türkiye'deki akılalmaz gürültü kirliliği
insanı tımarhanelik edecek sorun.
her yerdeler, yemin ederim her yerdeler. kimler? gürültüyü namus bilenler... inşaat sesleri, korna sesleri, sirenler, işportacılar, pazarcılar, bağıra bağıra konuşanlar, toplu taşımada susmayalar, allah'ını kaybetmişçesine zırlayan veletler...
delirmemek elde değil. sanki toplu tecavüz ediyorlar beynime. hiç mi sessizliğin, sakinliğin tadını çıkaramayacağız biz?
her yerdeler, yemin ederim her yerdeler. kimler? gürültüyü namus bilenler... inşaat sesleri, korna sesleri, sirenler, işportacılar, pazarcılar, bağıra bağıra konuşanlar, toplu taşımada susmayalar, allah'ını kaybetmişçesine zırlayan veletler...
delirmemek elde değil. sanki toplu tecavüz ediyorlar beynime. hiç mi sessizliğin, sakinliğin tadını çıkaramayacağız biz?
devamını gör...
tavan arasındaki buda
bir julie otsuka romanıdır.
bir tanımımda bahsetmiştim aslında. ama hangisi olduğundan emin değilim. unutmamanız gereken şeylerden biri “ itirazın iki şartı” idi. şöyle bir şeydi adını andığım nevzat çelikşiiri:
çok olmadığımız kesin
çok olan tarafta değiliz
çok olan tarafta olmayacağız
türkiye'de kürt olacağız
kürtlerde ermeni
ermenilerde süryani
gidip almanya'da türk olacağız
hollanda'da surinamlı
fransa'da cezayirli
iran'da azeri
amerika'da zifiri zenci olacağız
çoğalan zencide mutlaka kızılderili
israil'de filistinli
köpeğin karşısında kedi
kedinin karşısında kuş olacağız
kuşun karşısında börtü böcek
hakemler hep karşı takımı tutacak
ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı çiçeklerden kamelya olacağız
az kolumuzun tarafında
solda olacağız
bu itirazın ilk şartı
solda da az olacağız
devrimi çoğaltırken çünkü
bir başka devrime hızla azalacağız
bu da itirazın ikinci şartı
daha önce hiç duymadığım bir azınlık hikayesini anlattı bana julie otsuko, ki kendisi hala amerika’da bir azınlık olarak yaşamakta. ama bu hikayede anlatılan azınlık olma durumu çifte kavrulmuş. zira bu insanlar hem amerika’ya göç eden japon’lar hem de erkekler tarafından kandırılarak göçe zorlanmış insanlar.
kadınların zaten zor bir hayat sürdükleri konusunda herkes hemfikirdir sanırım. ancak uğradıkları cinsiyetçi ayrımcılık ve baskılara bir de başka bir ülkede başka bir ırktan olarak maruz kaldıkları itilmişliği de eklersek ne demek istediğim anlaşılır sanırım.
yalan dolan bir amerikan rüyasını yaşamak için aldatılıp yeni dünya topraklarına ayak basan japon kadınlar uykularından sıçrayarak, korku ve ter içinde uyanır. biz de bu kitabı okurken azınlıklar içinde kadın olmanın ne kadar zor olduğunu, bu saçma dünya düzeninde hala değiştirmeye gücümüzün yetmediği haksızlıklar olduğunu sessizce okuyoruz. ses çıkarmamız gerekirken.
bir tanımımda bahsetmiştim aslında. ama hangisi olduğundan emin değilim. unutmamanız gereken şeylerden biri “ itirazın iki şartı” idi. şöyle bir şeydi adını andığım nevzat çelikşiiri:
çok olmadığımız kesin
çok olan tarafta değiliz
çok olan tarafta olmayacağız
türkiye'de kürt olacağız
kürtlerde ermeni
ermenilerde süryani
gidip almanya'da türk olacağız
hollanda'da surinamlı
fransa'da cezayirli
iran'da azeri
amerika'da zifiri zenci olacağız
çoğalan zencide mutlaka kızılderili
israil'de filistinli
köpeğin karşısında kedi
kedinin karşısında kuş olacağız
kuşun karşısında börtü böcek
hakemler hep karşı takımı tutacak
ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı çiçeklerden kamelya olacağız
az kolumuzun tarafında
solda olacağız
bu itirazın ilk şartı
solda da az olacağız
devrimi çoğaltırken çünkü
bir başka devrime hızla azalacağız
bu da itirazın ikinci şartı
daha önce hiç duymadığım bir azınlık hikayesini anlattı bana julie otsuko, ki kendisi hala amerika’da bir azınlık olarak yaşamakta. ama bu hikayede anlatılan azınlık olma durumu çifte kavrulmuş. zira bu insanlar hem amerika’ya göç eden japon’lar hem de erkekler tarafından kandırılarak göçe zorlanmış insanlar.
kadınların zaten zor bir hayat sürdükleri konusunda herkes hemfikirdir sanırım. ancak uğradıkları cinsiyetçi ayrımcılık ve baskılara bir de başka bir ülkede başka bir ırktan olarak maruz kaldıkları itilmişliği de eklersek ne demek istediğim anlaşılır sanırım.
yalan dolan bir amerikan rüyasını yaşamak için aldatılıp yeni dünya topraklarına ayak basan japon kadınlar uykularından sıçrayarak, korku ve ter içinde uyanır. biz de bu kitabı okurken azınlıklar içinde kadın olmanın ne kadar zor olduğunu, bu saçma dünya düzeninde hala değiştirmeye gücümüzün yetmediği haksızlıklar olduğunu sessizce okuyoruz. ses çıkarmamız gerekirken.
devamını gör...
life after people
insan neslinin bir anda ortadan kalktıktan sonra dünya üzerindeki yaşanacak değişimler üzerine odaklanan oldukça etkileyici bir belgesel. belgesel dünyada hiç insan kalmadığı andan itibaren bir gün, bir hafta, bir ay, altı ay, bir sene gibi zaman periyotları ile dünyada gerçekleşen değişimleri aktarıyor. ilginç konusu ve özellikle görsel başarısı ile kesinlikle izlenmesi gereken bir belgesel. ilk olarak history channel'de 108 dakikalık versiyonu yayınlandı. daha sonra 45'er dakikadan 20 bölüm olarak yayınlanmıştır.
gelin bu değişimlere hep beraber bakalım:
insanlığın ortadan kalkışından saatler sonra dünya üzerindeki ışıklar sönmeye başlayacak.
ilk hafta:
-santralin yakıt ihtiyacını sağlayacak birileri yoksa dünyadaki şehirlerin ışıkları sönmeden önce santraller duracak. (rüzgar türbinlerinin de yağlanması gerekiyor, aksi takdirde çalışmaz.) tek çalışan santral sıradışı bir yapısı olduğu için hoover santrali olacak. yeraltı tünelleri de 36 kadar saat sonra, tünellere sızan suyla mücadele eden insanlar olmadığı için suyla dolmaya başlayacak. nükleer santrallede ise ortalama 2 yıl yetecek enerji vardır. ancak üretilen enerji tüketilmeyeceği için reaktörler iki gün içinde kendiliğinden kapanacak. santraller kapanırken güç azalacak şehirlerde kademe kademe karanlık başlayacak. birkaç hafta sonra gezegen derin bir karanlığa gömülecek.
10 gün sonra
-marketlerdeki ve buzdolaplarımızdaki gıda maddeleri bozulmaya başlıyor. evimizde beslediğimiz hayvanlar dışarı çıkamadıkları takdirde ölmüş olacak. ama onlar için dışarı çıkmak demek hayatta kalmak demek değil. fare gibi hayvanlar yavaştan evleri işgal etmeye başlayacak.
6 ay sonra
-kent alanları artık yaban hayat içermeye başlayacak. insanlar yüzünden yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalan vahşi hayvanlar "anayurtlarına" dönmeye başlayacak.
1 yıl sonra
-otoyollar, park alanları ya da asfaltta (kısaca güneş gören her yerde) bitki popülasyonu artmaya başlayacak. yollardaki çatlaklarda otlar bitmeye başlayacak. bina duvarlarındaki bitki popülasyonu arttıkça binalar zarar görmeye başlayacak. doğal süreçler sonucu yangınlar ve seller olmaya başlayacak. dolayısıyla insan ürünü olan her şey yanıp kül olmaya başlayacak. bu durum, ortaya azot çıkmasını sağlayacak ve bundan beslenen bitkiler yönetimi ele geçirmeye başlayacak.
5 yıl sonra
-bitkiler her yeri kaplamış olacak. "yaa en fazla ne kadar kaplayabilirler ki!" deyip küçümserseniz buna bir örnek var: kamboçya'daki angkor tapınağı. 15. yüzyılda terk edilen bu tapınakların üstündeki ağaçlar gelişigüzel büyümüş ve dallarını tapınak duvarlarına dolamış (sarıp sarmalamış, bağrına basmış desek daha doğru olur). zamanla, bir zamanlar insanların kullandığı, çocukların koşup oynadığı parklarda ve çim alanlarda kendi kendilerine fidanlar büyümeye başlayacak ve bu popülasyon şehre, binaların olduğu tarafa doğru yayılmaya başlayacak.
20 yıl sonra
-aslında 20 yıl sonra insansız bir yere neler olabileceğinin yaşayan bir örneği var: ukrayna'nın pripyat şehri. pripyat 2014 itibarıyla tam 28 yıldır boş. 1986'da gerçekleşen nükleer felaketten bu yana bomboş bu şehir. pripyat'ı detaylı bir şekilde inceledikten sonra göreceksiniz ki, nükleer bir felaketten sonra bile yaşam devam ediyor. doğa, böyle bir faciadan sonra bile kendini toparlıyor. yine bu süre zarfında dondurucu soğukların yaşandığı yerlerdeki binalar, duvarlarının çatlaklarında biriken suların donup genleşmesinden dolayı zarar görecek. bitkiler bu genleşmenin büyüttüğü çatlaklardan sızıp rutubetin de etkisiyle çatlakların içinde ilerlemeye başlayacak.
25 yıl sonra
-öncelikle belirtelim ki, kırsal kesimlerde insandan iz kalmayacak. deniz seviyesine yakın olan şehirleri (londra, amsterdam gibi) su basacak. gökdelenlerdeki camlar sürekli darlaşıp genleşme baskısına dayanamayıp kırılmaya başlayacak. boşalan ve harabe haline gelen bu gökdelenlerin yeni sahipleri kuşlar ve böcekleri olacak. hamamböcekleri insanoğlunun artıklarıyla da beslendiği için bizim yok olmamıza üzülecekler, ama bu depresyon sadece 1 dakika sürecek ve hayatlarına kaldıkları yerden, kitapları ve bilumum şeyleri yiyerek, devam edecekler.
40 yıl sonra
-termitlerin açlığı ve küflenme sonucu özellikle kırsal kesimlerdeki evler artık yerle yeksan olmaya; bina duvarlarında biriken tuzlar, duvarı oluşturan taşları itmeye başlıyor. betonlardaki bu çürüme elbette barajları da etkileyecek ve özellikle sıkıştırılmış kaya veya topraktan yapılma barajlar birer birer yıkılmaya başlayacak. bunun doğal sonucu olarak ortaya çıkan korkunç su kütleleri önüne çıkan her şeyi silip süpürecek.
50 yıl sonra
-köprüler bakımsızlığın etkisiyle korozyon, yani paslanma sonucunda çökmeye ve yok olmaya yüz tutacak. çürüme, köprüleri taşıyan ve binlerce ton taşıma kapasitesine sahip çelik kablolardan başlayacak.
75 yıl sonra
-artık kullanılmayan otomobiller bulundukları yerin iklimine göre değişen hızlarda çürüyecek. kuru iklimdeki araçlar daha uzun sürede, nemli iklimdekiler daha kısa sürede çürüyecek.
150 yıl sonra
-köpekler popülasyonu artan kurt sürüleriyle fazlaca haşır neşir olup, çiftleşip daha vahşi bir tür haline gelecekler (öngörülen bu). insan yok olduktan sonra en hızlı değişim ve temizlik muhtemelen denizlerde olacak, denizdekicanlıları avlayan kimse kalmayınca popülasyon arttıkça artacak. köprülerin yıkılmasına sebep olan korozyon, insanoğlu yok olduktan 36 saat sonra suyla dolmaya başlayan yeraltı tünellerindeki çelik kirişleri de -deyim yerindeyse- toza çevirmiş olacak.
200 yıl sonra
-normal şartlarda korozyondan korumak için her 6-7 yılda bir boyanan eyfel kulesi ilgilenen olmayınca korozyona yenik düşüp yıkılacak.
300 yıl sonra
-seattle'da bulunan ve rüzgarlara karşı esneyecek şekilde inşa edilen space needle kulesi de korozyondan nasibini alacak ve rüzgarın etkisiyle yıkılacak. empire state, altındaki topraktan dolayı yavaş yavaş eğilecek ve yerçekimine dayanamayıp toprakla buluşacak. bu yıkımdan sears kuleleri de nasibini alacak.
500 yıl sonra
-insanoğlu yok olduktan 500 yıl sonra belki de insan medeniyetine dair hiçbir yapı, en azından hiçbir modern beton yapı kalmayacak. romalılar tarafından bulunan betonun ilk hali yaşamaya devam edecek belki ama daha sulu bir içeriğe sahip modern beton zamana boyun eğecek.
1000 yıl sonra
-insana dair hemen hemen tüm uygarlık (!) izleri silinmiş olacak. her yer bitki, her yer doğa. betondan, demirden, çelikten eser kalmayacak.
10.000 yıl sonra
-beton, demir, çelik, kağıt, kısaca her şey çürümüş olacak. ama sanmayın ki insan yapımı hiçbir şey kalmayacak. 10 bin yıl sonraya kadar dayanacağı öngörülen 3 adet yapı var: çin seddi, gize piramitleri ve rushmore dağı kafadarları. çin seddi daha uzun bir süre varlığını sürdürebilecek. gize piramitleri de kum tarafından kapatılana kadar yeryüzünü süslemeyi sürdürecek. (mühendislik harikası olarak adlandırılan hoover barajı maalesef bu zamana kadar çoktan yıkılmış oluyor.) rushmore dağı kafadarlarının binlerce yıl daha yeryüzünde kalması öngörülüyor, çünkü tek düşmanı rüzgar.
35.000 yıl sonra
-insana ait hemen hemen hiçbir şey kalmadığı için, dünya artık insanın doğaya verdiği hasarı gidermekle meşgul. bu hasarlardan biri de kurşun. insanoğlunun endüstriyel atıkları sonucu toprakta birikmeye başlayan kurşun, 35 bin yıl sonra topraktan temizlenmiş olacak.
7 milyon 200 bin yıl sonra
-rushmore dağı kafadarları, asteroid çarpması ya da güçlü bir deprem olmadıktan sonra varlıklarını sürdürmeye devam edecek. pcb ve dioksin gibi insan yapımı tehlikeli kimyasal bileşikler hala varlıklarını koruyor olacak.
10 milyon 200 bin yıl sonra
-bronz heykeller hala tanınabilir olacak.
4.5 milyar yıl sonra
-abd'deki yarım milyon ton uranyum-238 maddesi, henüz yarı ömrünü tamamlamış olacak. dünya, güneş'teki değişimlere bağlı olarak daha da ısınmaya başlayacak. en az bir milyar yıl boyunca da, ilk zamanlardaki gibi bir mikrobik yaşam, varlığını devam ettirecek.
gelin bu değişimlere hep beraber bakalım:
insanlığın ortadan kalkışından saatler sonra dünya üzerindeki ışıklar sönmeye başlayacak.
ilk hafta:
-santralin yakıt ihtiyacını sağlayacak birileri yoksa dünyadaki şehirlerin ışıkları sönmeden önce santraller duracak. (rüzgar türbinlerinin de yağlanması gerekiyor, aksi takdirde çalışmaz.) tek çalışan santral sıradışı bir yapısı olduğu için hoover santrali olacak. yeraltı tünelleri de 36 kadar saat sonra, tünellere sızan suyla mücadele eden insanlar olmadığı için suyla dolmaya başlayacak. nükleer santrallede ise ortalama 2 yıl yetecek enerji vardır. ancak üretilen enerji tüketilmeyeceği için reaktörler iki gün içinde kendiliğinden kapanacak. santraller kapanırken güç azalacak şehirlerde kademe kademe karanlık başlayacak. birkaç hafta sonra gezegen derin bir karanlığa gömülecek.
10 gün sonra
-marketlerdeki ve buzdolaplarımızdaki gıda maddeleri bozulmaya başlıyor. evimizde beslediğimiz hayvanlar dışarı çıkamadıkları takdirde ölmüş olacak. ama onlar için dışarı çıkmak demek hayatta kalmak demek değil. fare gibi hayvanlar yavaştan evleri işgal etmeye başlayacak.
6 ay sonra
-kent alanları artık yaban hayat içermeye başlayacak. insanlar yüzünden yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalan vahşi hayvanlar "anayurtlarına" dönmeye başlayacak.
1 yıl sonra
-otoyollar, park alanları ya da asfaltta (kısaca güneş gören her yerde) bitki popülasyonu artmaya başlayacak. yollardaki çatlaklarda otlar bitmeye başlayacak. bina duvarlarındaki bitki popülasyonu arttıkça binalar zarar görmeye başlayacak. doğal süreçler sonucu yangınlar ve seller olmaya başlayacak. dolayısıyla insan ürünü olan her şey yanıp kül olmaya başlayacak. bu durum, ortaya azot çıkmasını sağlayacak ve bundan beslenen bitkiler yönetimi ele geçirmeye başlayacak.
5 yıl sonra
-bitkiler her yeri kaplamış olacak. "yaa en fazla ne kadar kaplayabilirler ki!" deyip küçümserseniz buna bir örnek var: kamboçya'daki angkor tapınağı. 15. yüzyılda terk edilen bu tapınakların üstündeki ağaçlar gelişigüzel büyümüş ve dallarını tapınak duvarlarına dolamış (sarıp sarmalamış, bağrına basmış desek daha doğru olur). zamanla, bir zamanlar insanların kullandığı, çocukların koşup oynadığı parklarda ve çim alanlarda kendi kendilerine fidanlar büyümeye başlayacak ve bu popülasyon şehre, binaların olduğu tarafa doğru yayılmaya başlayacak.
20 yıl sonra
-aslında 20 yıl sonra insansız bir yere neler olabileceğinin yaşayan bir örneği var: ukrayna'nın pripyat şehri. pripyat 2014 itibarıyla tam 28 yıldır boş. 1986'da gerçekleşen nükleer felaketten bu yana bomboş bu şehir. pripyat'ı detaylı bir şekilde inceledikten sonra göreceksiniz ki, nükleer bir felaketten sonra bile yaşam devam ediyor. doğa, böyle bir faciadan sonra bile kendini toparlıyor. yine bu süre zarfında dondurucu soğukların yaşandığı yerlerdeki binalar, duvarlarının çatlaklarında biriken suların donup genleşmesinden dolayı zarar görecek. bitkiler bu genleşmenin büyüttüğü çatlaklardan sızıp rutubetin de etkisiyle çatlakların içinde ilerlemeye başlayacak.
25 yıl sonra
-öncelikle belirtelim ki, kırsal kesimlerde insandan iz kalmayacak. deniz seviyesine yakın olan şehirleri (londra, amsterdam gibi) su basacak. gökdelenlerdeki camlar sürekli darlaşıp genleşme baskısına dayanamayıp kırılmaya başlayacak. boşalan ve harabe haline gelen bu gökdelenlerin yeni sahipleri kuşlar ve böcekleri olacak. hamamböcekleri insanoğlunun artıklarıyla da beslendiği için bizim yok olmamıza üzülecekler, ama bu depresyon sadece 1 dakika sürecek ve hayatlarına kaldıkları yerden, kitapları ve bilumum şeyleri yiyerek, devam edecekler.
40 yıl sonra
-termitlerin açlığı ve küflenme sonucu özellikle kırsal kesimlerdeki evler artık yerle yeksan olmaya; bina duvarlarında biriken tuzlar, duvarı oluşturan taşları itmeye başlıyor. betonlardaki bu çürüme elbette barajları da etkileyecek ve özellikle sıkıştırılmış kaya veya topraktan yapılma barajlar birer birer yıkılmaya başlayacak. bunun doğal sonucu olarak ortaya çıkan korkunç su kütleleri önüne çıkan her şeyi silip süpürecek.
50 yıl sonra
-köprüler bakımsızlığın etkisiyle korozyon, yani paslanma sonucunda çökmeye ve yok olmaya yüz tutacak. çürüme, köprüleri taşıyan ve binlerce ton taşıma kapasitesine sahip çelik kablolardan başlayacak.
75 yıl sonra
-artık kullanılmayan otomobiller bulundukları yerin iklimine göre değişen hızlarda çürüyecek. kuru iklimdeki araçlar daha uzun sürede, nemli iklimdekiler daha kısa sürede çürüyecek.
150 yıl sonra
-köpekler popülasyonu artan kurt sürüleriyle fazlaca haşır neşir olup, çiftleşip daha vahşi bir tür haline gelecekler (öngörülen bu). insan yok olduktan sonra en hızlı değişim ve temizlik muhtemelen denizlerde olacak, denizdekicanlıları avlayan kimse kalmayınca popülasyon arttıkça artacak. köprülerin yıkılmasına sebep olan korozyon, insanoğlu yok olduktan 36 saat sonra suyla dolmaya başlayan yeraltı tünellerindeki çelik kirişleri de -deyim yerindeyse- toza çevirmiş olacak.
200 yıl sonra
-normal şartlarda korozyondan korumak için her 6-7 yılda bir boyanan eyfel kulesi ilgilenen olmayınca korozyona yenik düşüp yıkılacak.
300 yıl sonra
-seattle'da bulunan ve rüzgarlara karşı esneyecek şekilde inşa edilen space needle kulesi de korozyondan nasibini alacak ve rüzgarın etkisiyle yıkılacak. empire state, altındaki topraktan dolayı yavaş yavaş eğilecek ve yerçekimine dayanamayıp toprakla buluşacak. bu yıkımdan sears kuleleri de nasibini alacak.
500 yıl sonra
-insanoğlu yok olduktan 500 yıl sonra belki de insan medeniyetine dair hiçbir yapı, en azından hiçbir modern beton yapı kalmayacak. romalılar tarafından bulunan betonun ilk hali yaşamaya devam edecek belki ama daha sulu bir içeriğe sahip modern beton zamana boyun eğecek.
1000 yıl sonra
-insana dair hemen hemen tüm uygarlık (!) izleri silinmiş olacak. her yer bitki, her yer doğa. betondan, demirden, çelikten eser kalmayacak.
10.000 yıl sonra
-beton, demir, çelik, kağıt, kısaca her şey çürümüş olacak. ama sanmayın ki insan yapımı hiçbir şey kalmayacak. 10 bin yıl sonraya kadar dayanacağı öngörülen 3 adet yapı var: çin seddi, gize piramitleri ve rushmore dağı kafadarları. çin seddi daha uzun bir süre varlığını sürdürebilecek. gize piramitleri de kum tarafından kapatılana kadar yeryüzünü süslemeyi sürdürecek. (mühendislik harikası olarak adlandırılan hoover barajı maalesef bu zamana kadar çoktan yıkılmış oluyor.) rushmore dağı kafadarlarının binlerce yıl daha yeryüzünde kalması öngörülüyor, çünkü tek düşmanı rüzgar.
35.000 yıl sonra
-insana ait hemen hemen hiçbir şey kalmadığı için, dünya artık insanın doğaya verdiği hasarı gidermekle meşgul. bu hasarlardan biri de kurşun. insanoğlunun endüstriyel atıkları sonucu toprakta birikmeye başlayan kurşun, 35 bin yıl sonra topraktan temizlenmiş olacak.
7 milyon 200 bin yıl sonra
-rushmore dağı kafadarları, asteroid çarpması ya da güçlü bir deprem olmadıktan sonra varlıklarını sürdürmeye devam edecek. pcb ve dioksin gibi insan yapımı tehlikeli kimyasal bileşikler hala varlıklarını koruyor olacak.
10 milyon 200 bin yıl sonra
-bronz heykeller hala tanınabilir olacak.
4.5 milyar yıl sonra
-abd'deki yarım milyon ton uranyum-238 maddesi, henüz yarı ömrünü tamamlamış olacak. dünya, güneş'teki değişimlere bağlı olarak daha da ısınmaya başlayacak. en az bir milyar yıl boyunca da, ilk zamanlardaki gibi bir mikrobik yaşam, varlığını devam ettirecek.
devamını gör...
düğün yapmak istemeyen gelin
söz nişan düğün yapmadım diye bütün akrabalarımdan linç yemişliğim vardır insanların amann insan bi kere evleniyor kisvesi altında gösteriş yapma uğruna para saçmalarına ,sonra yıllarca borç ödeyip "allah allah biz evlenince neden mutsuz olduk yahu"algısına ayar oluyorum
devamını gör...
papaz olma piskopos ol
babam bana papaz diyo, geçenlerde rütbe düşürüp 'köy papazı'* dedi. cok ağırıma gitti dayanamadım çıkıştım 'ben papaz değil kardinalim' diye. annem de 'komünist humeyni'* diyor. ailem sayesinde ayaküstü kimlik bunalımı yaşıyorum.
devamını gör...
sykes picot antlaşması
1. dünya savaşı'nda, 16 mayıs 1916 tarihinde britanya ve fransa arasında imzalanarak ekim ayında da rusya tarafından imzalanan gizli bir antlaşma. 1917'deki rus devriminden sonra antlaşmadaki haklarından vazgeçen rusya, osmanlı'nın parçalanmasına ilişkin bu gizli antlaşmayı, bir rus gazetesi aracılığıyla tüm dünyaya duyurmuştur.
antlaşma şartları kısaca şöyleydi:
- musul ve suriye kıyıları, adana, antep, doğu akdeniz bölgesi, mardin, diyarbakır ve urfa fransa'ya,
- güney mezopotamya, hayfa ve akka limanları, bağdat, basr britanya'ya
- erzurum, van, bitlis ve trabzon ile güneydoğu anadolu'nun bir kısmı rusya'ya verilecek.
buna ek olarak fransa ve britanya'nın elde ettiği topraklarda onların denetiminde bir arap devleti, filistin'de de uluslararası bir yönetim kurulacak, iskenderun ise serbest liman olacaktı.
antlaşma şartları kısaca şöyleydi:
- musul ve suriye kıyıları, adana, antep, doğu akdeniz bölgesi, mardin, diyarbakır ve urfa fransa'ya,
- güney mezopotamya, hayfa ve akka limanları, bağdat, basr britanya'ya
- erzurum, van, bitlis ve trabzon ile güneydoğu anadolu'nun bir kısmı rusya'ya verilecek.
buna ek olarak fransa ve britanya'nın elde ettiği topraklarda onların denetiminde bir arap devleti, filistin'de de uluslararası bir yönetim kurulacak, iskenderun ise serbest liman olacaktı.
devamını gör...
sim kartın yerine kullanılacak olan e-sim
bir an esimi "eşim" olarak okumama neden olan başlıktır. burda da mı hanımcılık yoksa diyecektim. umarım yararlı amaçlar için kullanılması planlanır.
devamını gör...
yazarların bugünkü mutluluk sebebi
paten kaymaya çalıştım bugün.
çocukken bir filmde görmüştüm. tabi o zamanlar sokaklarda patenli insanlar görmek o kadar normal değil. neyse efem gözlerimi aça aça izlemiştim. keşke benimde bundanım olsa demiştim. malum adını bilmiyoruz o zamanlar.
sonra biraz büyüdük yaygınlaştı ama bizim aileler biraz korkuyla baktı ona. kolunu, bacağını kıracak çocuk. bırak bırak hiç gereği yok muhabbetleri işte.
derken bugün yıldız tozu hocamla bir iki tur attık. daha doğrusu o attı ben baktım. sonra ben de kendimi yerlere attım. kafam, gözüm, kolum, bacağım sağlam ama az öz güvenim zedelenmiş olabilir.*
en yakın zamanda bir paten alıp kendimi daha çok yerlere atasım var. ee düşe kalka öğrenirim zaar. yani umarım. umuyorum. lütfen öğreneyim ama lütfen yaaa. çocuklar gibi şendik. çocuklar zaten şendi bana kıkırdadı durdular. ben de kendime kıkırdadım. kıkır kıkır bir gün oldu yani.
çocukken bir filmde görmüştüm. tabi o zamanlar sokaklarda patenli insanlar görmek o kadar normal değil. neyse efem gözlerimi aça aça izlemiştim. keşke benimde bundanım olsa demiştim. malum adını bilmiyoruz o zamanlar.
sonra biraz büyüdük yaygınlaştı ama bizim aileler biraz korkuyla baktı ona. kolunu, bacağını kıracak çocuk. bırak bırak hiç gereği yok muhabbetleri işte.
derken bugün yıldız tozu hocamla bir iki tur attık. daha doğrusu o attı ben baktım. sonra ben de kendimi yerlere attım. kafam, gözüm, kolum, bacağım sağlam ama az öz güvenim zedelenmiş olabilir.*
en yakın zamanda bir paten alıp kendimi daha çok yerlere atasım var. ee düşe kalka öğrenirim zaar. yani umarım. umuyorum. lütfen öğreneyim ama lütfen yaaa. çocuklar gibi şendik. çocuklar zaten şendi bana kıkırdadı durdular. ben de kendime kıkırdadım. kıkır kıkır bir gün oldu yani.
devamını gör...
normal sözlük’ün artık bitmiş olması
kaşındı kaşındı sonunda şutlandı. ama yarın bir gün çaylak olarak geri döner, bu tipleri ne kadar fırlatsan o kadar geri dönüyorlar maalesef. direkt olarak asitte eritmek lazım böylelerini.
devamını gör...
coronaya inanmayan insan
eskiden yaygın mıydı yoksa ekonomik krizlerle mi ortaya çıktı, bilinmez. kadın cinayetleri, kedi köpek cinayetleri, internet abuklamaları vs. mazoşizm yerini sadizme bırakmış.
bunların yanında da korona diye bir şey yok diyen akıldaneleri ortalıkta dolaşıyor. dünyanın düz olduğunu, yuvarlak bir dünyanın şeytan aldatmacası olduğunu iddia eden abd'li gibi, o da iddiasını kanıtlamak için kendi yaptığı roketle gökyüzüne havalanmak isterken kafa üstü yere çakılmıştı.
bunların yanında da korona diye bir şey yok diyen akıldaneleri ortalıkta dolaşıyor. dünyanın düz olduğunu, yuvarlak bir dünyanın şeytan aldatmacası olduğunu iddia eden abd'li gibi, o da iddiasını kanıtlamak için kendi yaptığı roketle gökyüzüne havalanmak isterken kafa üstü yere çakılmıştı.
devamını gör...
hamile karısının karnını açarak poz veren adam
lan başlığa tıklarken aklıma o kadar kötü sahneler geldi ki..bir kez daha nefret edecektim hayattan.
mükemmel fotoğraf. sevgi kadar güzel bir şey var mı? çok çok sevmeniz ve çok çok sevilmenizi temenni ediyorum.
mükemmel fotoğraf. sevgi kadar güzel bir şey var mı? çok çok sevmeniz ve çok çok sevilmenizi temenni ediyorum.
devamını gör...
işe yarar bir şey
pelin esmer'in biraz tren, biraz şiir filmi. barış bıçakçı ile beraber senaryosunu da yazmıştır.
--! spoiler !--
film, iki kadının hikayesiyle başlar. canan, hayatının nereye gittigini kontrol edemez, biraz öyle savrulup giden bir karakter iken, leyla hayatın kenarında durup yaşamadan yaşamı seyreden bir tiptir. leyla, işte o canan'ı hemen tanır bu yüzden de. içindeki gelgitleri tanır. şair ya, illa hikayeyi görür, peşini de bırakmaz.
canan'ın o kararsızlığı film boyu sürer. leyla ise çok az hareket eder o ırmağın kenarındaki yerinden ve ancak yavuz'la oturup konuştuğunda ayağını bir parça daldırır o nehre. o da, ufacık bir dalga yarattı mı bilmeden bitiririz filmi. leyla yavuz'u ikna etmeye, fikrini değiştirmeye çalışmaz da, yavuz'un da hikayesini öğrenme derdine düşer gibi gelir bana. hayatı yaşamak yahut bitirmek yavuz'un kararıdır. kalkıp o yavuz'a yol göstermek haddini görmez kendimde. severim bu halini.
leyla'nın yavuz'a söylediği her şeyi şuraya topluyor barış bıçakçı:
"yaşamak çukur yerlere doluyor diyorlar
bu yüzden yıkıntıya dönüşse de yaşıyormuş insan
ama hep yıkıldığımız yeter sevgilim, biraz da kekik toplayalım
kıymetini bilmediğimiz şeyler var"
yavuz ne der bize söylemez pelin esmer. sen ne dersen o olsun der. ben derim ki o yavuz dese dese şunu demiştir:
"ama baktım sen rüzgârsın sevgilim
kitapları bir başından bir sonundan okuyorsun
başucunda bir bardak su
beni başucumda bir bardak su gibi avutuyorsun"
--! spoiler !--
--! spoiler !--
film, iki kadının hikayesiyle başlar. canan, hayatının nereye gittigini kontrol edemez, biraz öyle savrulup giden bir karakter iken, leyla hayatın kenarında durup yaşamadan yaşamı seyreden bir tiptir. leyla, işte o canan'ı hemen tanır bu yüzden de. içindeki gelgitleri tanır. şair ya, illa hikayeyi görür, peşini de bırakmaz.
canan'ın o kararsızlığı film boyu sürer. leyla ise çok az hareket eder o ırmağın kenarındaki yerinden ve ancak yavuz'la oturup konuştuğunda ayağını bir parça daldırır o nehre. o da, ufacık bir dalga yarattı mı bilmeden bitiririz filmi. leyla yavuz'u ikna etmeye, fikrini değiştirmeye çalışmaz da, yavuz'un da hikayesini öğrenme derdine düşer gibi gelir bana. hayatı yaşamak yahut bitirmek yavuz'un kararıdır. kalkıp o yavuz'a yol göstermek haddini görmez kendimde. severim bu halini.
leyla'nın yavuz'a söylediği her şeyi şuraya topluyor barış bıçakçı:
"yaşamak çukur yerlere doluyor diyorlar
bu yüzden yıkıntıya dönüşse de yaşıyormuş insan
ama hep yıkıldığımız yeter sevgilim, biraz da kekik toplayalım
kıymetini bilmediğimiz şeyler var"
yavuz ne der bize söylemez pelin esmer. sen ne dersen o olsun der. ben derim ki o yavuz dese dese şunu demiştir:
"ama baktım sen rüzgârsın sevgilim
kitapları bir başından bir sonundan okuyorsun
başucunda bir bardak su
beni başucumda bir bardak su gibi avutuyorsun"
--! spoiler !--
devamını gör...
başarısız yemek yapma anısı
tatli yapma anım var. şöyle ki;
birgün teyzemin bir dostu bana "çok güzel yemek yapıyorsun. senin tatlıların da güzel olur. bana trilice yapta yiyeyim. çok severim." dedi. bende o iltifatin bana verdiği özgüvenle hemen kabul ettim. ertesi gün hiç trilice yapmamis olan ben, malzemeleri aldım başladım yapmaya. trilice fiyasko oldu. rezil olmamak adına çareler aramaya başladım ve evin karsisindaki pastaneden 4 dilim alıp ben yapmışım gibi yolladım. tabi bunlar öve öve bitiremediler. pastane trilicesi gibi olmuş. harika olmuş falan diye. benim olmayan bir başarıyla iltifatlari kabul edip ovundum ama o günden sonra bir daha trilice yapmadim hatta önünden dahi gecmedim.
birgün teyzemin bir dostu bana "çok güzel yemek yapıyorsun. senin tatlıların da güzel olur. bana trilice yapta yiyeyim. çok severim." dedi. bende o iltifatin bana verdiği özgüvenle hemen kabul ettim. ertesi gün hiç trilice yapmamis olan ben, malzemeleri aldım başladım yapmaya. trilice fiyasko oldu. rezil olmamak adına çareler aramaya başladım ve evin karsisindaki pastaneden 4 dilim alıp ben yapmışım gibi yolladım. tabi bunlar öve öve bitiremediler. pastane trilicesi gibi olmuş. harika olmuş falan diye. benim olmayan bir başarıyla iltifatlari kabul edip ovundum ama o günden sonra bir daha trilice yapmadim hatta önünden dahi gecmedim.
devamını gör...
padam padam
bir jenerasyonu kendine aşık eden kadının, aşık ettirdiği parçası. bu parçayı dinledikten sonra fransızcaya başlamayan ingiliz ajanıdır. bu kadar da net.
devamını gör...
platon
akıllı konuşur çünkü söylemek istedikleri vardır,aptal konuşur çünkü kendini bir şeyler söylemek zorunda hisseder. demişliği de vardır.
devamını gör...
güneş sisteminde sadece güneş ve dünyanın işe yaraması
bugünün şartlarında bile içinde yaşadığımız gezegende ne keşifler yapıyoruz. bizden milyonlarca km uzaklıktaki gezegenler için hala sınırlı bilgiye sahip olduğumuz aşikar.
devamını gör...
sevilen çizgi filmin en vurucu cümlesi
''eğer uslu bir çocuk olursanız günün birinde şirinleri görebilirsiniz''
devamını gör...
yazarların uğruna kurşun atıp kurşun yiyeceği lezzetler
etli ekmek. etli ekmek sevmeyen insan formlarıyla iletişim bile kurmam. değmez.
devamını gör...
ayakta uyutulmak
sadece yalanlarla değil, biri sizi duyguları ve düşünceleriyle de ayakta uyutabilir. tabii paradoksal bir şekilde yine yalana çıkıyor yolumuz ama olsun. sonuçta yalan dil işi, duygu kalp, düşünce akıl işidir. *
işi (tabir-i caizse menfaati) bitene dek baş tacısınızdır, sonrası ise "sen değiştinler, neden böyle oldunlar"
hissettiğini yanlış ifade eder, asıl duygusunu gizler. sonra geçmiş olsun. affedersiniz enayi yerine konmuşsunuzdur çoktan, r.i.p.
işi (tabir-i caizse menfaati) bitene dek baş tacısınızdır, sonrası ise "sen değiştinler, neden böyle oldunlar"
hissettiğini yanlış ifade eder, asıl duygusunu gizler. sonra geçmiş olsun. affedersiniz enayi yerine konmuşsunuzdur çoktan, r.i.p.
devamını gör...