eisoptrofobi
aynalardan korkmadır.
devamını gör...
merdumgiriz_
uzun zamandır beni dinleyen,kahrımı çeken, benimle vakit geçiren harika ve mütevazı yazar.
hayata dair bir gaye'si amacı var. gidecek bir yolu var. müzik zevki de harika.
her anlamda yazar.herkesin hayatında olması gereken kişi. (oksijen gibi)
yazacak çok şey var aslında.
ama şimdilik bu kadar.
hele güneş bir doğsun.
hayata dair bir gaye'si amacı var. gidecek bir yolu var. müzik zevki de harika.
her anlamda yazar.herkesin hayatında olması gereken kişi. (oksijen gibi)
yazacak çok şey var aslında.
ama şimdilik bu kadar.
hele güneş bir doğsun.
devamını gör...
yaşam nedir
ne şekilde bakıyor olursak olalım kuantum biyolojisi'nin temeli diyebiliriz. ( kuantum biyoloji -veya biyolojisi de denilebilir-hakkında genel bir bilgi için kaynak bırakacağım en alta.) başlık sahibi yazar biraz bahsetmiş fakat eksik olan çok küçük bir bilgiyi ben tamamlayayım; erwin schrödinger bu eseri ile dna molekülünün yapısını keşfeden watson, crick ve wilkins'e ilham olmuştur ve araştırmalarının temellerini atan önemli etkenlerden biri schrödinger'in ortaya sunduğu görüşlerdir. termodinamik yasasına göre hepimiz çürüme yasasına tâbiyiz, schrödinger ise önemli bir noktaya parmak basıyor; entropiye gösterilen direnç eğilimi ve bunu bir noktada başarıyor olmanın altında yatan etken. üzerinde durulması gereken pek çok şeyi zaten başlık sahibi yazar aktarmış. bu yüzden küçük bir alıntı bırakıyorum yalnızca.
--- alıntı ---
"an isolated system or a system in a uniform environment (which for the present consideration we do best to include as a part of the system we contemplate) increases its entropy and more or less rapidly approaches the inert state of maximum entropy. we now recognize this fundamental law of physics to be just the natural tendency of things to approach the chaotic state (the same tendency that the books of a library or the piles of papers and manuscripts on a writing desk display) unless we obviate it. (the analogue of irregular heat motion, in this case, is our handling those objects now and again without troubling to put them back in their proper places.)"
--- alıntı ---
www.google.com/url?sa=t&...
( pdf formatında, yüzeysel ve kafa karıştırmayacak türkçe bir kaynak tercih ettim, daha kapsamlı bir kaynak için araştırma yapma hakkınız saklıdır.) *
--- alıntı ---
"an isolated system or a system in a uniform environment (which for the present consideration we do best to include as a part of the system we contemplate) increases its entropy and more or less rapidly approaches the inert state of maximum entropy. we now recognize this fundamental law of physics to be just the natural tendency of things to approach the chaotic state (the same tendency that the books of a library or the piles of papers and manuscripts on a writing desk display) unless we obviate it. (the analogue of irregular heat motion, in this case, is our handling those objects now and again without troubling to put them back in their proper places.)"
--- alıntı ---
www.google.com/url?sa=t&...
( pdf formatında, yüzeysel ve kafa karıştırmayacak türkçe bir kaynak tercih ettim, daha kapsamlı bir kaynak için araştırma yapma hakkınız saklıdır.) *
devamını gör...
sevilen şiirin en vurucu dizeleri
hayaller kuruyor çaresiz, sonra da arşınlıyor hayallerini
bir iki yapıyor bunu, derken bırakıyor
derken bırakır mı hiç, bu öyle güzel ki;
denizin yanında uykusuzluk gibi.
edip cansever
bir iki yapıyor bunu, derken bırakıyor
derken bırakır mı hiç, bu öyle güzel ki;
denizin yanında uykusuzluk gibi.
edip cansever
devamını gör...
nickaltı sevişmeleri
hayretler içerisinde okuduğum sevişmelerdir. çok acayip fanteziler dönüyor dostlar burada ve hatta benim dahi ilk defa gördüğüm öğrendiğim şeyler oluyor. bir gün kanlı bıçaklı olan yazarlar bir sonraki gün nickaltında sevişmeye ve mükemmel fanteziler yapmaya başlıyor. elbette bunlar güzel şeyler ve bu güzelliklerin her zaman devam etmesi beni mutlu eder.*
devamını gör...
sevdiğimiz insanları üzme nedenimiz
sevdiklerimizi hayatımızdan hiç çıkmayacaklarını düşündüğümüz için üzeriz.
belki sevgilerini garantilediğimiz içindir bu rahatlığımız, belki de fazla beklentimiz olduğundandır hayal kırıklıklarımız, öfkelerimiz, kırıp dökmelerimiz.
belki sevgilerini garantilediğimiz içindir bu rahatlığımız, belki de fazla beklentimiz olduğundandır hayal kırıklıklarımız, öfkelerimiz, kırıp dökmelerimiz.
devamını gör...
sözlük yazarlarının tanışmak istedikleri normal sözlük yazarları
tanışmak isteyen tanışmak istediğine merhaba desin. ısırılırsanız hastane masraflarınızı karşılayacağıma söz veriyorum.
devamını gör...
normal sözlük'te moderatörler seçimle belirlensin kampanyası
devamını gör...
mortaks: yazının dört mevsimi
aşkın üç rengi
bölüm 3
iki aşık, binbir çiçek desenli kıyafetini giymiş olan bahçede el ele yürüyorlardı ki prenses rozalin’i bulmak için çıktığı macerayı anlatmaya başladı. öyle heyecanlı anlatıyordu ki adeta küçücük bir kız çocuğu gibiydi. onun bu tavırlarını ve gözlerindeki ışıltıyı gören prens ise sadece hayran olmuş bir vaziyette izlemek ve dinlemekle yetiniyordu. aslında çok tehlikeli olan fakat prenses tarafından çok tatlı bir şekilde anlatılan bu masalı can kulağı ile dinlediği için hiç araya girmedi. heyecanlı bir ruh hali içinde dinliyordu ve içten içe böyle bir maceraya atıldığı için prensese kızıyordu. aynı zamanda prensesin ona hissettiği aşktan öylesine etkileniyordu ki kızgınlığı hemen geçiyordu. prensesi dinlerken kendi kendine acaba ben olsam ne yapardım diye de sormaktan geri kalmıyordu. cevabı ise hiç değişmiyordu: "bir nefes süresi kadar bile düşünmeden evet."
prenses, rozalin ile yaptığı anlaşmayı anlatmaya başladığında bir an için duraksadı. yüzünde bir hüzün, bir düşünme hali, bir umutsuzluk belirdi. prens ufak bir şaşkınlık anından sonra anlatmaya devam etmesini istedi. prenses hikayenin kalan kısmını bir solukta anlattı. prensesin anlaşma karşılığında rozalin’e 10 yılını verdiğini öğrenen prens adeta şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş gibiydi. ne diyeceğini ne düşüneceğini kestirememiş bir halde olduğu yere çöktü kaldı. gözleri her an patlamaya hazır fırtına bulutları gibi dolmuştu.
prensin bu kadar kahrolduğunu gören prenses hemen onun yanına çöktü ve ona: “sakın üzülme sevgilim. şayet oradan panzehir olmadan gelseydim, sana ve aşkımıza ihanet etmiş olacaktım. benim için seninle geçireceğim bir dakika, sensiz geçireceğim 10 yıldan daha değerlidir. ayrıca hem rozalin’e hem de melina’ya yardım etmiş oldum ki onlara borçlu kalmak istemezdim zira seni kurtarmamda çok fazla yardımları dokundu. ikisi de ziyadesiyle harikulade kadınlar, yapmış olduğum iyiliği sonuna kadar hak ediyorlar.”
prens: "seni anlayabiliyorum sevgilim. lakin senden uzakta bir saniye bile geçiremeyen beni, sensiz 10 yıl geçirme düşüncesi kahrediyor. sana bir şey olursa ben zaten artık yaşamıyor olurum. o andan itibaren yaşayan bir ölü olmaktansa o an seninle can vermeyi yeğlerim. nefes alıp yaşamamaktansa, nefes almayıp sonsuzlukta seninle yaşamayı tercih ederim."
prenses bu sözlere çok kızmıştı. kaşlarını çattı ve kollarını göğsünde birbirine bağlayarak arkasını döndü prense. birkaç dakika sonra konuşmaya başladı naz yapan küçük çocuklar gibi.
prenses: "lütfen böyle mesnetsiz ve mutsuzluk kokan sözler söylemeyin ömrümün emaneti. hem daha genciz, birlikte çok mutlu geçireceğimiz yıllarımız elbette ki olacaktır. 10 yıl dediğiniz nedir ki? sizin için tanrı’nın bana emaneti olan bütün ömrü verebilirim hiç düşünmeden. bu tanrı’ya ihanet edeceğim anlamına gelecek olsa bile. fakat prensim bir an önce bu krallıklardan ve ailelerden uzaklaşmamız gerekmektedir. başımıza gelen son olaydan sonra bir yenisinin olması sürpriz olmayacaktır. seni prenses melina ile evlendirmek için her şeyi yapacaklardır. zannımca bizimkiler de aynı şeyleri yapabilecek zihniyete sahiptirler. bu sebeple buralardan gitmemiz gerektiği kanaatindeyim."
prensin gözü uzaklara daldı. düşünceler deryasında çırpınmaya başladı. prenses sonuna kadar haklıydı. eğer mutlu olmak istiyorlarsa buralardan gitmeleri gerekiyordu.
prens: "canım prensesim, mühürlü kaderim. istediğin gibi olsun her şey, yarın gece buralardan ayrılalım, uzak diyarlara gidelim. terk edelim bu kötü insanların bulunduğu diyarı." dedi.
ertesi gece iki krallığın sınır bölgesinde buluşacaklarına dair sözleşerek ayrıldılar. yürekleri oluk oluk kanarcasına...
krallıklarına dönmeden önce son bir kez dönüp buluşturdular alev alev parlayan gözlerini karanlığın en koyu olduğu yerde. ertesi gece sözleştikleri vakitte buluştular ve kimseye görünmeden uzaklaştılar krallıklarından, uzaklara doğru. tek çarelerinin bu olduğunu biliyorlardı. bu teklifi kendisinin yapmasına rağmen prensesin yüzü yine de asıktı. prens yüzünün neden asık olduğunu sordu.
prenses: "ne kadar farkında olsam da çaresizliğimizin, yine de evimiz bildiğimiz yerden bir anda böyle kimseye haber vermeden kaçmak beni biraz üzdü. keşke her şey daha farklı olsaydı."
prens: “evet sevgilim doğru söylüyorsun ama saadetimiz için bunu yapmamız şart. hem melina biliyor gittiğimizi, ona veda edebildik en azından. o da kararımızı doğru buldu. senin yerinde olsa aynı şeyi yapacağını söylemedi mi? bu sebeple üzülmemelisin zamanımın anlamı. bizim için, sevgimiz ve mutluluğumuz için tek çaremiz bu.” dedi ve sarıldı prensese.
yaşanmışlıklarını, krallıklarını, ailelerini ve diğer tüm sevdiklerini geride bırakarak el ele tutuştular ve emin adımlarla yürümeye devam ettiler. çünkü onların dünyası birbirleri olmadan artık bir hiçti. her şeyi geride bırakarak daima beraber olabilecekleri yeni bir hayata doğru yol aldılar...
mutluluk artık onlar için bir hayal değildi.
onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine demeye hazırlanırken bizler,
gökten üç elma düş....
hayır yere düşen elmalar değildi, prensesti. prens bir anda elinin boşta kaldığını farketti. sımsıkı tuttuğu el aynı şekilde karşılık vermiyordu, tamamen tepkisizdi. kafasını yan tarafa çevirmeye korkuyordu. kalbi korkuyla çarpıyordu, içinde bir ürperme hissetti, tüyleri diken diken olmuştu. midesine kramplar giriyordu. o kısacık an sanki yıllarca sürmüştü ve yaşlandırmıştı ruhunu. yan tarafında dolunayın aydınlattığı çimenlerde yüreğinin artık çarpmadan uzanışını izliyordu. çok hızlı bir şekilde nefes alıp vermeye başladı, kalp krizi geçirecek gibiydi. bir eliyle hareketsiz avuçları sımsıkı tutuyordu, hiçbir zaman gitmesine izin vermeyecekmişçesine. diğer eliyle sıkışan kalbini tutuyordu, sökmek istermişçesine. prensesin hareketsiz kolunu sallamaya başladı ama tepki yoktu. kolu ne zaman yukarı kaldırsa bıraktığı anda aşağı düşüyordu, bir ağacın yaprağının sonbaharda toprakla buluşması gibi. kabullenemiyordu bu durumu, prensesin omuzlarından tuttu, silkelemeye başladı. prensesin kafası kontrolsüzce ileri geri hareket ediyordu. solmuş bir çiçeğin boynu gibi kenara düşüyordu. yavaş yavaş prensesin kalbine doğru uzandı ve dinlemeye başladı. hiçbir kuş sesi gelmiyordu. sanki ölüm sessizliği çökmüştü o kuş cenneti yüreğine. prensin aklı, kendisini teselli etmeye çalışan pervasız bir arkadaş gibi asla kabullenmek istemediği gerçeği haykırıyordu yüreğine. prens o kelimeyi söyleyemiyordu kendi kendine, asla kabul edemezdi bu durumu, daha çok uzun zamanlar beraber olacaklardı. hayalleri vardı, mutlu olacaklardı. bu düşünceler şu an yerde hareketsizce uzanan prensesin bedeni gibi hareketsizce uzanıyordu prensin zihin mezarlığında.
prensin elleri titremeye başladı, geriye doğru sendeledi, ayağa kalkamadan sırt üstü düştü. sıcaktan insanların uyuyamadığı o yaz gecesinde tir tir titremeye başladı, kutuplarda çıplak kalan bir insan gibi. durduramıyordu kendini, dişlerini sıkmıştı. o kadar çok sıktı ki dişlerini birkaçı kırıldı. prens öyle bir çığlık kopardı ki gökyüzündeki meleklerden yerin en dibindeki zebanilere kadar herkes bu çığlığı duymuştu. öyle hüzün dolu bir çığlıktı ki bulutlar bile gözyaşı dökmeye başladılar.
dünya onun için artık bir çukurdu ve o çukurun zemininde sırt üstü uzanıyordu. aklını kaybedeceğini düşündü ama bir türlü deliremiyordu. bu şekilde yaşayamayacağını da biliyordu. o an aslında hiçbir şey bilmiyordu, sadece sadece...
çılgınlar gibi ağlıyordu, bağırıyordu, tanrıya lanet ediyordu, rozalin’e lanet ediyordu, ona bu iksiri içirenlere lanet ediyordu. o anda nefreti öyle bir çoğaldı ki artık sevgi kalmamıştı bünyesinde. eğer sevgi varsa bile çok derinlere gömülmüştü. sadece nefret soluyor, damarlarında nefret dolanıyordu. nefret eğer bir insan olsaydı o an ki prens olurdu. gözleri öyle korkutucu bir hal almıştı ki onu gören vahşi hayvanlar bile ağaç kovuklarına, mağaralara saklanıyordu.
yağmura aldırış etmeden artık cansız bir bedenden başka varlığı olmayan sevdiği kadının alnına bir öpücük kondurduktan sonra eğilerek uzandığı yerden kucağına aldı ve ona bu kaderi yaşatanların yaşadığı bataklığa doğru yol almaya başladı. yani lanet olasıca krallıklarına. kaçmaya çalıştıkları bataklık onların peşini bırakmadığı gibi prensesi de içine çekmişti. prens bu bataklığa doğru ilerlemeye devam etti.
ayrılık zordu. ayrılık acıydı...
bir süre sonra krallığa ulaşmıştı. prensesi o çok sevdiği çiçek bahçesinin en güzel yerine yavaşça bıraktı. öptü alnından, okşadı o güzel yüzünü. tüm çiçeklerden, o geri dönene kadar prensese canları gibi bakacaklarına dair söz vermelerini istedi. prensin de artık içinde sevgi kalmamıştı. sevgisinin kaynağı olan biricik prensesinin ölümüne sebep olan herkes için küçücük bir merhamet bile beslemiyordu. o an yüreğindeki intikam ateşi alev alev yanmaya başladı. prensin kalbi de gözleri gibi ayrılığın siyahına bürünmüştü, kılıcını çekti ve onların hayatlarını çalanları, onların mutluluğunu yok edenleri, onlara bu acıları yaşatan herkesi öldürmeye doğru ilerlemeye başlamıştı ki bir esinti yüzünü okşadı. öyle yumuşaktı ki bu dokunuş, sanki prensesin dokunuşuydu. etrafına bakınmaya başlamıştı ki arkasından bir ses duydu: “seni her zaman seveceğim." dönüp baktığı zaman çiçeklerin içerisinde prensesin silüetini görür gibi oldu.
prenses bu diyarlardan gitmeden önce bir anlığına da olsa prensine göründü. nefretin ona hükmetmesini istemiyormuşçasına. prensesin ruhu öyle hüzün ve aşk dolu bir bakış bırakmıştı ki prensin yüreğine artık nefreti yok olmuştu prensin. sadece aşk kalmıştı. prensesin sevgi dolu sesi, bakışları, dokunuşları...
prens olduğu yerde dizlerinin üstüne çöktü, kılıcı elinden düştü. bağırmaktan sesi kısılmış olsa bile öyle sessiz bir şekilde çığlık atıyordu ki ona bu iksiri içirenlerin bile yüreği kan ağlıyordu bu sessiz çığlıklar nedeniyle.
içinizdeki o sevginin sahibi artık yoksa o sevginin de bir değeri kalmıyordu. o aşk da sevdiğiniz ile gidiyordu. yerini kaplayan mutsuzluk, hüzün o kadar büyük oluyordu ki nefes bile aldırmıyordu. haykırmak, bağırmak istersiniz de sesiniz çıkmaz ya, karanlıkların içindeki o ışık hüzmesine koşarsınız da o ışık bir anda kaybolur ya, bu da öyledir işte. yokluğunun ağırlığı omuzlarınıza çöktüğünde kaldıramazsınız. evet belki dışarıdan yaşıyormuş gibi görünebilirsiniz. ama gerçekten seven iki insandan biri ölürse öbürü de onunla ölür. sizi tamamlayan kişi artık yanınızda olmazsa bu dünyada yarım kalırsınız.
ne yapsanız hep eksik kalır. onsuzluk kalbinize saplanan bir hançer gibidir. kesik kesik soluk alırsınız ama acı dayanılmazdır. her bir solukta canınız daha da çok yanar. yaşamınızı güzelleştiren, aklınıza gelmesi bile sizi gülümseten, onun geleceği zamanı iple çektiğiniz, yanında özgür ama bir o kadar da ona bağlı hissettiğiniz o insan artık yoksa hayatınızda, yaşamanın da bir anlamı kalmaz aslında. aşk böyledir. varlığı sizi mutlu ve sevinçli yapar ama yokluğu da sizi mahveder.
dipsiz bir çukurdur aslında onsuzluk. düşersiniz, düşersiniz, daha da düşersiniz. ne tutunacak bir yer vardır ne de bir ışık. o sonsuz boşluğu dolduracak tek kişi de gittiyse eğer evet, işte o zaman o çukurdan çıkamazsınız. hüzün sanki kolları varmış gibi sizi sarar. bir zaman sonra boğulmaya başlarsınız. çırpınırsınız, kurtulmaya çalışırsınız ama sizi bırakmaz.
bir an sonra okyanusun altında gibi hissedersiniz. nefesiniz hızla tükenmektedir. yukarıya doğru yüzdüğünüzü zannedersiniz ama aslında daha da dibe battığınızı fark etmezsiniz. sonra pes edersiniz. size o soluğu tekrardan verebilecek olan tek kişi de yoktur artık. o okyanusun dibinde oturursunuz. onun yanına gitmek için beklersiniz. aklınızda, kalbinizde, tüm benliğinizde onun adı durmadan zuhur ederken siz sadece kavuşacağınız günü beklersiniz. acı sizi öldürür ama aynı zamanda da yaşatır. aşk gibidir işte. aşk da yaşatır lakin yeri geldiğinde sizi öldürmesini de çok iyi bilir.
ayrılık her zaman acıydı. prensin kalbi de prensesi ile beraber gitmişti. sevdiği olmadan bu dağ bu taş neye yarar. o yağmur ekinlere nasıl can verir. güneş yerküreyi yakar adeta, çekilen ızdırabın yüreği yaktığı gibi. sevdiği bu dünyadan göçmüşse, artık prens eski prens değildir. içindeki aşk sevdiği ile beraber gitmiştir.
aşık olduğunuzda ayrı düşmek aklınıza bile gelmez çünkü bilirsiniz ki seven iki insan için ayrılık olamaz. ölüm de olsa gerçek aşıklar için ayrılmak yoktur aslında çünkü ruhları bütünleşmiştir ve bu enerji asla kaybolmayacaktır.
elinizi uzattığınızda sevdiğinizin yüzü orada olsun istersiniz. gülüşünüz gülüşüne değsin, saçlarınız birbirine karışsın, gözleriniz hiç başka yere bakmasın istersiniz. fakat o canınızdan çok sevdiğiniz kişi artık yoksa elleriniz boşluğa düşüyorsa, gülüşünüz solmuşsa, saçlarınız sert rüzgarda savruluyorsa ve gözleriniz hep onu arıyorsa yaşanır mı bu dünyada diye düşünüyor olsanız da onun hatırasını yaşatmanız gerekmektedir. sizin mutlu olmanızı isterdi, o gitmiş olsa bile kalanlara birlikte geçirdiğiniz güzel anıları aktarmanızı ve yeni nesillere umut olmanızı isterdi. aşkın hiçbir zaman ölmeyeceğini öğretmenizi isterdi.
"seni her zaman seveceğim prensim, beni asla unutma fakat geleceği yaşamayı da aksatma.
elveda..."
edit: herkese merhabalarr. hikayemizin son bölümü de sizlerle. umarım beğenmişsinizdir. biz bu bölümde gerçekten çok hüzünlendik. ama prens ve prenses hep kalbimizde olacak. onların aşkları bize umut verecek. umarım bu hikaye size de bir şeyler katabilmiştir. bizi çok düşündürdü aslında çoğu zaman. sizleri de düşündürebilmiştir umarım. ilk hikayemiz "aşkın üç rengi" burada sona eriyor fakat zihnimizde onlar hep var olacaklar.
başka bir yazı ile ilerleyen günlerde görüşmek dileğiyle. ne olursa olsun aşk hep sizinle olsun...
bölüm 3
iki aşık, binbir çiçek desenli kıyafetini giymiş olan bahçede el ele yürüyorlardı ki prenses rozalin’i bulmak için çıktığı macerayı anlatmaya başladı. öyle heyecanlı anlatıyordu ki adeta küçücük bir kız çocuğu gibiydi. onun bu tavırlarını ve gözlerindeki ışıltıyı gören prens ise sadece hayran olmuş bir vaziyette izlemek ve dinlemekle yetiniyordu. aslında çok tehlikeli olan fakat prenses tarafından çok tatlı bir şekilde anlatılan bu masalı can kulağı ile dinlediği için hiç araya girmedi. heyecanlı bir ruh hali içinde dinliyordu ve içten içe böyle bir maceraya atıldığı için prensese kızıyordu. aynı zamanda prensesin ona hissettiği aşktan öylesine etkileniyordu ki kızgınlığı hemen geçiyordu. prensesi dinlerken kendi kendine acaba ben olsam ne yapardım diye de sormaktan geri kalmıyordu. cevabı ise hiç değişmiyordu: "bir nefes süresi kadar bile düşünmeden evet."
prenses, rozalin ile yaptığı anlaşmayı anlatmaya başladığında bir an için duraksadı. yüzünde bir hüzün, bir düşünme hali, bir umutsuzluk belirdi. prens ufak bir şaşkınlık anından sonra anlatmaya devam etmesini istedi. prenses hikayenin kalan kısmını bir solukta anlattı. prensesin anlaşma karşılığında rozalin’e 10 yılını verdiğini öğrenen prens adeta şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş gibiydi. ne diyeceğini ne düşüneceğini kestirememiş bir halde olduğu yere çöktü kaldı. gözleri her an patlamaya hazır fırtına bulutları gibi dolmuştu.
prensin bu kadar kahrolduğunu gören prenses hemen onun yanına çöktü ve ona: “sakın üzülme sevgilim. şayet oradan panzehir olmadan gelseydim, sana ve aşkımıza ihanet etmiş olacaktım. benim için seninle geçireceğim bir dakika, sensiz geçireceğim 10 yıldan daha değerlidir. ayrıca hem rozalin’e hem de melina’ya yardım etmiş oldum ki onlara borçlu kalmak istemezdim zira seni kurtarmamda çok fazla yardımları dokundu. ikisi de ziyadesiyle harikulade kadınlar, yapmış olduğum iyiliği sonuna kadar hak ediyorlar.”
prens: "seni anlayabiliyorum sevgilim. lakin senden uzakta bir saniye bile geçiremeyen beni, sensiz 10 yıl geçirme düşüncesi kahrediyor. sana bir şey olursa ben zaten artık yaşamıyor olurum. o andan itibaren yaşayan bir ölü olmaktansa o an seninle can vermeyi yeğlerim. nefes alıp yaşamamaktansa, nefes almayıp sonsuzlukta seninle yaşamayı tercih ederim."
prenses bu sözlere çok kızmıştı. kaşlarını çattı ve kollarını göğsünde birbirine bağlayarak arkasını döndü prense. birkaç dakika sonra konuşmaya başladı naz yapan küçük çocuklar gibi.
prenses: "lütfen böyle mesnetsiz ve mutsuzluk kokan sözler söylemeyin ömrümün emaneti. hem daha genciz, birlikte çok mutlu geçireceğimiz yıllarımız elbette ki olacaktır. 10 yıl dediğiniz nedir ki? sizin için tanrı’nın bana emaneti olan bütün ömrü verebilirim hiç düşünmeden. bu tanrı’ya ihanet edeceğim anlamına gelecek olsa bile. fakat prensim bir an önce bu krallıklardan ve ailelerden uzaklaşmamız gerekmektedir. başımıza gelen son olaydan sonra bir yenisinin olması sürpriz olmayacaktır. seni prenses melina ile evlendirmek için her şeyi yapacaklardır. zannımca bizimkiler de aynı şeyleri yapabilecek zihniyete sahiptirler. bu sebeple buralardan gitmemiz gerektiği kanaatindeyim."
prensin gözü uzaklara daldı. düşünceler deryasında çırpınmaya başladı. prenses sonuna kadar haklıydı. eğer mutlu olmak istiyorlarsa buralardan gitmeleri gerekiyordu.
prens: "canım prensesim, mühürlü kaderim. istediğin gibi olsun her şey, yarın gece buralardan ayrılalım, uzak diyarlara gidelim. terk edelim bu kötü insanların bulunduğu diyarı." dedi.
ertesi gece iki krallığın sınır bölgesinde buluşacaklarına dair sözleşerek ayrıldılar. yürekleri oluk oluk kanarcasına...
krallıklarına dönmeden önce son bir kez dönüp buluşturdular alev alev parlayan gözlerini karanlığın en koyu olduğu yerde. ertesi gece sözleştikleri vakitte buluştular ve kimseye görünmeden uzaklaştılar krallıklarından, uzaklara doğru. tek çarelerinin bu olduğunu biliyorlardı. bu teklifi kendisinin yapmasına rağmen prensesin yüzü yine de asıktı. prens yüzünün neden asık olduğunu sordu.
prenses: "ne kadar farkında olsam da çaresizliğimizin, yine de evimiz bildiğimiz yerden bir anda böyle kimseye haber vermeden kaçmak beni biraz üzdü. keşke her şey daha farklı olsaydı."
prens: “evet sevgilim doğru söylüyorsun ama saadetimiz için bunu yapmamız şart. hem melina biliyor gittiğimizi, ona veda edebildik en azından. o da kararımızı doğru buldu. senin yerinde olsa aynı şeyi yapacağını söylemedi mi? bu sebeple üzülmemelisin zamanımın anlamı. bizim için, sevgimiz ve mutluluğumuz için tek çaremiz bu.” dedi ve sarıldı prensese.
yaşanmışlıklarını, krallıklarını, ailelerini ve diğer tüm sevdiklerini geride bırakarak el ele tutuştular ve emin adımlarla yürümeye devam ettiler. çünkü onların dünyası birbirleri olmadan artık bir hiçti. her şeyi geride bırakarak daima beraber olabilecekleri yeni bir hayata doğru yol aldılar...
mutluluk artık onlar için bir hayal değildi.
onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine demeye hazırlanırken bizler,
gökten üç elma düş....
hayır yere düşen elmalar değildi, prensesti. prens bir anda elinin boşta kaldığını farketti. sımsıkı tuttuğu el aynı şekilde karşılık vermiyordu, tamamen tepkisizdi. kafasını yan tarafa çevirmeye korkuyordu. kalbi korkuyla çarpıyordu, içinde bir ürperme hissetti, tüyleri diken diken olmuştu. midesine kramplar giriyordu. o kısacık an sanki yıllarca sürmüştü ve yaşlandırmıştı ruhunu. yan tarafında dolunayın aydınlattığı çimenlerde yüreğinin artık çarpmadan uzanışını izliyordu. çok hızlı bir şekilde nefes alıp vermeye başladı, kalp krizi geçirecek gibiydi. bir eliyle hareketsiz avuçları sımsıkı tutuyordu, hiçbir zaman gitmesine izin vermeyecekmişçesine. diğer eliyle sıkışan kalbini tutuyordu, sökmek istermişçesine. prensesin hareketsiz kolunu sallamaya başladı ama tepki yoktu. kolu ne zaman yukarı kaldırsa bıraktığı anda aşağı düşüyordu, bir ağacın yaprağının sonbaharda toprakla buluşması gibi. kabullenemiyordu bu durumu, prensesin omuzlarından tuttu, silkelemeye başladı. prensesin kafası kontrolsüzce ileri geri hareket ediyordu. solmuş bir çiçeğin boynu gibi kenara düşüyordu. yavaş yavaş prensesin kalbine doğru uzandı ve dinlemeye başladı. hiçbir kuş sesi gelmiyordu. sanki ölüm sessizliği çökmüştü o kuş cenneti yüreğine. prensin aklı, kendisini teselli etmeye çalışan pervasız bir arkadaş gibi asla kabullenmek istemediği gerçeği haykırıyordu yüreğine. prens o kelimeyi söyleyemiyordu kendi kendine, asla kabul edemezdi bu durumu, daha çok uzun zamanlar beraber olacaklardı. hayalleri vardı, mutlu olacaklardı. bu düşünceler şu an yerde hareketsizce uzanan prensesin bedeni gibi hareketsizce uzanıyordu prensin zihin mezarlığında.
prensin elleri titremeye başladı, geriye doğru sendeledi, ayağa kalkamadan sırt üstü düştü. sıcaktan insanların uyuyamadığı o yaz gecesinde tir tir titremeye başladı, kutuplarda çıplak kalan bir insan gibi. durduramıyordu kendini, dişlerini sıkmıştı. o kadar çok sıktı ki dişlerini birkaçı kırıldı. prens öyle bir çığlık kopardı ki gökyüzündeki meleklerden yerin en dibindeki zebanilere kadar herkes bu çığlığı duymuştu. öyle hüzün dolu bir çığlıktı ki bulutlar bile gözyaşı dökmeye başladılar.
dünya onun için artık bir çukurdu ve o çukurun zemininde sırt üstü uzanıyordu. aklını kaybedeceğini düşündü ama bir türlü deliremiyordu. bu şekilde yaşayamayacağını da biliyordu. o an aslında hiçbir şey bilmiyordu, sadece sadece...
çılgınlar gibi ağlıyordu, bağırıyordu, tanrıya lanet ediyordu, rozalin’e lanet ediyordu, ona bu iksiri içirenlere lanet ediyordu. o anda nefreti öyle bir çoğaldı ki artık sevgi kalmamıştı bünyesinde. eğer sevgi varsa bile çok derinlere gömülmüştü. sadece nefret soluyor, damarlarında nefret dolanıyordu. nefret eğer bir insan olsaydı o an ki prens olurdu. gözleri öyle korkutucu bir hal almıştı ki onu gören vahşi hayvanlar bile ağaç kovuklarına, mağaralara saklanıyordu.
yağmura aldırış etmeden artık cansız bir bedenden başka varlığı olmayan sevdiği kadının alnına bir öpücük kondurduktan sonra eğilerek uzandığı yerden kucağına aldı ve ona bu kaderi yaşatanların yaşadığı bataklığa doğru yol almaya başladı. yani lanet olasıca krallıklarına. kaçmaya çalıştıkları bataklık onların peşini bırakmadığı gibi prensesi de içine çekmişti. prens bu bataklığa doğru ilerlemeye devam etti.
ayrılık zordu. ayrılık acıydı...
bir süre sonra krallığa ulaşmıştı. prensesi o çok sevdiği çiçek bahçesinin en güzel yerine yavaşça bıraktı. öptü alnından, okşadı o güzel yüzünü. tüm çiçeklerden, o geri dönene kadar prensese canları gibi bakacaklarına dair söz vermelerini istedi. prensin de artık içinde sevgi kalmamıştı. sevgisinin kaynağı olan biricik prensesinin ölümüne sebep olan herkes için küçücük bir merhamet bile beslemiyordu. o an yüreğindeki intikam ateşi alev alev yanmaya başladı. prensin kalbi de gözleri gibi ayrılığın siyahına bürünmüştü, kılıcını çekti ve onların hayatlarını çalanları, onların mutluluğunu yok edenleri, onlara bu acıları yaşatan herkesi öldürmeye doğru ilerlemeye başlamıştı ki bir esinti yüzünü okşadı. öyle yumuşaktı ki bu dokunuş, sanki prensesin dokunuşuydu. etrafına bakınmaya başlamıştı ki arkasından bir ses duydu: “seni her zaman seveceğim." dönüp baktığı zaman çiçeklerin içerisinde prensesin silüetini görür gibi oldu.
prenses bu diyarlardan gitmeden önce bir anlığına da olsa prensine göründü. nefretin ona hükmetmesini istemiyormuşçasına. prensesin ruhu öyle hüzün ve aşk dolu bir bakış bırakmıştı ki prensin yüreğine artık nefreti yok olmuştu prensin. sadece aşk kalmıştı. prensesin sevgi dolu sesi, bakışları, dokunuşları...
prens olduğu yerde dizlerinin üstüne çöktü, kılıcı elinden düştü. bağırmaktan sesi kısılmış olsa bile öyle sessiz bir şekilde çığlık atıyordu ki ona bu iksiri içirenlerin bile yüreği kan ağlıyordu bu sessiz çığlıklar nedeniyle.
içinizdeki o sevginin sahibi artık yoksa o sevginin de bir değeri kalmıyordu. o aşk da sevdiğiniz ile gidiyordu. yerini kaplayan mutsuzluk, hüzün o kadar büyük oluyordu ki nefes bile aldırmıyordu. haykırmak, bağırmak istersiniz de sesiniz çıkmaz ya, karanlıkların içindeki o ışık hüzmesine koşarsınız da o ışık bir anda kaybolur ya, bu da öyledir işte. yokluğunun ağırlığı omuzlarınıza çöktüğünde kaldıramazsınız. evet belki dışarıdan yaşıyormuş gibi görünebilirsiniz. ama gerçekten seven iki insandan biri ölürse öbürü de onunla ölür. sizi tamamlayan kişi artık yanınızda olmazsa bu dünyada yarım kalırsınız.
ne yapsanız hep eksik kalır. onsuzluk kalbinize saplanan bir hançer gibidir. kesik kesik soluk alırsınız ama acı dayanılmazdır. her bir solukta canınız daha da çok yanar. yaşamınızı güzelleştiren, aklınıza gelmesi bile sizi gülümseten, onun geleceği zamanı iple çektiğiniz, yanında özgür ama bir o kadar da ona bağlı hissettiğiniz o insan artık yoksa hayatınızda, yaşamanın da bir anlamı kalmaz aslında. aşk böyledir. varlığı sizi mutlu ve sevinçli yapar ama yokluğu da sizi mahveder.
dipsiz bir çukurdur aslında onsuzluk. düşersiniz, düşersiniz, daha da düşersiniz. ne tutunacak bir yer vardır ne de bir ışık. o sonsuz boşluğu dolduracak tek kişi de gittiyse eğer evet, işte o zaman o çukurdan çıkamazsınız. hüzün sanki kolları varmış gibi sizi sarar. bir zaman sonra boğulmaya başlarsınız. çırpınırsınız, kurtulmaya çalışırsınız ama sizi bırakmaz.
bir an sonra okyanusun altında gibi hissedersiniz. nefesiniz hızla tükenmektedir. yukarıya doğru yüzdüğünüzü zannedersiniz ama aslında daha da dibe battığınızı fark etmezsiniz. sonra pes edersiniz. size o soluğu tekrardan verebilecek olan tek kişi de yoktur artık. o okyanusun dibinde oturursunuz. onun yanına gitmek için beklersiniz. aklınızda, kalbinizde, tüm benliğinizde onun adı durmadan zuhur ederken siz sadece kavuşacağınız günü beklersiniz. acı sizi öldürür ama aynı zamanda da yaşatır. aşk gibidir işte. aşk da yaşatır lakin yeri geldiğinde sizi öldürmesini de çok iyi bilir.
ayrılık her zaman acıydı. prensin kalbi de prensesi ile beraber gitmişti. sevdiği olmadan bu dağ bu taş neye yarar. o yağmur ekinlere nasıl can verir. güneş yerküreyi yakar adeta, çekilen ızdırabın yüreği yaktığı gibi. sevdiği bu dünyadan göçmüşse, artık prens eski prens değildir. içindeki aşk sevdiği ile beraber gitmiştir.
aşık olduğunuzda ayrı düşmek aklınıza bile gelmez çünkü bilirsiniz ki seven iki insan için ayrılık olamaz. ölüm de olsa gerçek aşıklar için ayrılmak yoktur aslında çünkü ruhları bütünleşmiştir ve bu enerji asla kaybolmayacaktır.
elinizi uzattığınızda sevdiğinizin yüzü orada olsun istersiniz. gülüşünüz gülüşüne değsin, saçlarınız birbirine karışsın, gözleriniz hiç başka yere bakmasın istersiniz. fakat o canınızdan çok sevdiğiniz kişi artık yoksa elleriniz boşluğa düşüyorsa, gülüşünüz solmuşsa, saçlarınız sert rüzgarda savruluyorsa ve gözleriniz hep onu arıyorsa yaşanır mı bu dünyada diye düşünüyor olsanız da onun hatırasını yaşatmanız gerekmektedir. sizin mutlu olmanızı isterdi, o gitmiş olsa bile kalanlara birlikte geçirdiğiniz güzel anıları aktarmanızı ve yeni nesillere umut olmanızı isterdi. aşkın hiçbir zaman ölmeyeceğini öğretmenizi isterdi.
"seni her zaman seveceğim prensim, beni asla unutma fakat geleceği yaşamayı da aksatma.
elveda..."
edit: herkese merhabalarr. hikayemizin son bölümü de sizlerle. umarım beğenmişsinizdir. biz bu bölümde gerçekten çok hüzünlendik. ama prens ve prenses hep kalbimizde olacak. onların aşkları bize umut verecek. umarım bu hikaye size de bir şeyler katabilmiştir. bizi çok düşündürdü aslında çoğu zaman. sizleri de düşündürebilmiştir umarım. ilk hikayemiz "aşkın üç rengi" burada sona eriyor fakat zihnimizde onlar hep var olacaklar.
başka bir yazı ile ilerleyen günlerde görüşmek dileğiyle. ne olursa olsun aşk hep sizinle olsun...
devamını gör...
güne bir şiir bırak
akıl gözü
seni bulmaktan önce aramak isterim.
seni sevmekten önce anlamak isterim.
seni bir yaşam boyu bitirmek değil de,
sana hep, hep yeniden başlamak isterim.
özdemir asaf - lavinia.
yky, sayfa 48.
devamını gör...
zevkler ve renkler tartışılmaz sözünün anlamı
bize uymayan bir söz.
bir birey düşünün ki , a'dan z'ye tüm hayatıyla, tüm varlığıyla ilgili kararları başkası veriyor .
doğumdan itibaren başlayıp ölüp gömülene dek devam eden bir süreç bu .
tartışılmayan, sana özgü birşey kalmıyor ki geriye ...
bir birey düşünün ki , a'dan z'ye tüm hayatıyla, tüm varlığıyla ilgili kararları başkası veriyor .
doğumdan itibaren başlayıp ölüp gömülene dek devam eden bir süreç bu .
tartışılmayan, sana özgü birşey kalmıyor ki geriye ...
devamını gör...
normal sözlük'te görülen inanılmaz çifte standart
sosyal medyayı eğlence amaçlı kullanan, çok ciddiye almayan beni şunları yazmak zorunda bırakmış çifte standart.
olayı anlatayım... üç gün önce, biraz dokundurma ve geyik amaçlı olsun diye kafa sözlük’ün artık eskisi kadar güzel gelmemesi başlığını açmıştım. başlık şakayla başladı ama gerçek oldu.
önce başlığım anında sol frame'den gizlendi. dakikalarca da öyle kaldı. cinsel içerikli olmamasına rağmen sol frame sansürüne uğrayan başlık başlığına yazdım. bir moderatör benimle iletişime geçti, sözde kesme işaretini düzelttiği için başlığın kaybolduğunu tekrar yayına alındığını söyledi.
bakınız bu ilk yalan. daha önce sol frame'de hiç kaybolmadan da imla hatalarının düzeltildiği tonla başlığa şahit oldum. işlerine gelmemişti ve gizlediler, tepkimi görünce tekrar yayına aldılar.
daha sonra ekşi'de de on iki sayfa entry yazılmış olan, benim de komik bulduğum bir başlığı burada açmak istedim. aktif solcu kızların çirkin olması başlığı. kimilerinin hoşuna gitmeyebilir, tetiklenebilirler gayet normaldir. ama bu başlıkta bir hakaret veya aşağılama yok. ki daha önce siyasi konulara yazmışlığım da yok. kadın ve erkek üzerine açılmış bir ton diğer başlık neyse bu da aynısı. bu başlık da önce sol frame'de kayboldu, daha sonra kelenderis nickli azılı bir islam düşmanı -neden böyle dediğimi birazdan göreceksiniz- başlığın altında bana hakaret etti. sonra da başlık çok geçmeden silindi.
bu kez denemek adına aktif solcu kızların güzel olması diye bir başlık açtım. bu diğer başlıktan daha uzun süre silinmeden kaldı, ben de durumu kafa sözlük’ün artık eskisi kadar güzel gelmemesi başlığına bkz vererek editledim. o editi düştükten sonra o başlık da silindi.
gelelim iki yüzlülüğün başladığı yere. olayların hemen ardından hiç iletişime geçilmeden üç gün uzaklaştırma aldım. ne kimseye bir hakaretim oldu, ne de özelden yazışmam oldu. tüm bunlar yaşandıktan toplasan on dakika sonra uzaklaştırıldım. gelen mailde ceza sebebi hakaret, trollük yazıyordu. iletişim mailine mail attım, hakareti gösterebilir misiniz diye. cevap gelmedi. bu da ikinci yalan. bana başlık altında hakaret eden kelenderis ve kızılnelson nickli kişiler ceza almadı, uyarılmadı, entrylerine dokunulmadı. beni uzaklaştırıp meydanı boş bulup arkamdan atıp tuttular.
bu vatandaşların yazdıklarına bakın, moderasyonun nasıl iki yüzlü olduğunu görün. kelenderis'in islam'a saldırdığı entryler;



kafasozluk.com/entry/178445
kafasozluk.com/entry/174793
kafasozluk.com/entry/173838
bana troll diyen kizilnelson'un hakaret içerikli entry ve provokatif başlıkları;


kafasozluk.com/entry/173127
kafasozluk.com/entry/178411
bunlar da sözlükteki başka entryler;
not: alttaki başlık entry sahibinin başına kalmış. bir başka islam düşmanı tarafından açılmıştı, silmiş entrysini. işimbu'yu itham etmiyorum yanlış anlaşılmasın.



kafasozluk.com/entry/163276
kafasozluk.com/entry/172452
kafasozluk.com/entry/172437
daha ararsak çok buluruz.
soruyorum; hangisi daha ağır? solcu kızları çirkin bulmak mı, ki buna kim karışabilir, ayrıca suç teşkil etmez. yoksa birkaç ergen ateistin inançları yukarıdaki gibi hedef alması mı, ki suçtur. lütfen gözden kaçmış bahanesine de sığınmasınlar, işlerine gelmeyen başlığı jet hızıyla gizlemeyi biliyorlar. olaydan sonra nickaltıma dadanan reşat_historian nickli kasıntı arkadaşı da buradan anıyorum, eğer samimiyse bu arkadaşlara da nickaltı girsin görelim.
sözlükte muhteşem içerik ürettiğimi iddia etmiyorum. öyle bir misyon edinecek kadar da bomboş bir hayatım yok çok şükür. kimse buna mecbur da değil. çok sulandırmadan mizah veya hicveden başlıklar açıyorum ve eğleniyorum. her hoşa gitmeyene troll mü diyeceğiz? kültür mantarı gibi takılmıyorum veya dişi değilim diye böyle mi muamele edilecek?
bilen biliyor, bu sözlük dünya sözlük denen garabet ortamın birebir çakması, tek bir farkla. orada dinci -dindar değil- sultası hakim, burada da sosyalist geçinenlerin borusu ötüyor belli ki. kör parmağım gözüne sol frame'de sürekli belirli bir ideolojiyle ilgili başlıklar / kitaplar entry girilmediği halde yukarı çıkarılıyor.
madem solculuğa -ve çirkin solcu kızlara- şövalyelik edecektiniz, diktatörcülük oynayacaktınız, islam düşmanlığına göz yumacaktınız, sözlüğün adını kafa-sol veya ateist kafa falan koysadınız. biz de yanından geçmezdik. bir başka ekşi'ye daha ihtiyaç yok. evrim ağacının bir parçası falan mı bu sözlük yoksa?
bakın sevgili aklı başında insanlar, dünya sözlük'ten yazarları çekebilmek adına ilk başta allah kelimesi büyük harfle yazılarak tribünlere oynandı. şimdi o özellik tarihe karıştı. milliyetçilere, atatürkçülere sevimli gözükmek adına atatürk başlığı da bold yazılıyordu hala öyle mi bilmiyorum. takdir sizin, samimiyet mi göz boyama mı... gel de burada ismail türüt'ü anma.
(bkz: adam var iki yüzlü utanmaz bukalemun)
sözlük kültür şelalesi olsun, kütüphaneden hallice olsun diye yırtınan, taş çatlasa yirmili yaşlarının başında, hayatı çözmüş sözlük entelijansiyası oldukça can sıkıcı. kendilerine söylüyorum, be hey eldivenle sevilesiceler, görün sözde entelektüel acınası ortamınızı. bilgi istesek sözlükte ne işimiz var, gider kaynağına bakarız. üç asırı geçmiş yaşımız varken z kuşağının kıytırık kitap film yorumlarına, yerden bitme bir grup kaknemin circlejerk ortamına kalmadık. bırakın isteyen anket başlığı açsın, isteyen kız düşürsün, kimisi flört etsin, isteyen hiciv yapsın geyik yapsın eğlensin stres atsın sulandırmadan. niye batıyor?
her neyse.
muhtemelen bu başlık ve tanım da silinecektir. ben de entrylerimi silmeye çalıştım, seri entry silmek yazılımsal olarak engellenmiş. azar azar sileceğim tamamına yakınını. eğer bir açıklama yapılır, yukarıda bahsedilen yazarlar ceza alır ve başlıkları / entryleri silinirse samimiyetlerine inanırız. yoksa aynı tas aynı hamam demektir. diğer yazarların da tepki koyması gerekir. görüldüğü gibi gücü eline alan herkes aynı davranışları sergiliyor, kimse başkasına laf atmasın.
olur da bu entry silinirse silecek kişilere sözüm, tez zamanda yüksekten kalın kapaklı bir das kapital dikine kafanıza düşer umarım.
olayı anlatayım... üç gün önce, biraz dokundurma ve geyik amaçlı olsun diye kafa sözlük’ün artık eskisi kadar güzel gelmemesi başlığını açmıştım. başlık şakayla başladı ama gerçek oldu.
önce başlığım anında sol frame'den gizlendi. dakikalarca da öyle kaldı. cinsel içerikli olmamasına rağmen sol frame sansürüne uğrayan başlık başlığına yazdım. bir moderatör benimle iletişime geçti, sözde kesme işaretini düzelttiği için başlığın kaybolduğunu tekrar yayına alındığını söyledi.
bakınız bu ilk yalan. daha önce sol frame'de hiç kaybolmadan da imla hatalarının düzeltildiği tonla başlığa şahit oldum. işlerine gelmemişti ve gizlediler, tepkimi görünce tekrar yayına aldılar.
daha sonra ekşi'de de on iki sayfa entry yazılmış olan, benim de komik bulduğum bir başlığı burada açmak istedim. aktif solcu kızların çirkin olması başlığı. kimilerinin hoşuna gitmeyebilir, tetiklenebilirler gayet normaldir. ama bu başlıkta bir hakaret veya aşağılama yok. ki daha önce siyasi konulara yazmışlığım da yok. kadın ve erkek üzerine açılmış bir ton diğer başlık neyse bu da aynısı. bu başlık da önce sol frame'de kayboldu, daha sonra kelenderis nickli azılı bir islam düşmanı -neden böyle dediğimi birazdan göreceksiniz- başlığın altında bana hakaret etti. sonra da başlık çok geçmeden silindi.
bu kez denemek adına aktif solcu kızların güzel olması diye bir başlık açtım. bu diğer başlıktan daha uzun süre silinmeden kaldı, ben de durumu kafa sözlük’ün artık eskisi kadar güzel gelmemesi başlığına bkz vererek editledim. o editi düştükten sonra o başlık da silindi.
gelelim iki yüzlülüğün başladığı yere. olayların hemen ardından hiç iletişime geçilmeden üç gün uzaklaştırma aldım. ne kimseye bir hakaretim oldu, ne de özelden yazışmam oldu. tüm bunlar yaşandıktan toplasan on dakika sonra uzaklaştırıldım. gelen mailde ceza sebebi hakaret, trollük yazıyordu. iletişim mailine mail attım, hakareti gösterebilir misiniz diye. cevap gelmedi. bu da ikinci yalan. bana başlık altında hakaret eden kelenderis ve kızılnelson nickli kişiler ceza almadı, uyarılmadı, entrylerine dokunulmadı. beni uzaklaştırıp meydanı boş bulup arkamdan atıp tuttular.
bu vatandaşların yazdıklarına bakın, moderasyonun nasıl iki yüzlü olduğunu görün. kelenderis'in islam'a saldırdığı entryler;



kafasozluk.com/entry/178445
kafasozluk.com/entry/174793
kafasozluk.com/entry/173838
bana troll diyen kizilnelson'un hakaret içerikli entry ve provokatif başlıkları;


kafasozluk.com/entry/173127
kafasozluk.com/entry/178411
bunlar da sözlükteki başka entryler;
not: alttaki başlık entry sahibinin başına kalmış. bir başka islam düşmanı tarafından açılmıştı, silmiş entrysini. işimbu'yu itham etmiyorum yanlış anlaşılmasın.



kafasozluk.com/entry/163276
kafasozluk.com/entry/172452
kafasozluk.com/entry/172437
daha ararsak çok buluruz.
soruyorum; hangisi daha ağır? solcu kızları çirkin bulmak mı, ki buna kim karışabilir, ayrıca suç teşkil etmez. yoksa birkaç ergen ateistin inançları yukarıdaki gibi hedef alması mı, ki suçtur. lütfen gözden kaçmış bahanesine de sığınmasınlar, işlerine gelmeyen başlığı jet hızıyla gizlemeyi biliyorlar. olaydan sonra nickaltıma dadanan reşat_historian nickli kasıntı arkadaşı da buradan anıyorum, eğer samimiyse bu arkadaşlara da nickaltı girsin görelim.
sözlükte muhteşem içerik ürettiğimi iddia etmiyorum. öyle bir misyon edinecek kadar da bomboş bir hayatım yok çok şükür. kimse buna mecbur da değil. çok sulandırmadan mizah veya hicveden başlıklar açıyorum ve eğleniyorum. her hoşa gitmeyene troll mü diyeceğiz? kültür mantarı gibi takılmıyorum veya dişi değilim diye böyle mi muamele edilecek?
bilen biliyor, bu sözlük dünya sözlük denen garabet ortamın birebir çakması, tek bir farkla. orada dinci -dindar değil- sultası hakim, burada da sosyalist geçinenlerin borusu ötüyor belli ki. kör parmağım gözüne sol frame'de sürekli belirli bir ideolojiyle ilgili başlıklar / kitaplar entry girilmediği halde yukarı çıkarılıyor.
madem solculuğa -ve çirkin solcu kızlara- şövalyelik edecektiniz, diktatörcülük oynayacaktınız, islam düşmanlığına göz yumacaktınız, sözlüğün adını kafa-sol veya ateist kafa falan koysadınız. biz de yanından geçmezdik. bir başka ekşi'ye daha ihtiyaç yok. evrim ağacının bir parçası falan mı bu sözlük yoksa?
bakın sevgili aklı başında insanlar, dünya sözlük'ten yazarları çekebilmek adına ilk başta allah kelimesi büyük harfle yazılarak tribünlere oynandı. şimdi o özellik tarihe karıştı. milliyetçilere, atatürkçülere sevimli gözükmek adına atatürk başlığı da bold yazılıyordu hala öyle mi bilmiyorum. takdir sizin, samimiyet mi göz boyama mı... gel de burada ismail türüt'ü anma.
(bkz: adam var iki yüzlü utanmaz bukalemun)
sözlük kültür şelalesi olsun, kütüphaneden hallice olsun diye yırtınan, taş çatlasa yirmili yaşlarının başında, hayatı çözmüş sözlük entelijansiyası oldukça can sıkıcı. kendilerine söylüyorum, be hey eldivenle sevilesiceler, görün sözde entelektüel acınası ortamınızı. bilgi istesek sözlükte ne işimiz var, gider kaynağına bakarız. üç asırı geçmiş yaşımız varken z kuşağının kıytırık kitap film yorumlarına, yerden bitme bir grup kaknemin circlejerk ortamına kalmadık. bırakın isteyen anket başlığı açsın, isteyen kız düşürsün, kimisi flört etsin, isteyen hiciv yapsın geyik yapsın eğlensin stres atsın sulandırmadan. niye batıyor?
her neyse.
muhtemelen bu başlık ve tanım da silinecektir. ben de entrylerimi silmeye çalıştım, seri entry silmek yazılımsal olarak engellenmiş. azar azar sileceğim tamamına yakınını. eğer bir açıklama yapılır, yukarıda bahsedilen yazarlar ceza alır ve başlıkları / entryleri silinirse samimiyetlerine inanırız. yoksa aynı tas aynı hamam demektir. diğer yazarların da tepki koyması gerekir. görüldüğü gibi gücü eline alan herkes aynı davranışları sergiliyor, kimse başkasına laf atmasın.
olur da bu entry silinirse silecek kişilere sözüm, tez zamanda yüksekten kalın kapaklı bir das kapital dikine kafanıza düşer umarım.
devamını gör...
yazarların google nick araştırma sonucu
zamansız saat durağı diye bir kitap çıktı. böyle bir kitap olduğunu bilmiyordum.
devamını gör...
christiane vera felscherinow
1962 almanya hamburg doğumlu aktrist ve müzisyen. aynı zamanda eski bir eroin bağımlısı. 12 yaşında esrara 13 yaşında eroine başlamış ve çok zor sancılı bir çocukluk dönemi geçirmiş. o kadar çalkantılı bir hayatı vardı ki bir filme ve bir romana konu oldu. şimdilerde oğlu ile birlikte sakin bir hayat sürüyor.
devamını gör...
ilk buluşmada yapılmaması gerekenler
benim gibi iltifat alıp utanınca ne yapacağınızı şaşırıp karşınızdakine kaba davranmayın..
devamını gör...
yazarlar ilkokulda olsa açılacak başlıklar
-saçımı çeken gamze' nin ceza almaması,
-çöp kovasında kalem açma sırasının bozulması,
-stickerlarımı kıskanan sınıf arkadaşlarım,
-çantalı boya kalemleri olanın geleceği parlak,
-konuşanlar listesi,
-tuvalete gitmek isteyenler topluluğu,
olarak sıralayacağım başlıklar.
-çöp kovasında kalem açma sırasının bozulması,
-stickerlarımı kıskanan sınıf arkadaşlarım,
-çantalı boya kalemleri olanın geleceği parlak,
-konuşanlar listesi,
-tuvalete gitmek isteyenler topluluğu,
olarak sıralayacağım başlıklar.
devamını gör...
yazarlara hediye edilmiş şarkılar
hediyeler insanları mutlu eder. küçük bir tebessüm oluşturur kimisi veya kibarca teşekkür ettirir. karşıdakine verdiğin değeri gösterir bana göre. peki sizce hediyeler sadece elle tutulan şeylerden mi oluşur? bence hayır. şarkılar var mesela..dünyanın en masrafsız hediyesidir belkide. ama aynı zamanda en içten olanıdır. "sana bir şeyler söylemek istiyorum. ama biri benim yerime anlatmış söylemek istediklerimi. bunu sana ben okuyormuşum gibi dinle, olur mu?" şarkıyı hediye eden kişi böyle düşünüp hediye etmiş olabilir. veya "dinlerken aklıma sen geldin." de diyebilir. bana göre şarkıların renkleri var. hayal gücümün fazla geliştiğinden midir bilmem ama bir şarkıyı dinlerken kafamın içinde renk tonları oluşuyor. şarkı hediye eden kişi "bu şarkının rengi sana benziyor." diyebilir. nerden bakarsanız bakın birine bir şarkı hediye etmek çok nahiftir.
bana hediye edilen şarkı ise şudur:
hediye eden kişi bu satırları okuyamayacak ama tekrardan çok teşekkür ediyorum.*
bana hediye edilen şarkı ise şudur:
hediye eden kişi bu satırları okuyamayacak ama tekrardan çok teşekkür ediyorum.*
devamını gör...
yazarların küçükken söyleyemediği kelimeler
mutfak = muftak
biberon = müdevver diyordum alakasız bir şekilde. müdevver ne biber olur biboron olur da müdevver ne yani?
biberon = müdevver diyordum alakasız bir şekilde. müdevver ne biber olur biboron olur da müdevver ne yani?
devamını gör...

