hazırlıklarımızı tamamlamamız 19 yıl sürdü asıl şimdi başlıyoruz
neyin hazırlığı mı 19 yıl sürdü? hemen açıklayayım: atatürk'ü unutturmaya çalışmak, elimizde avucumuzda ne varsa satmak, zengini daha zengin yapmak, ormanları yakıp avm açmak, tarihî yerleri mahvetmek, yol yaptık köprü yaptık deyip bu yol ve köprülerden geçmeyene bile para ödetmek, yağ kuyruğu çöp kuyruğu diye zırvalarken ülkedeki ekmek kuyruklarını görmezden gelmek, ülkemizde yetişen ürünleri dışarı verip sonra onlardan satın almak, atatürk'ün kurduğu ve gelecekte olabilecek şeyleri söylediği bu yıkılmaz cumhuriyeti yıkmaya çalışmak 19 yıl sürdü! siyasetle ilgili yazmayayım, konuşmayayım diyorum sürekli kendi kendime ama pazar yerinden sebze toplayan insanları gördükçe konuşmadan edemiyorum! atatürk umudunu gençliğe bağlamıştır ve ben de gençliğin büyük kısmının gerçekten bilinçli olduğunu görüyorum. bu yüzden umudum var...
devamını gör...
eşek hoşaftan ne anlar
t: başlıktaki kullanımı doğru olan atasözüdür.
eşek hoş laftan ne anlar sözü, bir atasözü olabilecek anlatım gücüne sahip değildir. atasözlerinde neredeyse her zaman bir metaforik ifade vardır. nitekim atasözünün devamı zaten "suyunu içer, tanesini bırakır" şeklindedir. tdk sitesi antika olduğu için tam link veremiyorum. buradan sağdaki sözlük seç kısmından atasözleri ve deyimler sözlüğü işaretleyip eşek kelimesini aratarak görebilirsiniz.
benzer durum "su uyur düşman uyumaz" atasözünde de vardır. sü (eski türkçede asker, ordu) uyur düşman uyumaz derler doğrusu için fakat yukarıda bahsettiğim durum sebebiyle "sü"lü hali doğru olamaz. nitekim "su uyur düşman uyumaz" demek "asker uyur düşman uyumaz"dan daha fazla anlatım kuvvetine, mübalağaya ve metafora sahiptir.
eşek hoş laftan ne anlar sözü, bir atasözü olabilecek anlatım gücüne sahip değildir. atasözlerinde neredeyse her zaman bir metaforik ifade vardır. nitekim atasözünün devamı zaten "suyunu içer, tanesini bırakır" şeklindedir. tdk sitesi antika olduğu için tam link veremiyorum. buradan sağdaki sözlük seç kısmından atasözleri ve deyimler sözlüğü işaretleyip eşek kelimesini aratarak görebilirsiniz.
benzer durum "su uyur düşman uyumaz" atasözünde de vardır. sü (eski türkçede asker, ordu) uyur düşman uyumaz derler doğrusu için fakat yukarıda bahsettiğim durum sebebiyle "sü"lü hali doğru olamaz. nitekim "su uyur düşman uyumaz" demek "asker uyur düşman uyumaz"dan daha fazla anlatım kuvvetine, mübalağaya ve metafora sahiptir.
devamını gör...
atina'da gerçekleştirilen boğaziçi üniversitesi protestolarına destek yürüyüşü
yunanlar bile boğaziçi öğrencilerini ve lgbti'leri destekliyor görüyorununuz değil mi? yunan destekliyorsa demek ki haklı yoldayız.
diye düşüneler varsa heyecanlanmamalarını tavsiye ettiğim yürüyüştür. yunanistan'da da bu ayın başından beri üniversite öğrencileri protesto eylemleri düzenlemekte. çünkü kiriakos miçotakis liderliğindeki yeni demokrasi (partisi) hükümeti üniversitelere polis yerleştirme derdine düşmüş. ee hâliyle üniversiteliler buna karşı çıkıp ayaklanmışlar. bunun benzeri türkiye'de de yaşandığı için dayanışma mesajı göndermişler.
yunanistan'daki olaylar hakkında yunan basınından:
www.ekathimerini.com/261812...
diye düşüneler varsa heyecanlanmamalarını tavsiye ettiğim yürüyüştür. yunanistan'da da bu ayın başından beri üniversite öğrencileri protesto eylemleri düzenlemekte. çünkü kiriakos miçotakis liderliğindeki yeni demokrasi (partisi) hükümeti üniversitelere polis yerleştirme derdine düşmüş. ee hâliyle üniversiteliler buna karşı çıkıp ayaklanmışlar. bunun benzeri türkiye'de de yaşandığı için dayanışma mesajı göndermişler.
yunanistan'daki olaylar hakkında yunan basınından:
www.ekathimerini.com/261812...
devamını gör...
elfen lied
"elfen lied" almancadır ve elf'in şarkısı anlamına gelir.
2004'te yayınlanmaya başlamasıyla birlikte o yıl çok konuşulan ve ses getiren animelerden biriydi, elfen lied.
konuya bakacak olursak;
yeni bir türün ilk bireyleri yavaş yavaş dunyaya adım atmaya başlamıştır, öyle ki bu daha tam olarak çıkmamış olan türün insan ırkının sonunu getireceği bile düşünülmektedir. bu yeni türün insanlara yaşatabileceği vahşetin kapasitesi gun geçtikçe açığa çıkarken uzmanlar, bilim insanları bu tür üstünde deneylerine başlamıştır bile, devlet de arkasındadır.
bu bahsedilen yeni türün, sırtlarından çıkan 'vektör' adı verilen 2 metre boyutunda elleri ve kafalarının üzerinde küçük bir çift boynuzları bulunmaktadır, fakat insanlar 'vektör' denen elleri goremezler. ayrıca bu turdekiler genelde kırmızı gözlere ya da pembemsi saçlara sahip olurlar. aynı zamanda bu 'vektör'lerin başka bir insana teması o virüsün yayılmasını sağlar, virüsün bulaştığı kişilerin doğacak çocukları da diclonius adı verilen yeni türe dahil olur.
tabi her ne kadar insanlığı "tehdit " edici olsalar da, animeler bu türün uzerinden işlenir, suçsuz olmasına rağmen işkencelere, acımasız deneylere maruz kalan, dışlanılan, sevilmeyen, masum küçük bir çocuk olsa dahi günah kecisi ilan edilen bu yeni türlerden.
öncelikle animenin kendisi kadar ünlü olan açılış müziği ile başlayayım, çünkü animedeki duyguyu gerçekten çok iyi aktarıyor. ayrıca klipteki görselleri de gustav klimt'in eserlerinden yola çıkarak yapmışlar. bunlarla birlikte latincenin güzelliği de olaya dahil edilince mükemmel bir opening çıkmış.
dinlemek için buradan
şimdi senaryoya gelecek olursak;
bir gün bu lablardan kaçmayı başaran bir diclonius, insanların arasına karışır. adı lucy olan bu diclonius, kaçarken başına aldığı bir kurşun darbesiyle hafızasını kaybetmiş ve kişiliği bölünmüştür...
sabaha karşı denizi izlemeye gelen iki kuzen yuka ve kouta, sadece "nyuu" diyebilen iki boynuzlu çıplak bir kızla karşılaşırlar. nyuu'yu evlerine götürürler ve onunla yaşarlar. ama nyuu'nun hafızası zaman zaman yerine gelir ve o zaman acımasız katil lucy'ye dönüşür,
ve insanlığın yok olmasını engellemek isteyen bilim insanları lucy'yi öldürmek zorundadırlar...
onu evine alan kouta'nın ise babası ve kız kardeşi öldürüldüğünden sonra aklı dengisi bozulmuştur, hastanede yattığı sırada aldığı ilaclar nedeniyle de geçmişini hatırlayamamaktadır. ve lucy ile zaman içerisinde unuttuğu bazı şeyleri hatırlayacaktır...
animenin konusu, senaryosu gayet güzel. lakin işleyiş konusunda da aynı şeyi diyemem, bolca mantık hatası ve boş sahne var.
öyle ki ana karakter ve mantıken animenin onun etrafında dönmesi gereken lucy, aksine nadir karşımıza çıkıyor. peki biz napıyoruz? 13 bölüm boyunca salak iki kuzenin (kouta ve yuka) hayatını, aşklarını, hiç durup düşünmeden sokakta görüp eve aldıkları kızları,cinsiyetler arasında yaşanan cinsel gerilimin yarattığı komiklikleri(!), ve gereksiz çıplaklığı izliyoruz. sonra son iki üç bölümde anime birden yine lucy'e odaklanıyor, allam lütfen sonu kötü bitmesin!!1!1! diye şükrediyoruz..
ama sonu da çok havada kalmıştı diyebilirim. yarıda kesilmiş gibiydi, gerçi animenin manga ile bir süre sonra yolları ayrılıyordu. yine de oradada benzer bir son vardı diye hatırlıyorum, gerisi spoiler, ona da gerek yok...
( japonya da kuzen ilişkisi normal karşılanıyormus bu arada, bunu da öğrenmiş olduk..)
mantık hataları da bolca var, ama benim kafama en çok takılan ve gözüme çarpan şey boynuzlardı. iyi tamam, evrim geçiriyorlar sonuçta, falan filan.. ama neden boynuz- daha doğrusu kedi kulağına benziyor- çünkü bizim gibi primat ailesine mensup olanların boynuzlarının olmamasının bir nedeni vardır, evrim geçiriyorlar ise, neden böyle birşeye ihtiyaç duyup da geçiriyorlar? animedeki çoğu şey ile birlikte bu soru da havada kalmıştı...
fakat bu animeye "duygu sömürüsü" demek yanlış. böyle diyen birçok kişi var. anime ilk bölümden, hayatın tüm acı gerçeklerini yüzünüze vuruyor. tüm mantık hatalarına ya da gereksiz sahnelere rağmen izlenilesi bir anime.
kısaca animede bolca dram var. acı, kan, vahşet, dehşet, kıskançlık, nefret, aşk, yalnızlık, travma. çok hassas iseniz, izlemenizi en başından önermiyorum. ama bunun dışında yine ne olursa olsun, izlenmeye değer bir anime diye düşünüyorum, öyle ki, sadece bir kaç dakikalık sahneleri için bile izlenir. bittikten sonra gerçekten üzerinizde bir etki bırakıyor, zaten izlerken de o hissi çok iyi yaşatıyor. isteyerek ya da istemeyerek sizi o havaya sokuyor. hiç değilse, sadece lucy'nin hikayesi için izleyin...
başka anime eleştirilerinde görüşmek üzere...
2004'te yayınlanmaya başlamasıyla birlikte o yıl çok konuşulan ve ses getiren animelerden biriydi, elfen lied.
konuya bakacak olursak;
yeni bir türün ilk bireyleri yavaş yavaş dunyaya adım atmaya başlamıştır, öyle ki bu daha tam olarak çıkmamış olan türün insan ırkının sonunu getireceği bile düşünülmektedir. bu yeni türün insanlara yaşatabileceği vahşetin kapasitesi gun geçtikçe açığa çıkarken uzmanlar, bilim insanları bu tür üstünde deneylerine başlamıştır bile, devlet de arkasındadır.
bu bahsedilen yeni türün, sırtlarından çıkan 'vektör' adı verilen 2 metre boyutunda elleri ve kafalarının üzerinde küçük bir çift boynuzları bulunmaktadır, fakat insanlar 'vektör' denen elleri goremezler. ayrıca bu turdekiler genelde kırmızı gözlere ya da pembemsi saçlara sahip olurlar. aynı zamanda bu 'vektör'lerin başka bir insana teması o virüsün yayılmasını sağlar, virüsün bulaştığı kişilerin doğacak çocukları da diclonius adı verilen yeni türe dahil olur.
tabi her ne kadar insanlığı "tehdit " edici olsalar da, animeler bu türün uzerinden işlenir, suçsuz olmasına rağmen işkencelere, acımasız deneylere maruz kalan, dışlanılan, sevilmeyen, masum küçük bir çocuk olsa dahi günah kecisi ilan edilen bu yeni türlerden.
öncelikle animenin kendisi kadar ünlü olan açılış müziği ile başlayayım, çünkü animedeki duyguyu gerçekten çok iyi aktarıyor. ayrıca klipteki görselleri de gustav klimt'in eserlerinden yola çıkarak yapmışlar. bunlarla birlikte latincenin güzelliği de olaya dahil edilince mükemmel bir opening çıkmış.
dinlemek için buradan
şimdi senaryoya gelecek olursak;
bir gün bu lablardan kaçmayı başaran bir diclonius, insanların arasına karışır. adı lucy olan bu diclonius, kaçarken başına aldığı bir kurşun darbesiyle hafızasını kaybetmiş ve kişiliği bölünmüştür...
sabaha karşı denizi izlemeye gelen iki kuzen yuka ve kouta, sadece "nyuu" diyebilen iki boynuzlu çıplak bir kızla karşılaşırlar. nyuu'yu evlerine götürürler ve onunla yaşarlar. ama nyuu'nun hafızası zaman zaman yerine gelir ve o zaman acımasız katil lucy'ye dönüşür,
ve insanlığın yok olmasını engellemek isteyen bilim insanları lucy'yi öldürmek zorundadırlar...
onu evine alan kouta'nın ise babası ve kız kardeşi öldürüldüğünden sonra aklı dengisi bozulmuştur, hastanede yattığı sırada aldığı ilaclar nedeniyle de geçmişini hatırlayamamaktadır. ve lucy ile zaman içerisinde unuttuğu bazı şeyleri hatırlayacaktır...
animenin konusu, senaryosu gayet güzel. lakin işleyiş konusunda da aynı şeyi diyemem, bolca mantık hatası ve boş sahne var.
öyle ki ana karakter ve mantıken animenin onun etrafında dönmesi gereken lucy, aksine nadir karşımıza çıkıyor. peki biz napıyoruz? 13 bölüm boyunca salak iki kuzenin (kouta ve yuka) hayatını, aşklarını, hiç durup düşünmeden sokakta görüp eve aldıkları kızları,cinsiyetler arasında yaşanan cinsel gerilimin yarattığı komiklikleri(!), ve gereksiz çıplaklığı izliyoruz. sonra son iki üç bölümde anime birden yine lucy'e odaklanıyor, allam lütfen sonu kötü bitmesin!!1!1! diye şükrediyoruz..
ama sonu da çok havada kalmıştı diyebilirim. yarıda kesilmiş gibiydi, gerçi animenin manga ile bir süre sonra yolları ayrılıyordu. yine de oradada benzer bir son vardı diye hatırlıyorum, gerisi spoiler, ona da gerek yok...
( japonya da kuzen ilişkisi normal karşılanıyormus bu arada, bunu da öğrenmiş olduk..)
mantık hataları da bolca var, ama benim kafama en çok takılan ve gözüme çarpan şey boynuzlardı. iyi tamam, evrim geçiriyorlar sonuçta, falan filan.. ama neden boynuz- daha doğrusu kedi kulağına benziyor- çünkü bizim gibi primat ailesine mensup olanların boynuzlarının olmamasının bir nedeni vardır, evrim geçiriyorlar ise, neden böyle birşeye ihtiyaç duyup da geçiriyorlar? animedeki çoğu şey ile birlikte bu soru da havada kalmıştı...
fakat bu animeye "duygu sömürüsü" demek yanlış. böyle diyen birçok kişi var. anime ilk bölümden, hayatın tüm acı gerçeklerini yüzünüze vuruyor. tüm mantık hatalarına ya da gereksiz sahnelere rağmen izlenilesi bir anime.
kısaca animede bolca dram var. acı, kan, vahşet, dehşet, kıskançlık, nefret, aşk, yalnızlık, travma. çok hassas iseniz, izlemenizi en başından önermiyorum. ama bunun dışında yine ne olursa olsun, izlenmeye değer bir anime diye düşünüyorum, öyle ki, sadece bir kaç dakikalık sahneleri için bile izlenir. bittikten sonra gerçekten üzerinizde bir etki bırakıyor, zaten izlerken de o hissi çok iyi yaşatıyor. isteyerek ya da istemeyerek sizi o havaya sokuyor. hiç değilse, sadece lucy'nin hikayesi için izleyin...
başka anime eleştirilerinde görüşmek üzere...
devamını gör...
bilinen en şaşırtıcı tarihi bilgi
büyük iskender öldü sanılarak canlı canlı mezara gömüldü.
makedonyalı ııı. aleksandros ya da bilinen adıyla büyük iskender 32 yaşında öldüğünde cenazesi önce memfis’e ardında da iskenderiye’ye götürüldü. fakat büyük iskender’in bedeni bu süre boyunca (6 gün) ne soğudu ne de çürüme belirtisi gösterdi. günümüzde bilim insanları büyük iskender’in guillain-barré sendromundan muzdarip olduğuna inanıyor. bu da gömüldüğü sırada aslında felç olduğu ve zihinsel olarak her şeyin farkında olduğu anlamına geliyor!
eski dönemlerde diri diri toprağa gömülen sadece büyük iskender değildi. tıp bilgisinin yeterli olmaması nedeniyle beyin ölümü gerçekleşmeyen insanlar çoğunlukla öldü sanılarak gömülüyordu. bu hatalara karşı çan formülü geliştirildi. çanlar tabutun içine giren bir ipe bağlıydı. eğer kişi yanlışla gömülmüşse uyandığında ipi çekerek çanı çalabilir ve toprak altından kurtulabilirdi.
devamını gör...
bahaullah
gerçek adı mirza hüseyin ali olan bahailik dininin kurucusu ve peygamberi. iran'ın tahran kentinde doğmuştur. babası mirza abbas nuri vezirken, bahaullah saray hayatını terk edip peygamberliğini ilân etti. tüm uluslar, ırklar ve dinler arasında evrensel barış ve birliği savunuyordu. olay şöyle gerçekleşir, ilk önce 1844 yılında beklenen mehdi olduğunu iddia eden bab lakaplı seyyid ali muhammed'e ilk inananlardan biri olur. bunun sebebi, bab'dan bir mektup almış olmasıydı.
bab, tanrının yakında hz. musa, hz. isa ve hz. muhammed benzeri bir peygamber göndereceğini vaaz eden iranlı bir tüccardı. o ve binlerce takipçisi, inançları nedeniyle iranlı yetkililer tarafından idam edilmiştir. 1863 yılında ise, bahaullah sürgün edildi ve bağdat'ta bab'ın önceden bildirmiş olduğu peygamber olduğunu ilan etti. böylece, yeni din olan bahailik kurulmuş oldu.
bahaullah, osmanlı yetkilileri tarafından, önce edirne daha sonra akka'da hapis cezasına çarptırıldı. bahaullah pek çok kitap yazmış olup bunların yaklaşık yüzde 11'i ingilizceye çevrilmiştir. hatta, bahaullah'ın tespit edilen, yazmış olduğu 15.000 metin vardır. tabii bunların hepsi kitap değil, çeşitli mektuplar falan. eserlerinin toplam hacmi, kur'an'ın 70 katı ve eski ahit ile yeni ahit'in toplamının 15 katı büyüklüğündedir.
1890 yılında, cambridge profesörü ve oryantalist edward granville browne, bahaullah ile bir röportaj yapmıştır. bahaullah hakkında şöyle yazmıştır:
....bu yolculuğumun doruk noktasına ulaşan olay hakkında en azından birkaç söz söylemek isterim. bahji'ye yerleşmemden sonraki günün sabahı, behá'nın küçük oğullarından biri oturduğum odaya girdi ve onu takip etmem için bana işaret etti. bunu yaptım ve hatırladığım kadarıyla (aklım başka düşüncelerle doluydu) bir mermer mozaikle kaplı geniş bir salona bakmaya neredeyse hiç zaman bırakmayan geçitlerden ve odalardan geçtim. bu büyük bekleme odasının duvarına asılı bir perde önünde, ben ayakkabılarımı çıkarırken çocuk bir an durakladı. sonra hızla geri çekildi ve ben geçerken perdeyi düzeltti, daha sonra kendimi büyük bir yerde buldum. üst tarafı alçak bir sedirle çevriliydi, kapının karşısındaki tarafa ise iki veya üç sandalye yerleştirilmişti. nereye gittiğimden ve kimi göreceğimden belli belirsiz şüphe duysam da (çünkü bana açık bir şey söylenmemişti), bu şüpheye rağmen, bu odanın önemsiz olmadığının kesinlikle bilincindeydim. divanın duvarla buluştuğu köşede, tepesinde keçe bir başörtü bulunan ve dervişler tarafından táj adı verilen (ancak alışılmadık kadar yüksek) olan keçeli bir baş elbisesi ile taçlanmış muhteşem ve saygıdeğer bir kişi oturuyordu. baktığım kişinin yüzünü tarif edemememe rağmen asla unutmam. o delici gözler sanki kişinin ruhunu okuyordu; güç ve otorite sanki geniş kaşları üzerine oturmuştu; alnındaki ve yüzündeki derin çizgiler, neredeyse beline kadar ayırt edilemez biçimde akan siyah saç ve sakal, yalan gibi görünen bir yaşı ima ediyor gibiydi.... kralların gıptayla bakabileceği ve imparatorların iç çektiği bir adanmışlığın ve sevginin varlığı olan birinin önünde eğilirken, kimin huzurunda durduğumu sormaya gerek yok!
bahaullah'ın günümüze ulaşan fotoğrafları varsa bile, bahailer bu fotoğrafların kullanılmasına pek hoş bakmazlar.


bab, tanrının yakında hz. musa, hz. isa ve hz. muhammed benzeri bir peygamber göndereceğini vaaz eden iranlı bir tüccardı. o ve binlerce takipçisi, inançları nedeniyle iranlı yetkililer tarafından idam edilmiştir. 1863 yılında ise, bahaullah sürgün edildi ve bağdat'ta bab'ın önceden bildirmiş olduğu peygamber olduğunu ilan etti. böylece, yeni din olan bahailik kurulmuş oldu.
bahaullah, osmanlı yetkilileri tarafından, önce edirne daha sonra akka'da hapis cezasına çarptırıldı. bahaullah pek çok kitap yazmış olup bunların yaklaşık yüzde 11'i ingilizceye çevrilmiştir. hatta, bahaullah'ın tespit edilen, yazmış olduğu 15.000 metin vardır. tabii bunların hepsi kitap değil, çeşitli mektuplar falan. eserlerinin toplam hacmi, kur'an'ın 70 katı ve eski ahit ile yeni ahit'in toplamının 15 katı büyüklüğündedir.
1890 yılında, cambridge profesörü ve oryantalist edward granville browne, bahaullah ile bir röportaj yapmıştır. bahaullah hakkında şöyle yazmıştır:
....bu yolculuğumun doruk noktasına ulaşan olay hakkında en azından birkaç söz söylemek isterim. bahji'ye yerleşmemden sonraki günün sabahı, behá'nın küçük oğullarından biri oturduğum odaya girdi ve onu takip etmem için bana işaret etti. bunu yaptım ve hatırladığım kadarıyla (aklım başka düşüncelerle doluydu) bir mermer mozaikle kaplı geniş bir salona bakmaya neredeyse hiç zaman bırakmayan geçitlerden ve odalardan geçtim. bu büyük bekleme odasının duvarına asılı bir perde önünde, ben ayakkabılarımı çıkarırken çocuk bir an durakladı. sonra hızla geri çekildi ve ben geçerken perdeyi düzeltti, daha sonra kendimi büyük bir yerde buldum. üst tarafı alçak bir sedirle çevriliydi, kapının karşısındaki tarafa ise iki veya üç sandalye yerleştirilmişti. nereye gittiğimden ve kimi göreceğimden belli belirsiz şüphe duysam da (çünkü bana açık bir şey söylenmemişti), bu şüpheye rağmen, bu odanın önemsiz olmadığının kesinlikle bilincindeydim. divanın duvarla buluştuğu köşede, tepesinde keçe bir başörtü bulunan ve dervişler tarafından táj adı verilen (ancak alışılmadık kadar yüksek) olan keçeli bir baş elbisesi ile taçlanmış muhteşem ve saygıdeğer bir kişi oturuyordu. baktığım kişinin yüzünü tarif edemememe rağmen asla unutmam. o delici gözler sanki kişinin ruhunu okuyordu; güç ve otorite sanki geniş kaşları üzerine oturmuştu; alnındaki ve yüzündeki derin çizgiler, neredeyse beline kadar ayırt edilemez biçimde akan siyah saç ve sakal, yalan gibi görünen bir yaşı ima ediyor gibiydi.... kralların gıptayla bakabileceği ve imparatorların iç çektiği bir adanmışlığın ve sevginin varlığı olan birinin önünde eğilirken, kimin huzurunda durduğumu sormaya gerek yok!
bahaullah'ın günümüze ulaşan fotoğrafları varsa bile, bahailer bu fotoğrafların kullanılmasına pek hoş bakmazlar.


devamını gör...
çocukken hayal edilen tanrı şekli
bembeyaz bir ışık. hâlâ öyle hayal etmeme engel olamam.
devamını gör...
hayata dair beklentiyi en aza indirgemek
bu başlığa güzel bir alıntı bırakıyorum
neden benim gibi yapmayı öğrenmiyorsun?
-sen ne yapıyorsun ki?
-kimseden hiçbir şey beklemiyorum. böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum.
josé mauro de vasconcelos
şeker portakalı
-alıntıdır-*
neden benim gibi yapmayı öğrenmiyorsun?
-sen ne yapıyorsun ki?
-kimseden hiçbir şey beklemiyorum. böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum.
josé mauro de vasconcelos
şeker portakalı
-alıntıdır-*
devamını gör...
stefan zweig alıntıları
her şey kaybedildiğinde elinde son kalan için umutsuzca mücadele ediliyor. hikayeler / stefan zweig
devamını gör...
nazar boncuğu
eğer kötü birşeylerden koruyacağı düşünülüyorsa şirktir. müslümanların uzak durması gerekir.
devamını gör...
6 kasım 2002 fenerbahçe galatasaray maçı
puan sıralamasından kıyas yapıyorsak, 2010-11 sezonu fenerbahçe ve galatasaray'ın puan tablosundaki yerleri:

tarih asla 6 kasım 2002 tarihini 6-0'lık büyük skoru unutmayacak. *

tarih asla 6 kasım 2002 tarihini 6-0'lık büyük skoru unutmayacak. *
devamını gör...
blackpink
yeni yazarlardan birinin nickidir ve dünyaca ünlü kore asılı bir kız grubudur. yanlış hatırlamıyorsam grup 2016 ağustos ayında çıkış yapmıştı. koreyle tek ilişkisi lee joon gi olan ben seve seve dinlemekteyim.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının çıkma teklifi hikayesi
iki buçuk yıllık platonik bir evreden sonra kafamda tasarladığım naçizane bir plan ile kendisine açılma kararı aldım. plana göre kendisini eski usul numaralar ile gizleyen iki arkadaşımın yardımı ile hesap ödeme ve olay esnasında çalacak şarkı buradan işlerini halledecektim. mevcut şahsiyetime göre beklentinin üzerinde bir hediye alarak kendisine vermek istedim çünkü olaydan iki gün sonra kendilerinin doğum günüydü. içimde tam olarak tarif edemediğim çok garip bir his vardı. ben içimdeki bu his ile cebelleşirken kendilerinin kafeden içeri girdiğini gördüm. bulunduğum masaya doğru yönelerek karşıma oturdu. ilk yarım saat boyunca olan bitenden bihaber, karşısındaki insanı yakın arkadaş olarak gören bu kızın ve iki buçuk yıllık emeğin, arkadaşlığın yanıp kül olacağına inan kendimin sohbeti başladı. uygun bir anı bulduktan ve kendimi hazır hissettikten sonra kelimeler ağzımdan dökülmeye başladı. ilk olarak kendisine "seninle geçirdiğim 2.5 yılda sen bana her ne kadar arkadaş gözüyle baktıysan ben sana o kadar arkadaşlıktan öte bir göz ile baktım. ben her gece başımı yastığa koymadan önce bir soru sordum kendime, dedim ki: sen bu kızdan gerçekten hoşlanıyor musun? ve evet her gece kendime sorduğum bu sorunun cevabı hiç değişmeden aynıydı ben senden hoşlanmıyorum! ben seviyorum seni. çünkü hoşlanmak ile sevmek nezdimde çok farklı şeyler. hoşlanmak gelip geçici bir duyguyken sevmek bende bambaşka, baki. ben senin hayatından sen beni çıkarmadığın sürece çıkmak istemiyorum ancak şunu bilmeni isterim ki beni hayatında tuttuğun sürece senin beni sevmen için bir şeyleri sürekli deneyip duracağım... " kendisinin ne tepki vereceğini, kelimelerine nasıl başlayacağını kestirmek güçtü. çünkü ben bu kelimeleri sarf ederken gözlerini doldurabilmeyi başarmıştım. belki o da bana karşı boş değildi, bir şeyler hissediyordu. karşımda onunla, içimde ise kendim ile cebelleşirken benim için o mahur beste çoktan çalmaya başlamıştı. kendisine has, o güzel diliyle bu işin olmayacağını, benimle aynı duyguları hissetmediğini belirterek zatı şahanemi reddetti. her ne kadar bu ihtimale kendimi hazırlamış olsam da tabir-i caizse dünyam başıma yıkıldı.
edit1:
malum olaydan üç veya dört ay geçti ama gelin görün ki sevgili kafacılar aynı durumda devam ediyorum. dünyamı tekrar kuramadım bir türlü. kafanızı da bir güzel şişirdim kusuruma bakmayın. en azından yazarak içimdekileri atmak istiyorum. böyle bir başlık görünce yazmak istedim. umarım herkes sevdiği insan tarafından sevilir kendinize iyi bakın:)
edit2:
şuan durumumun nasıl olduğu hakkında mesajlarınız için çok çok teşekkür ederim. dilim döndüğünce buradan anlatayım. aradan neredeyse 1.5 yıl geçti. bu süre içerisinde kız arkadaşlarım oldu. onlarla güzel vakitler geçirdim. aslında onu unutabilmek için mi denedim böyle bir yolu ondan da emin değilim ancak hiçbiri kendilerinin yerini tutamadı. yaşanmamışlığın özlemini duymak mı bu? yoksa başka bir şey mi bilemiyorum ama olmadı işte. hala seviyorum onu hala özlüyorum. bitmeyen bir şeyler var içimde tek taraflı. gülüşü, bakışı bir olaya vereceği tepki dahi beynimin içine kazılı unutamıyorum. zaten unutmak da istemiyorum aslında. hasretiyle yaşayıp gidiyorum öyle. devam etmeye çalışıyorum..
edit1:
malum olaydan üç veya dört ay geçti ama gelin görün ki sevgili kafacılar aynı durumda devam ediyorum. dünyamı tekrar kuramadım bir türlü. kafanızı da bir güzel şişirdim kusuruma bakmayın. en azından yazarak içimdekileri atmak istiyorum. böyle bir başlık görünce yazmak istedim. umarım herkes sevdiği insan tarafından sevilir kendinize iyi bakın:)
edit2:
şuan durumumun nasıl olduğu hakkında mesajlarınız için çok çok teşekkür ederim. dilim döndüğünce buradan anlatayım. aradan neredeyse 1.5 yıl geçti. bu süre içerisinde kız arkadaşlarım oldu. onlarla güzel vakitler geçirdim. aslında onu unutabilmek için mi denedim böyle bir yolu ondan da emin değilim ancak hiçbiri kendilerinin yerini tutamadı. yaşanmamışlığın özlemini duymak mı bu? yoksa başka bir şey mi bilemiyorum ama olmadı işte. hala seviyorum onu hala özlüyorum. bitmeyen bir şeyler var içimde tek taraflı. gülüşü, bakışı bir olaya vereceği tepki dahi beynimin içine kazılı unutamıyorum. zaten unutmak da istemiyorum aslında. hasretiyle yaşayıp gidiyorum öyle. devam etmeye çalışıyorum..
devamını gör...
the albatross (kısa film)
alex karonis, alex jeremy ve joel best tarafından çekilen bir kısa animasyon filmidir.

yaş aldıkça ve planlanan hayat gerçekleşmedikçe insanların içinde büyük bir boşluk oluşur. bu boşluk devasa bir kara delik gibi büyüdükçe büyür ve insanın içindeki yaşama sevinci benzeri her şeyi alıp götürür. artık geriye sadece karamsarlık kalmıştır ve bir türlü gelmeyen ölümü beklemek.
filmde tıkanma ve tutulma yaşayan ve artık istediği gibi yazmayan artık genç de olmayan bir yazarın yanına şişe şişe viski alarak balık avına çıkmasını izliyoruz. bir süre sonra yazar başarısız birkaç denemeden sonra oltasını kaybeder ve umudu da tükenir ta ki yanına küçük bir kuş gelene kadar. bundan sonrası ise acılı ve şeffaf bir yüzleşme.
filmdeki karakter yetmiş yıllık hayatına yedi yüz yıllık bir yaşam sığdıran amerikalı yazar ve oyuncu sterling hayden’dan esinlenilerek yaratılmıştır. hayden yazarlık ve oyunculuğun yanı sıra bir kaptandır da aynı zamanda. ve bu kısa filmde kullanılan ses de kendisine aittir. bu ses 1983 yılında yani yazar ölmeden üç yıl önce çekilen pharos of chaos belgeselinden alınmıştır.
the albatross

yaş aldıkça ve planlanan hayat gerçekleşmedikçe insanların içinde büyük bir boşluk oluşur. bu boşluk devasa bir kara delik gibi büyüdükçe büyür ve insanın içindeki yaşama sevinci benzeri her şeyi alıp götürür. artık geriye sadece karamsarlık kalmıştır ve bir türlü gelmeyen ölümü beklemek.
filmde tıkanma ve tutulma yaşayan ve artık istediği gibi yazmayan artık genç de olmayan bir yazarın yanına şişe şişe viski alarak balık avına çıkmasını izliyoruz. bir süre sonra yazar başarısız birkaç denemeden sonra oltasını kaybeder ve umudu da tükenir ta ki yanına küçük bir kuş gelene kadar. bundan sonrası ise acılı ve şeffaf bir yüzleşme.
filmdeki karakter yetmiş yıllık hayatına yedi yüz yıllık bir yaşam sığdıran amerikalı yazar ve oyuncu sterling hayden’dan esinlenilerek yaratılmıştır. hayden yazarlık ve oyunculuğun yanı sıra bir kaptandır da aynı zamanda. ve bu kısa filmde kullanılan ses de kendisine aittir. bu ses 1983 yılında yani yazar ölmeden üç yıl önce çekilen pharos of chaos belgeselinden alınmıştır.
the albatross
devamını gör...
bremen mızıkacılarının sokağa çıkma yasağı yüzünden aç kalması rezaleti
almanya muasır medeniyetler seviyesine ulaşalı çok olduğundan, sorun kendilerine bağlanan sosyal yardımlarla çözülmüştür. ayrıca bir bağış kampanyası başlatacakları ve bu yolla sanatlarını icraya devam edecekleri yönünde bilgi vermişlerdir. rezalet değil, dış güçler tarafından türkiye'yi kötülemek için yapılan bir algı operasyonudur. yazıklar olsun.
devamını gör...
exsanguination
latince kökenli bir kelimedir. ex, out of olarak kullanılmış ve dışında manasına gelmekte.
sangui ise kan manasına gelmekte. ortaya dışarda ya da dışında kan gibi bir anlam çıkıyor.
türkçe yazılışı eksanguinasyon olan bir canlının kanını boşaltma işlemidir.
aynı zamanda kan kaybı manasına gelir. aşırı kan kaybından ölme olarak da bilinir.
hayvan kesimlerinde çokça uygulanan bir yöntemdir. insanda yaklaşık 4-6 litre kadar kan bulunur.
kişi bunun üçte birini kaybettiğinde dâhi ölebilir.
sangui ise kan manasına gelmekte. ortaya dışarda ya da dışında kan gibi bir anlam çıkıyor.
türkçe yazılışı eksanguinasyon olan bir canlının kanını boşaltma işlemidir.
aynı zamanda kan kaybı manasına gelir. aşırı kan kaybından ölme olarak da bilinir.
hayvan kesimlerinde çokça uygulanan bir yöntemdir. insanda yaklaşık 4-6 litre kadar kan bulunur.
kişi bunun üçte birini kaybettiğinde dâhi ölebilir.
devamını gör...
the do
olivia merilahti gibi tatlı bir soliste sahip, fransız/fin folk rock ve bağımsız rock grubu.
şöyle bir performansı var ki sesine mi, hareketlerine mi hangi birine aşık olayım? bu kesmez derseniz full performance (live on kexp)den devam.
şöyle bir performansı var ki sesine mi, hareketlerine mi hangi birine aşık olayım? bu kesmez derseniz full performance (live on kexp)den devam.
devamını gör...
yusufçuk
yaklaşık bir yıl boyunca uçabilecek olgunluğa erişmek için suda larva olarak gelişimini tamamlamaya çalışan, uçmaya başladığında sivrisinek ve küçük arılarla beslenen,
erkeği sadece birkaç hafta sürecek hayatında neslini devam ettirmek için eş aramakla zamanını geçiren, ilk ve tek çiftleşmesi sonrasında da dişisi tarafından kafası yenmek suretiyle öldürülerek ömrünü tamamlayan bahtsız uçucu böcek.
peygamber devesi böceği ile ortak özellikleri olan bu alışkanlıkları, dilimizde çok kullanılan "başının etini yemek" deyiminin de çıkış noktasıdır.
erkeği sadece birkaç hafta sürecek hayatında neslini devam ettirmek için eş aramakla zamanını geçiren, ilk ve tek çiftleşmesi sonrasında da dişisi tarafından kafası yenmek suretiyle öldürülerek ömrünü tamamlayan bahtsız uçucu böcek.
peygamber devesi böceği ile ortak özellikleri olan bu alışkanlıkları, dilimizde çok kullanılan "başının etini yemek" deyiminin de çıkış noktasıdır.
devamını gör...
melisho (yazar)
mahlası bana melisa ismini anımsatıyor. severim kendisini.
edit : yok melisa değilmiş arkadaşlar :((
edit : yok melisa değilmiş arkadaşlar :((
devamını gör...
iki satırda derdini anlat
iki satıra sığsaydı zaten dertli olmazdım.
devamını gör...