kız yurdunda yaşanan tuhaf olaylar
bizim katta kızın biri sürekli geceleri lavaboyu sirkeyle yıkardı.
devamını gör...
sözlük içi konular
kimse kusura bakmasın ama bana da manipülasyon gibi gelen başlıktır.
burasının baskıcı ve sansürcü olduğunu iddia etmen için bunu bazı somut yaşanmışlıklar ile desteklemen lazım.
benim gibi bir adamı bile kaldırıyor bu sözlük.
kaldı ki benjamin'i özelden mütemadiyen günde 3 posta eleştiririm.
bırakın gerçekten bu ucuz numaraları.
burasının baskıcı ve sansürcü olduğunu iddia etmen için bunu bazı somut yaşanmışlıklar ile desteklemen lazım.
benim gibi bir adamı bile kaldırıyor bu sözlük.
kaldı ki benjamin'i özelden mütemadiyen günde 3 posta eleştiririm.
bırakın gerçekten bu ucuz numaraları.
devamını gör...
2 yaşındaki tecavüz mağduru
başlarım insan haklarına da, yaşam özgürlüğüne de.. böyle hastalıklı, artık betimleyecek küfür bulamadığım insanların bu ilkeler yüzünden hakettiklerini bulmaması delirtiyor artık.
devamını gör...
modlar uyurken sözlükte parti yapmak
moderatörlerin uyuduğunu düşünen yazar beyanıdır. su uyur moderatörler uyumaz sevgili yazar. ayrıca bizsiz parti mi olurmuş? çok ayıp.
t; moderatörlerin uyumasını bekleyip haince parti yapma eylemi.
t; moderatörlerin uyumasını bekleyip haince parti yapma eylemi.
devamını gör...
değersizlik hissi
değersizlik hissi, onu yaşayan için de üzerine konuşmak için ele alan kişi için de can sıkıcıdır. empati yapılması zordur, yaşadığı şey değersizlik olmayıp da "değersiz hissediyorum" diyenlere karşı hissettiğimiz acımayı bir yana bırakırsak, sevdiklerini anlamak adına, gerçekten empati kurmak isteyenler için kara delik gibi; hissetmeye çalışırsanız boşluğa düşeceğiniz bir histir, bu yüzden ancak yaşayanlar bilir.
bir insan değersiz hissediyorsa, ya gerçekten değersizdir ki bu işin en acı kısmıdır; ya da değer görmek istediği kişi/kişiler onu önemsemiyordur. insan öyle bir canlı ki tüm arzusunu bir yere odaklayabilir, tek bir kumara tüm maddi manevi sermayesini yatırabilir. kaybettiğinde de tüm şiirini tüketmiş hisseder, genellikle değersizlik hissi de bundan kaynaklıdır. çünkü gerçekten değersiz bir insan, öyle ya da böyle bunun farkına varacak ve kendisinin işe yaramaz bir insan olduğunu kabullenecektir. dolayısıyla bundan sitem eden insanlar, değer görecek biri olduğuna inanan insanlardır.
bir insan tüm sevgisini, umutlarını ve hayallerini bir insan üzerine kanalize ettiği zaman, bu duyguyu yaşaması çok yüksek ihtimaldir. zira herkesin hayatında ona değer veren, onu merak eden en kötü bir tane insan vardır. işte bu insana veya insanlara yüklediğimiz anlam azalmışsa, eğer onların paylarını da bir başka insana aktarmışsak; ki genellikle sağlam bir aşık bunu yapar, o halde değerli hissetmemiz tek bir insanın elindedir. bununla alakalı dostoyevski babamızın, yeraltından notlar kitabında harika bir sözü vardır: "aşık olmak, aşık olduğumuz insana üzerimizde her türlü kötülüğü yapma yetkisi vermektir"
o halde, kendi başına değersiz bir budaladan başka bir şey olmadığını düşünen insan dışında, değer görmeyi belirli bir insanın ya da insanların ellerine bırakanlar bundan dolayı sitem edemezler. kendi kazdıkları kuyuyu öncelikle kendileri doldurmaları gerekir. bunun bir türlü farkına varamayan bu dostlarımız, esasında hiçbir şekilde sevgilerini istemedikleri ama bir şekilde içlerini dökecek samimiyeti buldukları insanlara dert yanarlar: "değersiz hissediyorum, kimse beni sevmiyor, içim içimi kemiriyor" hatta ve hatta "yaşamanın pek anlamı yok"
hepimiz zaman zaman kendimizi değersiz hissederiz. bu his genellikle yanıltıcıdır, sana bakış açını değiştirmen gerektiğini söyleyen bir uyarıdır. değersiz hissettiğimiz vakitlerde mutlaka çayımızı içerken üç dört metre uzağımızda annemiz ya da babamız bizi sevgiyle süzmektedir, bunaldığımızı hissettiği için güzel bir kabak tatlısı yapmanın planlarını yapmaktadır. biz bunu ısrlarla görmezden geliriz ya da görmek istemeyiz; çünkü ya bir kalbe sığıntı olmak için yanıp tutuşuyoruzdur ya da ait olmadığımız bir zümreye yaranmanın planlarını yapıyoruzdur.
değersiz hissediyorum diyene, bunu ima edene iyi bir kalple yaklaşan insanların bilmeleri gereken önemli konulardan biriyle ilgili birkaç kelam edip konuyu kapatacağım. bu, insanın içinde olan, konu başlıklarından bağımsız her daim görebileceğiniz, potansiyel nankörlüğüdür. ben bir konuyla alakalı "hep verdim hep verdim, sonra yüzüme sıçtılar, yazıklar olsun" diyen insanları hiç sevmem. dolayısıyla buradan bir drama çıkarmayalım. mesele, iyi bir yaklaşımın, her değer görmüyorum diyene yöneltilmemesi gerektiği, insanın aldatılmış hissine kapılabileceğini bilmektir. değersizlik hissi, empatisi zor, dolayısıyla belirlemesi de zordur ve bunu bir ego tatmini için potansiyel nankör mü kullanıyor yoksa gerçekten değersiz hisseden bir gariban mı iyi anlamak gerekir.
son paragrafı yazmamın sebebi de insanları önemsemenin; yirmi birinci yüzyıldaki en önemli ve değerli edimlerden biri olmasıdır. kısıtlı bir kaynaktır ve güvensizliğin bu denli yaygın olduğu bir dönemde, bunu harcamakta dikkatli olmak gerekir. sonra buz gibi, duygusuz, kayıtsız bir insan olup çıkarsınız ya da bununla itham edilirsiniz.
bir insan değersiz hissediyorsa, ya gerçekten değersizdir ki bu işin en acı kısmıdır; ya da değer görmek istediği kişi/kişiler onu önemsemiyordur. insan öyle bir canlı ki tüm arzusunu bir yere odaklayabilir, tek bir kumara tüm maddi manevi sermayesini yatırabilir. kaybettiğinde de tüm şiirini tüketmiş hisseder, genellikle değersizlik hissi de bundan kaynaklıdır. çünkü gerçekten değersiz bir insan, öyle ya da böyle bunun farkına varacak ve kendisinin işe yaramaz bir insan olduğunu kabullenecektir. dolayısıyla bundan sitem eden insanlar, değer görecek biri olduğuna inanan insanlardır.
bir insan tüm sevgisini, umutlarını ve hayallerini bir insan üzerine kanalize ettiği zaman, bu duyguyu yaşaması çok yüksek ihtimaldir. zira herkesin hayatında ona değer veren, onu merak eden en kötü bir tane insan vardır. işte bu insana veya insanlara yüklediğimiz anlam azalmışsa, eğer onların paylarını da bir başka insana aktarmışsak; ki genellikle sağlam bir aşık bunu yapar, o halde değerli hissetmemiz tek bir insanın elindedir. bununla alakalı dostoyevski babamızın, yeraltından notlar kitabında harika bir sözü vardır: "aşık olmak, aşık olduğumuz insana üzerimizde her türlü kötülüğü yapma yetkisi vermektir"
o halde, kendi başına değersiz bir budaladan başka bir şey olmadığını düşünen insan dışında, değer görmeyi belirli bir insanın ya da insanların ellerine bırakanlar bundan dolayı sitem edemezler. kendi kazdıkları kuyuyu öncelikle kendileri doldurmaları gerekir. bunun bir türlü farkına varamayan bu dostlarımız, esasında hiçbir şekilde sevgilerini istemedikleri ama bir şekilde içlerini dökecek samimiyeti buldukları insanlara dert yanarlar: "değersiz hissediyorum, kimse beni sevmiyor, içim içimi kemiriyor" hatta ve hatta "yaşamanın pek anlamı yok"
hepimiz zaman zaman kendimizi değersiz hissederiz. bu his genellikle yanıltıcıdır, sana bakış açını değiştirmen gerektiğini söyleyen bir uyarıdır. değersiz hissettiğimiz vakitlerde mutlaka çayımızı içerken üç dört metre uzağımızda annemiz ya da babamız bizi sevgiyle süzmektedir, bunaldığımızı hissettiği için güzel bir kabak tatlısı yapmanın planlarını yapmaktadır. biz bunu ısrlarla görmezden geliriz ya da görmek istemeyiz; çünkü ya bir kalbe sığıntı olmak için yanıp tutuşuyoruzdur ya da ait olmadığımız bir zümreye yaranmanın planlarını yapıyoruzdur.
değersiz hissediyorum diyene, bunu ima edene iyi bir kalple yaklaşan insanların bilmeleri gereken önemli konulardan biriyle ilgili birkaç kelam edip konuyu kapatacağım. bu, insanın içinde olan, konu başlıklarından bağımsız her daim görebileceğiniz, potansiyel nankörlüğüdür. ben bir konuyla alakalı "hep verdim hep verdim, sonra yüzüme sıçtılar, yazıklar olsun" diyen insanları hiç sevmem. dolayısıyla buradan bir drama çıkarmayalım. mesele, iyi bir yaklaşımın, her değer görmüyorum diyene yöneltilmemesi gerektiği, insanın aldatılmış hissine kapılabileceğini bilmektir. değersizlik hissi, empatisi zor, dolayısıyla belirlemesi de zordur ve bunu bir ego tatmini için potansiyel nankör mü kullanıyor yoksa gerçekten değersiz hisseden bir gariban mı iyi anlamak gerekir.
son paragrafı yazmamın sebebi de insanları önemsemenin; yirmi birinci yüzyıldaki en önemli ve değerli edimlerden biri olmasıdır. kısıtlı bir kaynaktır ve güvensizliğin bu denli yaygın olduğu bir dönemde, bunu harcamakta dikkatli olmak gerekir. sonra buz gibi, duygusuz, kayıtsız bir insan olup çıkarsınız ya da bununla itham edilirsiniz.
devamını gör...
kibir
arapçadan dilimize geçmiş bir kelimedir. üstünlük taslama, kendini başkalarından büyük görme, tepeden bakma, burnun büyüklüğü olarak tanımlanır.
devamını gör...
vazgeçmek
olmayacak duaya amin demeyi birakma eylemidir. ama bu eylem icin de ön kosul, vazgecilmesi gerekenle duygusal bagın koparilmasidir. aksi takdirde insanin vazgecesi gelmez, affedesi gelir. guclu bir irade de gerekir vazgecmek icin kisaca. tabii biraz da kabullenilmesi gerekeni idrak edecek mantik olursa, eylem tereyagindan kıl cekmek kadar basitlesir.
devamını gör...
z kuşağı
haksız yere eleştirildiğini düşündüğüm kuşak.
etrafınıza bakarsanız "65 yaş üstü oy veremesin. ülkeyi bu hale onlar getirdi" diyenler baby boomers denen kuşağı suçluyor. bazıları politik nedenlerle x kuşağını suçluyor, bir kısmı y kuşağı şöyle böyle diyor... yani özünde her kuşaktan her tip insan çıktı şimdiye dek. z kuşağının da farklı olması için bir neden yok. onlardan da her türlü insan çıktı/çıkıyor/çıkacak.
z kuşağı bazı konularda avantajlı bile diyebiliriz çünkü artık çoğunun elinin altında bilgisayar ve internet var. gerçek haberlere, bilgiye daha kolay ulaştıkları için, ülkede olup bitenlerin iç yüzünü eskilerden daha iyi analiz edebilecek duruma gelecekler. benim o yaşta internetim olsaydı uçmuştum bilimsel anlamda. şu anda çoğu çok genç. siz o yaşlardayken büyük ihtimalle çoğunuz aklı bir karış havada gezen tiplerdiniz. ben de öyleydim. şu anda çok gençler ve istisnaları kenara koyarak diyorum ki, eleştirilmeleri için çok erken.
ha derseniz ki eski gençler en azından büyüklerine karşı daha saygılıydı, şimdi o "büyük"lere bakıyorum da, onların da saygısızlıkta z kuşağı gençlerinden geri kalır yanı yok. hakaretsiz, küfürsüz cümle bitirebilen kaç kişi var ki içlerinde?
bir de bu konuyu twitter yahut instagram gibi ortamlara bakıp da gördüğünüz kötü örnekler üzerinden değerlendirmeniz son derece yanlış. öncelikle, 40+ olan herkes ahlaklıdır diyemeyeceğimizi hepiniz kabul edersiniz sanırım. "komik caps" olarak paylaşıp güldüğümüz bir sürü sapık tip var yaşı bilmem kaça geldiği halde sosyal medyada kadın peşinde koşan. aynı şekilde 20- yaştakiler için hepsi ahlaksızdır denemeyeceğini de kabul edersiniz. su-i misal emsal olmaz denir. yani kötü örneğe bakarak aynı şartlardaki herkesin kötü olduğunu iddia edemeyiz. bu nedenle bana göre (her genelleme gibi) "z kuşağı şöyledir" şeklinde yapılacak tüm olumlu ya da olumsuz genellemeler yanlıştır.
etrafınıza bakarsanız "65 yaş üstü oy veremesin. ülkeyi bu hale onlar getirdi" diyenler baby boomers denen kuşağı suçluyor. bazıları politik nedenlerle x kuşağını suçluyor, bir kısmı y kuşağı şöyle böyle diyor... yani özünde her kuşaktan her tip insan çıktı şimdiye dek. z kuşağının da farklı olması için bir neden yok. onlardan da her türlü insan çıktı/çıkıyor/çıkacak.
z kuşağı bazı konularda avantajlı bile diyebiliriz çünkü artık çoğunun elinin altında bilgisayar ve internet var. gerçek haberlere, bilgiye daha kolay ulaştıkları için, ülkede olup bitenlerin iç yüzünü eskilerden daha iyi analiz edebilecek duruma gelecekler. benim o yaşta internetim olsaydı uçmuştum bilimsel anlamda. şu anda çoğu çok genç. siz o yaşlardayken büyük ihtimalle çoğunuz aklı bir karış havada gezen tiplerdiniz. ben de öyleydim. şu anda çok gençler ve istisnaları kenara koyarak diyorum ki, eleştirilmeleri için çok erken.
ha derseniz ki eski gençler en azından büyüklerine karşı daha saygılıydı, şimdi o "büyük"lere bakıyorum da, onların da saygısızlıkta z kuşağı gençlerinden geri kalır yanı yok. hakaretsiz, küfürsüz cümle bitirebilen kaç kişi var ki içlerinde?
bir de bu konuyu twitter yahut instagram gibi ortamlara bakıp da gördüğünüz kötü örnekler üzerinden değerlendirmeniz son derece yanlış. öncelikle, 40+ olan herkes ahlaklıdır diyemeyeceğimizi hepiniz kabul edersiniz sanırım. "komik caps" olarak paylaşıp güldüğümüz bir sürü sapık tip var yaşı bilmem kaça geldiği halde sosyal medyada kadın peşinde koşan. aynı şekilde 20- yaştakiler için hepsi ahlaksızdır denemeyeceğini de kabul edersiniz. su-i misal emsal olmaz denir. yani kötü örneğe bakarak aynı şartlardaki herkesin kötü olduğunu iddia edemeyiz. bu nedenle bana göre (her genelleme gibi) "z kuşağı şöyledir" şeklinde yapılacak tüm olumlu ya da olumsuz genellemeler yanlıştır.
devamını gör...
çocukluk
ben çocukluğun tanımını bir hikaye ile birlikte yazmak istiyorum.**
güneş bulutların arkasına saklanmıştı bugün. rana ve annesi parka gitmek için çıkmışlardı evden ama rana hüzünlü bir şekilde ağır adımlarla ilerliyordu. çünkü güneş ona ışıklarını saçıp gülümsememişti. kapkara bulutlar kaplamıştı gökyüzünü yavaş yavaş çiseliyordu yağmur. sonra birden bir yağmur damlası kondu rana'nın burnun ucuna. rana gülümseyerek gökyüzüne baktı.
rana: anne bulutlar bana selam verdi.
annesi(gülümseyerek): peki sen onlara selam vermeyecek misin?
rana küçük sırt çantasından suluğunu çıkardı annesi şaşkındı. herhalde, sadece rana’nın size de merhaba bulutlar demesini bekliyordu.
rana suluğu açtı ve yere biraz su döktü annesi daha da çok şaşırdı.
annesi: rana ne yapıyorsun sen?
rana: bulutlara selam gönderdim anne bu su buharlaşarak onlara gidecek ve onlar da selamımı alacak.
annesi gülerek rana'nın başını okşadı ne kadar da güzel düşüncelerdi bunlar. parka doğru yürümeye devam ettiler yağmurun hızı da bir hayli artmıştı annesi geri mi dönsek acaba diye düşünüyordu ama rana'nın sevincini bozmak istemiyordu çünkü rana bir hayli memnundu bu durumdan.
rana: anne neden insanlar koşuyor?
annesi: yağmur yağıyor diye kızım.
rana: ama yağmurdan kaçılmaz ki.
annesi: ıslanmak istemiyorlar rana o yüzden de evlerine gidiyorlar
rana: ama hava sıcak olduğunda yağmurun yağmasını istiyor herkes.
annesi (biraz şaşkın bir tavırla ve gülümseyerek): herkes senin gibi düşünmüyor kızım. dedi.
parka varmışlardı yağmur yavaş yavaş azalıyor kara bulutlar dağılıyordu. parkta köpeğini gezdiren bir adam vardı ve rana'nın gözü onlara takılmıştı. rana adamın yanına doğru gitti.
annesi: rana nereye gidiyorsun? rana!
rana: siz köpeğinizi sevmiyor musunuz?
adam(şaşkınlıkla): o da nereden çıktı?
rana: insan sevdiğini bağlamaz ki.
adam şaşkınlıkla karşıladı durumu annesi de yanlarına gelmişti.
adam: sevmez olur muyum tabi ki seviyorum. kaçmasın diye tasmasını taktım. adın ne senin bakayım?
rana: adım rana ama zaten sizden kaçarsa o da sizi sevmiyor demektir.
adam daha çok şaşırmıştı annesi de adama selam verdi ve tanıştılar.
adam: kızınız çok akıllı hanımefendi adam rana’ya dönerek aslında biliyor musun haklısın rana hiçbir canlıyı zorla alı koyamayız ama ben onu daha iyi koşullarda bakmak için yanımda tutuyorum.
rana şansı sevmişti. köpeğin adı şanstı. rana şansın başını usulca okşadı ve sevdi. şans da kuyruğunu sallıyor ve patisini rana’ya doğru uzatıyordu. iyi anlaşmışlardı. şans da memnun görünüyordu halinden.
adam: bak ne diyeceğim rana ben her sabah şansı yürüyüşe çıkarıyorum sen de gelir onunla oynarsın olur mu?
rana bunu duyunca çok sevinmişti.
rana (büyük bir sevinçle olduğu yerde zıplayarak): yaşasın yeni bir arkadaşım oldu. dedi.
aradan zaman geçmiş parkta geçirilen güzel bir vakitten sonra eve doğru yola koyulmuştu rana ve annesi.
rana çok keyifli bir gün geçirmiş ve yeni bir arkadaş edinmişti. eve varmışlardı.
akşam babası işten geldiğinde rana babasına gününün nasıl geçtiğini, neler yaptığını anlattı. babası da şaşkınlığını gizleyemedi tabi. çok seviyordu rana'yı. rana babasının dizlerinde uykuya dalmıştı ama babası da rana’dan farksız değildi. çünkü derin düşüncelere dalıp gitmişti...
çocukluk anı yaşamaktı. yağmurun altında kolları açarak dönmek, güneşin bize gülüşünü çimlere uzanarak iliklerine kadar hissetmek, sonbaharda düşen yaprakları dağ gibi yapıp üzerine atlamaktı çocukluk. diğer canlıları da dost bilmekti çocukluk. meraklı olup sorgulamak, sevgi dolu olup paylaşmaktı çocukluk.
çocukluk sadece belli bir yaş grubuna ait değildi. çocukluk aslında içimizdeydi. büyüdükçe kimimiz onu her gün biraz daha derine gömüyor kimimiz ise yaşıyordu.**
güneş bulutların arkasına saklanmıştı bugün. rana ve annesi parka gitmek için çıkmışlardı evden ama rana hüzünlü bir şekilde ağır adımlarla ilerliyordu. çünkü güneş ona ışıklarını saçıp gülümsememişti. kapkara bulutlar kaplamıştı gökyüzünü yavaş yavaş çiseliyordu yağmur. sonra birden bir yağmur damlası kondu rana'nın burnun ucuna. rana gülümseyerek gökyüzüne baktı.
rana: anne bulutlar bana selam verdi.
annesi(gülümseyerek): peki sen onlara selam vermeyecek misin?
rana küçük sırt çantasından suluğunu çıkardı annesi şaşkındı. herhalde, sadece rana’nın size de merhaba bulutlar demesini bekliyordu.
rana suluğu açtı ve yere biraz su döktü annesi daha da çok şaşırdı.
annesi: rana ne yapıyorsun sen?
rana: bulutlara selam gönderdim anne bu su buharlaşarak onlara gidecek ve onlar da selamımı alacak.
annesi gülerek rana'nın başını okşadı ne kadar da güzel düşüncelerdi bunlar. parka doğru yürümeye devam ettiler yağmurun hızı da bir hayli artmıştı annesi geri mi dönsek acaba diye düşünüyordu ama rana'nın sevincini bozmak istemiyordu çünkü rana bir hayli memnundu bu durumdan.
rana: anne neden insanlar koşuyor?
annesi: yağmur yağıyor diye kızım.
rana: ama yağmurdan kaçılmaz ki.
annesi: ıslanmak istemiyorlar rana o yüzden de evlerine gidiyorlar
rana: ama hava sıcak olduğunda yağmurun yağmasını istiyor herkes.
annesi (biraz şaşkın bir tavırla ve gülümseyerek): herkes senin gibi düşünmüyor kızım. dedi.
parka varmışlardı yağmur yavaş yavaş azalıyor kara bulutlar dağılıyordu. parkta köpeğini gezdiren bir adam vardı ve rana'nın gözü onlara takılmıştı. rana adamın yanına doğru gitti.
annesi: rana nereye gidiyorsun? rana!
rana: siz köpeğinizi sevmiyor musunuz?
adam(şaşkınlıkla): o da nereden çıktı?
rana: insan sevdiğini bağlamaz ki.
adam şaşkınlıkla karşıladı durumu annesi de yanlarına gelmişti.
adam: sevmez olur muyum tabi ki seviyorum. kaçmasın diye tasmasını taktım. adın ne senin bakayım?
rana: adım rana ama zaten sizden kaçarsa o da sizi sevmiyor demektir.
adam daha çok şaşırmıştı annesi de adama selam verdi ve tanıştılar.
adam: kızınız çok akıllı hanımefendi adam rana’ya dönerek aslında biliyor musun haklısın rana hiçbir canlıyı zorla alı koyamayız ama ben onu daha iyi koşullarda bakmak için yanımda tutuyorum.
rana şansı sevmişti. köpeğin adı şanstı. rana şansın başını usulca okşadı ve sevdi. şans da kuyruğunu sallıyor ve patisini rana’ya doğru uzatıyordu. iyi anlaşmışlardı. şans da memnun görünüyordu halinden.
adam: bak ne diyeceğim rana ben her sabah şansı yürüyüşe çıkarıyorum sen de gelir onunla oynarsın olur mu?
rana bunu duyunca çok sevinmişti.
rana (büyük bir sevinçle olduğu yerde zıplayarak): yaşasın yeni bir arkadaşım oldu. dedi.
aradan zaman geçmiş parkta geçirilen güzel bir vakitten sonra eve doğru yola koyulmuştu rana ve annesi.
rana çok keyifli bir gün geçirmiş ve yeni bir arkadaş edinmişti. eve varmışlardı.
akşam babası işten geldiğinde rana babasına gününün nasıl geçtiğini, neler yaptığını anlattı. babası da şaşkınlığını gizleyemedi tabi. çok seviyordu rana'yı. rana babasının dizlerinde uykuya dalmıştı ama babası da rana’dan farksız değildi. çünkü derin düşüncelere dalıp gitmişti...
çocukluk anı yaşamaktı. yağmurun altında kolları açarak dönmek, güneşin bize gülüşünü çimlere uzanarak iliklerine kadar hissetmek, sonbaharda düşen yaprakları dağ gibi yapıp üzerine atlamaktı çocukluk. diğer canlıları da dost bilmekti çocukluk. meraklı olup sorgulamak, sevgi dolu olup paylaşmaktı çocukluk.
çocukluk sadece belli bir yaş grubuna ait değildi. çocukluk aslında içimizdeydi. büyüdükçe kimimiz onu her gün biraz daha derine gömüyor kimimiz ise yaşıyordu.**
devamını gör...
kendisiyle dalga geçebilen insan
ego sahibi bir insan değildir.
devamını gör...
tüketim toplumu
var oluşun anlamı tüketmektir.
homo dünya sahnesine girdiği günden itibaren, kendi türü dahil olmak üzere, başka canlıları da tüketerek ayakta kaldı. şu bilgi dahi homo sapiens’in tür olarak başarısızlığını göstermekte yeterli: toplumsal barış denen, düşlenebilen, ancak var kılınamayan olgu, henüz insanlık tarihinde sağlanabilmiş değil. zira yaşatmak değil, tüketmektir amaç.
günümüz insanı çalışır, ekmeğini ideolojisi ile böler yer; onlara inanmasından gayrıca bir varlık sebebi olmayan güçlere hizmet eder.
kitleler halinde türü yakıp kül püskürten bacaları olan fabrikalar, çıkış kapılarından tonlarca mal püskürtür. bu nesnelerin temel tüketim gereği, ihtiyaç malzemeleri olmaları değil; tüketenin ihtiyaç duyması. toplama kampları göstermektedir ki homo sapiens çok az yiyecekle dahi ayakta durabilmekte ve hizmet edebilmekte.
arzu, nesnelerle ilişkilerde ihtiyaçların ötesinde güce sahip. arzunun nesnesini bulmak da zor değil, herhangi bir insanı çocukluktan yaşlılığa incelemek yeterli. insan, insanlarsız kendi benliğini anlamlandıramıyor.
nesneler önce sembolik değere sahip. kredi kartları, sizin harcayabilme gücünüzü, yani sanal zenginliğinizi ifade etmedikçe önem arz etmiyor.
kredi kartları: metal tanrıların sunağı’na açılan kapı.
vahşi kapitalizme eklemlenme sürecinde gördü bu yurdun çocuğu:
görsel imgelerle bombalandı, arzuladı, aldıkça ne kadar güzel, ne kadar güçlü olacaktı. hepsi de tek bir nesne ile mümkündü aslında. adios dedi eski hayatına! artık her şey bedavaydı.
ne de olsa kâğıt ya da metal nesneler değil, plastik ve bakırın mükemmel bir karışımı ona istediği her şeyi sunabiliyordu. cennettin anahtarı avucundaydı.
hem de bedava! adios eski hayat!
bedava aldığı kartı harcadı, harcadı, borçlandı, borçlandı. borçlarını ödemek için çalışabiliyordu. çalışmak da yeterliydi bir süre. borçlarını ödeyebiliyordu. daha da aldı, daha da aldı. bir süre sonra almak için değil, borçlanmak için çalışmak başladı. sonra yalnızca borçlarını ödemek için çalışmak…
eline birazcık kağıt para gerekse, gidiyordu otomaton’un mabedine, avcunu açıyordu ve alıyordu. daha ne gerekti ona?
homo sapiens’i yönetmek kolay. ona arzulatın, arzuladığını verin.
insanlar üremedikçe ve tüketmedikçe bu dünyayı yönetemeyeceklerini biliyor tepedekiler. üremenin amacı önce bu başarısız türün devamı içindi.
artık doğal tek bir hücresi kalmamış homo sapiens’te üreme tehdit altınca olunca artar. tehdit altında üreriz, tehdit altında metali, barutu tüketiriz.
doygun bir kitle tüketmez, doygun bir tür belli bir miktarın üzerinde üremez.
biz ise kabımıza sığamayacak kadar üredikçe birbirimizi tüketiyoruz. insanlığın üremesinin tek amacı kendini üretmek ve kendini tüketmektir artık. başka bir canlının var oluşuna katkıda bulunmanın hazzı, diğer arzular gibi yönetilebilir ve denetlenebilir.
homo dünya sahnesine girdiği günden itibaren, kendi türü dahil olmak üzere, başka canlıları da tüketerek ayakta kaldı. şu bilgi dahi homo sapiens’in tür olarak başarısızlığını göstermekte yeterli: toplumsal barış denen, düşlenebilen, ancak var kılınamayan olgu, henüz insanlık tarihinde sağlanabilmiş değil. zira yaşatmak değil, tüketmektir amaç.
günümüz insanı çalışır, ekmeğini ideolojisi ile böler yer; onlara inanmasından gayrıca bir varlık sebebi olmayan güçlere hizmet eder.
kitleler halinde türü yakıp kül püskürten bacaları olan fabrikalar, çıkış kapılarından tonlarca mal püskürtür. bu nesnelerin temel tüketim gereği, ihtiyaç malzemeleri olmaları değil; tüketenin ihtiyaç duyması. toplama kampları göstermektedir ki homo sapiens çok az yiyecekle dahi ayakta durabilmekte ve hizmet edebilmekte.
arzu, nesnelerle ilişkilerde ihtiyaçların ötesinde güce sahip. arzunun nesnesini bulmak da zor değil, herhangi bir insanı çocukluktan yaşlılığa incelemek yeterli. insan, insanlarsız kendi benliğini anlamlandıramıyor.
nesneler önce sembolik değere sahip. kredi kartları, sizin harcayabilme gücünüzü, yani sanal zenginliğinizi ifade etmedikçe önem arz etmiyor.
kredi kartları: metal tanrıların sunağı’na açılan kapı.
vahşi kapitalizme eklemlenme sürecinde gördü bu yurdun çocuğu:
görsel imgelerle bombalandı, arzuladı, aldıkça ne kadar güzel, ne kadar güçlü olacaktı. hepsi de tek bir nesne ile mümkündü aslında. adios dedi eski hayatına! artık her şey bedavaydı.
ne de olsa kâğıt ya da metal nesneler değil, plastik ve bakırın mükemmel bir karışımı ona istediği her şeyi sunabiliyordu. cennettin anahtarı avucundaydı.
hem de bedava! adios eski hayat!
bedava aldığı kartı harcadı, harcadı, borçlandı, borçlandı. borçlarını ödemek için çalışabiliyordu. çalışmak da yeterliydi bir süre. borçlarını ödeyebiliyordu. daha da aldı, daha da aldı. bir süre sonra almak için değil, borçlanmak için çalışmak başladı. sonra yalnızca borçlarını ödemek için çalışmak…
eline birazcık kağıt para gerekse, gidiyordu otomaton’un mabedine, avcunu açıyordu ve alıyordu. daha ne gerekti ona?
homo sapiens’i yönetmek kolay. ona arzulatın, arzuladığını verin.
insanlar üremedikçe ve tüketmedikçe bu dünyayı yönetemeyeceklerini biliyor tepedekiler. üremenin amacı önce bu başarısız türün devamı içindi.
artık doğal tek bir hücresi kalmamış homo sapiens’te üreme tehdit altınca olunca artar. tehdit altında üreriz, tehdit altında metali, barutu tüketiriz.
doygun bir kitle tüketmez, doygun bir tür belli bir miktarın üzerinde üremez.
biz ise kabımıza sığamayacak kadar üredikçe birbirimizi tüketiyoruz. insanlığın üremesinin tek amacı kendini üretmek ve kendini tüketmektir artık. başka bir canlının var oluşuna katkıda bulunmanın hazzı, diğer arzular gibi yönetilebilir ve denetlenebilir.
devamını gör...
normal sözlük yönetimine açık çağrı
caz yapmayalım. başlık açalım, tanım yapalım denilesi başlık.
devamını gör...
atatürk ne yaptıysa doğrudur ve asla sorgulanamaz
bunu söyleyen adam maldır. kısa ve net. bakın hiç tarih bilgisine, kitaplara, atarükü tanımasına vs. girmiyorum. kısa ve net. “mal”.
devamını gör...
türk halkının yüzde 60'ı aptaldır
30 yıl önce söylenmiş bir sözdür.
günümüzde ise bu oran yüzde 90'lara varmıştır.
edit: özelden mesaj atanlar var. olm niye alındınız lan bu kadar.
günümüzde ise bu oran yüzde 90'lara varmıştır.
edit: özelden mesaj atanlar var. olm niye alındınız lan bu kadar.
devamını gör...
sözlük sapığı
muhtemelen eli sürekli şeyinde olan ve cinsellikle ilgili trollük yapandır. özel mesaj aracılıyla birisi sapıklık yapıyorsa size engeli basın şerefsize. çok sinirlendim yine bak!
devamını gör...




