agora meyhanesi radyo yayını
gerçekten inanılmaz keyifli bir yayındı. saatlerce konuşsanız dinlerim, o derece.*ben çok çok keyif aldım, bilimsel konular konuşulsa bile sohbet havası olduğundan hiç sıkılmadım. çok güzel bir radyo yayınıydı cidden. emeği, fikri geçen herkese teşekkür ederim. devamını büyük bir merakla bekliyorum efenim.*
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
çok utanıyorum,lakin anlatmak içinde cok hevesliyim neyse uzatmıyım.
çok sacma ama 14 yaşıma kadar babannemin adını bilmiyordum işin acı tarafı ben 10 yaşına gelene kadar hep bizde kaldı.
çok sacma ama 14 yaşıma kadar babannemin adını bilmiyordum işin acı tarafı ben 10 yaşına gelene kadar hep bizde kaldı.
devamını gör...
floccinaucinihilipilification
ingilizce bir sözcüktür. kişinin her şeyi değersiz/anlamsız görmesi durumudur. hiçbir şeye anlam değer yüklemeyen ve her şeyi önemsiz görmesi anlamına gelmektedir.
devamını gör...
sözlük yazarlarının ölüme bakış açısı
"biri ölür, üzülmezsiniz. sonra sandalyeye asılı hırkasını görürsünüz. o hırkanın duruşu kalbinize oturur."
nbc
nbc
devamını gör...
sürekli aynı yazarların tanım girmesi
giriyoz da noluyo cevap veren, şukulayan mı var pehhh.
devamını gör...
akhilleus'un şarkısı
kesinlikle olağanüstü bir şekilde truva savaşını anlatan romandır. çevirmen seda çıngay mellor"u da ayriyeten tebrik etmek istiyorum muhtesem bir çeviri.
kitap akhillus ve patraklos adında iki prensin aşkı üzerinden truva savaşını ve yunan mitolojisini anlatıyor. kitabı okurken mitolojik karakterleri, kralları, efsaneleri anlıyorsunuz. eğer ilgileniyorsan kesinlikle okumalısın.
( simdiki kısım biraz benim boş dusuncelerim )
1. kitaptaki herkesin iyi bir şekilde hatırlanmak istemesi çok ilginc bir şey. bu iyi hatirlanma isteği insanları bir tür etik kuralları içine sokuyor. bir şekilde yunanlar hatıra dini icat etmiş gibi. ilginc geldi burası biraz araştıracam.
2. yazar kesinlikle bir roman anlatısına neyin eklenmesi ve neyin eklenmemesi gerektiğini çok iyi biliyor. asla fazlalık bir satır bile eklememiş. örneğin prens paris'in helen'i kaçırması olayını "işte efenim bir güzellik yarışması var da paris afrodit'i seçiyor. afrodit'in de vaadi bilmem neymiş..." falan demek yerine bir paris'in ihaneti olarak geçmiş. bu şekilde konuyla alakasız bir yeri uzatmadığı için de okura -ya da en azından bana- çok fazla bir yük yüklememiş oldu. yazar kesinlikle anlatısına nerede fren vuracağını biliyor.
-spoiler alert-
kitabın en muhteşem kısmı bence sonuydu. patraklos öldükten sonra hala onun gözünden olayı dinlemeye devam ediyoruz. patraklos öldükten sonra dahi hala konuşuyor, hissediyor ve arzuluyor. bu çok ayrı bir hava katıyor romana. örneğin bence en çarpıcı kısım: odysseus'un pyrrhus'un yanına gidip (akhillus'un vasiyeti üzerine) akhillus ve patraklos'un mezar taşlarının ortak olması gerektiğini söylediğinde pyrrhus reddeder. odysseus ısrar eder fakat işe yaramaz. en sonunda pyrrhus'un yanından ayrılırken "elimden geleni yaptım.elimden geleni yaptığım hatırlansın" der. ardından patraklos "hatırlıyorum." der. kesinlikle çok çarpıcı ve anlamlı.
edit: en sonunda akhillus'un mezar taşının yanına thetis'in "patraklos" yazması ve patraklos'un akhillus ile öbür dünyada karşılaşması.
aglicam galiba
kitap akhillus ve patraklos adında iki prensin aşkı üzerinden truva savaşını ve yunan mitolojisini anlatıyor. kitabı okurken mitolojik karakterleri, kralları, efsaneleri anlıyorsunuz. eğer ilgileniyorsan kesinlikle okumalısın.
( simdiki kısım biraz benim boş dusuncelerim )
1. kitaptaki herkesin iyi bir şekilde hatırlanmak istemesi çok ilginc bir şey. bu iyi hatirlanma isteği insanları bir tür etik kuralları içine sokuyor. bir şekilde yunanlar hatıra dini icat etmiş gibi. ilginc geldi burası biraz araştıracam.
2. yazar kesinlikle bir roman anlatısına neyin eklenmesi ve neyin eklenmemesi gerektiğini çok iyi biliyor. asla fazlalık bir satır bile eklememiş. örneğin prens paris'in helen'i kaçırması olayını "işte efenim bir güzellik yarışması var da paris afrodit'i seçiyor. afrodit'in de vaadi bilmem neymiş..." falan demek yerine bir paris'in ihaneti olarak geçmiş. bu şekilde konuyla alakasız bir yeri uzatmadığı için de okura -ya da en azından bana- çok fazla bir yük yüklememiş oldu. yazar kesinlikle anlatısına nerede fren vuracağını biliyor.
-spoiler alert-
kitabın en muhteşem kısmı bence sonuydu. patraklos öldükten sonra hala onun gözünden olayı dinlemeye devam ediyoruz. patraklos öldükten sonra dahi hala konuşuyor, hissediyor ve arzuluyor. bu çok ayrı bir hava katıyor romana. örneğin bence en çarpıcı kısım: odysseus'un pyrrhus'un yanına gidip (akhillus'un vasiyeti üzerine) akhillus ve patraklos'un mezar taşlarının ortak olması gerektiğini söylediğinde pyrrhus reddeder. odysseus ısrar eder fakat işe yaramaz. en sonunda pyrrhus'un yanından ayrılırken "elimden geleni yaptım.elimden geleni yaptığım hatırlansın" der. ardından patraklos "hatırlıyorum." der. kesinlikle çok çarpıcı ve anlamlı.
edit: en sonunda akhillus'un mezar taşının yanına thetis'in "patraklos" yazması ve patraklos'un akhillus ile öbür dünyada karşılaşması.
aglicam galiba
devamını gör...
takip edilesi sözlük yazarları
(bkz: güneş)
ne kadar da güzel ve samimi bir karalama defteri var. okudukça okuyorum, durduramıyorum kendimi. her gün mutlaka profilini ziyaret ederim.
ne kadar da güzel ve samimi bir karalama defteri var. okudukça okuyorum, durduramıyorum kendimi. her gün mutlaka profilini ziyaret ederim.
devamını gör...
flörtün tam bir mal çıkması
ve artık flörtünüz olmaması, kapanış.
devamını gör...
regl dönemini iğrenç bulan erkek
ergendir. büyüyünce geçer.
devamını gör...
7. koğuştaki mucize
film, güney kore yapımı miracle in cell no 7 adlı filmden uyarlanan dram türü bir filmdir. içerisinde haksızlıkların, acıların, dramların olduğu ve izlerken gözyaşlarımızın firar edeceği bir filmdir. adalet kavramını sorgulattıran, insanların engelli olmasının sevgiden, merhametten yoksun olamayacağını gösterir. her ne kadar insanların bakış açısı engelli olan kişilere karşı çok iyi olmasa da, bu film bunu çok iyi açıklamış ve her insanın sevgiyle büyüyeceğini, merhametin çok güzel bir duygu olduğu, baba figürünün çok önemli olduğunu anlatması benim için ayrıca mükemmel bir ayrıntı.
konusuna gelecek olursak; 1983 yılında askerlerin cirit attığı bir ege kasabasında yaşayan ve engelli olduğundan dolayı üzerine bir öldürme iftirası atılan memo'nun suçsuz yere hapse atılması ve 7 yaşındaki kızıyla tekrar beraber olabilmek için hapishanedeki arkadaşlarının da yardımıyla bir mucizenin gerçekleştirilmeye çalışılmasını konu alıyor. herkes memo'nun ölmesini ve adaletin yerine getirilmesi için bir idam cezasına çarptırılmasını ister. ama memo, suçsuz ve masum bir babadır. onun saf ve masum olduğunu gören hapishane arkadaşları da onun tekrar kızıyla buluşabilmesi için birlik olurlar. bu her ne kadar çok kolay bir şey olmasa da bunu akıllarına koyarlar ve ne yapacaklarını düşünürler. zaman geçerken memo'nun da idamı yaklaşıyordur. idam günü geldiği zaman memo'nun yerine başka bir adamı koyarlar ( kendi rızası üzerine ) ve adam idam edilir. son olarak memo kurtulur ve kızı ovayla tekrar birbirlerine kavuşurlar. mucize ise gerçekleşmiş olur.
memo'nun kendi kızıyla aynı zekaya sahip olmasına rağmen, merhameti ve onu kendinden fazla sevmesi, korumak istemesi beni çok etkiledi. onun için tüm acılara katlanması ve sadece tek isteği onu tekrar görebilmek olması bir babanın haykırışlarıdır.
son olarak filmden bazı replikleri bırakmak istiyorum;
"baba idam değil, baba iyi adam..."
"halbuki sevmek biri için ölmek değil, her şeye rağmen yaşayabilmekmiş."
"benim hastalığım yalan söyleyenlere inanmak. "
konusuna gelecek olursak; 1983 yılında askerlerin cirit attığı bir ege kasabasında yaşayan ve engelli olduğundan dolayı üzerine bir öldürme iftirası atılan memo'nun suçsuz yere hapse atılması ve 7 yaşındaki kızıyla tekrar beraber olabilmek için hapishanedeki arkadaşlarının da yardımıyla bir mucizenin gerçekleştirilmeye çalışılmasını konu alıyor. herkes memo'nun ölmesini ve adaletin yerine getirilmesi için bir idam cezasına çarptırılmasını ister. ama memo, suçsuz ve masum bir babadır. onun saf ve masum olduğunu gören hapishane arkadaşları da onun tekrar kızıyla buluşabilmesi için birlik olurlar. bu her ne kadar çok kolay bir şey olmasa da bunu akıllarına koyarlar ve ne yapacaklarını düşünürler. zaman geçerken memo'nun da idamı yaklaşıyordur. idam günü geldiği zaman memo'nun yerine başka bir adamı koyarlar ( kendi rızası üzerine ) ve adam idam edilir. son olarak memo kurtulur ve kızı ovayla tekrar birbirlerine kavuşurlar. mucize ise gerçekleşmiş olur.
memo'nun kendi kızıyla aynı zekaya sahip olmasına rağmen, merhameti ve onu kendinden fazla sevmesi, korumak istemesi beni çok etkiledi. onun için tüm acılara katlanması ve sadece tek isteği onu tekrar görebilmek olması bir babanın haykırışlarıdır.
son olarak filmden bazı replikleri bırakmak istiyorum;
"baba idam değil, baba iyi adam..."
"halbuki sevmek biri için ölmek değil, her şeye rağmen yaşayabilmekmiş."
"benim hastalığım yalan söyleyenlere inanmak. "
devamını gör...
mary anning
ilk paleontolojist kadın. 1799-1847 yılları arasında ingiltere'de yaşadı. yoksulluk içinde doğan bir çocuktu. eğitim almadı. o sebeple sürekli çalışmak zorundaydı. 12 yaşındaki marry kardeşi joseph ile birlikte, hayvanlara ait fosilleri babasının balıkçı standında satıyordu.
1811'de bir triyasik döneme ait bir ihtiyazorbuldular. üstelik tam bir iskelet... epey ilgi gören bu fosil ile ilgili 3 yıl sonra everard horne bilimsel bir makale bile yazmıştı.
1821'de her biri 6 metreden uzun üç iskelet buldu.
1823'te ise keşiflerinden biri olan plesiozor iskeletini bulduğunda kimse bir kadının bunu bulabileceğine inanmadı.
1828'de pteozor iskeleti buldu. bu yapılan en büyük keşifti. çünkü prehistorik dönemde , uçan dinozorların da var olduğunu gösterdi.
hayvanların fosilleşmiş dışkılarını da buldu. hayvanların ne ile beslendiği konusunda yol gösterici oldu.
o döneme kadar, erkeklerin uğraştığı palaentoloji ile artık kadınlarda uğraşmaya başladı, bu bilime katkılarından dolayı, 2010 yılında kraliyet derneği, onu bilime katkı sağlayan 10 ingiliz kadınından biri olarak gösterdi,
1811'de bir triyasik döneme ait bir ihtiyazorbuldular. üstelik tam bir iskelet... epey ilgi gören bu fosil ile ilgili 3 yıl sonra everard horne bilimsel bir makale bile yazmıştı.
1821'de her biri 6 metreden uzun üç iskelet buldu.
1823'te ise keşiflerinden biri olan plesiozor iskeletini bulduğunda kimse bir kadının bunu bulabileceğine inanmadı.
1828'de pteozor iskeleti buldu. bu yapılan en büyük keşifti. çünkü prehistorik dönemde , uçan dinozorların da var olduğunu gösterdi.
hayvanların fosilleşmiş dışkılarını da buldu. hayvanların ne ile beslendiği konusunda yol gösterici oldu.
o döneme kadar, erkeklerin uğraştığı palaentoloji ile artık kadınlarda uğraşmaya başladı, bu bilime katkılarından dolayı, 2010 yılında kraliyet derneği, onu bilime katkı sağlayan 10 ingiliz kadınından biri olarak gösterdi,
devamını gör...
drotrecogin alfa
anti-trombotik, anti-enflamatuar ve profibrinolitik özelliklere sahip olan insan aktive protein c'nin rekombinant bir formudur. drotrecogin alfa (aktive), serin proteazlar sınıfına aittir.
septik şok tedavisinde mortaliteyi azalttığına dair çalışmalar bulunmaktadır.
septik şok tedavisinde mortaliteyi azalttığına dair çalışmalar bulunmaktadır.
devamını gör...
ayasofya
nika ayaklanmalarinda sehrin buyuk bir kismi ile beraber ikinci ayasofya da yanmisti. nika ayaklanmalari bastirildiktan sonra basileus justinianus yani bir ayasofya'nin insaasi icin ise koyuldu. bu yeni ayasofya, onceki iki ayasofya gibi olmayacakti. justinianus'un restauratio imperii, roman imparatorlugu'nun restorasyonu projesinin ihtisamina yakisacak, yeni roma'nin baskentinin sembolu olacak bir ayasofya olacakti.
justinianus, yeni ayasofya'nin tasarimi icin iki tane matematikciyi gorevlendirdi: trallesli anthemios ve miletuslu isidoros. ayasofya'nin insaasi 5 yil surdu ve 537'de tamamlandi. justinianus, o zamana kadar gorulmus en buyuk kilise ve en buyuk kubbeyi 5 yilda insaa etmeyi basarmisti. (bkz: justinianus)
ayasofya'nun oncellikle cok ciddi bir kubbe sikintisi var. ilk yapildiginda, kubbe sacma derecede buyuk. zaten kubbe iki veya uc defa cokuyor. en son, mimar sinan'in yerlestirdigi dis desteklerden sonra daha saglam bir hale geliyor ve 16. yuzyildan sonra bir daha cokmuyor.
bu kadar kudretli bir yapi tabii ki gorenleri etkiliyor. gec antik mimarinin en son buyuk eseri ve bizans mimarisinin ilk buyuk eseri olarak kabul ediliyor ayasofya. bati hristiyan dunyasi da, dogu hristiyan dunyasi da, islam dunyasi da ayasofya'dan cok ciddi sekilde esinleniyor. ayasofya'nin yeri, klasik osmali mimarisinde cok onemli. kubbe yapisi, neredeyse her zaman ayasofya'dan esinlenerek tasarlaniyor ve ayasofya'nin kubbesini gecmek bir obsesyon haline geliyor.
ayasofya'nin mozaikleri konusu sanildigindan cok farkli aslina bakarsaniz. ayasofya ilk insaa edildiginde tabii ki mozaikler var. ancak 9. yuzyildaki ikonoklazm akimiyla mozaikler sokuluyor. ıkonoklazmin, bizans kraliyetindeki etkisini kaybetmesiyle 10. yuzyilda yeni mozaikler yaptiriliyor ve bu mozaiklerin orijinallerinden daha etkileyici oldugu iddia ediliyor. 4. hacli seferlerinde, 1204'te istanbul latinler tarafindan yagmalandiginda, cahil ve vandal haclilar mozaiklerin bazi parcalarini caliyorlar. (bkz: dördüncü haçlı seferi) bundan sonra mozaiklere pek dokunulmuyor aslina bakarsaniz.
1453'de, fatih sultan mehmet ayasofya'yi camiye cevirdikten sonra mozaiklere dokunmuyor. ustlerini de kapatmiyor. hristiyanlar ayasofya'yi kullanmaya da devam ediyorlar bir taraftan. cami olsa bile. (fatih kafirmis gorunuse bakilirsa?). mozaiklerin ustu, ilk kez 18.inci yuzyilda siva ile kapatiliyor. sonra, 19. yuzyilda mozaiklerin ustunun tekrar acilmasi icin calismalar oluyor. (yanlis hatirlamiyorsam abdulmecit bir takim calismalarda bulunuyor). ancak ustu acilan kisimlar, cemaat tarafindan yagmalandigi icin calismalar duruyor.
ayasofya'yi bu kadar essiz kilan bir suru ozelligi var: bizans mimarisi, outlier kubbesi, dort farkli din tarafindan kullanilmasi (hellenik paganizm, ortodoks ve katolikler, sunni islam), vs. ancak benim ozellikle parmak basmak istedigim bir nokta var: ayasofya, dogu ile batinin en basarili sentezlerinden biri ve bundan mutevellit, istanbul'u cok iyi yansitiyor. bizans imparatorlugu, bir avrupa imparatorlugu degil. bizans, osmanli gibi dogu ve bati arasinda sikisip kalmis, medeniyetler arasi bir gecis haline gelmis bir imparatorluk. osmanli da boyle. ayasofya'nin icine girdiginiz de ise gordugunuz tek sey bizans eseri degil, osmanli doneminde eklenmis bir suru sey. ayasofya, bizans ve osmanli'nin kusursuz bir sentezi, ki bu iki imparatorluk da dogu ve batinin bir sentezi.
bundan mutevellit, ayasofya'nin muze olmasi cami olmasindan daha uygun. ayasofya, dinler uzeri, kulturler uzeri bir eser. ayasofya, sadece bir dinin, bir kulturun basarisi degil. ayasofya, bir karisim, dinlerin ve kulturlerin uzerinde bir sembol. ayasofya, butun insanligin eseri.
justinianus, yeni ayasofya'nin tasarimi icin iki tane matematikciyi gorevlendirdi: trallesli anthemios ve miletuslu isidoros. ayasofya'nin insaasi 5 yil surdu ve 537'de tamamlandi. justinianus, o zamana kadar gorulmus en buyuk kilise ve en buyuk kubbeyi 5 yilda insaa etmeyi basarmisti. (bkz: justinianus)
ayasofya'nun oncellikle cok ciddi bir kubbe sikintisi var. ilk yapildiginda, kubbe sacma derecede buyuk. zaten kubbe iki veya uc defa cokuyor. en son, mimar sinan'in yerlestirdigi dis desteklerden sonra daha saglam bir hale geliyor ve 16. yuzyildan sonra bir daha cokmuyor.
bu kadar kudretli bir yapi tabii ki gorenleri etkiliyor. gec antik mimarinin en son buyuk eseri ve bizans mimarisinin ilk buyuk eseri olarak kabul ediliyor ayasofya. bati hristiyan dunyasi da, dogu hristiyan dunyasi da, islam dunyasi da ayasofya'dan cok ciddi sekilde esinleniyor. ayasofya'nin yeri, klasik osmali mimarisinde cok onemli. kubbe yapisi, neredeyse her zaman ayasofya'dan esinlenerek tasarlaniyor ve ayasofya'nin kubbesini gecmek bir obsesyon haline geliyor.
ayasofya'nin mozaikleri konusu sanildigindan cok farkli aslina bakarsaniz. ayasofya ilk insaa edildiginde tabii ki mozaikler var. ancak 9. yuzyildaki ikonoklazm akimiyla mozaikler sokuluyor. ıkonoklazmin, bizans kraliyetindeki etkisini kaybetmesiyle 10. yuzyilda yeni mozaikler yaptiriliyor ve bu mozaiklerin orijinallerinden daha etkileyici oldugu iddia ediliyor. 4. hacli seferlerinde, 1204'te istanbul latinler tarafindan yagmalandiginda, cahil ve vandal haclilar mozaiklerin bazi parcalarini caliyorlar. (bkz: dördüncü haçlı seferi) bundan sonra mozaiklere pek dokunulmuyor aslina bakarsaniz.
1453'de, fatih sultan mehmet ayasofya'yi camiye cevirdikten sonra mozaiklere dokunmuyor. ustlerini de kapatmiyor. hristiyanlar ayasofya'yi kullanmaya da devam ediyorlar bir taraftan. cami olsa bile. (fatih kafirmis gorunuse bakilirsa?). mozaiklerin ustu, ilk kez 18.inci yuzyilda siva ile kapatiliyor. sonra, 19. yuzyilda mozaiklerin ustunun tekrar acilmasi icin calismalar oluyor. (yanlis hatirlamiyorsam abdulmecit bir takim calismalarda bulunuyor). ancak ustu acilan kisimlar, cemaat tarafindan yagmalandigi icin calismalar duruyor.
ayasofya'yi bu kadar essiz kilan bir suru ozelligi var: bizans mimarisi, outlier kubbesi, dort farkli din tarafindan kullanilmasi (hellenik paganizm, ortodoks ve katolikler, sunni islam), vs. ancak benim ozellikle parmak basmak istedigim bir nokta var: ayasofya, dogu ile batinin en basarili sentezlerinden biri ve bundan mutevellit, istanbul'u cok iyi yansitiyor. bizans imparatorlugu, bir avrupa imparatorlugu degil. bizans, osmanli gibi dogu ve bati arasinda sikisip kalmis, medeniyetler arasi bir gecis haline gelmis bir imparatorluk. osmanli da boyle. ayasofya'nin icine girdiginiz de ise gordugunuz tek sey bizans eseri degil, osmanli doneminde eklenmis bir suru sey. ayasofya, bizans ve osmanli'nin kusursuz bir sentezi, ki bu iki imparatorluk da dogu ve batinin bir sentezi.
bundan mutevellit, ayasofya'nin muze olmasi cami olmasindan daha uygun. ayasofya, dinler uzeri, kulturler uzeri bir eser. ayasofya, sadece bir dinin, bir kulturun basarisi degil. ayasofya, bir karisim, dinlerin ve kulturlerin uzerinde bir sembol. ayasofya, butun insanligin eseri.
devamını gör...
bager
herr holz un ve bazı diğer yazarların tr ye saldırdığı entryleri beğenip, sonra halkların kardeşliği edebiyatı yapan yazar. yersen tabi.
ne kadar solcu,kültürlü, modern bir bey. tam asık olmalik.
ne kadar solcu,kültürlü, modern bir bey. tam asık olmalik.
devamını gör...
ölümün en iyi tanımı
"gerçekte, kimse bilmiyor ölümün ne olduğunu; insana özgü en büyük iyiliktir belki ölüm, ama en büyük kötülük gibi korkuluyor ondan."*
devamını gör...
tek eşlilik
kupular, kumrular, turnalar ve akbabalar da tüm hayatlarını tek eşli olarak geçiren hayvanlardır.
devamını gör...
söylenecek çok şey varken susmayı tercih etmek
olgunluk ve yorulmuşluk sebebi.
devamını gör...



