zacharius usta
çocukluk kahramanım jules verne’nin bir romanıdır.
günümüzde bilimkurgu yazarı olmak çok zor. anne licke’nin dediği gibi “ kurgu zamana yetişemiyor.” siz bir şey hayal edip onu roman yapmaya kalktığınızda, romanınız bitene kadar teknoloji sizin hayalinizi çoktan gerçeğe çevirmiş oluyor ve bilimkurgu romanınız bir anda bir dönem romanına dönüşüyor.
jules verne’nin dönemi olan 1800lerin sonu ve 1900lerin başında ise durum böyle değildi. en azından zaman bu kadar hızlı değildi. jules verne de yazdığı bilimkurgu romanları ile muazzam öngörülerde bulundu. bence bunlardan en önemlisi “ aya seyahat”tir. çok bilinmeyen romanlarından bir diğeri ise “ zacharius usta”dır.
bu romanında jules verne insanoğlunun muhteşem kibrini ve zamanla olan kavgasını müthiş bir dille anlatmış. zacharius usta kusursuz saatler yapmaktadır. dünya üzerinde yapılan en muhteşem saatler. mükemmelleştikçe kibrinin haşinliği de artmaktadır. zamanın hükümdarı olduğunu düşünmeye başlar zamanla. ancak zamana hükmetmek kimsenin harcı değildir. ve bir gün bütün saatler ortada görünür bir neden yokken durur. zacharius ustanın babil kulesi yerle yeksan olmaya başlar.
insanoğlu zamana hükmetme arzusunu yitirmiyor. ancak bir gün ölüme en yaklaştığı an, siz buna kıyamet günü deyin, zamanın zavallı köleleri olduğumuzu anlayacak ve omuzlarımızda taşıdığımız kibrin ağırlığı ile sırat köprüsünde ip cambazlığı yapmaya çalışacağız.
günümüzde bilimkurgu yazarı olmak çok zor. anne licke’nin dediği gibi “ kurgu zamana yetişemiyor.” siz bir şey hayal edip onu roman yapmaya kalktığınızda, romanınız bitene kadar teknoloji sizin hayalinizi çoktan gerçeğe çevirmiş oluyor ve bilimkurgu romanınız bir anda bir dönem romanına dönüşüyor.
jules verne’nin dönemi olan 1800lerin sonu ve 1900lerin başında ise durum böyle değildi. en azından zaman bu kadar hızlı değildi. jules verne de yazdığı bilimkurgu romanları ile muazzam öngörülerde bulundu. bence bunlardan en önemlisi “ aya seyahat”tir. çok bilinmeyen romanlarından bir diğeri ise “ zacharius usta”dır.
bu romanında jules verne insanoğlunun muhteşem kibrini ve zamanla olan kavgasını müthiş bir dille anlatmış. zacharius usta kusursuz saatler yapmaktadır. dünya üzerinde yapılan en muhteşem saatler. mükemmelleştikçe kibrinin haşinliği de artmaktadır. zamanın hükümdarı olduğunu düşünmeye başlar zamanla. ancak zamana hükmetmek kimsenin harcı değildir. ve bir gün bütün saatler ortada görünür bir neden yokken durur. zacharius ustanın babil kulesi yerle yeksan olmaya başlar.
insanoğlu zamana hükmetme arzusunu yitirmiyor. ancak bir gün ölüme en yaklaştığı an, siz buna kıyamet günü deyin, zamanın zavallı köleleri olduğumuzu anlayacak ve omuzlarımızda taşıdığımız kibrin ağırlığı ile sırat köprüsünde ip cambazlığı yapmaya çalışacağız.
devamını gör...
fyodor mihayloviç dostoyevski
çocukluğunu sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçiren rus roman yazarıdır. annesi öldükten sonra da petersburg’daki mühendislik okuluna gitmiş, babasının ölüm haberini de orada almış. okulunu da başarıyla bitirmiş, istihkam bölümüne giriş yapmış, 1 yıl sonra da istifa etmiş. ordudan ayrılınca da edebiyata yönelmiş tabi, ilk kitabı da o güzel eseri insancıklar olmuş. bu eserden sonra kitaplar çıkarmış lakin rağbet görmemiş o da politikayla ilgilenmeye başlamış… 1849 yılında devlet aleyhindeki komploya karıştığı için de tutuklanmış, 10 ay hapiste kalmış. kurşuna dizilmekten de son anda kurtulmuş. tabi kurşuna dizilmekten kurtulan dostoyevski’ye çeşitli cezalar verilmiş. cezasını çekmesi için sibirya’da bulunduktan 4 yıl sonra da kendisine er rütbesi ile hizmet verilmiş, akabinde de subaylığa kadar yükselmiş tabi. 5 yıl boyunca görev yapmış, evlenmiş ardından da petersburg’a yerleşmiş. petersburg’a dönen dostoyevski ezilenler, bir yıl sonra da ölüler evinden anılar adlı kitapları çıkarmış. kardeşiyle birlikte dergi çıkarmış ve o çok istediği avrupa seyahatini gerçekleştirmiş. sara ve kumar bağımlılığı yüzünden de maddi açıdan biraz sıkıntıya düşmüş. bu dönemde de yeraltından notlar, suç ve ceza, kumarbaz, budala, ebedi koca, ecinniler gibi eserleri yazmış. eşinin ölümünden sonra sekreteri ile evlenmiş, iyice borcun içine batmış. kumarhanelerde gezmeye başlamış. kızının ölümüyle de haliyle çok dağıtmış, sarsıntıya uğramış.
delikanlı, karamazov kardeşler, bir yazarın günlüğü gibi eserleri de yazarlık hayatı boyunca konu edindiği temaları yeniden ele almış. karamazov kardeşler adlı eserini de 3 yılda bitirmiş ve ciğer kanamasıyla yatağa düşmüş. 28 ocak 1881 yılında da hayata gözlerini yummuş. cenaze töreninde de yaklaşık 30000 kişi tabutunun arkasından yürümüş.
kendi görüşüm; aslında bu tür harika yazarlar geçmişte çok trajik olaylar yaşamışlardır. yaşadıkları olaylardan ilham alarak da harika eserler meydana getirmişlerdir. düşünsenize, sarhoş bir babanın ve hasta olan bir annenin çocuğu olan birinin dünya edebiyatını en çok etkileyen ve en çok okunan yazarlardan olduğunu…
dostoyevski’nin tabi seveni olduğu kadar sevmeyeni de var. misal kumarbaz oluşunu, romanlarında sürekli dram barındırdığını eleştiren insanlar haliyle çok. yalnız ben böyle hayata bir sıfır yenik başlayıp da sonradan yükselen insanlara hep hayran olmuşumdur. dostoyevski hayatı boyunca acılar çekmiş bir yazar, hayatında aşırı acılar çeken birinin normal olmasını kimse beklemesin. her neyse, bana göre harika olan bu insanın eserleri de birçok düşünürün fikirlerini derinden etkilemiş, onlar bile hayran kalmıştır. aşırı vasat bir yazar olsaydı öldüğünde kimse anmaz, romanları yok satmaz ve tabutunun arkasından binlerce kişi yürümezdi.
kendisi cidden unutulmayacak bir insandır. sevgi ve saygıyla. ışıklar içinde uyusun.
devamını gör...
belediye çukuruna düşmek
başıma gelen olay. gerçekten bir şaka değil.
2011 van depremi sonrası yapılan kıyafet yardımlarına katkıda bulunmak istedim. o zamanlar itü 1. sınıf mühendislik öğrencisiyim. annemin tüm yalvarmalarıma rağmen örmekten vazgeçmediği kalın yünlü kazaklarımın hepsini güzelce paketledim. aşırı mutluyum ama, sonunda emek verdiği için atmaya kıyamadığım kazaklar çok güzel bir amaca hizmet edecek. bizim okulda bu konuda düzgün bir organizasyon yoktu. istanbul üniversitesinde okuyan arkadaşım "bizim okulda çok güzel örgütlendiler, hadi gel bizim okula verelim" dedi. laleli, acayip sevdiğim, tam otantik istanbul semti. 12 tercihinden 12 sini istanbul yazan, istanbul'a aşık bir bebeyim, istanbul'un her köşesi bana heyecan veriyor, sultangazi dahil. hele ki laleli.. tabii o zaman her yer yeni saç ektirmiş arap kaynamıyordu, laleli bile. neyse eski istanbul geyiklerini bırakıyorum, ben poşetlerimi alıp koşa koşa arkadaşımla buluştum.
iü laleli kampüsüne vardık. iü yabancı öğrencileri okula almakta sürekli sorun çıkaran bir üniversite olduğu için çok zeki arkadaşım "gel lan seni gizlice arka kapıdan sokucam ben" havalarına girdi. 2 yıldır o okulda okuyor ya, kurdu oldu sanki. o önden ben arkadan tin tin gidiyoruz. aykırı bişey yapıcam ya, bende gaza geldim "ehueehue" diye sırıta sırıta arkasından gidiyorum. yaradanın sevgili kulu arkadaşım kaldırımdan değil yoldan yürüyor, sanki doğrusu oymuş gibi. oymuş ya, bilemedim tabi. ben yürüdüğüm kaldırımdan park eden arabalar yüzünden artık inmek zorunda kaldım. ancak inmeye çalıştığım yerde ince tahta plakalar vardı. ama iki gözüm önüme aksın ki kaldırıma atılmış tahtalar gibi duruyordu. bir uyarı levhası olmasını geç, altında kuyu olduğunu belli eden hiçbir emare yok. kıllı bir durum yoktu arkadaşlar vallahi yoktu ya. 5 dakika önce tramvayda g*tümü pandiklemelerinden son anda kurtulmuşum. yani her şey aşırı olağan.
allah kahretsin ki o tahtanın tam ortasına basarak inmeye kalktım kaldırımdan. bastığım gibi sanki yerküre ikiye ayrılmış gibi beni içine çekmeye başladı. tahta kırılırken çıkan "çat" sesi hala kulaklarımda. beni içine öyle bir çekti ki, size anlatamam, vakumlanıyormuş gibi. normalde düşmek ne kadar sürer, 1-2 saniye. bu 5-6 saniye sürdü. dedim tamam, lağım çukuruna düşüyorum ben. kaderde 20 yaşında lağım çukuruna düşerek ölmek varmış. şaşkınım, ama nasıl güzel karşıladım ölmeyi görmeniz lazım. güzel değil de, okey napalım gibi. kabullendim en doğru kelime. kabullenmeyeceksin de ne yapacaksın, gidiyorsun işte el fatiha.
4-5 saniye ardından çat diye düştüm, dizlerimde ve başımda müthiş bir acı, çok ama çok soğuk bir su ve zifir karanlık. gözlerim sımsıkı kapalı, ellerim kulaklarımda. ne allaha, ne bir dine, dolayısıyla öbür dünyaya inanan bir insan olmadığım için hah diyorum, şimdi sıçtık. ölmek böyle bişey, vücudun yok oluyor ama bilinç lönk diye kalıyor böyle. aşırı eminim öldüğümden ama öldüğüm için değil, o şekilde asılı kalıcam, sıkılıcam diye korkmaya başlıyorum. ölüm ile ilgili en korktuğum şey budur işte. keşke öbür tarafa inansam, mahşer, günah&sevap point hesabı falan gene bir aksiyon. en korktuğum şey vücudun olmadan karanlık bir yerde kalmışsın gibi asılı kalmak. mal gibi böyle. düşüncelerinle ve benliğinle. uyy terledim ha.
neyse tam o sırada boğuk boğuk kendi adımı duymaya başladım. içimden "hay ananı, öbür dünya var mı lan yoksa, din kurallarına göre yargılanacaksak sıçtık, neyse ya içim temiz benim, bok temiz" gibi düşünceler geçerken anlıyorum ki öldüğüm falan yok. belediyenin açtığı genişliği 1x1, ama derinliği 3.5 - 4 metre olan beton bir çukurun içindeyim. belime kadar yağmur suyuyla dolu olduğu için bacaklarımın kırılmasından son anda kurtulmuşum. şunları yazarken diyorum hala kabus muydu lan bu gördüğün, yok vallaha kabus değil. şahitlerim olmasa bende kabus derim.
ondan sonrası tamamen saçmalık. panik içinde adımı sayıklayan arkadaşım, çevre esnafın kuyunun başına toplanması. şaşkınlıktan hiçbirşey söyleyemiyorum, ama arkadaşıma şunu dediğimi hatırlıyorum "ben çıkamıcam galiba buradan" çünkü gerçekten çıkılacak gibi değil. aşırı yüksekte kalmış insanlar, ayakları falan görünüyor en çok. dümdüz duvarları olan bir kuyu, ulan hala aklımda, neden açtınız o kuyuyu ya. ondan sonrası artık trajikomik. esnaf yukarıda "lan nasıl çıkarırız bu kızı" diye brainstorming yapıyor. ben duruyorum öyle sadece. yavaş yavaş kendime geliyorum, suyun içinde el yordamıyla telefonumu, fotoğraf makinemi falan arıyorum sanki çalışacakmış gibi. ve o halde bile o yünlü kazakları elimde sımsıkı tutuyorum. bırak artık ya, yardıma muhtaç olan sensin.
esnafın brainstormingleri ise şaka gibi. ya adamlar da ne yapsın, çare bulmaya çalışıyorlar. şimdi hatırlayınca hepsine tek tek teşekkür ediyorum buradan. ama fikirlerden biri "halat atalım" oldu. hatırlayınca hala gülüyorum, dümdüz duvardan nasıl çıkıcam lan halatla? ayrıca bacaklarım falan da sakat mı değil mi belli değil. titrek bir sesle "halat mı?" diye sordum, vazgeçtiler. şükür ya.
neyse sonra merdiven indirmeyi akıl ettiler. ancak maalesef bana uzattıkları merdiven kısa kaldı. derinliğin boyutunu oradan anlayın işte. merdivenin en ucuna çıkınca bile ellerime erişemiyorlardı. kafasını çarpmış, dizleri mahvolmuş bir şekilde o merdivenden tekrar indim, inşaat ustası edasıyla merdiveni onlara geri uzattım ve katlanabilen daha uzun bir merdiven beklemeye başladım. sonrası yalnızca ellerime ulaşabilecekleri kadar bir mesafeye çıkabildim. 3-4 adam (ve zayıf bir kadın değilim arkadaşlar) iki kolumdan asılarak beni kuyudan çıkarttılar. yaralanmam yetmez gibi bundan sonraki 3-4 gün müthiş kol ağrılarıyla geçirdim.
kuyunun içindeyken, ve çıktığımda ise aklımda tek bir şey var, haber olma korkusu. yani o zamanki kafamda hem büyük rezillik, hem de adımın ve soyadımın baş harflerinin olduğu, "20 yaşındaki üniversite öğrencisi kız, belediye çukuruna düştü" haberlerini düşündükçe annem adına korkuyorum, çünkü abartmıyorum kadın ölür korkudan, ölür yani. ben belime kadar ıslak bir şekilde kuyudan çıktım. polis gelmiş, tutanak falan tutuluyor. benim ise tek bir isteğim var. eve gitmek. ışınlanmak ama, hemen, seri.
belime kadar ıslak olduğum için polisin arabasına binmeyi reddettim, arabayı pisletmemek ve ıslatmamak için. aynı düşünceyle taksiye de binmedim. laleliden şişhaneye otobüsle, şişhaneden evime metroyla gittim. tek kelime etmeden. asla ağlamadan. arkadaşım "cnm iyi misin" falan diye soruyor, benim merak ettiğim tek şey ise kokup kokmadığım. fısıldayarak "kokuyor muyum" diye sordum. o da yalvarırcasına bana "canım yemin ediyorum kokmuyorsun, mis gibi parfüm kokuyorsun hala" falan diyor. ama gözü saçıma takılıyor. dayanamayıp saçıma elini uzatıyor ve bir yaprak çekip çıkarıyor. benim gibi temizlik hastasının düştüğü hale bak. gözyaşım ucunda. ağladım ağlıcam.
evin kapısını açtığım gibi hayatımda ağlamadığım kadar ağladım galiba. hönkürerek. korkudan, öfkeden ve şaşkınlıktan. ev arkadaşım koşa koşa gelip "ne oldu?" diye sordu. benim cevap: "belediye çukuruna düştüm mutlu musun???!!" elbette mutlu değil. hangimiz mutluyuz ki? hala hatırlayınca güldüğümüz soruyu soruyor bana: "ada çayı yapayım mı sana?" he yap. allah aşkına yap. çaresizliğin 50. tonu.
sonrası abartmıyorum 90 derece sıcaklıkla derimi yüzercesine ağlaya ağlaya alınan bir duş, elinde parfüm şişesiyle uyumaya çalışmak. hemen ertesi günü şişmiş dizler ve kafayla fizik lab dersine gidiş. ve düştüğümü kimseye belli etmeme çabası. sanki ayıp bir şey gibi. sanki bu benim ayıbım gibi.
yani arkadaşlar, bastığınız yere dikkat edin. belediye başkanımız imamoğlu olsa da dikkat edin. ben bu hikayeyi yazarken, çevreme anlatırken gülüyorum ama bu olaydan sonra 2-3 yıl hep tedirgin tedirgin yürüdüm. çok sevdiğim istanbul'un sokaklarında yürüme keyfimin içine sıçıldı yani. ama bir taraftan da komik ya. belediye çukuruna düşmek nedir ya.
2011 van depremi sonrası yapılan kıyafet yardımlarına katkıda bulunmak istedim. o zamanlar itü 1. sınıf mühendislik öğrencisiyim. annemin tüm yalvarmalarıma rağmen örmekten vazgeçmediği kalın yünlü kazaklarımın hepsini güzelce paketledim. aşırı mutluyum ama, sonunda emek verdiği için atmaya kıyamadığım kazaklar çok güzel bir amaca hizmet edecek. bizim okulda bu konuda düzgün bir organizasyon yoktu. istanbul üniversitesinde okuyan arkadaşım "bizim okulda çok güzel örgütlendiler, hadi gel bizim okula verelim" dedi. laleli, acayip sevdiğim, tam otantik istanbul semti. 12 tercihinden 12 sini istanbul yazan, istanbul'a aşık bir bebeyim, istanbul'un her köşesi bana heyecan veriyor, sultangazi dahil. hele ki laleli.. tabii o zaman her yer yeni saç ektirmiş arap kaynamıyordu, laleli bile. neyse eski istanbul geyiklerini bırakıyorum, ben poşetlerimi alıp koşa koşa arkadaşımla buluştum.
iü laleli kampüsüne vardık. iü yabancı öğrencileri okula almakta sürekli sorun çıkaran bir üniversite olduğu için çok zeki arkadaşım "gel lan seni gizlice arka kapıdan sokucam ben" havalarına girdi. 2 yıldır o okulda okuyor ya, kurdu oldu sanki. o önden ben arkadan tin tin gidiyoruz. aykırı bişey yapıcam ya, bende gaza geldim "ehueehue" diye sırıta sırıta arkasından gidiyorum. yaradanın sevgili kulu arkadaşım kaldırımdan değil yoldan yürüyor, sanki doğrusu oymuş gibi. oymuş ya, bilemedim tabi. ben yürüdüğüm kaldırımdan park eden arabalar yüzünden artık inmek zorunda kaldım. ancak inmeye çalıştığım yerde ince tahta plakalar vardı. ama iki gözüm önüme aksın ki kaldırıma atılmış tahtalar gibi duruyordu. bir uyarı levhası olmasını geç, altında kuyu olduğunu belli eden hiçbir emare yok. kıllı bir durum yoktu arkadaşlar vallahi yoktu ya. 5 dakika önce tramvayda g*tümü pandiklemelerinden son anda kurtulmuşum. yani her şey aşırı olağan.
allah kahretsin ki o tahtanın tam ortasına basarak inmeye kalktım kaldırımdan. bastığım gibi sanki yerküre ikiye ayrılmış gibi beni içine çekmeye başladı. tahta kırılırken çıkan "çat" sesi hala kulaklarımda. beni içine öyle bir çekti ki, size anlatamam, vakumlanıyormuş gibi. normalde düşmek ne kadar sürer, 1-2 saniye. bu 5-6 saniye sürdü. dedim tamam, lağım çukuruna düşüyorum ben. kaderde 20 yaşında lağım çukuruna düşerek ölmek varmış. şaşkınım, ama nasıl güzel karşıladım ölmeyi görmeniz lazım. güzel değil de, okey napalım gibi. kabullendim en doğru kelime. kabullenmeyeceksin de ne yapacaksın, gidiyorsun işte el fatiha.
4-5 saniye ardından çat diye düştüm, dizlerimde ve başımda müthiş bir acı, çok ama çok soğuk bir su ve zifir karanlık. gözlerim sımsıkı kapalı, ellerim kulaklarımda. ne allaha, ne bir dine, dolayısıyla öbür dünyaya inanan bir insan olmadığım için hah diyorum, şimdi sıçtık. ölmek böyle bişey, vücudun yok oluyor ama bilinç lönk diye kalıyor böyle. aşırı eminim öldüğümden ama öldüğüm için değil, o şekilde asılı kalıcam, sıkılıcam diye korkmaya başlıyorum. ölüm ile ilgili en korktuğum şey budur işte. keşke öbür tarafa inansam, mahşer, günah&sevap point hesabı falan gene bir aksiyon. en korktuğum şey vücudun olmadan karanlık bir yerde kalmışsın gibi asılı kalmak. mal gibi böyle. düşüncelerinle ve benliğinle. uyy terledim ha.
neyse tam o sırada boğuk boğuk kendi adımı duymaya başladım. içimden "hay ananı, öbür dünya var mı lan yoksa, din kurallarına göre yargılanacaksak sıçtık, neyse ya içim temiz benim, bok temiz" gibi düşünceler geçerken anlıyorum ki öldüğüm falan yok. belediyenin açtığı genişliği 1x1, ama derinliği 3.5 - 4 metre olan beton bir çukurun içindeyim. belime kadar yağmur suyuyla dolu olduğu için bacaklarımın kırılmasından son anda kurtulmuşum. şunları yazarken diyorum hala kabus muydu lan bu gördüğün, yok vallaha kabus değil. şahitlerim olmasa bende kabus derim.
ondan sonrası tamamen saçmalık. panik içinde adımı sayıklayan arkadaşım, çevre esnafın kuyunun başına toplanması. şaşkınlıktan hiçbirşey söyleyemiyorum, ama arkadaşıma şunu dediğimi hatırlıyorum "ben çıkamıcam galiba buradan" çünkü gerçekten çıkılacak gibi değil. aşırı yüksekte kalmış insanlar, ayakları falan görünüyor en çok. dümdüz duvarları olan bir kuyu, ulan hala aklımda, neden açtınız o kuyuyu ya. ondan sonrası artık trajikomik. esnaf yukarıda "lan nasıl çıkarırız bu kızı" diye brainstorming yapıyor. ben duruyorum öyle sadece. yavaş yavaş kendime geliyorum, suyun içinde el yordamıyla telefonumu, fotoğraf makinemi falan arıyorum sanki çalışacakmış gibi. ve o halde bile o yünlü kazakları elimde sımsıkı tutuyorum. bırak artık ya, yardıma muhtaç olan sensin.
esnafın brainstormingleri ise şaka gibi. ya adamlar da ne yapsın, çare bulmaya çalışıyorlar. şimdi hatırlayınca hepsine tek tek teşekkür ediyorum buradan. ama fikirlerden biri "halat atalım" oldu. hatırlayınca hala gülüyorum, dümdüz duvardan nasıl çıkıcam lan halatla? ayrıca bacaklarım falan da sakat mı değil mi belli değil. titrek bir sesle "halat mı?" diye sordum, vazgeçtiler. şükür ya.
neyse sonra merdiven indirmeyi akıl ettiler. ancak maalesef bana uzattıkları merdiven kısa kaldı. derinliğin boyutunu oradan anlayın işte. merdivenin en ucuna çıkınca bile ellerime erişemiyorlardı. kafasını çarpmış, dizleri mahvolmuş bir şekilde o merdivenden tekrar indim, inşaat ustası edasıyla merdiveni onlara geri uzattım ve katlanabilen daha uzun bir merdiven beklemeye başladım. sonrası yalnızca ellerime ulaşabilecekleri kadar bir mesafeye çıkabildim. 3-4 adam (ve zayıf bir kadın değilim arkadaşlar) iki kolumdan asılarak beni kuyudan çıkarttılar. yaralanmam yetmez gibi bundan sonraki 3-4 gün müthiş kol ağrılarıyla geçirdim.
kuyunun içindeyken, ve çıktığımda ise aklımda tek bir şey var, haber olma korkusu. yani o zamanki kafamda hem büyük rezillik, hem de adımın ve soyadımın baş harflerinin olduğu, "20 yaşındaki üniversite öğrencisi kız, belediye çukuruna düştü" haberlerini düşündükçe annem adına korkuyorum, çünkü abartmıyorum kadın ölür korkudan, ölür yani. ben belime kadar ıslak bir şekilde kuyudan çıktım. polis gelmiş, tutanak falan tutuluyor. benim ise tek bir isteğim var. eve gitmek. ışınlanmak ama, hemen, seri.
belime kadar ıslak olduğum için polisin arabasına binmeyi reddettim, arabayı pisletmemek ve ıslatmamak için. aynı düşünceyle taksiye de binmedim. laleliden şişhaneye otobüsle, şişhaneden evime metroyla gittim. tek kelime etmeden. asla ağlamadan. arkadaşım "cnm iyi misin" falan diye soruyor, benim merak ettiğim tek şey ise kokup kokmadığım. fısıldayarak "kokuyor muyum" diye sordum. o da yalvarırcasına bana "canım yemin ediyorum kokmuyorsun, mis gibi parfüm kokuyorsun hala" falan diyor. ama gözü saçıma takılıyor. dayanamayıp saçıma elini uzatıyor ve bir yaprak çekip çıkarıyor. benim gibi temizlik hastasının düştüğü hale bak. gözyaşım ucunda. ağladım ağlıcam.
evin kapısını açtığım gibi hayatımda ağlamadığım kadar ağladım galiba. hönkürerek. korkudan, öfkeden ve şaşkınlıktan. ev arkadaşım koşa koşa gelip "ne oldu?" diye sordu. benim cevap: "belediye çukuruna düştüm mutlu musun???!!" elbette mutlu değil. hangimiz mutluyuz ki? hala hatırlayınca güldüğümüz soruyu soruyor bana: "ada çayı yapayım mı sana?" he yap. allah aşkına yap. çaresizliğin 50. tonu.
sonrası abartmıyorum 90 derece sıcaklıkla derimi yüzercesine ağlaya ağlaya alınan bir duş, elinde parfüm şişesiyle uyumaya çalışmak. hemen ertesi günü şişmiş dizler ve kafayla fizik lab dersine gidiş. ve düştüğümü kimseye belli etmeme çabası. sanki ayıp bir şey gibi. sanki bu benim ayıbım gibi.
yani arkadaşlar, bastığınız yere dikkat edin. belediye başkanımız imamoğlu olsa da dikkat edin. ben bu hikayeyi yazarken, çevreme anlatırken gülüyorum ama bu olaydan sonra 2-3 yıl hep tedirgin tedirgin yürüdüm. çok sevdiğim istanbul'un sokaklarında yürüme keyfimin içine sıçıldı yani. ama bir taraftan da komik ya. belediye çukuruna düşmek nedir ya.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
bugun benim dogum gunum.
ılk kez heyecanlanmadim, coskuyla beklemedim, belki surpriz bir cicek gelir, bir dost cikar gelir,kucaklasiriz ya da pasta uflerim diye hayal etmedim. omrumun ilk yarisi, tum 18 agustoslari heyecanla bekleyerek geçmişti oysa.
bugun uzulerek fark ettim ki, kendim icin hicbir isteğim kalmamis, umutlarım rafa kalkmis, kafam ses cekmez olmus ,dost meclislerinde hastaliktan, cocuklardan konusur olmusum seyahatler, asklar yerine... heyecanla beklediğim yaz tatillerine bile yuz çevirmişim. okul arkadaşlarım yaşlanmış, dolabımda renkli kiyafetlerim azalmis, sacimdaki toplam beyaz sayisi 11e yükselmiş.
uzuldum kendime, daha gecen sene pazarlik yapiyordum ben ilk 3-4 seneyi hatırlamıyorum, sonraki 10-15 sene de ailemin uydusu gibiyim, fikrim var ama hükmü yok diye. 17 sene eklensin uzatma olarak diyordum. ama sanki gerek kalmamis, bitirmisim kendim icin yasamayi.
simdi donebilseydim geriye, ne bedenimi, ne ruhumu ne de aklimi hor kullanmazdim diyorum kendime. sakin yasardim bir cok seyi... arkamdan kovalayan varmış gibi degil de tadini çıkara çıkara yasardim. kendi kendimin merhemi olmaya calismazdim. dinlenecek, siginacak bir liman bulurdum. hatalarimi madalya gibi boynuma dizmez, basarilarimi derin bir yara gibi saklamazdim....
ama donemedigime gore, aglayacak halim de yok heralde. iyi ki doğmuşum canim kendim. umarim ikinci yari daha kolay olur...
ılk kez heyecanlanmadim, coskuyla beklemedim, belki surpriz bir cicek gelir, bir dost cikar gelir,kucaklasiriz ya da pasta uflerim diye hayal etmedim. omrumun ilk yarisi, tum 18 agustoslari heyecanla bekleyerek geçmişti oysa.
bugun uzulerek fark ettim ki, kendim icin hicbir isteğim kalmamis, umutlarım rafa kalkmis, kafam ses cekmez olmus ,dost meclislerinde hastaliktan, cocuklardan konusur olmusum seyahatler, asklar yerine... heyecanla beklediğim yaz tatillerine bile yuz çevirmişim. okul arkadaşlarım yaşlanmış, dolabımda renkli kiyafetlerim azalmis, sacimdaki toplam beyaz sayisi 11e yükselmiş.
uzuldum kendime, daha gecen sene pazarlik yapiyordum ben ilk 3-4 seneyi hatırlamıyorum, sonraki 10-15 sene de ailemin uydusu gibiyim, fikrim var ama hükmü yok diye. 17 sene eklensin uzatma olarak diyordum. ama sanki gerek kalmamis, bitirmisim kendim icin yasamayi.
simdi donebilseydim geriye, ne bedenimi, ne ruhumu ne de aklimi hor kullanmazdim diyorum kendime. sakin yasardim bir cok seyi... arkamdan kovalayan varmış gibi degil de tadini çıkara çıkara yasardim. kendi kendimin merhemi olmaya calismazdim. dinlenecek, siginacak bir liman bulurdum. hatalarimi madalya gibi boynuma dizmez, basarilarimi derin bir yara gibi saklamazdim....
ama donemedigime gore, aglayacak halim de yok heralde. iyi ki doğmuşum canim kendim. umarim ikinci yari daha kolay olur...
devamını gör...
kitap okumuyorum eksikliğini de hissetmiyorum diyen tip
biz hissediyoruz ama diyecegim tip.
devamını gör...
manzume
koşuk biçiminde yazılmış, tam anlamıyla şiir düzeyine ulaşamamış, çoğunlukla öğretici ve didaktik bir amaç doğrultusunda, düz yazı ile anlatılabilecek olay veya kavramların kafiyeli ve ölçülü bir şekilde anlatıldığı metinlerdir.
devamını gör...
zihinde yer etmiş anonslar
aşti’de bolca duyduğum lütfen çığırtkanlara itibar etmeyiniz anonsu.
devamını gör...
fransa acından ölüyor diyen türk gurbetçi
kendine muhabir'in sokak röportajında yönelttiği "cumhurbaşkanın döviz bozdurun açıklmasına sizin görüşünüz nedir" sorusunu yanıtlayan fransa'da yaşayan türk gurbetçi bulunduğu trajikomik açıklamalar.
fransa'da yaşadığını belirtip hele "fransa acından ölüyor" beyanında bulunması beni benden aldı.
bir de olaya sonradan perinçek edasıyla müdahil olan dayı "sen abdülhamit'i savundun"u anımsattı.
güzel ülkemden tırmarhanelik kesitler.
buradan
(bkz: ula tırrek)
fransa'da yaşadığını belirtip hele "fransa acından ölüyor" beyanında bulunması beni benden aldı.
bir de olaya sonradan perinçek edasıyla müdahil olan dayı "sen abdülhamit'i savundun"u anımsattı.
güzel ülkemden tırmarhanelik kesitler.
buradan
(bkz: ula tırrek)
devamını gör...
siyasilerin unutulmayan sözleri
recep tayyip erdoğan'a ait şu sözlerdir:
1994: işte bütün servetim bu yüzüktür.
1999: eğer bir gün duyarsanız ki tayyip erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir!
1994: işte bütün servetim bu yüzüktür.
1999: eğer bir gün duyarsanız ki tayyip erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir!
devamını gör...
tanıma değil yazara oy vermek
kafa sözlüğün özeti..
bir de (bkz: yazılandan önce yazara bakmak)
bir de (bkz: yazılandan önce yazara bakmak)
devamını gör...
kadınların çantasının içindekiler
bozuk batarya
çöp bulamadığım için çantama tıktığım fişler*
çöp bulamadığım için çantama tıktığım fişler*
devamını gör...
sözlükte eksi oy verememek
kesinlikle olması gerekendir, eğer eksi oy olmayacaksa artı oy da olmamalı. (bkz: herşey zıttı ile kaimdir) sadece artı oy butonu koymanın "hadi lala dipsi poo birbirimizin egosunu şişirelim" demekten farkı yok.
devamını gör...
vefa
günümüzde pek kullanılmayan bir duygudur.
şu söz insanın vefasızlığını çok güzel anlatır:(bkz: hava soğuyunca gölge veren ağaçları unutmak).
şu söz insanın vefasızlığını çok güzel anlatır:(bkz: hava soğuyunca gölge veren ağaçları unutmak).
devamını gör...
bal yerine reçel yapan arı (yazar)
geri dönmesini dört gözle beklediğim tatlı yazar. bir süre önce başlık açıp 'bilen gören var mı?' diye sormuştum. sınav için gittiği söylendi. son tanımını yeni okudum. umarım sınavın çok iyi geçer*.
devamını gör...
0rh(-) negatif trombosit aranıyor
up.
en kısa sürede bulunması dileğiyle.
en kısa sürede bulunması dileğiyle.
devamını gör...
geceye bir şiir bırak
"bazı gün olur, çok istersin
bir balonu, bir elbiseyi ya da sevgiliyi...
balon uçar gider gökyüzüne,
elbise artık başkasının üzerindedir,
sevgili ise başka kollarda,
olsun be!..
hala umut taşır bu yürek,
asla pes etmemek gerek.
taşa değer ayaklar ama vazgeçmek olmaz
gözyaşı yüzü yıkamadan yürek aydınlanmaz.
umutlar kuytulardadır hep
gülümser kuytulardan sana
insanın yüreği kadardır umut
ve sen ona inandıkça
mutsuzluğu, güçsüzlüğü unut.
hadi silkelen şimdi, ayağa kalk!
o kadar da uzak değil o imrenilen hayat
sadece görmesini bil, def et korkuyu
başının tacı et her kapıyı açan umudu."
sude tanç
bir balonu, bir elbiseyi ya da sevgiliyi...
balon uçar gider gökyüzüne,
elbise artık başkasının üzerindedir,
sevgili ise başka kollarda,
olsun be!..
hala umut taşır bu yürek,
asla pes etmemek gerek.
taşa değer ayaklar ama vazgeçmek olmaz
gözyaşı yüzü yıkamadan yürek aydınlanmaz.
umutlar kuytulardadır hep
gülümser kuytulardan sana
insanın yüreği kadardır umut
ve sen ona inandıkça
mutsuzluğu, güçsüzlüğü unut.
hadi silkelen şimdi, ayağa kalk!
o kadar da uzak değil o imrenilen hayat
sadece görmesini bil, def et korkuyu
başının tacı et her kapıyı açan umudu."
sude tanç
devamını gör...
opoc
ismini teknolojisinin baş harflerinden alan dünyanın en verimli dizel piston motoru. opposited piston opposited cyclinder
çalışma karakteristiği gereği 2 zamanlıdır. termal verimliliği oldukça yüksek olan motor bundan ötürü de yakıt konusunda oldukça ekonomiktir. 4 zamanlı piston motorları ele aldığımızda ortalamada benzinliler için %25, dizeller için ise %30-40 bandında bir yakıtın enerjiye dönüşümü söz konusuyken opoc motorlarda bu rakam %50 üzerindedir. tabii mazdanın skyactiv teknolojisini işin içine sokmuyorum o ayrı bir entry konusu.
motor, çalışma teknolojisi itibariyle adından da anlaşılacağı üzere tek silindir içerisinde birbirlerine zıt yönlü hareket eden 2 piston hareketi ile çalışma prensibine sahiptir. farklı firmaların motor üzerinde farklı tasarımları da mevcuttur. sıralı, radyal ya da boxer motor düzeneği gibi farklı tasarımları mevcuttur.
normal 4 zamanlı piston motorlarda sistem şu şekilde çalışır. piston aşağı indiğinde silindire hava alınır. alınan bu hava piston hareketiyle silindir kapağına doğru sıkıştırılır, sıkışan bu havaya enjektörlerden yakıt püskürtülür ve motor karakteristiğine göre benzinli ise buji yardımıyla, dizelse de direkt olarak sıkıştırılan hava yakıt karışımı piston sıkıştırması sonucuyla ortaya çıkan basınç ile patlayarak yanma gerçekleşir ve piston tekrar aşağıya inerken de egsoz gazı silindir kapağı çevresindeki egsoz valflerinden atılır. yani pistonun aşağı yukarı inişinin her evresinde krank hareketi gerçekleşmez doğal olarak güç çıkışı da olmaz. yani krankın her 2 dönüşünün bir defa patlama sağlanır.
fakat 2 zamanlı motor teknolojisinde ise yanma, krankın her 1 turunda gerçekleştiği için aynı hacimden daha yüksek güç elde edilir. karakteristiği itibariyle 2 zamanlı motorlar emme ile sıkıştırmayı aynı anda yaparlar tabii patlama ve egsoz evresi de birlikte diğer 2 zamanı oluşturur. 2 zamanlı motorların çalışma prensibi için şu videoyu izleyebilirsiniz uzamaması adına tek tek onu açıklamayacağım.
peki opoc burada ne yapıyor ¿ önce silindire dışarıdan hava alınıyor ve alınan hava yanma odasına doğru sıkıştırılırken tam sıkıştırma noktasının ortasına enjektörlerden yakıt püskürtülüyor ve patlama sağlanıyor. pistonlar geriye doğru çekilirken oluşan vakum etkisiyle de egsoz valfinden egsoz gazı atılıyor. burada 4 zamanlı motorlarda olan kam mili, subaplar, yaylar, buji ve silindir kapağı gibi parçalar bulunmadığından hem hafiflik hem de komplekslik hem de teorik anlamda da uzun ömürlülük konusunda avantaj sunuyor. tabii 4 zamanlılarda bulunan tek krank mili opoc motorlarda ise 2 adet bulunuyor ve bu kranklarda birbirlerine bir dişli ile bağlanıyor ki iki krank mili aynı ivme ile dönebilsin. yani bir yerde triger kayışı gibi bir işlev görüyor bu dişli.
ayrıca burada silindir tasarımları konusunda da bazı farklar var. 4 zamanlı piston motorlarda dizellerin kafaları biraz daha bombeli(basınç oluşturabilmesi sebebiyle), benzinlililerde ise düz bir silindir kafası tasarımı seçilir. opocta ise her ikisinden de birer adet mevcuttur. zira dengeli yanmanın sağlanabilmesi adına şöyle bir gereklilik vardır. 4 zamanlı motorlarda tek piston ile yanma odası oluşturulabildiğinden hava yakıt karışımının homojen olması kısmında bir problem çıkmaz ki enjektör tam piston kafasının ortasında yakıt püskürterek yapar bunu. fakat opoc motorlarda 2 pistonun ortada birleşmesi ile bir yanma odası oluşturulur ve yakıt 2 taraftan püskürtülerek homojenleşme sağlanır ve yanma verimliliği içinde bu 2 kafa farklı biçimlerde tasarlanır.
opoc motor termal verimliliği ve daha ekonomik olması yanında şöyle bir artıya daha sahiptir. bilinen 4 zamanlı piston motorların optimum çalışma aralıkları vardır. torku ve beygir gücünü size her devir aralığında aynı şekilde vermez ve de yakıt sarfiyatınız da değişkendir. fakat opoc motorlarda ise her devirde neredeyse aynı güç alınır ve de yakıt sarfiyatı da fazla değişkenlik göstermez.
peki bu kadar avantajına rağmen neden halen bu motoru biz günlük arabalarda göremiyoruz derseniz, 2 zamanlı motorlar çalışma prensipleri gereği olarak yağ da yakarlar ve bu da ciddi bir emisyon artışına sebebiyet verir. dünya'da artan down sizing olsun dizel motorların terk edilmesi olsun ve emisyon kurallarının katılığı olsun yakın gelecekte bu motorun otomobil dünyasında kullanılabilme ihtimalini güç kılıyor. fakat amerikada bu konuda çalışmalar var. özellikle kamyonet ve arazi araçları gibi yüksek güç çıkışına sahip araçlar için. tabii opoc teknolojisi ise bir yandan da belli alanlarda halihazırda kullanılıyor. özellikle askeri taşıtlarda ve ağır sanayide farklı kullanım alanları var. gerçi o alanlar için herhangi bir emisyon kısıtlaması da yok.
çalışma karakteristiği gereği 2 zamanlıdır. termal verimliliği oldukça yüksek olan motor bundan ötürü de yakıt konusunda oldukça ekonomiktir. 4 zamanlı piston motorları ele aldığımızda ortalamada benzinliler için %25, dizeller için ise %30-40 bandında bir yakıtın enerjiye dönüşümü söz konusuyken opoc motorlarda bu rakam %50 üzerindedir. tabii mazdanın skyactiv teknolojisini işin içine sokmuyorum o ayrı bir entry konusu.
motor, çalışma teknolojisi itibariyle adından da anlaşılacağı üzere tek silindir içerisinde birbirlerine zıt yönlü hareket eden 2 piston hareketi ile çalışma prensibine sahiptir. farklı firmaların motor üzerinde farklı tasarımları da mevcuttur. sıralı, radyal ya da boxer motor düzeneği gibi farklı tasarımları mevcuttur.
normal 4 zamanlı piston motorlarda sistem şu şekilde çalışır. piston aşağı indiğinde silindire hava alınır. alınan bu hava piston hareketiyle silindir kapağına doğru sıkıştırılır, sıkışan bu havaya enjektörlerden yakıt püskürtülür ve motor karakteristiğine göre benzinli ise buji yardımıyla, dizelse de direkt olarak sıkıştırılan hava yakıt karışımı piston sıkıştırması sonucuyla ortaya çıkan basınç ile patlayarak yanma gerçekleşir ve piston tekrar aşağıya inerken de egsoz gazı silindir kapağı çevresindeki egsoz valflerinden atılır. yani pistonun aşağı yukarı inişinin her evresinde krank hareketi gerçekleşmez doğal olarak güç çıkışı da olmaz. yani krankın her 2 dönüşünün bir defa patlama sağlanır.
fakat 2 zamanlı motor teknolojisinde ise yanma, krankın her 1 turunda gerçekleştiği için aynı hacimden daha yüksek güç elde edilir. karakteristiği itibariyle 2 zamanlı motorlar emme ile sıkıştırmayı aynı anda yaparlar tabii patlama ve egsoz evresi de birlikte diğer 2 zamanı oluşturur. 2 zamanlı motorların çalışma prensibi için şu videoyu izleyebilirsiniz uzamaması adına tek tek onu açıklamayacağım.
peki opoc burada ne yapıyor ¿ önce silindire dışarıdan hava alınıyor ve alınan hava yanma odasına doğru sıkıştırılırken tam sıkıştırma noktasının ortasına enjektörlerden yakıt püskürtülüyor ve patlama sağlanıyor. pistonlar geriye doğru çekilirken oluşan vakum etkisiyle de egsoz valfinden egsoz gazı atılıyor. burada 4 zamanlı motorlarda olan kam mili, subaplar, yaylar, buji ve silindir kapağı gibi parçalar bulunmadığından hem hafiflik hem de komplekslik hem de teorik anlamda da uzun ömürlülük konusunda avantaj sunuyor. tabii 4 zamanlılarda bulunan tek krank mili opoc motorlarda ise 2 adet bulunuyor ve bu kranklarda birbirlerine bir dişli ile bağlanıyor ki iki krank mili aynı ivme ile dönebilsin. yani bir yerde triger kayışı gibi bir işlev görüyor bu dişli.
ayrıca burada silindir tasarımları konusunda da bazı farklar var. 4 zamanlı piston motorlarda dizellerin kafaları biraz daha bombeli(basınç oluşturabilmesi sebebiyle), benzinlililerde ise düz bir silindir kafası tasarımı seçilir. opocta ise her ikisinden de birer adet mevcuttur. zira dengeli yanmanın sağlanabilmesi adına şöyle bir gereklilik vardır. 4 zamanlı motorlarda tek piston ile yanma odası oluşturulabildiğinden hava yakıt karışımının homojen olması kısmında bir problem çıkmaz ki enjektör tam piston kafasının ortasında yakıt püskürterek yapar bunu. fakat opoc motorlarda 2 pistonun ortada birleşmesi ile bir yanma odası oluşturulur ve yakıt 2 taraftan püskürtülerek homojenleşme sağlanır ve yanma verimliliği içinde bu 2 kafa farklı biçimlerde tasarlanır.
opoc motor termal verimliliği ve daha ekonomik olması yanında şöyle bir artıya daha sahiptir. bilinen 4 zamanlı piston motorların optimum çalışma aralıkları vardır. torku ve beygir gücünü size her devir aralığında aynı şekilde vermez ve de yakıt sarfiyatınız da değişkendir. fakat opoc motorlarda ise her devirde neredeyse aynı güç alınır ve de yakıt sarfiyatı da fazla değişkenlik göstermez.
peki bu kadar avantajına rağmen neden halen bu motoru biz günlük arabalarda göremiyoruz derseniz, 2 zamanlı motorlar çalışma prensipleri gereği olarak yağ da yakarlar ve bu da ciddi bir emisyon artışına sebebiyet verir. dünya'da artan down sizing olsun dizel motorların terk edilmesi olsun ve emisyon kurallarının katılığı olsun yakın gelecekte bu motorun otomobil dünyasında kullanılabilme ihtimalini güç kılıyor. fakat amerikada bu konuda çalışmalar var. özellikle kamyonet ve arazi araçları gibi yüksek güç çıkışına sahip araçlar için. tabii opoc teknolojisi ise bir yandan da belli alanlarda halihazırda kullanılıyor. özellikle askeri taşıtlarda ve ağır sanayide farklı kullanım alanları var. gerçi o alanlar için herhangi bir emisyon kısıtlaması da yok.
devamını gör...

