lsd
60'lı yıllarda yeni bir toplumsal bir alt kültürün oluşumuna büyük katkıları olmuştur: hippi...
ikinci dünya savaşı sonrası bilimsel ve toplumsal ilerlemenin dönem gençliği üzerinde bıraktığı etkinin ana unsurudur. savaşın çocuklarının, ailesini kaybedenlerin, savaş döneminde tohumlanmış piç çocukların ve dönemin barış ve sevgi yanlısı gençliğinin dünya görüşü konusunda sıradan bir hümanist akımın önüne geçebilme sebebidir.
lsd isimli sanrılandırıcı, daha doğrusu modern ismiyle psikedelik maddenin yarattığı aşırı uçlardaki duygu durumu ve duyarlılığı, gençliğin var olan dünya görüşü üzerindeki etkisi ile dönemin toplumsal hayatından daha soyut ve özgür bir ortamın yaratılmasının vesilesidir.
...ki zaten bunu salt sentetik bir madde olmaktan alıkoyan şey feverani bir durum yaratmasının yanında bir zihin açıcı olarakta görülmesidir. bu etkiler çeşitli öğretilerde kullanıldığı gibi, hippilikte de kullanılmasından ötürü bir ilke, bir vizyon yaratılmasına da dolaylı yoldan sebep olmuştur. yani bu sanrılandırıcıyı fikrin radikalliğini arttıran bir ateş olarak görmemiz mümkündür.
bunun yanında zihin ve ufuk açıcılığının yanında, post modern toplum tabiriyle cehennem gibi "bedtrip" ler yaşatabilir, hatta kullananı derin bir psikoza sokabilir.
ikinci dünya savaşı sonrası bilimsel ve toplumsal ilerlemenin dönem gençliği üzerinde bıraktığı etkinin ana unsurudur. savaşın çocuklarının, ailesini kaybedenlerin, savaş döneminde tohumlanmış piç çocukların ve dönemin barış ve sevgi yanlısı gençliğinin dünya görüşü konusunda sıradan bir hümanist akımın önüne geçebilme sebebidir.
lsd isimli sanrılandırıcı, daha doğrusu modern ismiyle psikedelik maddenin yarattığı aşırı uçlardaki duygu durumu ve duyarlılığı, gençliğin var olan dünya görüşü üzerindeki etkisi ile dönemin toplumsal hayatından daha soyut ve özgür bir ortamın yaratılmasının vesilesidir.
...ki zaten bunu salt sentetik bir madde olmaktan alıkoyan şey feverani bir durum yaratmasının yanında bir zihin açıcı olarakta görülmesidir. bu etkiler çeşitli öğretilerde kullanıldığı gibi, hippilikte de kullanılmasından ötürü bir ilke, bir vizyon yaratılmasına da dolaylı yoldan sebep olmuştur. yani bu sanrılandırıcıyı fikrin radikalliğini arttıran bir ateş olarak görmemiz mümkündür.
bunun yanında zihin ve ufuk açıcılığının yanında, post modern toplum tabiriyle cehennem gibi "bedtrip" ler yaşatabilir, hatta kullananı derin bir psikoza sokabilir.
devamını gör...
garip fobiler
fıstık ezmesinin damağına yapışması ve boğularak ölme fobisi ( adı çok garipti bunu unuttum )
ördek tarafından izleniyor olduğu fobisi (anatidaefobi )
şişmanlardan korkmak ( obesofobi)
telefonsuz kalmaktan korkmak ( nomofobi )
ter kokusunun başkası tarafından alınması fobisi ( adını unuttum ama japonlarda çok rastlanıyormuş )
aklıma gelenler bunlar .
ördek tarafından izleniyor olduğu fobisi (anatidaefobi )
şişmanlardan korkmak ( obesofobi)
telefonsuz kalmaktan korkmak ( nomofobi )
ter kokusunun başkası tarafından alınması fobisi ( adını unuttum ama japonlarda çok rastlanıyormuş )
aklıma gelenler bunlar .
devamını gör...
ev işi yapan erkek
olması gereken durumdur..
devamını gör...
sevdiği halde vazgeçen insan
dostlar sevgi ve umut birbirine sımsıkı bağlanmış iki duygudur. sevdikçe umut eder insan, umut ettikçe de sever aynı zamanda. ama eger bu iki duygudan biri olmazsa...
işte o zaman işler değişir. eğer bir insanın umudu kalmazsa, sevgisinin bir işe yaramadığını görür ve vazgeçmeye baslar.
bu kişiden kişiye, durumdan duruma değişecektir. belki sevse bile güvenmiyordur , belki yorulmustur artık, belki de bazı seylerin farkina varmıştir. bunun gibi düzinelerce örnek sayabilirim ama kısaca sunu söyleyemek istiyorum dostlar. seven insan da vazgeçer...
işte o zaman işler değişir. eğer bir insanın umudu kalmazsa, sevgisinin bir işe yaramadığını görür ve vazgeçmeye baslar.
bu kişiden kişiye, durumdan duruma değişecektir. belki sevse bile güvenmiyordur , belki yorulmustur artık, belki de bazı seylerin farkina varmıştir. bunun gibi düzinelerce örnek sayabilirim ama kısaca sunu söyleyemek istiyorum dostlar. seven insan da vazgeçer...
devamını gör...
arthur rimbaud
şair paul verlaine ile olan tutkulu, inişli çıkışlı dostluklarını ve sanki birbirlerinden hayatın tüm intikamını alır gibi yaşadıkları aşklarını okurken ben yoruldum. bu iki şair nasıl yaşamış böyle bir hayatı. hakkaten aşkın binbir türlü yüzü var ve sanatçılık zor iş.
verlain'den ayrıldıktan sonra şiiri ve aşkı hayatından çıkarıp köle ticareti yapan aynı adama inanamıyor insan. çok küçük yaşta her şeyi yaşayıp hayatı tüketmek bu olsa gerek.
fransız edebiyatçılar tarihe, fransa'nın bu iki büyük tutukulu şairi öldüklerinde opera binasının üstündeki ''şiir perisinin'' kolunun kırıldığı notunu acıyla düşerler.
verlain'den ayrıldıktan sonra şiiri ve aşkı hayatından çıkarıp köle ticareti yapan aynı adama inanamıyor insan. çok küçük yaşta her şeyi yaşayıp hayatı tüketmek bu olsa gerek.
fransız edebiyatçılar tarihe, fransa'nın bu iki büyük tutukulu şairi öldüklerinde opera binasının üstündeki ''şiir perisinin'' kolunun kırıldığı notunu acıyla düşerler.
devamını gör...
barok
"san luigi dei francesi'nin contarelli şapeli'ne girer girmez, görmek istediğim tek şeyi düşünüyordum. caravaggio'nun onlarca keşfedilmemiş tablosunun, bir kilisenin duvarında asılı olduğunu düşündükçe, caravaggio hastalığına yakalanmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu fark ettim. sonra onu gördüm. aziz matta'nın çağrısı'nı. hemen ardından heyecanlanma ve mide bulantısı eşlik etti bana. buna stendhal sendromu diyorlardı…"
caravaggio, rubens, rembrandt… yaptıkları eserler, ışık-gölge oyunları, azizler ve diğer dini semboller…
her sanat akımının yeri ve beğeni kitlesi, diğerlerine oranla farklılık gösterir. her akımın, sanat tarihçilerinin gözünde yeri ayrıdır elbette. amma velakin, bir sanat akımı vardır ki, bu sanat akımı, diğerlerinden de ayrı bir statüde, ayrı bir ölçütte yer alır.
ayrı değerlendirilmesinin nedenleri ise, bu sanat akımının yükseldiği dönemdeki politik olaylar ve bu sanat akımına katkıda bulunan ressamların başlarının sürekli derde girmesi sayılabilir kuşkusuz. tüm bunlar, bu sanat akımının en ünlü ressamlarından birinin tablolarından bir tanesinin, bir kilisenin şapelinde asılı vaziyette keşfedilmeyi beklediği hayalini de, biz sanat tarihçilerine kurduruyor.
anlatmak istediğim bu döneme başlamadan hemen önce, bu döneme olan ilgimi arttıran bir kitabı anlatarak başlamak istediğimi fark ediyorum. yıllar önce, lise öğretmenim benim sanata ve sanatın getirisi olan gizemlere kafayı taktığımı fark etmiş olsa gerek, yanıma gelip bir kitap vermişti. "caravaggio'nun kayıp tablosu" idi kitabın ismi.
kitabın yarısından fazlasını okuduğum halde, sınav dönemim yüzünden bir hafta sonunda kitabı elimde bitmemiş halde görünce, çok zaman geçirdiğimi fark edip ayıp olmaması adına öğretmenime geri götürmüştüm.
sonra da kitabı tamamlamak adına aramaya koyuldum. bulamadım. hiçbir yerde yoktu.
her yeri aradım, istanbul'da ne kadar sahaf varsa aradım, bulamadım. derken, caravaggio hastalığına yakalanmıştım. ışık-gölge kullanımına, işlediği dini hikayelere, yaşadığı hayata öylesine tutkuyla ilgi duymaya başladım ki, kendimi bir anda sanat tarihçisi olarak buldum. daha sonrasında ise bir insanın başına gelebilecek en güzel şey başıma geldi; üniversiteye başladığım ilk gün gittiğim bir sahafın arka raflarından birinde, bir caravaggio tablosu bulan sanat tarihçisi edasıyla gördüm kitabı, aldım, okudum ve kendimi tamamlanmış hissettim.
şimdi de bu dönemi anlatmanın zamanı geldi. başlıyoruz!
avrupa'nın 17. yüzyılı, geçmiş yüzyılları aratmayan biçimde devam ediyordu. yine siyasi liderler, kişisel servetleriyle gösteriş yapma meraklarını en üst seviyeye arşınlamışlardı. mücevherler, altın iplikten yapılma halılar, incelik gerektiren mimari yapılarla gündeme geliyorlardı.
bunlar olup biterken, newton ve galileo gibi bilim insanları da bilim konusunda avrupa'yı sırtlamaya çalışıyor ve daha yükseğe çıkarmaya çalışıyorlardı. tüm bunlar olurken, luther ve calvin öncülüğünde yapılan reformlar sayesinde batı kilisesi ikiye bölünmüş bir hale gelmişti. daha sonrasında ise, roma kilisesi, bu reforma bir karşı reform hareketi oluşturdu ve bunun propagandasını da; resimler, mimari yapılar gibi ilgi çekici ve farklı bir atmosfer oluşturan şeyler ile yapmaya başladı. rönesans ve barok üslubu arasındaki kısa süren geçiş üslubunun adı "maniyerizm" idi.
amaç, farklı bir atmosfer hazırlayıp, yeni bir dini coşku hissedilmesini sağlayacak görsellerin kilise içerisinde kullanılması idi.
barok kelimesi, bilindiği üzere portekizce'de "kırık, yamuk, şekilsiz inci" anlamına geliyordu. kendisinden sonraki dönemin eleştirmenleri, bu dönem barok kelimesi ile anılmaya başlandığında, bu dönemin ismini de koymuş oldular.
barok dönemini kısaca anlatmak gerekse idi, çok detaylı süslemeler, karmaşık bir tasarım, renk-ışık ve gölge kullanımı diyebilirdik.
peki ya barok'un ana vatanı neresi?
rönesans'ın parladığı, medici ailesi sayesinde sanatın çok yüksek kısımlara ulaştığı floransa dediğinizi duyar gibiyim. ne, yoksa venedik rönesansı'nın ortalığı silip süpürdüğü, giorgine, bellini gibi insanların çıkış yeri olan venedik mi? hayır. ikisi de değil. yüksek rönesans'ın altın şehri roma…
niçin roma olduğuna değinecek olur isek, bunun altında çok temel bir neden yatıyor. avrupa'nın, aslında daha çok italya'nın çeşitli bölgelerinden ressamlar, rafaello ve michelangelo'nun eserlerini incelemek ve onlar gibi çalışmak üzere, 17. yüzyıl başlarında roma'ya akın etmeye başlamışlardı… klasik antik dönem ve yüksek rönesans'a olan ilgileri sayesinde bir araya gelen bu ressamlar, bu dönem karmaşası içerisinde kiliselerde şapel süslemelerine başlamış ve ülkelerine geri döndükçe de barok döneminin üslubunu avrupa'da yaygınlaştırmaya başlamışlardı.
gelelim kuzey italya'lı caravaggıo'ya!
caravaggio da, barok döneminin en çarpıcı ressamlarından biridir kuşkusuz. onu bu kadar yükselten neydi diye düşünüyor olabilirsiniz. diğerlerinin arasından bu denli sağlam adımlarla sıyrılmasının sebebi, kendinden önceki büyük ustalardan birinin bir tekniğini geliştirmesi sayılabilir. leonardo da vinci, bir yüzyıl önce chjaroscuro isminde tuhaf bir şey yaratmıştı. bu, ışık-gölge karşıtlığı olarak işlev gören bir teknik idi.
caravaggio ise, bu tekniği alıp bir güzel geliştirmiş ve ışık-gölge kullanımı sayesinde, yaptığı tabloları ile çok farklı bir sandalyeye oturmuştu. barok dönemin kadın ressamlarından olan artemisia gentilleschi'nin de esin kaynağı idi kuşkusuz. caravaggio da, döneminin ressamları gibi kutsal kitabın hikayelerini konu alan tablolar yaptıkça, ışık-gölge kullanımı sayesinde barok dönemin dönemin popüler bir hale gelmesinde öncü sayılacak bir isim.
ama kendi yüzyılında onu farklı yapan, dini tasvirlerde kullandığı erkek fahişeler, tanrısal olayları roma'da sıradan bir insanın hayatı gibi göstermesi gibi doğalcı tutumunun getirdiği saldırgan tavırlar; onu çağdaşları arasında bir şeytana dönüştürmüş olsa gerek ki, kilise, caravaggio'nun matta şapeli için yaptığı resmi geri çevirecek kadar caravaggio'yu "persona non grata", yani "istenmeyen adam" ilan ettiler.
bize göre yaptığı resim çok cesur olsa da, kiliseye göre o zamanlar bu çok aşağılayıcıdır. zira, emiş matta'yı canlandıracak figür, halkın içerisinden çıkan dinç bir yaşlı adam olamaz, bu kabul edilemez bir olaydır.
onu gerçekten farklı kılan diğer bir özelliği ise, ışığı oldukça gösterişli bir şekilde dramatize ederek kullanmasından kaynaklanır.
caravaggio, başroldeki figürleri ışıkla vurgulayarak onları gösterişli kılan ve aynı zamanda onlara ilahi bir etki yükleyen ilk ressamlardan biridir.
caravaggio'nun sonu da aslında bir efsaneye göre onu sanat şehidi kılabilir. zira, kendisi bir kavga esnasında bir adamı bıçaklar, polisten kaçarak malta'ya ve sicilya'ya gider. yolda geçtiği yerleri yapıtlarında da anlayabiliriz. napol'de acımanın yedi yapıtı, malta'da la valetta'daki s.giovanni kilisesi için vaftizci yahya'nın başının kesilmesi, sicilya'da sepultura di s.lucia, messina kenti için de çobanların bağlılık sunuşunu yapar. ölümünden önce bilinen son yapıtları bunlardır.
hah, nerede kalmıştık? "sanat şehidi" kavramında. bir efsaneye göre, kendisi roma'ya geri dönerken, üzerinde çalıştığı son resminin (ki bu resim birçok efsaneye göre çalınmış durumda) boyalarından zehirlenerek öldüğü.
ama bu efsanenin yanı sıra, ölümü roma'da ölüm kaydına malarya, yani sıtma olarak geçmişti.
bir caravaggio yapıtı incelemeye ne dersiniz?
bu tablonun ismi, aziz paul'ün hristiyan oluşu.
resmin büyük kısmını atın kapladığı kuşkusuz. atın kaslı vücudunu tanımlayan güçlü ışıklandırma ile çok görkemli gözüktüğü de öyle. resimde, bu örnekte gözüktüğü gibi, beklenmedik bir kompozisyon, resmin konumu ile anlam kazanır. cerasi şapeli'nin girişinde yer alan bu resme ancak belli bir açıdan bakılabiliyor.
toynak ve seyisin eline bakar isek, sahnede dramatize edilen kurgu, belirsizlik hissinin kullanılması ile artmış, kompozisyonun merkezinde bulunan toynak sanki aziz paul'ü yerle bir edecekmiş gibi havaya kalkmış ve dikkati buraya verecek şekilde aydınlatılmıştır. ayrıca, seyis, olası bir kazayı önlemek için dizginleri sıkıca tutan ellerini de ışığa kaptırmış gibi!
aziz paul'ün yüzü… atından henüz düşen ana figür aziz paul, burada en az dikkat çeken figür gibi. yaşadığı şokun etkisini bize kollarını havaya kaldırarak göstermiş. tuhaf biçimde yatan paul'ü, sanki ilahi ışık kör etmiş gibidir. saul'ün hristiyanlık'a geçtiği andır bu. olayın kutsallığı, paul'ün kapalı gözleri, ifade yüklü jestiyle ve altın rengi ışıkla, bize o anı hissettirebilmeyi başarabilmiş caravaggio.
son olarak, pelerin ve kılıç… azizin, o ana kadarki yaşamını ifade eden romalı saldırgan bir asker olan saul, birçok hristiyan'ı öldüren kanlı bir savaşçı iken, ilahi bir sesin "saul, bana neden kıyıyorsun?" demesi sonrası hristiyan kilisesi'nin kurucusu aziz paul olarak anılmaya başlanmıştır. pelerin, hristiyanlık'ta ikonik değeri olan, bebek isa'nın sarıldığı örtüyü; hemen yanındaki at karşısında paul'ün aciz duruşu ve kolları ise ruhani bir yeniden doğuşu simgeler.
karanlıktan gelen ışığıyla bizleri aydınlatan caravaggio ve barok sanatına katkısını az çok anladık.
ama barok en çok roma'da mı seviliyordu? hayır. cevabı, kesinlikle hayır.
roma'dan fırlayan barok akımı, hollanda'yı da etkisi altına almaya girişiyor. biz bu döneme, "hollanda'nın altın çağı" diyoruz.
hollanda cumhuriyeti, münster antlaşması sonrası bağımsızlık elde etmişti. katolik hükümdarlardan bir an önce kurtulmaya can atan flemenkler, seçim yolu ile başa getirdikleri askerler, tüccarlar ve belirlenen diğer vatandaşlar ile bir hükümet kurdular. bu hükümet, onları 17. yüzyılın en zengin ülkesi konumuna getirdi. cumhuriyetin başarısı genel olarak denizcilik ve dış ticarete dayanıyor idi, bu dönemin şartları göz önünde bulundurulur ise, burjuvazinin istekleri doğrultusunda, sanat ilgi duyulmaya ve talep edilmeye başlanmıştı.
ama bu istekler, kilise ve soyluların yerini alan orta sınıftan ısmarlandığı için, zevkler roma'ya oranla çok daha farklı idi. hollanda'da portre, natürmort, ev içi hayatı, ibadet ve diğer kutsal kitap imgelerinden daha popüler bir hale ulaşmış ve tercih edilir bir vaziyet kazanmıştı.
yeni ve özgür yaşam isteği karşısında gerek pagan gerek ise hristiyan mitlerinin anlamını yitirdiği dönemde, rembrant, tek başına dinin bayrağını taşıyan bir azize benzetilebilir. bu durumu, gerçeği şiirleştiren vermeer için de geçerlidir kuşkusuz.
kuşkusuz ki, hollandalı ressamların arasından, italyanların arasından sıyrılmış caravaggio kadar keskin bir ressam yok. bunun nedeni, hollanda'nın altın çağındaki ressamların hepsinin, rönesans italya'sı kadar ustalar ile dolu olmasıdır.
biz, bugünlük içlerinden kura çeker gibi yaparak, benim, onların arasından evladım gibi ayırdığım rembrandt'ı kısaca tanıyacağız.
yapıtlarında yalnızca hollanda'ya özgü öğelere yer vermeyen rembrandt, insanın tanrı ve sonsuzluk karşısındaki yalnızlığını içten bir şekilde düşünmüş, altın rengi ışığını, siyah-kahverengi gölgeleri ile harmanlamış, daha önce kimsenin yapamadığı kadar şahane bir görüntü ortaya çıkarmıştır.
hayatı şanssızlıklarla geçmiş olsa da, en büyük şansı, eserlerinde taklit edilemeyecek bir saygınlığa ulaşabilmesidir.
1606 yılında, leyden'de bir değirmencinin oğlu olarak doğan bu usta, pieter lastman'ın öğrencisi olmuş, hollanda'da bir anda inanılmaz şekilde yükselmiş, onlarca harika tablo yapmış, tüm bunlar olurken eşiyle birlikte onlarca kez kilise ile başını derde sokmuş ve 1669 yılında hayat gözlerini yummuştur.
birlikte bir rembrandt tablosu incelemeye ne dersiniz?
rembradnt denildiği zaman, onu bilen herkesin aklına gelen ilk tablo şüphesiz ki gece devriyesi'dir.
1642 yılında rembradnt kariyerinin zirvesinde iken yapılan bu tablo, gece devriyesi olarak bilinmesine rağmen, gerçek ismi yüzbaşı frans bagging cocq ve teğmen willem van ruytenburch'ün bölüğü'dür.
kırmızı kuşaklı, siyah kıyafetli olan yüzbaşı frans, hemen yanında ona eşlik eden ise teğmen willem'dir.
biraz da detaylara göz atalım!
silah dolduran adam… hollanda cumhuriyeti'nde muhafızlar, taşıdıkları silahlarla tanınırlardı. milis içerisinde, arkebüz olarak bilinen bu uzun namlulu silahı taşıyanlar, arkebüzcülerdi.
rembrandt'ın kendi portesi… resmin sol alt köşesine imzasını atması bir kenara dursun, kompozisyonun gerisinde kalan mızraklı askerlerin arkasına kendi portresini de koymuştur. iri burnu ile bizlere adeta göz kırpar!
van ruytenburch'un teğmen olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. çünkü yanında partisan, yani ucunda düz bir demir bıçağı olan silah taşımakta ve yüzbaşından emir almaktadır.
yüzbaşı frans'ın arkasında çömelen, silahını henüz ateşlememiş muhafızın başına dikkat kesilelim! meşe yapraklı amblemi gördünüz mü? bu, arkebüzcülerin geleneksel simgesi olup amsterdam'a çakılan ufak bir selamdır!
yüzbaşının solunda, beklenmedik bir şekilde, altına bürünen kızın dikkatinizi çektiğinin farkındayım. o da birliğin maskotu rolünü üstlenmiştir. belindeki kemerde ölü bir kuş vardır. milislerin armaları, tavuk pençesi olduğuna göre, bu küçük kızımızın yaptığı gönderme, aslında eli silah tutan askerlerden daha acımasızdır.
hollanda resmine de kısaca göz attıktan sonra, son olarak, barok sanat hakkında verdiğim ufak çaplı bilgiler, kısaca anlattığım iki büyük ressam ile, gölge ve ışığın kullanımının, yarattığı ilahi ambians bir yana dursun, ufak bir kilise eleştirisi ile başlayan sürecin büyüyerek, adeta kelebek etkisi ile kocaman bir sanat akımı başlattığına şahit olduk.
bizim zamanımızdaki politik çatışmalar, kavgalar, gürültüler de acaba pozitif tarafımızı görmemizi sağlayacağımız şekilde, yeni bir sanat akımı ortaya çıkartır mı diye düşünmeden edemiyorum.
her ne olursa olsun, kötü olan her şey, yanında mutlaka iyiyi de getirir. umarım bize de barok kadar asil bir akım gelir!
caravaggio'nun fırçası kadar yaratıcı, rembrandt'ın sanat şöhreti kadar temiz kalmanız dileğiyle.
caravaggio, rubens, rembrandt… yaptıkları eserler, ışık-gölge oyunları, azizler ve diğer dini semboller…
her sanat akımının yeri ve beğeni kitlesi, diğerlerine oranla farklılık gösterir. her akımın, sanat tarihçilerinin gözünde yeri ayrıdır elbette. amma velakin, bir sanat akımı vardır ki, bu sanat akımı, diğerlerinden de ayrı bir statüde, ayrı bir ölçütte yer alır.
ayrı değerlendirilmesinin nedenleri ise, bu sanat akımının yükseldiği dönemdeki politik olaylar ve bu sanat akımına katkıda bulunan ressamların başlarının sürekli derde girmesi sayılabilir kuşkusuz. tüm bunlar, bu sanat akımının en ünlü ressamlarından birinin tablolarından bir tanesinin, bir kilisenin şapelinde asılı vaziyette keşfedilmeyi beklediği hayalini de, biz sanat tarihçilerine kurduruyor.
anlatmak istediğim bu döneme başlamadan hemen önce, bu döneme olan ilgimi arttıran bir kitabı anlatarak başlamak istediğimi fark ediyorum. yıllar önce, lise öğretmenim benim sanata ve sanatın getirisi olan gizemlere kafayı taktığımı fark etmiş olsa gerek, yanıma gelip bir kitap vermişti. "caravaggio'nun kayıp tablosu" idi kitabın ismi.
kitabın yarısından fazlasını okuduğum halde, sınav dönemim yüzünden bir hafta sonunda kitabı elimde bitmemiş halde görünce, çok zaman geçirdiğimi fark edip ayıp olmaması adına öğretmenime geri götürmüştüm.
sonra da kitabı tamamlamak adına aramaya koyuldum. bulamadım. hiçbir yerde yoktu.
her yeri aradım, istanbul'da ne kadar sahaf varsa aradım, bulamadım. derken, caravaggio hastalığına yakalanmıştım. ışık-gölge kullanımına, işlediği dini hikayelere, yaşadığı hayata öylesine tutkuyla ilgi duymaya başladım ki, kendimi bir anda sanat tarihçisi olarak buldum. daha sonrasında ise bir insanın başına gelebilecek en güzel şey başıma geldi; üniversiteye başladığım ilk gün gittiğim bir sahafın arka raflarından birinde, bir caravaggio tablosu bulan sanat tarihçisi edasıyla gördüm kitabı, aldım, okudum ve kendimi tamamlanmış hissettim.
şimdi de bu dönemi anlatmanın zamanı geldi. başlıyoruz!
avrupa'nın 17. yüzyılı, geçmiş yüzyılları aratmayan biçimde devam ediyordu. yine siyasi liderler, kişisel servetleriyle gösteriş yapma meraklarını en üst seviyeye arşınlamışlardı. mücevherler, altın iplikten yapılma halılar, incelik gerektiren mimari yapılarla gündeme geliyorlardı.
bunlar olup biterken, newton ve galileo gibi bilim insanları da bilim konusunda avrupa'yı sırtlamaya çalışıyor ve daha yükseğe çıkarmaya çalışıyorlardı. tüm bunlar olurken, luther ve calvin öncülüğünde yapılan reformlar sayesinde batı kilisesi ikiye bölünmüş bir hale gelmişti. daha sonrasında ise, roma kilisesi, bu reforma bir karşı reform hareketi oluşturdu ve bunun propagandasını da; resimler, mimari yapılar gibi ilgi çekici ve farklı bir atmosfer oluşturan şeyler ile yapmaya başladı. rönesans ve barok üslubu arasındaki kısa süren geçiş üslubunun adı "maniyerizm" idi.
amaç, farklı bir atmosfer hazırlayıp, yeni bir dini coşku hissedilmesini sağlayacak görsellerin kilise içerisinde kullanılması idi.
barok kelimesi, bilindiği üzere portekizce'de "kırık, yamuk, şekilsiz inci" anlamına geliyordu. kendisinden sonraki dönemin eleştirmenleri, bu dönem barok kelimesi ile anılmaya başlandığında, bu dönemin ismini de koymuş oldular.
barok dönemini kısaca anlatmak gerekse idi, çok detaylı süslemeler, karmaşık bir tasarım, renk-ışık ve gölge kullanımı diyebilirdik.
peki ya barok'un ana vatanı neresi?
rönesans'ın parladığı, medici ailesi sayesinde sanatın çok yüksek kısımlara ulaştığı floransa dediğinizi duyar gibiyim. ne, yoksa venedik rönesansı'nın ortalığı silip süpürdüğü, giorgine, bellini gibi insanların çıkış yeri olan venedik mi? hayır. ikisi de değil. yüksek rönesans'ın altın şehri roma…
niçin roma olduğuna değinecek olur isek, bunun altında çok temel bir neden yatıyor. avrupa'nın, aslında daha çok italya'nın çeşitli bölgelerinden ressamlar, rafaello ve michelangelo'nun eserlerini incelemek ve onlar gibi çalışmak üzere, 17. yüzyıl başlarında roma'ya akın etmeye başlamışlardı… klasik antik dönem ve yüksek rönesans'a olan ilgileri sayesinde bir araya gelen bu ressamlar, bu dönem karmaşası içerisinde kiliselerde şapel süslemelerine başlamış ve ülkelerine geri döndükçe de barok döneminin üslubunu avrupa'da yaygınlaştırmaya başlamışlardı.
gelelim kuzey italya'lı caravaggıo'ya!
caravaggio da, barok döneminin en çarpıcı ressamlarından biridir kuşkusuz. onu bu kadar yükselten neydi diye düşünüyor olabilirsiniz. diğerlerinin arasından bu denli sağlam adımlarla sıyrılmasının sebebi, kendinden önceki büyük ustalardan birinin bir tekniğini geliştirmesi sayılabilir. leonardo da vinci, bir yüzyıl önce chjaroscuro isminde tuhaf bir şey yaratmıştı. bu, ışık-gölge karşıtlığı olarak işlev gören bir teknik idi.
caravaggio ise, bu tekniği alıp bir güzel geliştirmiş ve ışık-gölge kullanımı sayesinde, yaptığı tabloları ile çok farklı bir sandalyeye oturmuştu. barok dönemin kadın ressamlarından olan artemisia gentilleschi'nin de esin kaynağı idi kuşkusuz. caravaggio da, döneminin ressamları gibi kutsal kitabın hikayelerini konu alan tablolar yaptıkça, ışık-gölge kullanımı sayesinde barok dönemin dönemin popüler bir hale gelmesinde öncü sayılacak bir isim.
ama kendi yüzyılında onu farklı yapan, dini tasvirlerde kullandığı erkek fahişeler, tanrısal olayları roma'da sıradan bir insanın hayatı gibi göstermesi gibi doğalcı tutumunun getirdiği saldırgan tavırlar; onu çağdaşları arasında bir şeytana dönüştürmüş olsa gerek ki, kilise, caravaggio'nun matta şapeli için yaptığı resmi geri çevirecek kadar caravaggio'yu "persona non grata", yani "istenmeyen adam" ilan ettiler.
bize göre yaptığı resim çok cesur olsa da, kiliseye göre o zamanlar bu çok aşağılayıcıdır. zira, emiş matta'yı canlandıracak figür, halkın içerisinden çıkan dinç bir yaşlı adam olamaz, bu kabul edilemez bir olaydır.
onu gerçekten farklı kılan diğer bir özelliği ise, ışığı oldukça gösterişli bir şekilde dramatize ederek kullanmasından kaynaklanır.
caravaggio, başroldeki figürleri ışıkla vurgulayarak onları gösterişli kılan ve aynı zamanda onlara ilahi bir etki yükleyen ilk ressamlardan biridir.
caravaggio'nun sonu da aslında bir efsaneye göre onu sanat şehidi kılabilir. zira, kendisi bir kavga esnasında bir adamı bıçaklar, polisten kaçarak malta'ya ve sicilya'ya gider. yolda geçtiği yerleri yapıtlarında da anlayabiliriz. napol'de acımanın yedi yapıtı, malta'da la valetta'daki s.giovanni kilisesi için vaftizci yahya'nın başının kesilmesi, sicilya'da sepultura di s.lucia, messina kenti için de çobanların bağlılık sunuşunu yapar. ölümünden önce bilinen son yapıtları bunlardır.
hah, nerede kalmıştık? "sanat şehidi" kavramında. bir efsaneye göre, kendisi roma'ya geri dönerken, üzerinde çalıştığı son resminin (ki bu resim birçok efsaneye göre çalınmış durumda) boyalarından zehirlenerek öldüğü.
ama bu efsanenin yanı sıra, ölümü roma'da ölüm kaydına malarya, yani sıtma olarak geçmişti.
bir caravaggio yapıtı incelemeye ne dersiniz?
bu tablonun ismi, aziz paul'ün hristiyan oluşu.
resmin büyük kısmını atın kapladığı kuşkusuz. atın kaslı vücudunu tanımlayan güçlü ışıklandırma ile çok görkemli gözüktüğü de öyle. resimde, bu örnekte gözüktüğü gibi, beklenmedik bir kompozisyon, resmin konumu ile anlam kazanır. cerasi şapeli'nin girişinde yer alan bu resme ancak belli bir açıdan bakılabiliyor.
toynak ve seyisin eline bakar isek, sahnede dramatize edilen kurgu, belirsizlik hissinin kullanılması ile artmış, kompozisyonun merkezinde bulunan toynak sanki aziz paul'ü yerle bir edecekmiş gibi havaya kalkmış ve dikkati buraya verecek şekilde aydınlatılmıştır. ayrıca, seyis, olası bir kazayı önlemek için dizginleri sıkıca tutan ellerini de ışığa kaptırmış gibi!
aziz paul'ün yüzü… atından henüz düşen ana figür aziz paul, burada en az dikkat çeken figür gibi. yaşadığı şokun etkisini bize kollarını havaya kaldırarak göstermiş. tuhaf biçimde yatan paul'ü, sanki ilahi ışık kör etmiş gibidir. saul'ün hristiyanlık'a geçtiği andır bu. olayın kutsallığı, paul'ün kapalı gözleri, ifade yüklü jestiyle ve altın rengi ışıkla, bize o anı hissettirebilmeyi başarabilmiş caravaggio.
son olarak, pelerin ve kılıç… azizin, o ana kadarki yaşamını ifade eden romalı saldırgan bir asker olan saul, birçok hristiyan'ı öldüren kanlı bir savaşçı iken, ilahi bir sesin "saul, bana neden kıyıyorsun?" demesi sonrası hristiyan kilisesi'nin kurucusu aziz paul olarak anılmaya başlanmıştır. pelerin, hristiyanlık'ta ikonik değeri olan, bebek isa'nın sarıldığı örtüyü; hemen yanındaki at karşısında paul'ün aciz duruşu ve kolları ise ruhani bir yeniden doğuşu simgeler.
karanlıktan gelen ışığıyla bizleri aydınlatan caravaggio ve barok sanatına katkısını az çok anladık.
ama barok en çok roma'da mı seviliyordu? hayır. cevabı, kesinlikle hayır.
roma'dan fırlayan barok akımı, hollanda'yı da etkisi altına almaya girişiyor. biz bu döneme, "hollanda'nın altın çağı" diyoruz.
hollanda cumhuriyeti, münster antlaşması sonrası bağımsızlık elde etmişti. katolik hükümdarlardan bir an önce kurtulmaya can atan flemenkler, seçim yolu ile başa getirdikleri askerler, tüccarlar ve belirlenen diğer vatandaşlar ile bir hükümet kurdular. bu hükümet, onları 17. yüzyılın en zengin ülkesi konumuna getirdi. cumhuriyetin başarısı genel olarak denizcilik ve dış ticarete dayanıyor idi, bu dönemin şartları göz önünde bulundurulur ise, burjuvazinin istekleri doğrultusunda, sanat ilgi duyulmaya ve talep edilmeye başlanmıştı.
ama bu istekler, kilise ve soyluların yerini alan orta sınıftan ısmarlandığı için, zevkler roma'ya oranla çok daha farklı idi. hollanda'da portre, natürmort, ev içi hayatı, ibadet ve diğer kutsal kitap imgelerinden daha popüler bir hale ulaşmış ve tercih edilir bir vaziyet kazanmıştı.
yeni ve özgür yaşam isteği karşısında gerek pagan gerek ise hristiyan mitlerinin anlamını yitirdiği dönemde, rembrant, tek başına dinin bayrağını taşıyan bir azize benzetilebilir. bu durumu, gerçeği şiirleştiren vermeer için de geçerlidir kuşkusuz.
kuşkusuz ki, hollandalı ressamların arasından, italyanların arasından sıyrılmış caravaggio kadar keskin bir ressam yok. bunun nedeni, hollanda'nın altın çağındaki ressamların hepsinin, rönesans italya'sı kadar ustalar ile dolu olmasıdır.
biz, bugünlük içlerinden kura çeker gibi yaparak, benim, onların arasından evladım gibi ayırdığım rembrandt'ı kısaca tanıyacağız.
yapıtlarında yalnızca hollanda'ya özgü öğelere yer vermeyen rembrandt, insanın tanrı ve sonsuzluk karşısındaki yalnızlığını içten bir şekilde düşünmüş, altın rengi ışığını, siyah-kahverengi gölgeleri ile harmanlamış, daha önce kimsenin yapamadığı kadar şahane bir görüntü ortaya çıkarmıştır.
hayatı şanssızlıklarla geçmiş olsa da, en büyük şansı, eserlerinde taklit edilemeyecek bir saygınlığa ulaşabilmesidir.
1606 yılında, leyden'de bir değirmencinin oğlu olarak doğan bu usta, pieter lastman'ın öğrencisi olmuş, hollanda'da bir anda inanılmaz şekilde yükselmiş, onlarca harika tablo yapmış, tüm bunlar olurken eşiyle birlikte onlarca kez kilise ile başını derde sokmuş ve 1669 yılında hayat gözlerini yummuştur.
birlikte bir rembrandt tablosu incelemeye ne dersiniz?
rembradnt denildiği zaman, onu bilen herkesin aklına gelen ilk tablo şüphesiz ki gece devriyesi'dir.
1642 yılında rembradnt kariyerinin zirvesinde iken yapılan bu tablo, gece devriyesi olarak bilinmesine rağmen, gerçek ismi yüzbaşı frans bagging cocq ve teğmen willem van ruytenburch'ün bölüğü'dür.
kırmızı kuşaklı, siyah kıyafetli olan yüzbaşı frans, hemen yanında ona eşlik eden ise teğmen willem'dir.
biraz da detaylara göz atalım!
silah dolduran adam… hollanda cumhuriyeti'nde muhafızlar, taşıdıkları silahlarla tanınırlardı. milis içerisinde, arkebüz olarak bilinen bu uzun namlulu silahı taşıyanlar, arkebüzcülerdi.
rembrandt'ın kendi portesi… resmin sol alt köşesine imzasını atması bir kenara dursun, kompozisyonun gerisinde kalan mızraklı askerlerin arkasına kendi portresini de koymuştur. iri burnu ile bizlere adeta göz kırpar!
van ruytenburch'un teğmen olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. çünkü yanında partisan, yani ucunda düz bir demir bıçağı olan silah taşımakta ve yüzbaşından emir almaktadır.
yüzbaşı frans'ın arkasında çömelen, silahını henüz ateşlememiş muhafızın başına dikkat kesilelim! meşe yapraklı amblemi gördünüz mü? bu, arkebüzcülerin geleneksel simgesi olup amsterdam'a çakılan ufak bir selamdır!
yüzbaşının solunda, beklenmedik bir şekilde, altına bürünen kızın dikkatinizi çektiğinin farkındayım. o da birliğin maskotu rolünü üstlenmiştir. belindeki kemerde ölü bir kuş vardır. milislerin armaları, tavuk pençesi olduğuna göre, bu küçük kızımızın yaptığı gönderme, aslında eli silah tutan askerlerden daha acımasızdır.
hollanda resmine de kısaca göz attıktan sonra, son olarak, barok sanat hakkında verdiğim ufak çaplı bilgiler, kısaca anlattığım iki büyük ressam ile, gölge ve ışığın kullanımının, yarattığı ilahi ambians bir yana dursun, ufak bir kilise eleştirisi ile başlayan sürecin büyüyerek, adeta kelebek etkisi ile kocaman bir sanat akımı başlattığına şahit olduk.
bizim zamanımızdaki politik çatışmalar, kavgalar, gürültüler de acaba pozitif tarafımızı görmemizi sağlayacağımız şekilde, yeni bir sanat akımı ortaya çıkartır mı diye düşünmeden edemiyorum.
her ne olursa olsun, kötü olan her şey, yanında mutlaka iyiyi de getirir. umarım bize de barok kadar asil bir akım gelir!
caravaggio'nun fırçası kadar yaratıcı, rembrandt'ın sanat şöhreti kadar temiz kalmanız dileğiyle.
devamını gör...
kavgalı olduğun yazarın entrysini artılayamamak
olm zaten şurası açılalı 1 ay oldu siz ne ara bu kadar kaynaştınız hasım edindiniz anlamıyorum.
hayat bu tabi olabiliyor artıla gitsin.
hayat bu tabi olabiliyor artıla gitsin.
devamını gör...
şarapçı remzi
güney marlen tarafından 2016 yılında yayınlanmış tatlış mı tatlış bir şarkı.
dikkatli dinlerseniz hayatı da sorgulatma özelliği vardır efendim.
dikkatli dinlerseniz hayatı da sorgulatma özelliği vardır efendim.
devamını gör...
parol
arveles'e kurban olsundur.
devamını gör...
sözlük yazarlarının söylemek istedikleri
puşt hadi iyisin bu sene de ölmedin demek istediğim başlıktır.
devamını gör...
sombrero
ispanyolca şapka demektir . sombra gölge demektir. oradan türemiş bir kelimedir.
devamını gör...
nefret etmek
nefret güçsüz insanların hissettiği bir duygudur.
şöyle açıklayayım; birisinden zarar gördünüz, size karşı bir yanlışı oldu. bu yanlışa bir karşılık verebilecek güçteyseniz yani bu zararı tahsil edecek kuvvetiniz varsa nefret etmezsiniz gider zararınızı tahsil edersiniz. yani nefret etmekle zaman kaybetmezsiniz. ama elinizden bir şey gelmiyorsa tek yapabileceğiniz yatağınıza uzanıp tavana bakıp o kişiden nefret etmek olur.
söz gelimi; hitler elinde bir ordusu yokken yani gücü yokken evet yahudilerden nefret ediyordu. ama bir ordusu varken yahudilere yaptıkları nefretle değildi. o artık güçlüydü ve eyleme geçmişti. şimdi nefret etme sırası yahudilerdeydi. yani güçsüzlük sırası.
şöyle açıklayayım; birisinden zarar gördünüz, size karşı bir yanlışı oldu. bu yanlışa bir karşılık verebilecek güçteyseniz yani bu zararı tahsil edecek kuvvetiniz varsa nefret etmezsiniz gider zararınızı tahsil edersiniz. yani nefret etmekle zaman kaybetmezsiniz. ama elinizden bir şey gelmiyorsa tek yapabileceğiniz yatağınıza uzanıp tavana bakıp o kişiden nefret etmek olur.
söz gelimi; hitler elinde bir ordusu yokken yani gücü yokken evet yahudilerden nefret ediyordu. ama bir ordusu varken yahudilere yaptıkları nefretle değildi. o artık güçlüydü ve eyleme geçmişti. şimdi nefret etme sırası yahudilerdeydi. yani güçsüzlük sırası.
devamını gör...
patagonyalı (yazar)
patagonyalı, hüzünlü kekim.* derttaşım olur kendileri. bir sekilde anlıyor anlattıklarımı*. kalbi bir guzel bir güzel anlatamam. sözlükte edindiğim güzel dostlarimdandır. sözu var bakalım tutar diye düşünüyorum. tanımlarını anlatamama gerek yok bence, bilmeyen varsa kendisini @patagonyalı şöyle alalım. tanımlarını büyük bir zevkle okuyorum ve birinde olmasa birinde buluyorum kendimden bir şeyler. kendine iyi bak dostum. haydar'a benden selamlar. tanımlarının devamını bekliyorum.*
devamını gör...
sevdiğiniz bir şarkının sözü
toparladım bütün kırgınlıklarımı
yeniden saydım beni üzdüğün zamanları
yokluğunda çok düşündüm gelirsen ne yaparım diye
o bile beni bu kadar üzmeye yetmedi
yeniden saydım beni üzdüğün zamanları
yokluğunda çok düşündüm gelirsen ne yaparım diye
o bile beni bu kadar üzmeye yetmedi
devamını gör...
çirkin erkek yoktur az para vardır
cebindeki para için seninle olan kadından hayır bekleyemezsin. git sağlam güvenilir bir ajanstan güzel bir escort kirala yine aynı amaca hizmet eder. hiç değilse kendini kandırmamış olursun.
devamını gör...
yağmur sonrası toprak kokusu
şu sıralar güne başlarken duyulan rahatlatıcı kokudur.
devamını gör...
oblomovluk
oblomov’u sadece tembel olarak tanımlamak yetersiz kalır; çünkü oblomov işin özünde tembel olmaktan hoşlanmıyordu. çalışmadığı için mutsuzdu. tembel olmaktan keyif almıyordu, aksine bu durumdan şikayetçiydi. o halde neden tembellik yapıyordu? bir işi olmadığı için mi? hayır. oblomov geçmişte bir devlet dairesinde memurdu; fakat onu da sudan bir sebeple bırakmıştı. bu sadece işle ilgili bir mesele değil. oblomov her konuda böyleydi.
oblomovluk işte tam olarak budur. sorunların ve çözümlerin farkındasındır. yaşantını değiştirmek için sürekli birbirinden güzel planlar yaparsın; ama o planları asla uygulayamazsın.
bir doğu ülkesi olan rusya’nın çocuğudur oblomov. rusya, batı ülkelerinin aksine sürekli bir ilerleme süreci içinde olmamıştı. avrupa’da teknolojik, bilimsel, kültürel, felsefi ve ekonomik gelişmeler yaşanmıştı. tüm bu gelişmelerin sonucunda batı insanı çalışmayı bir erdem olarak kabul etmiş, elini kirletmekten asla çekinmemişti. batı toplumu dinamiktir. rusya ise toplumsal yapısı gereği hiçbir zaman aynı dinamizme sahip olamamış, sanayileşmeyi, kapitalizmi ve ülkeyi değiştiren bütün ideolojileri batıdan almıştı. rusya’nın köylerinde hayat yüzyıllar boyunca hiç değişmeden devam etmişti.
oblomovluk, yani oblomov’un kendi içinde yaşadığı çelişkiler; rusya’nın yüzyıllar boyunca süren durağanlığından sonra 19. yüzyılda değişmeye başlaması ama bunu kendi toplumsal dinamikleriyle değil de batı gücünün baskısıyla yapması yüzündendi. oblomov, ülkesinin değişmekte olduğunu ve kendisinin de değişmek zorunda olduğunu fark etmişti. köyündeki tüm mal varlığının yönetimini kahyasına devredip kente taşınmış ama hayalindeki değişimi bir türlü sağlayamamıştı. bir rus çocuğu olarak alışmış olduğu rus yaşam tarzını bırakmak zorunda olduğunu görmüş ama bir türlü bırakamamıştı; işte oblomov'u oblomov yapan şey tam olarak buydu.
oblomovluk işte tam olarak budur. sorunların ve çözümlerin farkındasındır. yaşantını değiştirmek için sürekli birbirinden güzel planlar yaparsın; ama o planları asla uygulayamazsın.
bir doğu ülkesi olan rusya’nın çocuğudur oblomov. rusya, batı ülkelerinin aksine sürekli bir ilerleme süreci içinde olmamıştı. avrupa’da teknolojik, bilimsel, kültürel, felsefi ve ekonomik gelişmeler yaşanmıştı. tüm bu gelişmelerin sonucunda batı insanı çalışmayı bir erdem olarak kabul etmiş, elini kirletmekten asla çekinmemişti. batı toplumu dinamiktir. rusya ise toplumsal yapısı gereği hiçbir zaman aynı dinamizme sahip olamamış, sanayileşmeyi, kapitalizmi ve ülkeyi değiştiren bütün ideolojileri batıdan almıştı. rusya’nın köylerinde hayat yüzyıllar boyunca hiç değişmeden devam etmişti.
oblomovluk, yani oblomov’un kendi içinde yaşadığı çelişkiler; rusya’nın yüzyıllar boyunca süren durağanlığından sonra 19. yüzyılda değişmeye başlaması ama bunu kendi toplumsal dinamikleriyle değil de batı gücünün baskısıyla yapması yüzündendi. oblomov, ülkesinin değişmekte olduğunu ve kendisinin de değişmek zorunda olduğunu fark etmişti. köyündeki tüm mal varlığının yönetimini kahyasına devredip kente taşınmış ama hayalindeki değişimi bir türlü sağlayamamıştı. bir rus çocuğu olarak alışmış olduğu rus yaşam tarzını bırakmak zorunda olduğunu görmüş ama bir türlü bırakamamıştı; işte oblomov'u oblomov yapan şey tam olarak buydu.
devamını gör...
kör baykuş
iranlı yazar sadık hidayet`in romanı. mekanların, zamanların ve insanların birbiri içine geçtiği bu metaforik eseri bitirdiğinizde kitapla alakalı çoğu şeyin kafanızda oluşmamış olması çok normal. herkes gibi benim de tavsiyem kötü bir ruh halindeyken okunmaması gerektiği yönünde.
“yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.”
“yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.”
devamını gör...
rte'yi sevmeyip ülkesinde yaşayan tip
yazar ironi yapmış. fakat ne yazık ki bu görüşte çok insan var. onun bir memur olduğunu hatta bizim vekilimiz olduğunu algılayamayan tebaa ruhlular yüzünden bu haldeyiz.
devamını gör...
kafa film serileri sözlüğün youtube kanalına yüklensin kampanyası
film yapmak istesem yapamayacağım için, ben de bu başlıkla elimi taşın altına koyup, bu kampanyayı başlatıyorum.
tabii ki filmleri yapan yazarların (bkz: mellisho) (bkz: kadıköy beyefendisi) (zamanla başka isimler eklenebilir bence) filmleri
(bkz: https://kafasozluk.com/b/th...)
(bkz: https://kafasozluk.com/b/th...)
(bkz: https://kafasozluk.com/b/go...)
tabii ki önce kendi izinleri alınarak, kabul edilirse sözlüğün youtube kanalına konmalı bence.
çok güzel düşünülmüş ve emek verilmiş işler. zamanla geride kalacaklarına, hem hatıra olur, hem de sosyal medya aracılığıyla sözlük reklamı olur mu olur.
not: asıl amaç reklam değil, tamamen "beğendiğim şeyleri daha fazla kişi beğensin" diye iyi kalbimle?! yapılmış kampanya.
tabii ki filmleri yapan yazarların (bkz: mellisho) (bkz: kadıköy beyefendisi) (zamanla başka isimler eklenebilir bence) filmleri
(bkz: https://kafasozluk.com/b/th...)
(bkz: https://kafasozluk.com/b/th...)
(bkz: https://kafasozluk.com/b/go...)
tabii ki önce kendi izinleri alınarak, kabul edilirse sözlüğün youtube kanalına konmalı bence.
çok güzel düşünülmüş ve emek verilmiş işler. zamanla geride kalacaklarına, hem hatıra olur, hem de sosyal medya aracılığıyla sözlük reklamı olur mu olur.
not: asıl amaç reklam değil, tamamen "beğendiğim şeyleri daha fazla kişi beğensin" diye iyi kalbimle?! yapılmış kampanya.
devamını gör...