yazarların şu an dinledikleri şarkı
devamını gör...
antalya'da bir kadının cinsel saldırıya uğraması
adalet orda değil burda sahnesi büyük bir ihtimalle gerçekleşecektir.
içerdeki kader mahkûmlarına, hakimden daha çok güveniyorum.
içerdeki kader mahkûmlarına, hakimden daha çok güveniyorum.
devamını gör...
tipsiz erkeği yakışıklı gösterecek bir şey
14 yaştan bildiriyorum:
tipsiz erkek yoktur, onun kendine eklediği şeylerle o tipsiz oluyordur.*
bana soruyorsanız, ben yılmaz erdoğan fanıyım.
ortalama bir tipi yok, ama baştan dibe karizma duruyor.
tipsiz erkek yoktur, onun kendine eklediği şeylerle o tipsiz oluyordur.*
bana soruyorsanız, ben yılmaz erdoğan fanıyım.
ortalama bir tipi yok, ama baştan dibe karizma duruyor.
devamını gör...
alkolü bırakmak
sürekli yoğun tempoda, stres altında çalışanların günün sonunda bir-iki duble bir şeyler içmesi bağımlılık sayılmaz ve bu tarz içenlerin bırakması da gerekmez. alkole bağımlı hale gelenlerin ise, adı üstünde "bağımlı" oldukları için bırakmaları pek kolay olmaz. bu nedenle alkolü bırakmak gibi bir kavram insanoğlunu çok meşgul etmemelidir, insan gibi içmeyi bildikten sonra bırakmak da pek gerekmez.
devamını gör...
okuduğun bir kitabı pudra şekerine uyarla
charlie'nin pudra şekeri fabrikası
devamını gör...
the lord of the portakals
kesinlikle emek dolu bir çalışma olmuş. izlerken inanılmaz keyif aldığımı söylemeden edemeyeceğim. ilk başta limonu kendim sanmadım da değil hani.*
devamını beklediğimiz montaj. (bkz: kocaman alkış)*
devamını beklediğimiz montaj. (bkz: kocaman alkış)*
devamını gör...
yabancı uyruklu biriyle evlenmek
size yabancı olmadığı sürece problem olmayacaktır
devamını gör...
drakula istanbul'da
t: 1928 tarihinde yazılmış olan bir ali rıza seyfi romanıdır. aynı zamanda 1953 yılında filmi çekilmiş olup ilk türk korku filmi -yanlış hatırlamıyorsam- olma özelliğini taşımaktadır. fakat işbu tanım kitap hakkında olacaktır.
kitap 1997 yılında kamer yayınları tarafından latin harfli olarak giovanni scognamillo önsözüyle basılmıştır. malumunuz kont drakula karakterinin uluslararası tanınması bram stoker'ın meşhur dracula romanından sonra olmuştur. türkçe versiyonunu yazan ali rıza seyfi ise kendi kitabının konusunu, hatta her şeyini dracula kitabından alır. dracula kitabı 400-500 sayfa arası olup ali rıza seyfi'ninki 150-170 sayfa arasındadır. ali rıza seyfi'nin eseri bir nevi aslının özeti gibidir.
ali rıza'nın romanının gerçek adı "kazıklı voyvoda"dır. fakat kitabın latin harfli basımında "drakula istanbul'da" adı daha uygun görülmüş ki bence de isabetli olmuş.
orijinalinde incil, bizimkinde kur'an; orijinalinde sarımsak ve haç gibi nesneler kullanılırken bizimkinde haç yok doğal olarak fakat diğerleri var. mezar-türbe zıtlığı da mevcuttur.
orijinalindeki ana karakterin adı jonathan harker'dır, bu uyarlamada ise karakterimizin adı azmi. jonathon harker'ın sevgilisi olan mina harker, burada güzin olarak karşımıza çıkar. mina'nın arkadaşı lucy westenra ise şadan'dır. meşhur abraham van helsing ise doktor resuhi bey.
kitap 1997 yılında kamer yayınları tarafından latin harfli olarak giovanni scognamillo önsözüyle basılmıştır. malumunuz kont drakula karakterinin uluslararası tanınması bram stoker'ın meşhur dracula romanından sonra olmuştur. türkçe versiyonunu yazan ali rıza seyfi ise kendi kitabının konusunu, hatta her şeyini dracula kitabından alır. dracula kitabı 400-500 sayfa arası olup ali rıza seyfi'ninki 150-170 sayfa arasındadır. ali rıza seyfi'nin eseri bir nevi aslının özeti gibidir.
ali rıza'nın romanının gerçek adı "kazıklı voyvoda"dır. fakat kitabın latin harfli basımında "drakula istanbul'da" adı daha uygun görülmüş ki bence de isabetli olmuş.
orijinalinde incil, bizimkinde kur'an; orijinalinde sarımsak ve haç gibi nesneler kullanılırken bizimkinde haç yok doğal olarak fakat diğerleri var. mezar-türbe zıtlığı da mevcuttur.
orijinalindeki ana karakterin adı jonathan harker'dır, bu uyarlamada ise karakterimizin adı azmi. jonathon harker'ın sevgilisi olan mina harker, burada güzin olarak karşımıza çıkar. mina'nın arkadaşı lucy westenra ise şadan'dır. meşhur abraham van helsing ise doktor resuhi bey.
devamını gör...
yazarların en türk özelliği
gazete aldığımda bulmacasını ve eklerini kontrol etmek.
promosyonlu market ürününü satın almak.kolaya yapıştırılmış bardak,çayla birleştirilmiş küp şeker gibi.
park ücreti ödemek yerine dörtlüleri yakmak.
promosyonlu market ürününü satın almak.kolaya yapıştırılmış bardak,çayla birleştirilmiş küp şeker gibi.
park ücreti ödemek yerine dörtlüleri yakmak.
devamını gör...
istanbul'un fethi
bugün üzerinden 568 yıl geçmiş olan olay.
konstantinopolis zaten defalarca farklı milletler tarafından kuşatılmış ve alınamamıştı, çünkü halkın inancına göre tanrı ve theotokos* tarafından korunmaktaydı. bir efsaneye göre ayasofya'nın inşaası sırasında iustinianus bir meleğe ayasofya'yı koruyacağına söz verdirmişti ve o melek kenti koruyordu. avar kuşatması sırasında ise surlarda gezdirilen meryem ikonası avarlar'ı püskürtmüştü. bunların çok da doğru olmadığı 1204'teki latin işgali ve sonrasında kentin tekrar romalılar tarafından ele geçirilmesi sırasında anlaşıldı, çünkü şehir iki kez düşmüş oldu. bundan sonra 1453'e değin yine pek çok kuşatma olsa da şehir düşmedi ve 15. yüzyılda roma imparatorluğu'nun başkenti olarak varlığını sürdürmeye devam etti.
sultan ikinci mehmed'in ise belki diğer tüm kuşatmacılardan daha büyük bir ideali vardı: roma imparatorluğu'nun başkentini kendi başkenti yapmak ve yeni roma imparatoru olarak doğu ve batı'ya hükmetmek. çünkü antik imparatorluk anlayışına göre tek bir imparatorluk ve tek bir imparator vardır. bu önce pagan roma imparatorluğu, sonra bizim bizans dediğimiz hıristiyan roma imparatorluğu idi ve eğer mehmed konstantinopolis'i alırsa üçüncü imparatorluk müslüman bir roma imparatorluğu olacak, mehmed acem diyarından britannia ve hispania'ya kadar uzanan eski imparatorluk topraklarında hak sahibi olacaktı.
mehmed han bu idealini gerçekleştirmek için gözünü karartıp büyük bir donanma ve muhtemelen o dönemde görülmüş olan en büyük orduyu topladı, bilimsel yayınlar bu ordunun yaklaşık 80 bin askerden oluştuğunu söyler. konstantinopolis'i savunanlar ise bir avuç bizanslı, giovanni giustiniani komutasında bir ceneviz kumpanyası, papa'nın çok büyük yardım göndereceğim diye gönderdiği 200 napolili okçu ve osmanlı şehzadesi prens orhan'ın emrindeki hıristiyan türkler ile birlikte 8 bin kişiden ibaretti. mehmed han kentin teslim edilmesini ve halkın mora'ya gönderilerek imparatorun mora despotu olarak hüküm sürmesini birkaç kez teklif ettiyse de imparator konstantinos palaiologos "şehrin kaderinin kendi kaderiyle aynı olacağını ve tarihe şehrini teslim eden imparator olarak geçmeyeceğini" söyleyerek bu teklifleri reddetti. bu sırada kentte de pek çok bürokrat ve siyasi de imparatorun kentten kaçırılmasını ve başka bir yerde gücünü topladıktan sonra şehri geri almasını savunuyordu, tıpkı 1204'ten sonra nikaia'ya sürgüne giden ve sonra şehri geri alan iznik imparatorları gibi. ancak konstantinos bunların hepsini reddetti ve gücü yettiği kadar şehrini savunmaya karar verdi.
kuşatma uzadıkça iki taraf da yorgun düştü, bizanslıların ölenlerin yerine koyabilecekleri askerleri yoktu, türklerin büyük topları vardı ve sayıları çok fazlaydı. ancak çandarlı halil ve taifesi de kuşatmanın çok uzadığını ve kaldırılması gerektiğini söyleyerek türk tarafında huzursuzluk yaratmaktaydı. ne olacaksa bir an önce olmalıydı ve iki taraf da kanlarının son damlasına kadar dökmeye karar verdi.
29 mayıs günü bizanslılar bir avuç kalmış, haliç'teki zincir gemiler karadan yürütülerek geçilmiş; bir önceki gece de ayin sırasında ayasofya'dan yükselerek gökte kaybolan bir ışık huzmesi kenti koruyan meleğin gittiğini, şehrin düşeceğini haber vermişti. kentin kaderi çizilmek üzereydi ve türklerin son hücumu, romalıların son savunması başladı.
surlar birkaç yerden geçilse de türkler hala şehre girememiş, azapların hızla şehit düşmesiyle yeniçeriler bile gırtlak gırtlağa mücadeleye dahil olmuştu. mehmed elindeki tüm kozları kullanmakta kararlıydı. bu sırada giustiniani ise askerleriyle müthiş bir savunma vermekteydi, ta ki yaralanıp ceneviz gemilerinden birine taşınana dek. komutanlarının yaralanması ve hatta ölmüş olduğunun düşünülmesi ceneviz askerlerinin hızla dağılmasına ve yeniçerilerin kente girmesine sebep olmuştu. durumu gören imparator konstantinos, şehirden kaçma teklifini son bir kez reddederek tacını ve pelerinini çıkararak kılıcını çekmiş ve sıradan bir asker gibi kalan askerleriyle birlikte yeniçeri kalabalığının üzerine atılmıştı; bu son roma imparatorunun son görüldüğü andı. o gün şehir düştü, imparatorun cesedi bulunamadı. bazı efsanelere göre artık fatih sultan mehmed olan mehmed han imparatorun cesedini imparatorlara özgü kırmızı çizmelerinden teşhis ettirmiş ve bu yüce komutana yaraşır bir imparatorluk seremonisiyle defnetmişti. diğer bir efsane ise imparatorun cesedinin surlara asıldığı, ancak ilki çok daha dokunaklı ve fatih'in kişiliğine daha uygun bir davranış olurdu.
fethin ertesi günü sultan mehmed ayasofya'da patriğin elinden roma tacını giyerek doğu ve batı'nın basileosu oldu. dünyanın en uzun süre ayakta kalan imparatorluğu roma ise kimisine göre yok oldu, kimisine göre osmanoğullarına geçti.
bir de kuşatma sırasında yaşananlar arasındaki favori hikayelerimden birini anlatayım. batı'dan yardım gelip gelmediğini görmek için küçük bir bizans gemisi kuşatmayı yarar ve midilli açıklarında demirler. üç gün boyunca ufku gözleyip yardım gelmediğine kanaat getirince tornistan yapıp kente dönmeye karar verirler. bu sırada tayfadan birisi "aman abi deli miyiz, şehir düşecek, biz hazır kaçtık niye geri gidiyoruz" diye müthiş bir düşünce ortaya atar ve neticesinde direğe bağlanarak şehre geri gelene kadar dövülür.
konstantinopolis zaten defalarca farklı milletler tarafından kuşatılmış ve alınamamıştı, çünkü halkın inancına göre tanrı ve theotokos* tarafından korunmaktaydı. bir efsaneye göre ayasofya'nın inşaası sırasında iustinianus bir meleğe ayasofya'yı koruyacağına söz verdirmişti ve o melek kenti koruyordu. avar kuşatması sırasında ise surlarda gezdirilen meryem ikonası avarlar'ı püskürtmüştü. bunların çok da doğru olmadığı 1204'teki latin işgali ve sonrasında kentin tekrar romalılar tarafından ele geçirilmesi sırasında anlaşıldı, çünkü şehir iki kez düşmüş oldu. bundan sonra 1453'e değin yine pek çok kuşatma olsa da şehir düşmedi ve 15. yüzyılda roma imparatorluğu'nun başkenti olarak varlığını sürdürmeye devam etti.
sultan ikinci mehmed'in ise belki diğer tüm kuşatmacılardan daha büyük bir ideali vardı: roma imparatorluğu'nun başkentini kendi başkenti yapmak ve yeni roma imparatoru olarak doğu ve batı'ya hükmetmek. çünkü antik imparatorluk anlayışına göre tek bir imparatorluk ve tek bir imparator vardır. bu önce pagan roma imparatorluğu, sonra bizim bizans dediğimiz hıristiyan roma imparatorluğu idi ve eğer mehmed konstantinopolis'i alırsa üçüncü imparatorluk müslüman bir roma imparatorluğu olacak, mehmed acem diyarından britannia ve hispania'ya kadar uzanan eski imparatorluk topraklarında hak sahibi olacaktı.
mehmed han bu idealini gerçekleştirmek için gözünü karartıp büyük bir donanma ve muhtemelen o dönemde görülmüş olan en büyük orduyu topladı, bilimsel yayınlar bu ordunun yaklaşık 80 bin askerden oluştuğunu söyler. konstantinopolis'i savunanlar ise bir avuç bizanslı, giovanni giustiniani komutasında bir ceneviz kumpanyası, papa'nın çok büyük yardım göndereceğim diye gönderdiği 200 napolili okçu ve osmanlı şehzadesi prens orhan'ın emrindeki hıristiyan türkler ile birlikte 8 bin kişiden ibaretti. mehmed han kentin teslim edilmesini ve halkın mora'ya gönderilerek imparatorun mora despotu olarak hüküm sürmesini birkaç kez teklif ettiyse de imparator konstantinos palaiologos "şehrin kaderinin kendi kaderiyle aynı olacağını ve tarihe şehrini teslim eden imparator olarak geçmeyeceğini" söyleyerek bu teklifleri reddetti. bu sırada kentte de pek çok bürokrat ve siyasi de imparatorun kentten kaçırılmasını ve başka bir yerde gücünü topladıktan sonra şehri geri almasını savunuyordu, tıpkı 1204'ten sonra nikaia'ya sürgüne giden ve sonra şehri geri alan iznik imparatorları gibi. ancak konstantinos bunların hepsini reddetti ve gücü yettiği kadar şehrini savunmaya karar verdi.
kuşatma uzadıkça iki taraf da yorgun düştü, bizanslıların ölenlerin yerine koyabilecekleri askerleri yoktu, türklerin büyük topları vardı ve sayıları çok fazlaydı. ancak çandarlı halil ve taifesi de kuşatmanın çok uzadığını ve kaldırılması gerektiğini söyleyerek türk tarafında huzursuzluk yaratmaktaydı. ne olacaksa bir an önce olmalıydı ve iki taraf da kanlarının son damlasına kadar dökmeye karar verdi.
29 mayıs günü bizanslılar bir avuç kalmış, haliç'teki zincir gemiler karadan yürütülerek geçilmiş; bir önceki gece de ayin sırasında ayasofya'dan yükselerek gökte kaybolan bir ışık huzmesi kenti koruyan meleğin gittiğini, şehrin düşeceğini haber vermişti. kentin kaderi çizilmek üzereydi ve türklerin son hücumu, romalıların son savunması başladı.
surlar birkaç yerden geçilse de türkler hala şehre girememiş, azapların hızla şehit düşmesiyle yeniçeriler bile gırtlak gırtlağa mücadeleye dahil olmuştu. mehmed elindeki tüm kozları kullanmakta kararlıydı. bu sırada giustiniani ise askerleriyle müthiş bir savunma vermekteydi, ta ki yaralanıp ceneviz gemilerinden birine taşınana dek. komutanlarının yaralanması ve hatta ölmüş olduğunun düşünülmesi ceneviz askerlerinin hızla dağılmasına ve yeniçerilerin kente girmesine sebep olmuştu. durumu gören imparator konstantinos, şehirden kaçma teklifini son bir kez reddederek tacını ve pelerinini çıkararak kılıcını çekmiş ve sıradan bir asker gibi kalan askerleriyle birlikte yeniçeri kalabalığının üzerine atılmıştı; bu son roma imparatorunun son görüldüğü andı. o gün şehir düştü, imparatorun cesedi bulunamadı. bazı efsanelere göre artık fatih sultan mehmed olan mehmed han imparatorun cesedini imparatorlara özgü kırmızı çizmelerinden teşhis ettirmiş ve bu yüce komutana yaraşır bir imparatorluk seremonisiyle defnetmişti. diğer bir efsane ise imparatorun cesedinin surlara asıldığı, ancak ilki çok daha dokunaklı ve fatih'in kişiliğine daha uygun bir davranış olurdu.
fethin ertesi günü sultan mehmed ayasofya'da patriğin elinden roma tacını giyerek doğu ve batı'nın basileosu oldu. dünyanın en uzun süre ayakta kalan imparatorluğu roma ise kimisine göre yok oldu, kimisine göre osmanoğullarına geçti.
bir de kuşatma sırasında yaşananlar arasındaki favori hikayelerimden birini anlatayım. batı'dan yardım gelip gelmediğini görmek için küçük bir bizans gemisi kuşatmayı yarar ve midilli açıklarında demirler. üç gün boyunca ufku gözleyip yardım gelmediğine kanaat getirince tornistan yapıp kente dönmeye karar verirler. bu sırada tayfadan birisi "aman abi deli miyiz, şehir düşecek, biz hazır kaçtık niye geri gidiyoruz" diye müthiş bir düşünce ortaya atar ve neticesinde direğe bağlanarak şehre geri gelene kadar dövülür.
devamını gör...
avrupa'nın huzurunun nedeni sığınmacıları misafir etmemizdir
"salarım ha!" tehdidi yapılıyor alttan alta. "bu yaptığımın karşılığını ne zaman vereceksiniz?" anlamını çıkardım ben.
bizi gördüğü yok kimsenin. millet açlıkla, sefaletle boğuşuyor ama devletin gördüğü yok.
bizi gördüğü yok kimsenin. millet açlıkla, sefaletle boğuşuyor ama devletin gördüğü yok.
devamını gör...
mevhibe inönü
türkiye cumhuriyeti'nin ikinci first lady'si.
22 eylül 1897'de doğan mevhibe hanım, üç yaşındayken babasını kaybeder. annesi ayşe saadet hanım'la zeyrek'teki dede evine yerleşirler, küçük mevhibe burada büyür. 15-16 yaşlarında yani o zaman göre gelinlik çağdayken önce zengin biriyle sözlerler ama bu nikah olmaz. 1916'daysa yine görücü usulüyle (ama pencereden de görüp beğendiği) komşularının oğlu ismet inönü'yle (ki kocası kendisinden 13 yaş büyük, kariyeri parlak bir subay) nikahlanır. piyano vs çalmayı bilse de tam bir alaturka terbiyeyle yetişen mevhibe, kocasıyla ölene kadar sizli bizli konuşur ve birbirlerine asla "mevhibe" veya "ismet" diye hitap etmezler, ancak mevhibe hanım ileride kocasının da katkısının olduğu cumhuriyete uyum sağlar...
nikahtan kısa süre sonra mevhibe hanım kocasını cepheye uğurlar. ismet bey 1918'de savaş bitince masabaşı görevle evine döner, 1920'de ilk çocukları izzet doğar, henüz birkaç aylıkken babası ankara'ya gider. gıyabında idam cezasıyla savaşan ismet paşa, ailesini de anadolu'ya aldırır. mevhibe hanım, annesi, kayınvalidesi ve kayınpederiyle kayınpederin memleketi malatya'ya taşınır. bu arada evlat acısı da tadan mevhibe hanımın oğlu izzet ölüverir. daha sonra mehvibe hanımla ismet paşanın üç çocukları olacak ve hepsi de uzun yıllar yaşayacaktır: ömer, erdal, özden.
kurtuluş savaşı'nın ardından izmir'e yerleşen mehvibe hanım burada ailesiyle beraber zevcini bekleyedursun; lozan barış konferansına gidecek olan ismet paşa'ya mustafa kemal "mevhibe hanımla gidin, kadıncağız biraz avrupa görsün" der. ismet paşa başta "bizim hanım çarşafsız sokağa çıkmaz, nasıl götüreyim onu" dese de götürmeye razı olur. mehvibe hanım da böylece avrupa'yı görür, ilk defa şapka takar. yurda dönüşlerinde de ismet paşa yeni kurulacak cumhuriyetin başbakanı atanır. böylece ankara'ya yerleşir, çankaya'da atatürk'ün köşkünün alt tarafında pembe köşk'ü satın alıp yenide inşa ettirirler. atatürk latife hanım'la boşandığı için, ilk baloyu mehvibe hanım ev sahibeliğinde burada düzenler. böylece mehvibe hanım tüm alaturka yetiştirilme zihniyetine rağmen modern bir yaşantıya da sahip olur. uzun yıllar evinde balolar davetler verir, şık giyimiyle dikkat çeker; ama ramazanlarda otuz gün orucunu tutmaya, kandillerde mevlid okutmaya da devam eder. yatak odasında "allah'ın dediği olur" yazmaktadır.
kocasının başbakanlıktan alınıp daha sonra "milli şef"liğe oturması, 1950'ye kadar ülkenin tek hakimi olması, daha sonra muhalefet lideriyken sürekli aşağılanması ve yalnızlığa mahkûm edilmesi, çocuklarına yapılan baskılar, damadı metin toker'in tutuklanması, 27 mayıs'la tekrar koalisyonla ismet paşa'nın tekrar başbakan olması... hepsinde mevhibe hanım kocasının arkasında "her başarılı erkeğin arkasında duran kadın" misali durur. 25 aralık 1973'te kocasının vefatından sonra da pembe köşkte yaşamaya devam eden mevhibe inönü, 7 şubat 1992'de vefat eder. cebeci asri mezarlığında annesiyle beraber yatmaktadır.
kaynak: torunu gülsün bilgehan'ın yazdığı biyografisi, "mevhibe".
22 eylül 1897'de doğan mevhibe hanım, üç yaşındayken babasını kaybeder. annesi ayşe saadet hanım'la zeyrek'teki dede evine yerleşirler, küçük mevhibe burada büyür. 15-16 yaşlarında yani o zaman göre gelinlik çağdayken önce zengin biriyle sözlerler ama bu nikah olmaz. 1916'daysa yine görücü usulüyle (ama pencereden de görüp beğendiği) komşularının oğlu ismet inönü'yle (ki kocası kendisinden 13 yaş büyük, kariyeri parlak bir subay) nikahlanır. piyano vs çalmayı bilse de tam bir alaturka terbiyeyle yetişen mevhibe, kocasıyla ölene kadar sizli bizli konuşur ve birbirlerine asla "mevhibe" veya "ismet" diye hitap etmezler, ancak mevhibe hanım ileride kocasının da katkısının olduğu cumhuriyete uyum sağlar...
nikahtan kısa süre sonra mevhibe hanım kocasını cepheye uğurlar. ismet bey 1918'de savaş bitince masabaşı görevle evine döner, 1920'de ilk çocukları izzet doğar, henüz birkaç aylıkken babası ankara'ya gider. gıyabında idam cezasıyla savaşan ismet paşa, ailesini de anadolu'ya aldırır. mevhibe hanım, annesi, kayınvalidesi ve kayınpederiyle kayınpederin memleketi malatya'ya taşınır. bu arada evlat acısı da tadan mevhibe hanımın oğlu izzet ölüverir. daha sonra mehvibe hanımla ismet paşanın üç çocukları olacak ve hepsi de uzun yıllar yaşayacaktır: ömer, erdal, özden.
kurtuluş savaşı'nın ardından izmir'e yerleşen mehvibe hanım burada ailesiyle beraber zevcini bekleyedursun; lozan barış konferansına gidecek olan ismet paşa'ya mustafa kemal "mevhibe hanımla gidin, kadıncağız biraz avrupa görsün" der. ismet paşa başta "bizim hanım çarşafsız sokağa çıkmaz, nasıl götüreyim onu" dese de götürmeye razı olur. mehvibe hanım da böylece avrupa'yı görür, ilk defa şapka takar. yurda dönüşlerinde de ismet paşa yeni kurulacak cumhuriyetin başbakanı atanır. böylece ankara'ya yerleşir, çankaya'da atatürk'ün köşkünün alt tarafında pembe köşk'ü satın alıp yenide inşa ettirirler. atatürk latife hanım'la boşandığı için, ilk baloyu mehvibe hanım ev sahibeliğinde burada düzenler. böylece mehvibe hanım tüm alaturka yetiştirilme zihniyetine rağmen modern bir yaşantıya da sahip olur. uzun yıllar evinde balolar davetler verir, şık giyimiyle dikkat çeker; ama ramazanlarda otuz gün orucunu tutmaya, kandillerde mevlid okutmaya da devam eder. yatak odasında "allah'ın dediği olur" yazmaktadır.
kocasının başbakanlıktan alınıp daha sonra "milli şef"liğe oturması, 1950'ye kadar ülkenin tek hakimi olması, daha sonra muhalefet lideriyken sürekli aşağılanması ve yalnızlığa mahkûm edilmesi, çocuklarına yapılan baskılar, damadı metin toker'in tutuklanması, 27 mayıs'la tekrar koalisyonla ismet paşa'nın tekrar başbakan olması... hepsinde mevhibe hanım kocasının arkasında "her başarılı erkeğin arkasında duran kadın" misali durur. 25 aralık 1973'te kocasının vefatından sonra da pembe köşkte yaşamaya devam eden mevhibe inönü, 7 şubat 1992'de vefat eder. cebeci asri mezarlığında annesiyle beraber yatmaktadır.
kaynak: torunu gülsün bilgehan'ın yazdığı biyografisi, "mevhibe".
devamını gör...
beğeni alınca mutlu olan yazar
kim mutlu olmaz ki? birileri yazdığınız tanımları okumaya zamanını ayırmış, yazdığınız tanımı beğenmiş, size de destek olmak için artılamış. bundan tatlı ne var ki şu platformda? *
devamını gör...
x ışını
röntgen ışını olarak da bilinen, elektromanyetik tayfın yüksek enerjili ışınlar kısmında yer alan elektromanyetik dalga.
wilhelm conrad röntgen tarafından keşfedilen bu ışınların frekans ve enerjisi yüksek, dalga boyu ise küçüktür. madde içine nüfuz etme yüzdeleri yüksektir. atom çekirdekleri içerisinde gerçekleşen radyoaktif olaylar neticesinde doğal olarak üretilebilecekleri gibi hızlandırıcılarda yapay olarak da elde edilebilirler.
wilhelm conrad röntgen tarafından keşfedilen bu ışınların frekans ve enerjisi yüksek, dalga boyu ise küçüktür. madde içine nüfuz etme yüzdeleri yüksektir. atom çekirdekleri içerisinde gerçekleşen radyoaktif olaylar neticesinde doğal olarak üretilebilecekleri gibi hızlandırıcılarda yapay olarak da elde edilebilirler.
devamını gör...
huzursuzluğun kitabı
fernando pessoa kitabıdır.
her insan evladı bu dünyaya bir şeyleri aramak ve bulamamak üzere gelir. dünya üzerinde yaşadığı tüm süre boyunca da bilerek ya da bilmeyerek tüm meşgalesi bu olur. aşkı arayanlar, şefkat peşinde olanlar, şehvetle yanıp tutuşanlar ve tabii ki tüm hayatı boyunca bir damla huzur için yanıp tutuşanlar.
belki de en çok ihtiyacımız olan şey huzur. arayıp bulamadığımız şey huzur. başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok şu hayatta, sadece huzur. aşktan da sevgiden de kuvvetli bir his huzur. yokluğu perişanlıkların en büyüğü bence. uyku düşmanı bir şey huzursuzluk.
anlık ya da uzun süreli bir duygu huzur be kaybetmek bulmaktan kat kat daha kolay. koltuğunuzda huzur içinde oturup bir filmin tadını çıkarırken birden canınız çay istediği için kalkıp çayınızı alıp geri döndüğünüzde aynı huzuru bulamayabilirsiniz. ya da yıllarca yaşadığınız huzurlu kent bir senelik ayrılıktan sonra size o eski huzuru vermeyebilir. huzursuzluk daimdir, ezelidir, ebedidir. ve fernando pessoa yazıyorsa edebidir.
pessoa çok sayıda kişiden oluşan muhteşem bir yazar ve bize bu muhteşem duygunun yokluğunu anlatmış kendi mükemmel zihninin ışığında.
huzur içinde okuyun...
her insan evladı bu dünyaya bir şeyleri aramak ve bulamamak üzere gelir. dünya üzerinde yaşadığı tüm süre boyunca da bilerek ya da bilmeyerek tüm meşgalesi bu olur. aşkı arayanlar, şefkat peşinde olanlar, şehvetle yanıp tutuşanlar ve tabii ki tüm hayatı boyunca bir damla huzur için yanıp tutuşanlar.
belki de en çok ihtiyacımız olan şey huzur. arayıp bulamadığımız şey huzur. başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok şu hayatta, sadece huzur. aşktan da sevgiden de kuvvetli bir his huzur. yokluğu perişanlıkların en büyüğü bence. uyku düşmanı bir şey huzursuzluk.
anlık ya da uzun süreli bir duygu huzur be kaybetmek bulmaktan kat kat daha kolay. koltuğunuzda huzur içinde oturup bir filmin tadını çıkarırken birden canınız çay istediği için kalkıp çayınızı alıp geri döndüğünüzde aynı huzuru bulamayabilirsiniz. ya da yıllarca yaşadığınız huzurlu kent bir senelik ayrılıktan sonra size o eski huzuru vermeyebilir. huzursuzluk daimdir, ezelidir, ebedidir. ve fernando pessoa yazıyorsa edebidir.
pessoa çok sayıda kişiden oluşan muhteşem bir yazar ve bize bu muhteşem duygunun yokluğunu anlatmış kendi mükemmel zihninin ışığında.
huzur içinde okuyun...
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının süper güçleri
ortalama 6-7 dilde sallayarak konuşabilirim. yusuf güney misali.
devamını gör...
sözlük yazarını ifşalamak
kendi topuğuna sıkmaktır.
-sen hiç uçan insan gördün mü olric?
+görmedim.
-görmek ister misin?
+hayat kısa kuşlar uçuyor gibi mi ?
-safsın olric saaff.
-sen hiç uçan insan gördün mü olric?
+görmedim.
-görmek ister misin?
+hayat kısa kuşlar uçuyor gibi mi ?
-safsın olric saaff.
devamını gör...
nicolas maduro
venezuela başına bela olan diktatördür.
son seçimi kaybetmesine rağmen, anayasa mahkemesi ve stratejik yerlere yerleştirdiği adamları sayesinde, seçimi tanımamış ve koltuğundan inmemiştir.
halk sefalet içinde iken, nusret'e gidip löp löp etleri gömmüştür.
yaptığı her şeye iyi bakın. korkunç bi şekilde malum bir zihniyete benziyor. ya da o malum zihniyetin yaptıkları bununkine.
son seçimi kaybetmesine rağmen, anayasa mahkemesi ve stratejik yerlere yerleştirdiği adamları sayesinde, seçimi tanımamış ve koltuğundan inmemiştir.
halk sefalet içinde iken, nusret'e gidip löp löp etleri gömmüştür.
yaptığı her şeye iyi bakın. korkunç bi şekilde malum bir zihniyete benziyor. ya da o malum zihniyetin yaptıkları bununkine.
devamını gör...
ümit yaşar oğuzcan
beni kör kuyularda merdivensiz bırakan şair.
devamını gör...
