benden daha değerli ve önemli olduğu.
devamını gör...

yolun açık olsun.
devamını gör...

eğer kötü birşeylerden koruyacağı düşünülüyorsa şirktir. müslümanların uzak durması gerekir.
devamını gör...

türkiye siyasi atmosferinin tipik, sığ özelliklerinden biridir. tam da bu sebeple ilgilenilmemektedir ama gel de anlatabil.

herkes deha, herkes küçükken babasının mega hafıza seti aldığı çocuk resmen. gündeme dair öyle siyasi analizleri var ki yaramazın, o analizleri yapan bir milyonuncu kişi değilmiş gibi yapay bir orijinallik parıltısı saçarak yazıyor. işlerine geliyor bir yerde. bitmez tükenmez bir davanın, motorları maviliklere sürecek olmanın ve ola ki maviliklerde tekerimiz patlamazsa bu sürüş keyfinde bilfiil fayda sahibi olmanın yatırımını yapıyorlar. bir anlamda "memleketi biz kurtardık" demek için her şey. hiç tanıdık geliyor mu acaba.

ha bir de "memleket zaten bizimle kurtuldu"cu kitle var ki ben henüz herhangi biriyle sağlıklı iletişim kuramadım.

bak ben sabahları erkenden uyanır, yeşil çayımı demler, meditasyonumu yaparak yerden bir karış yükselirim. arşa değmese de başım 100 wattlık sarı ampulümü* yakar yine aydınlanırım. beni aydınlatma çabandan vazgeç.

edit: siyasetle ilgilenmemek başka, güncel siyasetle ilgilenmemek başka. durum apolitiklik değildir. herkesin bir politik duruşu var. memleketin siyasi atmosferini demagoji cehennemine çevirmenin alemi yok. güncel siyaset afyondur. iktidardan muhalefete her parti bu afyonu salım salım zerkediyor. kitleler ucuz politika ile uyuşturuluyor. bastırtmayın yazıcıdan büyük resmi.
devamını gör...

bektaşi baba istanbul’da gezinirken, padişahın sarayı olduğunu zannettiği görkemli bir binanın yakınından geçmekte idi. binanın önünde şatafatlı bir fayton durmakta idi. binadan sırmalı elbiseleri olan adam çıkınca, muhafızlar selama durdu. adam faytona binerken, bektaşi meraklalandı ve muhafızlardan birinin yanına sokularak sordu.
-faytona binen padişahmıdır?
-hayır padişahın bir kuludur. cevabını aldı.
bektaşi, tepeden tırnağa önce faytondaki adama baktı. sonrada kendi haline baktıktan sonra, ellerine açarak:
-tanrım, bir padişahın kuluna bak! sonra, bir de senin kuluna bak! diye söylendi.
devamını gör...

düşünce biçimidir. orta çağ zamanında kilise baskısı yoğunken özgür düşünmenin var olmadığı, kilisenin hem siyaset hem de toplum üzerindeki gücünü temsil eden, aklın ve bilimin kaale alınmadığı dönemdir.
devamını gör...

filozof üretir, yeni bir şey ortaya koyar. felsefeci (felsefe tarihçisi) ise bunların muhasebesini tutar.

filozof bedel öder, güçlüklerle karşılaşır, felsefeci bunların ekmeğini yer.

filozof özgürdür, felsefeci ekmeğine bakar.

filozofun okulu kendisidir, felsefeciler üniversitelerde yetişir.
devamını gör...

iyiyim.
başka büyük yalan gelmedi aklıma, oysa ne zormuş birine içini dökmek.. dökemediğin için yalana başvurmak.
devamını gör...

az önce bir fotoğraf paylaştım, annem altına ‘süper süper’ yazmış. aklıma şu geldi, gülmekten yerlere belendim.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

hayret ederek izlediğim insandır. daha bardağa doldurur doldurmaz iki çekişte bitiriveriyorlar. 'yüz derece kardeşim o çay, kaynıyor daha, bu nasıl dayanıklılık?' diye geçiriyorum içimden. helal olsun vallahi ben o şekilde içsem birinci dereceden yanık olur ağzım dilim.
devamını gör...

söyleyecek çok şeyim var ama cümlelere dökmekte zorlanıyorum. kadın kızının önünde kafasına tekmeler yiyene kadar neden tek bir şey yapılmadı? trans eylemcileri yaka paça tutuklamasını iyi biliyorlar ancak şu adamı engelleyebilecek tek bir şey yapamıyorlar. sabahında bir kızı taciz ettiğini gülerek söyleyen y**ş*k, öğlene trans diye tutuklanan kadınlar akşama da bir kadını küçücük çocuğunun önünde öldüresiye döven bu iğrenç yaratık ve daha niceleri, bilmediğimiz sesini duyuramayan bir sürü kadın, erkek var. her seferinde aynı çaresizliği ve tiksintiyi hissetmekten bıktık, usandık. ama adalet istemekten sesimizi duyurmaktan vazgeçmeyeceğiz. bu korku imparatorluğu elbet yıkılacak, elbet bu yaptıklarınız yanınıza kalmayacak, koruyamadığınız her insan için hesap vereceksiniz. unutmayın, birimiz güvende değilsek hiçbirimiz güvende değiliz.
devamını gör...

(bkz: precognition)
devamını gör...

"çocuk rızkı ile gelir"
"senin de sınavın bu"
"allah sevdiği kuluna çektirir"

nietzsche'den bir söz de yakışır bu konuya; "zenginler bize tanrı'dan başka bir şey bırakmadılar."
devamını gör...

entelektüel birikimine hayran kaldığım, tanımlarında bu birikimini akıcı ve etkili bir dil ile birleştiren yazar. tanımlarını okumak hem keyifli hem öğretici. emeğine kalemine sağlık.
devamını gör...

benim için uzun bir yolculukta, bir arabanın arka koltuğunda, kafamı cama yaslayıp dışarıyı izlediğim zamandır.*
şiirler yazarım, hayaller kurarım, kısa kısa hikayeler oluştururum, hayata dair düşünürüm ama hiçbirini not almam.
o zamana özeldir, eşsizdir. onları değerli kılanda bu.*
devamını gör...

neden gittin zalımın kızı diye bağırma isteği uyandıran yazarımızdır.

devamını gör...

ismi: yok, önerilere açığım*
postmodernist, uzun ve şaşaalı cümleler duymayı bekledikleri bir anda yalnızca “hiçbir şey” dedim. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler laf salatasından ibarettir. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler tıpkı şu an aynı sözcükleri tekrarlamam gibi hiçbir anlam ifade etmeyen, altı üstü ortası, her yeri bomboş olan cümlelerdir. bir iş görüşmesinde kendinizden bahsedin dediklerinde, sizden bekledikleri bu tarz cümlelermiş meğerse. hatta “genel” hayatın içinde bile herkesin istediği buymuş. “kendinizden bahseder misiniz?” diye sorduklarında aslında hakikatliği önemli olmayan, gösterişli bir hikâye uydurmanız yeterliymiş, maalesef, bunu çok sonradan fark ettim.

peki, neye “hiçbir şey” dediğimi soracak olursanız, ki sormadığınızı biliyorum, “mevcut yapımıza ne gibi katkılar sağlamayı düşünüyorsunuz?” sorusunaydı. oysaki benden bu soruya “almış olduğum eğitimle ve daha önceki deneyimlemerimle(kilit sözcüklerden biridir), eğer işe alınmam dâhilinde, mevcut yapıyı daha da ileri götürecek(adeta kaf dağına) projeler tasarlamayı ve bunları en faydalı şekilde üretimlemeyi(kilit sözcük iki) düşünüyorum.” minvalinde cevaplar vermemi bekliyorlarmış. dediğim gibi; bunu çok sonradan fark ettim. yanlış hatırlamıyorsam, onuncu görüşmeden sonraydı.

tabii, bu görüşmeye az biraz sarhoş olarak gitmem de yadsınamaz bir küstahsızlıktı. az birazdan kastım, görüşme bittikten sonra yerimden kalkıp yüzüm onlara dönük bir şekilde geri geri yürüyerek tam kapıdan çıkarken gözlerinin içine bakarak kapı eşiğine tükürecek kadar. bu da ayrı bir küstahlıksızdı. “niye böyle bir etik dışı harekete sebep olan sarhoşluğun miktarını çok düşükmüş gibi bir de “az biraz” şeklinde tanımlıyorsunuz?” diye soracak olursanız da, ki sormadığınızı biliyorum, çünkü dokuzuncudan sonra danışma masasındaki her şeyi yere fırlattığımı hatırlıyorum, ki bence bu daha etik dışı, emin değilim. o zaman önümü bile göremiyordum. gördüğüm şeyler de belgesellerdeki gibi, kayda alınan gökyüzünün hızlandırılmış hali misali sürekli feveran içindeydi. gerçekten, gücünün yeteceğini anladığı anda bir insanın yapamayacağı hiçbir çirkinlik ve kötülük yoktur. gücüm yetiyor muydu, orası tartışmaya açık. sonrasında kovalandığımı hatırlıyorum.

benden, üstün girift cümle performansı bekleyen başka kişiler de vardı: yeni tanıştığım insanlar, bir olay üzerine yorum yapmamı bekleyen insanlar… hepsi palavralara, abartılara ve romantizme bağlı yaşıyorlardı. önceden bu gibi şeyler bir dünyadan kaçış evreninde sığınılacak limanlardı, şimdi ise hakikatler sığınılacak limanlar haline geldi. o kadar uçuk kaçık zihinler gördüm ki şaşmamak elde değildi. aynı eylemi farklı mekânlarda eşzamanlı bir şekilde yapabileceklerini sanıyorlardı, bence inanıyorlardı. yukarıdaki işver(meyen)enlerin benden beklediği buydu, diye düşünmüş olabilirim, bilmiyorum. belki de tükürüğümün altında yatan neden buydu. freud’a sormak lazım, üstat bilecektir.

her görüşme öncesinde kendimi, duran topun başında elli saat plan kurup gol atacağını sanan bir futbolcu gibi görüyordum. bu görüşmelerin sonunda ise aynı futbolcunun vurduğu topun baraja çarpması sonucunda hayal kırıklığına bürünen ruh hali gibi hissediyordum. on girişimden sonra insan bir daha duran top kullanmak istemiyor. on birinciden sonra barajdan dönen top kalemin içindeydi.

tabii, bu görüşmeler hayatıma hiçbir şey katmadı diyemem, haksızlık etmiş olurum: on ikinciden sonra insanların ne kadar salak olduğunu, on üçüncüden sonra parfümün kilit rol oynadığını, on dördüncüden sonra karşı tarafın salaklığını mimiklerimle aşağılamamam gerektiğini, on beşinciden sonra bir daha hiçbir görüşmeye geç kalmamam, mümkünse bir saat önce gitmem gerektiğini (gereksiz yere), on altıncıdan sonra giyimin önemli olduğunu, on yedinciden sonra hiçbir şekilde doğru söylememem gerektiğini, on sekizinciden sonra üst düzey bir yalan söyleme genine sahip olduğumu, on dokuzuncudan sonra da her şeye rağmen umutlu olmanın, umutsuzluğun en zavallı hali olduğunu anladım ve nihayet iş görüşmesi mefhumunu hayatımdan çıkardım. zihnimdeki kabullenmek ve inkâr etmek arasındaki cinsel gerilimin galibi kabullenmek olmuştu. belki de ilkinden sonra olması gereken buydu, belki de yaşamla aynı kabağa üflemeliydik, bilmiyorum. bunu da camus’ye danışmak lazım. en azından üstadın kesin bir düşüncesi olurdu, eminim.
devamını gör...

jose saramago' ya ait olan distopik kitap. pandemi başlangıcında, gerçekten körlükteki olayları yaşar mıyız diye sorgulamıştım. insanların ne kadar korkunç olabileceğinin de bir kanıtı niteliğinde körlük. görmek kitabı da körlüğün devamı niteliğinde. önerebileceğim mükemmel eserlerden biri.
devamını gör...

zümrüdü anka kuşu, bilgi ağacının dallarında yaşar ve akıllara gelebilecek her şeyi bilir. öyle ki, bütün kuşlar ona inanır, başları sıkıştıkça simurg’un kendilerine yardım edeceğini, onları hep zor durumlardan kurtaracağını düşünürler.
zümrüdü anka kuşu öleceğini hissettiği zaman kendisine ağacın kuru dallarından bir yuva yapar ve hiçbir zaman ne olduğu anlaşılmayan bir yapışkanla yuvayı sıvar, yuvanın içinde ölümü bekler. ta ki güneş bütün görkemiyle ortaya çıkıp, kuru dalları yakıncaya kadar… simurg oluşturduğu yuvada yanarak ölür ve küllerinden yeniden doğar.

anlamı derin bir mahlas keşke benim aklıma daha önce gelseydide ben alsaydım diye ufak bir kıskançlık duyuyorum.aslında hayranlık duyuyorum ismine.bu kuş'u bize hatırlatıp içimizde varlığını hissettiren yazara teşekkür ediyorum. uzun zamandır sessiz sedasız takipleşiriz kendisiyle arada beğenilerimizle selamlar göndeririz.sanmasın benim onu unuttuğumu zira küllerinden doğanların her zaman ayrı bir yeri vardır bende.gizli bölmesindeki varlığını her zaman hissederim. hep burada olup yazman dileğiyle...
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim