dinlerken böyleyim,
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

tamam kardeş en entel sizsiniz.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

taşınmanın en keyifli kısmıdır kitaplari raflarına yerleştirme.
devamını gör...

sıcacık insanın efsane olacak yayını. evet, önyargı ama güvenim tam. *
devamını gör...

amerikan ve fransız devrimlerinde büyük bir rol oynamasına rağmen, bugün pek az kişi tarafından hatırlanan amerikalı filozof, yazar, siyaset kuramcısı, devrimci ve aktivist. paine ingiltere'de doğmuş, yarı yarıya sefil bir hayat süren bir adamdı ve bu dönemler onun fikirlerinin gelişmesinde önemli rol oynadı. döneminin çok üstünde düşünceleri olduğunu söylemekte fayda var. yazmaya başladığı ilk yıllarda orta seviye bir dergide; köleliğe, ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı denemeler yazmıştır. common sense isimli eseri amerikan ve fransız devrimlerinin üzerine inşaa edildiği temeli oluşturur. (bkz: amerikan bağımsızlık bildirgesi)

rights of man isimli eserinde cumhuriyetçi fikirleri savunduğu için doğduğu ülke olan ingiltere'den, fransız devriminin öncülerinden biri olmasına rağmen fransa kralının idam edilmesini etik bulmadığı için fransa'dan ve the age of reason isimli eserinde dinleri eleştirdiği için tanrı fikrine inanıyor olsa bile 'ateist bir günahkar' olarak damgalanarak amerika'dan darbe üstüne darbe yemiştir ve sefaletle başlayan hayatı; bir yıl süren hapis durumu ve dışlanmış, yoksul bir ölüm ile son bulmuştur.

yanlış bir çağın ortasında doğmuş gerçek bir devrim insanıdır paine fakat şu var ki onun yıllar önce düşündüklerini günümüzde bile insanlara anlatamıyorsak eğer belki de yanlış olan çağ değil insanlardır.

(bkz: agrarian justice)
(bkz: the american crisis)
(bkz: rights of man)
(bkz: the age of reason)
devamını gör...

türk askerini arkasından vuran, katleden millete tsk asker mi gönderecek? çok beklersiniz...
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

birçok yazarın sözlüğe her girdiğinde bu şekilde iştahla baktığı yer*,
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

1978 yapımı bergman filmi.

bergman'ın alışık olduğumuz tarzında, sade ve yalın bir filmdir. gereksiz hiçbir diyalog, sahne, öylesine geçen bir dakika yoktur. filmin bütünü neredeyse diyaloglardan oluşur. benim bu filme dair en sevdiğim şey ise yüzeysel bir seyir halindeyken bile film değerlidir, gayet anlaşılırdır, derinlemesine incelendiğinde de sayfalar dolusu not çıkarabilmek mümkündür. yani her izleyen bu filmden bir şekilde etkilenir. sadece anne ve kızın piyano başında oldukları sahne bile kendi başına izlenebilir bir şaheserdir, kes al kısa film yap, göster insanlara. muazzam.

konusuna gelirsem, kısaca, 7 yıldır birbirini görmeyen anne ve kızın, annenin kızını ziyaret etmesiyle gerçekleşen hesaplaşmaları olarak özetlenebilir. ihmalkar anneden dolayı sevgiyi hissedememiş kızın anne karşısındaki tutumu, isyanı. ilk bakışta sanki kız tümüyle haklıymış gibi hissediliyor. konunun ve karakterin derinine indiğimizde aslında çok daha fazlası olduğunu görebiliyoruz. bana kalırsa bir haklı da yok gibi. film aynı zamanda yarı otobiyografik de olabilir. zira ingmar bergman protestan bir ailede sert bir disiplinle büyümüştür. bergman'ın birçok eşinden birçok çocuğu olmuştur. kendisi de sürekli sanatla ilgilenerek hayatına yön verdiği için filmdeki anne karakteriyle düşünüp filmi yorumlamamak elde değil. aynı zamanda ingrid bergman'ın da sıkıntılı özel hayatında buna benzer örnekler bulabilmek mümkün. ingrid, roberto rossellini filmlerinden birinde yer almak için italya'ya gitmiştir. ingrid o sıralar petter lindstrom ile evliydi. rosselini de ayrı yaşasalar da başka biriyle evliydi. ingrid ve rosselini, ingrid'in hamile kalmasından dolayı eşlerinden ayrılarak birbirleriyle evlenmiştir. evliliğin hemen öncesinde çocukları roberto'yu doğurmuştu. bu olaylar o dönemde bir skandal yaratmıştı ve ingrid amerika'daki hayranlarının ilgisini epey kaybetmişti. çocuklarıyla aralarındaki ilişkiler tümüyle bilinemese bile yaşantıları çocukları ile aralarına mesafe koymuş olabilir. ​bu bilgiler ışığında filmdeki anneye baktığımızda iki ustadan da yansımalar bulabilmek mümkün.

film hakkında birkaç detaydan bahsetmek isterim ki belki izlemiş olanlar için yeni bir farkındalık yaratabilir belki.

filmin başından sonuna dek izleyici olarak anneden çok kızı eva'ya yakınlık duyarız. sanki o biraz daha haklıymış gibi gelir bize. ihmalkar bir anne tarafından sevgisizce büyütülmüş bir kadın olarak tutumu daha doğru gelir. ama bergman'ın senaryoyu oluştururken ilk bakışta böyle algılanan o şeyi bozduğunu sanıyorum. bir defa bergman'ın hiçbir şeyi öylesine yapmadığını biliyoruz. bir tablo, bir diyalog oradaysa o mutlaka bir anlama, amaca hizmet ediyor, bir kapı aralıyor. eva'nın 4 yaşındaki oğlu gölde boğularak ölmüş. bergman 4 yaşındaki bir çocuk için neden böyle bir ölümü seçmiş olabilir diye düşünmeden edemedim filmi izledikten sonra. sonuçta onu ölümcül bir hastalıkla uykusunda da öldürebilirdi. burada eva'ya da belli bir mesafeden bakmamızı istedi belki. annesinde gördüğümüz ihmalkarlığı belki onda da bulmamızı istedi. sonuçta 4 yaşındaki bir çocuk gölde nasıl ölebilir? tek başına mıydı? annesi neden orada değildi, diye sormamıza sebep oluyor işte bu. eva'nın annesinden daha fazla sevmeye açık olduğu evet tartışılamaz bir gerçek. ama belki bu detay* kardeşine bakması, oğlunu sürekli hatırlamasını onun bu suçluluk duygusunun bir parçasının olduğunu ifade ediyordur. kim bilir.
filmin daha başlangıcında eva'nın gözlüklü olduğunu gördüğümde "aha tamam demek ki bu karakterin bir sığınağı olacak ve bir yerde dökülecek, patlayacak" demiştim. bergman tarzı yönetmenlerde hiçbir detay öylesine değil çünkü. karaktere hiç gözlük taktırmayabilirdi sonuçta. bu açıdan bakınca eva'nın gözlüğü çıkardığı sahnelerde "daha çok kendi" gibi olduğunu gözlemlediğimi söyleyebilirim. bu belki aşırı bir yorumdur bilemiyorum ama filmin açılış sekansındaki "eğer birisi beni olduğum gibi severse, sonunda kendime bakmaya cesaret edebilirim belki" repliğini düşününce bu düşünce bana çok da saçma gelmiyor.
ayrıca "annenin başarısızlıkları kızı tarafından ödenecek" tarzındaki replik de aynı magnolia filmindeki "babalarının günahlarını çocuklar öder" sözü gibi incile yapılmış bir atıf diye düşünüyorum. belki toplumsal değil, daha biricik, bireysel ama benzer bir düşünce.


filmde anlamlandıramadığım iki nokta var. birinicisi, filmin adının güz sonatı olmasına rağmen açılış sekansında bergman'ın özellikleri gülleri gözümüze sokması, masada, kahvaltıda güllerin olması. ikincisi ise anne charlotte'nin filmin ilk çeyreğindeki telefon konuşması. hikayenin bütününü hiçbir şekilde etkilemeyen bu sahne ne anlama geliyor hala anlayamadım. bu sahneyi filmden çıkarttığımda olaylar bütünü hiçbir şekilde değişmiyor benim için, öyleyse neden var diye sormadan edememiştim film bittiğinde. belki ben bir şeyleri kaçırıyorum.

daha da çok şey yazılır ama neyse.* müthiş film, müthiş!
devamını gör...

son çıkan joker kesinlikle hak ediyor .
devamını gör...

halk arasında erken yaşlanma hastalığı olarak bilinen hastalık, kişinin hızlı bir şekilde yaşlanmasına neden olur. nadir ve ölümcül olan bir genetik hastalıktır. rahatsızlığın farklı varyasyonları vardır, fakat klasik tipi hutchinson-gilford progeria sendromu (hgps) olarak isimlendirilir. bu tip, hastalığı ingiltere'de ilk defa tanımlayan dr. jonathan hutchinson ve dr. hastings gilford'un adıyla anılmaktadır.

erken yaşlanma hastalığından kişinin spesifik bir geninde bulunan tek bir hata sorumludur. bu hata progerin veya lamin a olarak adlandırılan gende yer alır ve anormal bir protein oluşumuna sebep olur. doku ve organları oluşturan hücreler, progerin adı verilen bu anormal proteini kullandıkları zaman, daha hızlı ve kolay parçalanan bir özelliğe bürünür. ve böylece progerin geni erken yaşlanma hastası çocuğun birçok hücresinde hızlı bir yaşlanmaya sebep olur.

atardamarlarda erken yaşlardan itibaren meydana gelen sertleşme (ateroskleroz) gelişimi sebebiyle erken yaşlanma hastalığı ile dünyaya gelen çocukların çoğunluğu ne yazık ki 14 yaşını doldurmadan hayatını kaybetmektedir. hastalık her iki cinsiyette ve bütün ırklarda hiçbir ayrım gözetmeksizin, eşit oranda görülmektedir. dünya üzerindeki her 4 milyon kişiden yaklaşık olarak 1'i bu hastalıkla dünyaya gelir.

kafa çapları ve gözlerin normalden büyük olması, alt çenenin küçük olması, yavaş ve anormal diş gelişimin olması, kırışmış çökmüş veya dar bir yüz yapıları olması çocuklarda görülen ilk belirtilerden birkaçıdır. doğduklarında sağlıklı görünseler bile zamanla (10 ila 24 ay) bu belirtiler baş göstermeye başlar.

bu hastalık çoğunlukla kalıtımsal değildir, bu nedenle çocuğa ebeveynlerinden aktarılmaz diyebiliriz. bununla birlikte ailede progeria olan bir çocuk varsa, durumun yineleme olasılığı %2 - 3 oranına çıkar. hasta çocukların ebeveynlerinde herhangi bir belirti görülmese bile mutasyonlu gen bulunabilir. genetik test yapılarak ebeveynin hastalıkla bağlantılı mutasyona sahip olup olmadığını bilgisine ulaşılabilmektedir.

progerianın ne yazık ki bilinen kesin bir tedavisi yoktur fakat; bulunan tedavi, hastanın belirtilerini kontrol altına almak için yapılır. lonafarnib adı verilen bir ilaç, ortalama 14 yıllık ömür beklentisini 1,6 yıl kadar uzatabilmektedir.
devamını gör...

kimse kimsenin günahını almasın, rica ediciğim.*
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

peru'nun lima kentinde yaşanan bir olaydan adını alan psikolojik rahatsızlık.

kaçırdığı kadına âşık olan adamdan sonra ismi duyulmuş ve rahatsızlığın görülme sıklığı arttıkça namı yayılmıştır. anlaşılacağı üzere kendisi stockholm sendromu'nun tam tersi bir seyir gösteriyor. bilen bilir; stockholm sendromu'nda kaçırılan kişi, onu kaçıran kişiye aşık olur. bunda ise durum tersi şekildedir. rehin aldığı kişiye sempati duyan bir birey vardır. bunun en muhtemelen sebebi; vicdanen duyulan rahatsızlık veya suçluluk duygusu.

suçlu, suçunun farkına vardıkça vicdani olarak rahatsız oluyor ve bu rahatsızlık zamanla suçuna karşı bir sempati duymasına sebep oluyor. sonra da ver elini aşk. *
devamını gör...

merhabalar sevgili yazarlar.

şimdi yazacağım şeylerin bazıları belki üstteki arkadaşlarım tarafından yazılmış olabilir lakin ben bu tanımımda özellikle benim gibi yükseköğretim kurumları sınavı'na girecek olan arkadaşlarıma yönelik, fazla detay içermeyen bilgiler paylaşmak istiyorum. bilgileri çeşitli kaynaklardan topladığım için kaynak olarak ''tarih notlarım'' yazacağım.

büyük hun devleti olarak da bilinen asya hun devleti, bilinen ilk türk devletidir.

ilk hükümdarı teoman’dır.

teoman’dan sonra tahta geçen oğlu mete han, asya hun devleti’ne en parlak dönemini yaşatmıştır.

mete han, tüm türkleri tek çatı altında toplayan ilk türk hükümdarıdır.

devlete en parlak dönemini yaşatan mete han, aynı zamanda vatan sevgisinden bahseden ilk hükümdardır.

mete han, askeri alanda teşkilatlanmada önemli işler yapmıştır, ‘’onlu sistem’’ olarak bilinen askeri teşkilatlanma sistemini oluşturmuştur.

bu askeri teşkilatlanmayı oluşturması sebebiyle mete han’ın tahta geçiş tarihi olan mö 209 tarihi, türk kara kuvvetleri’nin kuruluş yılı olarak kabul edilmektedir.

mete han döneminde çin ile birçok savaş yapılmıştır ancak çin toprakları ele geçirilmemiş ve bu bölgelere türkler yerleştirilmemiştir. mete han’ın bunu yapmasındaki amaç, tüklerin çinlilerden etkilenmemelerini, asimile olmamalarını sağlamaktır.

devlete en parlak dönemini yaşatan mete han’ın ölümünden sonra hohanyeh-çiçi mücadelesi başlamıştır.

hohanyeh, çin’e bağlanmak istemiş ancak çiçi bu isteğe karşı çıkmıştır.

bu özelliğiyle çiçi, ilk türk milliyetçisi olarak kabul edilmektedir.

ancak çin’in desteğini alan hohanyeh, mücadeleyi kazanmış ve devlet ikiye bölünmüştür.

not: kiok döneminde çinli prenseslerle evlenme geleneği başlamıştır.
devamını gör...

"en uzun, en çaresiz geceni düşün. sabah olmadı mı?"

| çalıkuşu, reşat nuri güntekin

not: şimdiye kadar bende pek işe yaramadı; ama siz yine de bir deneyin.
devamını gör...

aynı islamdaki helal kesim gibi olan, yahudi tradisyonundaki et kesim esasıdır.

aranızda bazı arkadaşlarım yurtdışına çıktıkları zaman lokantalarda hop oturup hop kalkıyor ''ayyy pork domuz yemesek bariiii'' diye... sonra dana kaburgalara falan saldırılıyor... aslında ne kadar gereksiz bir şey. ayrıca, doğu avrupa'daki çükomastik sovyet eskisi ülkeleri falan saymazsak kimse size afedersiniz puştluğuna domuz eti falan yedirmez. çünkü adamlar bizim gibi sığır değiller. orada da lokantalarda marketlerde her şeyin üzerinde yazıyor domuz mu değil mi vs.

herneyse; domuza bu kadar kıllanıyorsunuz. hassasiyetiniz için tebrikler. ancak yurtdışına çıktığınız zaman herhangi bir sığır eti de yememelisiniz çünkü islam kurallarına göre duası okunup kanı boşaltılmış hayvanın etini yemediğiniz için yine redzone'da kalıyorsunuz. ha bu kadar yemeden içmeden nem kapıyorsanız da şayet, ya yurtdışına hiç çıkmayın ya da vegan beslenin oralarda...

ama tabi bu tarz dilemmalar türk toplumundaki kültürel özellikleri görmemiz açısından da enteresan. aslında islama göre haram olan pek çok gıda ürünü tüketilmekte... ancak domuz eti ultra sevilmiyor bizde... eh tabi bunun da altında yatan bir tarihsel altyapı var. islam öncesinde de türkler domuz eti yemez, domuz beslemezlerdi. çünkü pis olarak kabul edilirdi... böyle de bir nüans var...
devamını gör...

emel müftüoğlu, hovarda
kıpır kıpır, içimi şenlendirir duyduğumda.
devamını gör...

"ulan bir milimden daha yakın olup da nasıl tarifsiz uzaklıkta olabiliyor iki insan?" ~abnie~
kalemin hiç tükenmesin ilhami algör.
tanım: okuyanı bol olsun dediğim başlıktır.
devamını gör...

az işim var ben sana 10 dakika sonra dönsem olur mu?
dönmedi.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
köpeği çok tatlıdır.
devamını gör...

kuşlar korkup yaklaşamasın ve ürünlere zarar vermesinler diye tarlalara dikilen insan şekilli maket.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim