bir şey olduğundan falan bahseder, vatandaşlık mevzusuna değinir, mülkiyeti açar ve kuvvetler ayrılığından bahsederim.
devamını gör...
kişisel gelişim kitapları zırvalığı
dünyadaki bütün kişisel gelişim kitapları birleşse bir suç ve ceza kadar insan yaşamına ve aklına etki etmemesine rağmen tüketici toplumun gerektirdiği şekilde bol bol yazıldığı ve satıldığı için hayatımızdan uzun bir süre çıkmayacak zırvalıklardır..
devamını gör...
normal sözlük tahmini ne zaman büyür sorusu
büyümese de olur azizim. yeter ki kaliteli olsun. yazarlar önce insan olmayı sonra tartışmanın da bir adabı olduğunu bilsin yeter ki.
devamını gör...
çok fena cehaletin döndüğü düşünülen yerler
insanların düşüncelerini anlattığı yerlerin %95’i.
devamını gör...
atari 2600
70'li yılların sonunda piyasaya çıkmış ve döneminin en çok satan ürünlerinden olan oyun konsolu.
devamını gör...
fakir yazarlardan zengin yazarlara sorular
bu başlıkta zenginlikle görgüsüzlük karıştırılmış galiba. arkadaşlar, zengin olunca elinizdeki parayı gayrimenkule yatırırsınız, arsa kovalarsınız falan.
apple, beymen, vakko falan hikaye. boşu boşuna para harcamaz zenginler.
apple, beymen, vakko falan hikaye. boşu boşuna para harcamaz zenginler.
devamını gör...

