yazarların eş cinsel çocuğu ile yapacağı ilk konuşma
şimdi beni iyi dinle çocuuum, seni bu hayata biz getirdik ama değil ki hayatın da bizim. hayır. sen var olduğun saniyeden beri bizden ve herkesten ayrı bir bireysin. ve de öyle kalacaksın. senin ebeveynin olduğum senin bedeninde ve ruhunda hükümdar olacağım anlamına gelmiyor. ister gay ol, ister lezbiyen, ister homo, hetero, istersen saçların pembe olsun dudağında piercing, istersen kara çarşafa bürün, bunlar sana olan sevgimin , saygımın, yanından bile geçemez. zeki müren'e de eşcinsel dediler. ama bak 90 yıldr adamı dinliyorlar. üstelik o gönüllerde bir paşa. önemli olan ne dışın değil, içinin ne yaptığı. merhametini ve insanlığını yitirmediğin sürece, yaptığın hiçbir şeyden ve seçimlerinden sakın ola korkma!
nasıl hatırlanmak istiyorsan onu yap...
e mi çocuuum...
nasıl hatırlanmak istiyorsan onu yap...
e mi çocuuum...
devamını gör...
sherlock
sir arthur conan doyle'ın roman karakteri antikahraman danışman dedektif sherlock holmes'ün maceralarını günümüze uyarlayarak anlatan, başrollerini benedict cumberbatch ve martin freeman'ın üstlendiği efsanevi bbc dizisi. sevenleri varsa doctor who'dan da aşina olduğumuz ikili mark gatiss ve steven moffat'ın yaratıcı yazarlığını yaptığı 4 sezonluk dizinin 15 bölümü de ayrı ayrı birer film tadında izlenebilir cinsten.
yayınlanmaya başladığı günden itibaren hem edebiyat hem de film otoritelerinden övgüler toplayan yapımın bafta, batca ve emmys başta olmak üzere pek çok platformdan ödülü de bulunuyor.
gelelim benim obsesyonuma...
yıl 2013. gezi direnişini bırakıp, çocukluk hayallerimi süsleyen kente, londra'ya dilimi daha da geliştirmek ve köylü kurnazlığı yapıp sertifikamı ingiltere'den alarak meziyetimi parlatmak için birkaç ay süren bir eğitim tatiline gittim. aklım istanbul'da. arkadaşlarım, ailem, herkes devrimin orta yerindeyken ben londra'ya fink atmaya gidiyorum. çok ayıptı ama olsundu, bu seyahat aylar öncesinden planlanmış okula bir sürü para sayılmıştı, biletler alınmıştı. çocukluğu boyunca devrim hayalleri kurmuş bir genç kadın olarak, uykusuz gecelerimi ve devrimi kendi akışına bırakıp, kulağımda babamın sesinden nazım şiirleriyle bir diğer çocukluk hayalime yol almalı, kendimi gerçekleştirmek için yeni ve sağlam adımlar atmaya başlamalıydım.
en büyük idealim, tek tutkum aktörlükten vazgeçmiştim, kendime bir ödül ve zaman verip yeni planlar yapmalı ve adımın öğüdüne uyup biraz akışına bırakmalıydım. tek başıma kalıp düşünecek bol bol vaktim, yürüye yürüye sokaklarında kaybolacağım yeni bir şehrim olacaktı. gittim.
gittim ve aşık oldum. aaah benjamin!*
benjamin tam bir sherlock obsesifiydi. ingilizce yazmayı denediğim hikayelerime esans olsun diye minik hafıza oyunları kurgulardı. hepsinin izlemediğimi bildiği sherlock dizisinden alıntılar içerdiğini ben çok sonra keşfettim tabii. ısrarla izlememi önerirdi. o da, aynı zamanda yazdıklarımı büyük zevkle okuyan hocam john da... ama ben popüler kültüre karşı önyargılı biri olduğum için -miko bilir- hep ötelerdim. benjamin bir dur allasen, şimdi şu ara çok meşhur, her yerde maruz kalıyorum, büyüsü yok, beklentim tavan, yapamam, bu dev beklentiyle izleyemem hayal kırıklığı olur...vesaire... o güne kadar sherlock holmes okumamış ve sevmeyen biri değildim, hatta aksine detaycılığımı ve bulmaca ve oyun seviciliğimi sorgulamama sebep olmuştu ergenliğimde okuduğum hikayeler. iştahla beklentimin yükselmesi de ondandı belki.
izletemedi. izlemedim. iyi ki izlememişim. zaten londra'da geçireceğim dişimin kovuğuna yetmeyen vaktimi topyekün bu diziye vakfetme tehlikesinden kurtarmışım kendimi. aferin bana alkış! azıcık vaktimi brixton'daki odama kapanıp dizi izleyerek harcayamazdım. onun yerine çılgınlar gibi eğlendim, çılgınlar gibi yolumu kaybedip kaybedip kendimi ve bulmak istediğim her şeyi uzun uğraşlarla yürüye yürüye buldum. peter pan'in evi, alice'in evi... ve daha neler neler ama o kısım başka başlığın yazısı olsun.
londra'dan döndüğümde yağmurlar başlamış, hava soğumuş, gezi'de olaylar bir nebze durulmuş, hatrı sayılır bir kalabalık eve dönmüştü. ben ne kadar parkta olmak istesem de annem kalorifer borularına kelepçeliyordu beni gitmeyeyim diye. ilk bir iki hafta adaptasyon süreciyle geçti, pek bir şey anlamadım. sonra yoksunluk başladı. her sabah uykuyla uyanıklık arasında londra'daki odamda olduğum hissiyle geriniyor ve hemen sonraki an gözümü açar açmaz kendi odamda buluyordum kendimi. bu ikiliğin beni ve sabahlarımı sürüklediği hezeyanı, yeni gerinmiş kaslarımın her sabah yaşadığı farkındalık ve hayal kırıklığıyla kasım kasım yeniden kasılışını, o anı kelimelerle anlatamam okur, anlatamam!
bu yoksunluğu gidermek için john'a benjamin'e londra çingenesi selin'e bir dolu mailler attım. selin ve john cevap veriyordu, benjamin'dense ses soluk yok. bir de aşk acısı bindi mi üstüme, buyrun cenaze namazına. beni köyüm*ün yağmurlarında yıkasınlaaar yıkasınlar!
açtım ve sherlock izlemeye başladım. sherlock'un londrası kazan ben ve benjamin kepçe. bizim karakterleri olduğumuz maladaptive daydreaming episodelarına sürüklendim bir aralık. sonra benjamini öldürdüm hayalimde, selin geldi aramıza 221b'ye yerleşti o da falan... bir dizi bir insanın içindeki her yaraya nasıl tuz basabilir bilemiyorum, belki benim iyileşmek arzum öyle buyurdu ve olaylar gelişti.
izledikçe çekildim, çekildikçe izledim. epi topu 6 bölüm vardı elimde, ezberledim. aylarca izlediğim başka şeylerin arasına birer yarımşar bölüm sıkıştırıp tekrar tekrar izledim, vizeye finale çalışırken fonda sesi aksın diye açtım bölümleri dinledim, o dönem bbc yayını vardı kabloluda, ara ara evde yalnızken ses olsun diye açardım kulağımı meşgul etsin pratik olsun diye. saçma sapan bir zamanda sherlock'a denk gelince işi gücü bırakır ekrana kilitlenirdim. laptopta basıp oynattığım versiyondan farkı ne bilmiyorum ama hissi şöyle tanımlayabilirim. çok sevdiğiniz şarkı el altında yüklü duran bir playlistten çaldığında rutin bir hava olur ama radyoda zamansız rastlaştığınızda şarkı rüzgar gibi esip geçer ya içinizden, işte tv yayınında denk geldiğim sherlock bölümü de aynı hissi yaratıyordu bende. derken yeni bölümler gelmeye başladı. twitter'da dev bir fan grubu vardı, kısa sürede aralarına katıldım. aynı andalık sihirli bir his gerçekten, pek eğleniyorduk. ben benjamini unuttum, kahve makinası adamı'na aşık oldum falan... dizi bitti, 7 yılda 15 bölüm dizi çekip dünyaca ünlü yaptılar, boşa sevmiyorum ingilizleri gerçekten.
yıllara yayılan tek tük bölümlü sezonlar geçerken benim de hayatımda neler oldu neler bitti neler geçti kişisel tarihimden. birileri çıkıp bir pandemi olacağını söyleseydi "diziyi mark gatiss mi yazdı?" der gülerdim. çok iyi fikir! maaaark beybiliboy! bir kenara yaz bunu istersen!
şimdi o sıklıkta olmasa da diziyi açar açar izlerim. bende yarattığı iyilik halini hala açıklamakta güçlük çeksem de bu diziyi hayatıma soktuğu için benjamin'e teşekkürü borç bilirim. ne çok andım, kulakları çınlasın, ben ona bünyamin der dalga geçerdim.
böyleyken böyle. hadi aç izle okur. afiyet olsun.
yayınlanmaya başladığı günden itibaren hem edebiyat hem de film otoritelerinden övgüler toplayan yapımın bafta, batca ve emmys başta olmak üzere pek çok platformdan ödülü de bulunuyor.
gelelim benim obsesyonuma...
yıl 2013. gezi direnişini bırakıp, çocukluk hayallerimi süsleyen kente, londra'ya dilimi daha da geliştirmek ve köylü kurnazlığı yapıp sertifikamı ingiltere'den alarak meziyetimi parlatmak için birkaç ay süren bir eğitim tatiline gittim. aklım istanbul'da. arkadaşlarım, ailem, herkes devrimin orta yerindeyken ben londra'ya fink atmaya gidiyorum. çok ayıptı ama olsundu, bu seyahat aylar öncesinden planlanmış okula bir sürü para sayılmıştı, biletler alınmıştı. çocukluğu boyunca devrim hayalleri kurmuş bir genç kadın olarak, uykusuz gecelerimi ve devrimi kendi akışına bırakıp, kulağımda babamın sesinden nazım şiirleriyle bir diğer çocukluk hayalime yol almalı, kendimi gerçekleştirmek için yeni ve sağlam adımlar atmaya başlamalıydım.
en büyük idealim, tek tutkum aktörlükten vazgeçmiştim, kendime bir ödül ve zaman verip yeni planlar yapmalı ve adımın öğüdüne uyup biraz akışına bırakmalıydım. tek başıma kalıp düşünecek bol bol vaktim, yürüye yürüye sokaklarında kaybolacağım yeni bir şehrim olacaktı. gittim.
gittim ve aşık oldum. aaah benjamin!*
benjamin tam bir sherlock obsesifiydi. ingilizce yazmayı denediğim hikayelerime esans olsun diye minik hafıza oyunları kurgulardı. hepsinin izlemediğimi bildiği sherlock dizisinden alıntılar içerdiğini ben çok sonra keşfettim tabii. ısrarla izlememi önerirdi. o da, aynı zamanda yazdıklarımı büyük zevkle okuyan hocam john da... ama ben popüler kültüre karşı önyargılı biri olduğum için -miko bilir- hep ötelerdim. benjamin bir dur allasen, şimdi şu ara çok meşhur, her yerde maruz kalıyorum, büyüsü yok, beklentim tavan, yapamam, bu dev beklentiyle izleyemem hayal kırıklığı olur...vesaire... o güne kadar sherlock holmes okumamış ve sevmeyen biri değildim, hatta aksine detaycılığımı ve bulmaca ve oyun seviciliğimi sorgulamama sebep olmuştu ergenliğimde okuduğum hikayeler. iştahla beklentimin yükselmesi de ondandı belki.
izletemedi. izlemedim. iyi ki izlememişim. zaten londra'da geçireceğim dişimin kovuğuna yetmeyen vaktimi topyekün bu diziye vakfetme tehlikesinden kurtarmışım kendimi. aferin bana alkış! azıcık vaktimi brixton'daki odama kapanıp dizi izleyerek harcayamazdım. onun yerine çılgınlar gibi eğlendim, çılgınlar gibi yolumu kaybedip kaybedip kendimi ve bulmak istediğim her şeyi uzun uğraşlarla yürüye yürüye buldum. peter pan'in evi, alice'in evi... ve daha neler neler ama o kısım başka başlığın yazısı olsun.
londra'dan döndüğümde yağmurlar başlamış, hava soğumuş, gezi'de olaylar bir nebze durulmuş, hatrı sayılır bir kalabalık eve dönmüştü. ben ne kadar parkta olmak istesem de annem kalorifer borularına kelepçeliyordu beni gitmeyeyim diye. ilk bir iki hafta adaptasyon süreciyle geçti, pek bir şey anlamadım. sonra yoksunluk başladı. her sabah uykuyla uyanıklık arasında londra'daki odamda olduğum hissiyle geriniyor ve hemen sonraki an gözümü açar açmaz kendi odamda buluyordum kendimi. bu ikiliğin beni ve sabahlarımı sürüklediği hezeyanı, yeni gerinmiş kaslarımın her sabah yaşadığı farkındalık ve hayal kırıklığıyla kasım kasım yeniden kasılışını, o anı kelimelerle anlatamam okur, anlatamam!
bu yoksunluğu gidermek için john'a benjamin'e londra çingenesi selin'e bir dolu mailler attım. selin ve john cevap veriyordu, benjamin'dense ses soluk yok. bir de aşk acısı bindi mi üstüme, buyrun cenaze namazına. beni köyüm*ün yağmurlarında yıkasınlaaar yıkasınlar!
açtım ve sherlock izlemeye başladım. sherlock'un londrası kazan ben ve benjamin kepçe. bizim karakterleri olduğumuz maladaptive daydreaming episodelarına sürüklendim bir aralık. sonra benjamini öldürdüm hayalimde, selin geldi aramıza 221b'ye yerleşti o da falan... bir dizi bir insanın içindeki her yaraya nasıl tuz basabilir bilemiyorum, belki benim iyileşmek arzum öyle buyurdu ve olaylar gelişti.
izledikçe çekildim, çekildikçe izledim. epi topu 6 bölüm vardı elimde, ezberledim. aylarca izlediğim başka şeylerin arasına birer yarımşar bölüm sıkıştırıp tekrar tekrar izledim, vizeye finale çalışırken fonda sesi aksın diye açtım bölümleri dinledim, o dönem bbc yayını vardı kabloluda, ara ara evde yalnızken ses olsun diye açardım kulağımı meşgul etsin pratik olsun diye. saçma sapan bir zamanda sherlock'a denk gelince işi gücü bırakır ekrana kilitlenirdim. laptopta basıp oynattığım versiyondan farkı ne bilmiyorum ama hissi şöyle tanımlayabilirim. çok sevdiğiniz şarkı el altında yüklü duran bir playlistten çaldığında rutin bir hava olur ama radyoda zamansız rastlaştığınızda şarkı rüzgar gibi esip geçer ya içinizden, işte tv yayınında denk geldiğim sherlock bölümü de aynı hissi yaratıyordu bende. derken yeni bölümler gelmeye başladı. twitter'da dev bir fan grubu vardı, kısa sürede aralarına katıldım. aynı andalık sihirli bir his gerçekten, pek eğleniyorduk. ben benjamini unuttum, kahve makinası adamı'na aşık oldum falan... dizi bitti, 7 yılda 15 bölüm dizi çekip dünyaca ünlü yaptılar, boşa sevmiyorum ingilizleri gerçekten.
yıllara yayılan tek tük bölümlü sezonlar geçerken benim de hayatımda neler oldu neler bitti neler geçti kişisel tarihimden. birileri çıkıp bir pandemi olacağını söyleseydi "diziyi mark gatiss mi yazdı?" der gülerdim. çok iyi fikir! maaaark beybiliboy! bir kenara yaz bunu istersen!
şimdi o sıklıkta olmasa da diziyi açar açar izlerim. bende yarattığı iyilik halini hala açıklamakta güçlük çeksem de bu diziyi hayatıma soktuğu için benjamin'e teşekkürü borç bilirim. ne çok andım, kulakları çınlasın, ben ona bünyamin der dalga geçerdim.
böyleyken böyle. hadi aç izle okur. afiyet olsun.
devamını gör...
osmanlı döneminde sözlük olsaydı alınabilecek nickler
vardarovasıvardarovası.
devamını gör...
düşünce
hayatı iyisi, kötüsü, sevinci, hüznü ile görebilmektir. insanlar yaşayacakları durumları önceden sezgileriyle bildiyse bilin ki düşünmek gerekmiştir. kişi düşuncesini evreye koymuştur.
devamını gör...
yüksek lisansı lisansla aynı üniversitede yapmak vs başka üniversitede yapmak
daha iyi hocalar daha farkli bakış açısı ve yeni bir hayat demek. farklı üni. dene vizyonun genişlesin.
devamını gör...
günün sözü
devamını gör...
tanrı ile ilgili ateistlerin müslümanlardan daha çok başlık açmasının nedeni
inkarcılar mı kim o inkarcılar, tabi ufacık eleştiri size göre inkara giriyor. allah seni ne yapmasın komik şey.
devamını gör...
flowers (yazar)
bilgi verici ve kaliteli tanımlar girerek sözlük kalitesini de yükselten çiçek gibi bir yazar. takip edilesi.
devamını gör...
şişelenmiş suların musluk sularından 3500 kat daha zararlı olması
ben olsam bu başlığı bu şekilde açmazdım çünkü anlam karışıklığı olmuş. zararlı olan su değil. zararlı olan plastik ambalajlanmış suların tüketilmesi ile ortaya çıkan atık plastiğin doğada yok olmadığı için çevreye verdiği zarar.
devamını gör...
çaylakları yazar yapıyoruz kampanyası
bu desteği beğendim ))
devamını gör...
bir öz eleştiri yap
kaybetmeyeceğimi bildiğim insanlara karşı çok çabuk sinirleniyorum. her şeye çok çabuk üzülüyorum. hemen herkese her şeyimi anlatıyorum...
devamını gör...
geceye bir bilgi bırak
dokumacı kuşların adının neden böyle olduğunu biliyor musunuz?
bilmiyorsunuz, efenim bu kuşlar yuvalarını gerçekten dokuyorlar.
çeşitli bitkilerle, bildiğiniz vazo ya da küre gibi şekillerde yuva yapıyorlar.
peki bunu niye yapıyorlar dersiniz?
efenim bunların tek amacı dişi kuşu etkilemek yahuuu.
dişi kuş gelince, yuvayı beğenirse çiftleşmeyi kabul ediyor.
yaaa efendim, demek ki neymiş?
yuvayı her zaman dişi kuş kurmuyormuş.
eyyorlamam bu kadar.
bilmiyorsunuz, efenim bu kuşlar yuvalarını gerçekten dokuyorlar.
çeşitli bitkilerle, bildiğiniz vazo ya da küre gibi şekillerde yuva yapıyorlar.
peki bunu niye yapıyorlar dersiniz?
efenim bunların tek amacı dişi kuşu etkilemek yahuuu.
dişi kuş gelince, yuvayı beğenirse çiftleşmeyi kabul ediyor.
yaaa efendim, demek ki neymiş?
yuvayı her zaman dişi kuş kurmuyormuş.
eyyorlamam bu kadar.
devamını gör...
b12 vitamini eksikliği
bende olduğu gibi demir,ferritin,kan ve d vitamini eksiklikleriyle birlikte görülüyorsa ayaklı cenazeye dönersiniz.
iki çeşit ileri derece alerjik rinitiniz de varsa bingo!
iki çeşit ileri derece alerjik rinitiniz de varsa bingo!
devamını gör...
kim var imiş biz burada yoğ iken
cemal kafadar'ın metis yayınları'ndan çıkan harikulade mikro tarih çalışması. alt başlığı konusunu da nispeten anlatıyor zaten: "dört osmanlı: yeniçeri, tüccar, derviş ve hatun". adını karacaoğlan'ın şu dörtlüğünden alır:
"karac'oğlan der ki bakın olana
ömrümün yarısı gitti talana
sual eylen bizden evvel gelene
kim var imiş biz burada yoğ iken"
kitap esasında kafadar'ın daha önce yazdığı dört makalenin bir derlemesidir. her bir makale zamanında yaşamış ve arşivin tozlu sayfalarında saklanmış olan kanlı canlı insanların hayatlarının tahayyülü, analizi ve yorumlanmasıdır.
özellikle "hatun" başlığına denk düşen, üsküplü asiye hatun'un anlatıldığı son bölüm, osmanlı öteki tarihi üzerine çok güzel bir denemedir. bu bölümde, "mütereddit bir mutasavvıf" anlatılır. asiye hatun'un şeyhine gönderdiği rüya mektuplarından yararlanılarak* yazılmıştır. kendisi bu mektuplarda şeyhinden rüyalarını yorumlamasını ister. buna göre asiye hatun; rüyalarında kendini peygamberin zevcesi olarak gören, allah aşkından sapıp küfre düşeceğinden korkan, ve daha da ilgi çekicisi, gerçekte şeyhinden romantik anlamda düpedüz etkilenen ve tereddüt içinde de olsa bunu açıkça belli eden bir kadındır. ilgili bölüm de böylece kitap için harika bir nokta niteliğindedir.
neticede, herhalde tarihe ilgi duyan herkes tarafından okunması gereken bir kitaptır. hele ki tarihçilik hevesinde olan her öğrencinin kütüphanesinde bulunması elzemdir. zira sadece kafadar'ın yazmış olduğu muhteşem mukaddimesi bile; tarihin amacı, metodu ve ne olduğuyla ilgili şahane tespitler barındırır. o girişten zamanında okurken altını çizmiş olduğum satırları da şöyle bırakayım:
"tarih, yok olanla değil bir zamanlar var olanla ilgilidir."
"... yoksa, tarihli toplumlar ütopyadan çok distopyaya meyleder."
"... sonuç olarak tarih, toplum ve insan bilimleri arasında kendine salıncak kurmayı yeğledi, hatta bilimsellikle hikâye etme arasında tercih yapmanın da şart olmadığına kanaat getirdi."
"insanların ve toplumların geçmişini anlama derdi taşıyan tarihçinin en önemli melekeleri arasında empati vardır, yani kendini başkalarının yerine koyma, başka hayatları, başka tecrübeleri adeta kendi bedeninde duyma yetisi. bu açıdan tarihçi, bir romancı veya bir tiyatro-sinema oyuncusu gibidir."
"... tarihsel olanın doğallaştırılmasına ("büyük balık küçük balığı yutar, dünyanın kanunu bu") izin vermemek, bunların başında gelir. bazı söylemlerde doğallaştırmanın yerini kutsallaştırma alır, ya da bu iki tavır birbiriyle harmanlanır: "kadınla erkek eşit olur mu? tanrı böyle yaratmış." oysa tarih, bir şey gösterirse eğer, her düzenin, her sömürü biçiminin, her kurumun, her kavramın, her hiyerarşinin, her karşı çıkış imkânının ve söyleminin, insanlar eliyle başka başka biçimlerde inşa edildiğini, usul usul da olsa tekrar tekrar dönüştürüldüğünü, yapılıp bozulduğunu gösterir."
"karac'oğlan der ki bakın olana
ömrümün yarısı gitti talana
sual eylen bizden evvel gelene
kim var imiş biz burada yoğ iken"
kitap esasında kafadar'ın daha önce yazdığı dört makalenin bir derlemesidir. her bir makale zamanında yaşamış ve arşivin tozlu sayfalarında saklanmış olan kanlı canlı insanların hayatlarının tahayyülü, analizi ve yorumlanmasıdır.
özellikle "hatun" başlığına denk düşen, üsküplü asiye hatun'un anlatıldığı son bölüm, osmanlı öteki tarihi üzerine çok güzel bir denemedir. bu bölümde, "mütereddit bir mutasavvıf" anlatılır. asiye hatun'un şeyhine gönderdiği rüya mektuplarından yararlanılarak* yazılmıştır. kendisi bu mektuplarda şeyhinden rüyalarını yorumlamasını ister. buna göre asiye hatun; rüyalarında kendini peygamberin zevcesi olarak gören, allah aşkından sapıp küfre düşeceğinden korkan, ve daha da ilgi çekicisi, gerçekte şeyhinden romantik anlamda düpedüz etkilenen ve tereddüt içinde de olsa bunu açıkça belli eden bir kadındır. ilgili bölüm de böylece kitap için harika bir nokta niteliğindedir.
neticede, herhalde tarihe ilgi duyan herkes tarafından okunması gereken bir kitaptır. hele ki tarihçilik hevesinde olan her öğrencinin kütüphanesinde bulunması elzemdir. zira sadece kafadar'ın yazmış olduğu muhteşem mukaddimesi bile; tarihin amacı, metodu ve ne olduğuyla ilgili şahane tespitler barındırır. o girişten zamanında okurken altını çizmiş olduğum satırları da şöyle bırakayım:
"tarih, yok olanla değil bir zamanlar var olanla ilgilidir."
"... yoksa, tarihli toplumlar ütopyadan çok distopyaya meyleder."
"... sonuç olarak tarih, toplum ve insan bilimleri arasında kendine salıncak kurmayı yeğledi, hatta bilimsellikle hikâye etme arasında tercih yapmanın da şart olmadığına kanaat getirdi."
"insanların ve toplumların geçmişini anlama derdi taşıyan tarihçinin en önemli melekeleri arasında empati vardır, yani kendini başkalarının yerine koyma, başka hayatları, başka tecrübeleri adeta kendi bedeninde duyma yetisi. bu açıdan tarihçi, bir romancı veya bir tiyatro-sinema oyuncusu gibidir."
"... tarihsel olanın doğallaştırılmasına ("büyük balık küçük balığı yutar, dünyanın kanunu bu") izin vermemek, bunların başında gelir. bazı söylemlerde doğallaştırmanın yerini kutsallaştırma alır, ya da bu iki tavır birbiriyle harmanlanır: "kadınla erkek eşit olur mu? tanrı böyle yaratmış." oysa tarih, bir şey gösterirse eğer, her düzenin, her sömürü biçiminin, her kurumun, her kavramın, her hiyerarşinin, her karşı çıkış imkânının ve söyleminin, insanlar eliyle başka başka biçimlerde inşa edildiğini, usul usul da olsa tekrar tekrar dönüştürüldüğünü, yapılıp bozulduğunu gösterir."
devamını gör...
sevgili edinme konusunda hiçbir şey yapmayan insan
zaten olması gereken bu değil mi? dostlar bana göre sevgili ya da eş dediğiniz kavram zaten tam olarak da bu. siz hayatınıza kaldığınız yerden devam ederken, yanınızda size eşlik edecek biridir bu bahsettiğimiz kişiler. aranarak bulunacak şeyler değil benim için.
not: bahsettiğim şey aşk ya da sevgi için bir şey yapmamak değil. sevgili bulmak, yalnız kalmamak için boşa girilen çabalardan bahsediyorum.
not: bahsettiğim şey aşk ya da sevgi için bir şey yapmamak değil. sevgili bulmak, yalnız kalmamak için boşa girilen çabalardan bahsediyorum.
devamını gör...
oğuz atay
sevmek, yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay bir iş değildi.
|korkuyu beklerken.
|korkuyu beklerken.
devamını gör...
kafası karışık biriyle tanışmak
“şu zamanda kafası karışık olmayan
mı var allasen” diyeceğim başlık.
yalnız bu kafa karışıklığı, karşımızdakinin eski sevgilisini unutamamasından kaynaklanıyorsa, hah işte o* hiç çekilmez. ailevi sorunlardan kafası karışıksa da muhtemelen yalandır.
kendi kafa karışıklığımızı bastırmasın diye bu iki türden uzak durmak en akıllıca olandır.
mı var allasen” diyeceğim başlık.
yalnız bu kafa karışıklığı, karşımızdakinin eski sevgilisini unutamamasından kaynaklanıyorsa, hah işte o* hiç çekilmez. ailevi sorunlardan kafası karışıksa da muhtemelen yalandır.
kendi kafa karışıklığımızı bastırmasın diye bu iki türden uzak durmak en akıllıca olandır.
devamını gör...


