uğur mumcu
ben atatürkçüyüm, ben cumhuriyetçiyim, ben lâikim, ben antiemperyalistim, ben tam bağımsız türkiye'den yanayım, ben insan hakları savunucuyum, ben terörün karşısındayım; ben yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım diyen araştırmacı gazeteci uğur mumcu.
24 ocak 1993’te kim vurduya giden usta gazeteci.
saygı ve özlemle anıyorum.
uğurlar olsun...
24 ocak 1993’te kim vurduya giden usta gazeteci.
saygı ve özlemle anıyorum.
uğurlar olsun...
devamını gör...
gözlük kullananların korkulu rüyası
kullanmıyorum ama kullansaydım, gözlük takılıyken yüzüme gelen bir darbeden,gözlüğün camlarının kırılıp, gözüme girmesi olurdu.
devamını gör...
feminizmdeki inanılmaz mantık hatası
feministlerin kendi ayağına sıktığı mantık hatasıdır.
feminizm akımı giderek sosyalist/marksist çizgiden beslenmeye başladı. marksizm materyalist temelli bir ideoloji ve evrimi tamamen benimsiyor.
bugünkü feministler ne istiyor? erkekler kadınlardan birçok alanda daha önde, durumu eşitleyelim.
evrim ne diyor? canlılar zamanla çeşitli mutasyonlarla - adaptasyonlarla değişir - evrimleşir.
eğer erkek bugün daha maskülen ve güçlü ise,
doğa şartlarına daha iyi uyum sağlıyorsa,
hayatta kalmaya daha yatkınsa,
analitik zekası daha iyiyse,
ayda bir kere bir haftalığına iptal olmuyorsa,
demektir ki evrimsel süreçte erkek birşeyleri doğru yapmıştır ve öne geçmiştir. belki o sırada kadınlar mağarada dedikoduyla meşguldü, belki erkeğin avladığı hayvana "ayy kokuyo buuu" diyip surat ekşitiyordu, belki triplere girip mabadını dönüp yatıyorlardı. böylelikle geri kaldılar.
işte burada feministlerin mantık hatası ve ikiyüzlülüğü ortaya çıkıyor. inandıkları evrimsel süreci beğenmeyip, yapay olarak müdahalelerle değiştirmeye çalışıyorlar.
neden milyonlarca yıldır yapamadıklarını medya ve lobi destekleriyle yapmaya çalışıyorlar tartışma konusu.
feminizm akımı giderek sosyalist/marksist çizgiden beslenmeye başladı. marksizm materyalist temelli bir ideoloji ve evrimi tamamen benimsiyor.
bugünkü feministler ne istiyor? erkekler kadınlardan birçok alanda daha önde, durumu eşitleyelim.
evrim ne diyor? canlılar zamanla çeşitli mutasyonlarla - adaptasyonlarla değişir - evrimleşir.
eğer erkek bugün daha maskülen ve güçlü ise,
doğa şartlarına daha iyi uyum sağlıyorsa,
hayatta kalmaya daha yatkınsa,
analitik zekası daha iyiyse,
ayda bir kere bir haftalığına iptal olmuyorsa,
demektir ki evrimsel süreçte erkek birşeyleri doğru yapmıştır ve öne geçmiştir. belki o sırada kadınlar mağarada dedikoduyla meşguldü, belki erkeğin avladığı hayvana "ayy kokuyo buuu" diyip surat ekşitiyordu, belki triplere girip mabadını dönüp yatıyorlardı. böylelikle geri kaldılar.
işte burada feministlerin mantık hatası ve ikiyüzlülüğü ortaya çıkıyor. inandıkları evrimsel süreci beğenmeyip, yapay olarak müdahalelerle değiştirmeye çalışıyorlar.
neden milyonlarca yıldır yapamadıklarını medya ve lobi destekleriyle yapmaya çalışıyorlar tartışma konusu.
devamını gör...
kızılderili öğretileri
bir kere "al şunu" demek, iki kere "ben vereceğim" demekten iyidir.
devamını gör...
raynaud fenomeni
fenomen, ikincil olarak oluşan anlamını ifade eder. raynaud'da bu skleroderma* ve sistemik lupus eritematozus'ta* sıklıkla görülürken, bunlardan bağımsız da görülebilir; o zaman direkt raynaud hastalığı ismini alır. dolaşım problemine işarettir. el parmakları hafif durumda beyaz, daha ileri durumlarda önce mor sonra kırmızı renge doğru gider ve genelde baş parmaklar etkilenmez. morlaşma başladığında şiddetli ağrı görülebilir. gangren çok nadir olmakla birlikte kadınlarda beş kat sıklıkla, bazen menstürasyon ve stres dönemlerinde, ancak en sık soğuk varlığında görülür. olay damarların aşırı büzülmesi durumu olduğu için tek yapılması gereken sıcak tutmak, kan akışını sağlamaktır. çözüm sağlanamayan durumlarda kan akışının devamlılığını sağlama adına kalsiyum kanal blokerleri gibi damar genişletici ilaçlar verilebilir.
devamını gör...
kitap kulübü hakkında her şey
bu hafta grup olarak dostoyevski insancıklar kitabını seçtik ve beraber okuyup tartışacağımız kulüptür.
insanlar saygılı sevgili şekilde birbirlerine yaklaşıyorlar güzel bir ortam var.
heee bide pis zihinler mutlaka olacaktır onlar her insanı kendi zihinleri gibi görecekleri için aldırmamak gerek.
insanlar kitap muhabbeti yapıp okumaya motive oluyorlar güzel bir kulüp.
insanlar saygılı sevgili şekilde birbirlerine yaklaşıyorlar güzel bir ortam var.
heee bide pis zihinler mutlaka olacaktır onlar her insanı kendi zihinleri gibi görecekleri için aldırmamak gerek.
insanlar kitap muhabbeti yapıp okumaya motive oluyorlar güzel bir kulüp.
devamını gör...
cemal kafadar
dünyada uygulanan ucuz pazarlama yöntemleri ile bulunduğu noktanın, bilimsel metodolojinin ve düşünce tarihi öğretim tekniklerinin kıymetini düşürerek 'popüler' olmayı tercih etmemiş; kendi alanında dünyanın sayılı isimlerinden olan, özellikle bu coğrafyayı merak eden, tarihi farklı bir perspektiften öğrenmek isteyen istisnasız herkesin okuması, okurken kıymetini bilmesi gereken, uzunca bir dönem harvard university 'de direktörlük yapmış tarihçimiz.
princeton university 'de görev aldığı sıralar, özellikle 'yakın doğu tarihi' üzerine yaptığı çalışmalar ile kendi konusunda ve akademi dünyasında en çok atıfta bulunulan kişiler arasına girmiştir.
özellikle objektif tarih anlatımı ve yorumlama şekil farklılığı, en az kitapları kadar değerli olan ve paylaşmakta beis görmediği kaynakçaları ile muhakkak ama muhakkak okunması; daha doğrusu ciddiyetle okunması, altının çizilmesi, kenara not edilmesi gereken bir kişidir cemal hoca.
varsın biz onu youtube'da 'hozam' edalarıyla dinlemeyelim, oyun tavsiyeleri istemeyelim; akademik düsturuna ilaveten herkese hitap edebilecek ölçüdeki tarih anlatımı ve eşsiz entelektüel / tarihi birikimi ile tanışmak isteyenler, muhakkak bir şekilde kitapları, makaleleri ile tanışacaklardır.
iyi ki vardır, hep var olsun'dur.
(bkz: iki cihan âresinde: osmanlı devleti'nin kuruluşu)
(bkz: kim var imiş biz burada yoğ iken: dört osmanlı : yeniçeri, tüccar, derviş ve hatun)
princeton university 'de görev aldığı sıralar, özellikle 'yakın doğu tarihi' üzerine yaptığı çalışmalar ile kendi konusunda ve akademi dünyasında en çok atıfta bulunulan kişiler arasına girmiştir.
özellikle objektif tarih anlatımı ve yorumlama şekil farklılığı, en az kitapları kadar değerli olan ve paylaşmakta beis görmediği kaynakçaları ile muhakkak ama muhakkak okunması; daha doğrusu ciddiyetle okunması, altının çizilmesi, kenara not edilmesi gereken bir kişidir cemal hoca.
varsın biz onu youtube'da 'hozam' edalarıyla dinlemeyelim, oyun tavsiyeleri istemeyelim; akademik düsturuna ilaveten herkese hitap edebilecek ölçüdeki tarih anlatımı ve eşsiz entelektüel / tarihi birikimi ile tanışmak isteyenler, muhakkak bir şekilde kitapları, makaleleri ile tanışacaklardır.
iyi ki vardır, hep var olsun'dur.
(bkz: iki cihan âresinde: osmanlı devleti'nin kuruluşu)
(bkz: kim var imiş biz burada yoğ iken: dört osmanlı : yeniçeri, tüccar, derviş ve hatun)
devamını gör...
kadın
tanım: bazıları xx, bazıları da* xy kromozomlu olan insan.
doğarken ağladı kadın. erkek çocuk bekliyorlardı. ailesi memnun kalmadı. annesi babasına nasıl açıklardı bunu. doğan ilk çocuklarının erkek olması gerekiyordu. geçen ay komşuları bu yüzden dayak yemişti. annesi zaten bıkmıştı dayaktan, şiddetten. kadınların kaderiydi ama bu. dayak cennetten çıkmıştı, hele hele kocasıyken dayağı atan. kocam en doğrusunu bilir diye düşündü. bazılarını şaşırtırdı bu "y kromozomu" bu kadar mı fark eder vay anasını. tek bir harf yüzünden daha güçlü, daha zeki oluyorlar. her şeyde ama her şeyde daha iyi oluyorlar. çünkü kızlar aptal. ama bu onların istediği.
doğumdan hemen sonra dayak yedi annesi. bu beklenmedik değildi. ama bu sefer hastaneye kaldırdılar. hastane de küçük bir yer. doktorlar, hemşireler tanıyordu artık onları. of, nasıl özenirdi oradaki çalışan kadınlara. kıskanırdı, ayıplardı ama. kocalarını da. nasıl başka erkeklerle çalışmalarına izin veriyorlardı. kocaları yoksa daha ayıp allah bilir kimlerle yatıp kalkıyorlar, evde kalmışlar, gencecik kadınlar bir başlarına duruyorlar ne kadar ayıp. güler yüzle karşıladılar onları ama bu güler yüzlerinin altında gözlerinde bir acıma duygusu saklıydı. aman bana niye acıyorlar dedi. kendilerine acısınlar bu yaşta, kadın başlarına... kocası ne kadar iyi bir adamdı. hem döver hem severdi işte. ne kadar iyi koskoca hastaneye getirmişti onu. her sefer hastaneye gelmezlerdi, sadece çok ciddi zamanlarda. bu dayak hikayesi de böyle bitti.
bebeği büyüdü artık okul çağına gelmişti. kocası pek hevesli değildi ama kız kıza işte hocaya gitsinler diyordu. hoca erkekti ama bir şey olmazdı hocadan. nasıl olsa koskoca hoca. kız gitmeye başladı köyün kızları ile. gittiler geldiler bir süre böyle devam etti. ah ama 10 yaşında sıcak bir yaz gününde sona kalmıştı. ve sona kalan dona kalır. hoca başındaki kocaman sarığı çıkarmıştı. yavaş yavaş yaklaştı ona. ne olduğunu anlamadı ki açıklasın. ama canı çok acımıştı. hem de çok. kanamasından belli değil miydi zaten? işte bu da kızın "namusunu" kaybetme hikayesi. artık kadın mı desek?
ailesi ses etmedi nasıl olsa hocaydı o. hem zaten laf etmesinler adları çıkmasın. hocanın karısı, onun yaşında çocukları vardı. 3 adet kuması bile vardı. 5 karıyla olmazdı allah ona kızardı. evlendiremediler. kuzeniyle evlendirdiler onlar da. belli bir yaşa kadar kardeş gibi büyüdüğü kuzeni artık kocası olmuştu. babamın bir bildiği vardır dedi, kocasıydı artık onun. o ne derse doğruydu, ondan izin almadan yemek bile yapamazdı.
o gün evlendiler. belinde yapmacık bir kırmızı kurdele vardı. hediye paketi gibi. her şey bir yalandan ibaret değil miydi? aman elalem ne der kurdelesiydi o. ona tecavüz eden adam kıydı nikahlarını. gözlerinin içine baka baka. acısını bir daha hissetti. düğün bitti. herkes oynadı, yemek dağıtıldı. çok eğlendiler. cenazede böyle bir şey yaparlar mıydı ki acaba?
gerdeğe girdiler. kan yoktu. kocası çok kızdı ölesiye dövdü, belki öldürdü. bilinci kapalıydı. adı şimdi "orospuya" çıktı. o ölürken ailesi, akrabaları onu ayıplıyordu. kim inanırdı tecavüze. tecavüz diye bir kavram bile yoktu.
bir gün kurban bıçağıyla geldi eve kocası. ama kurban yoktu ortalıkta. ya da vardı. o görememişti. mantıken insan dışarıya bakarsa kendini göremez. önce karnına sapladı. gözündeki öfke... ah çok büyüktü. sonra boğazını kesti. ölmüştü zaten. karnındaki bebek de onunla ölmüştü. ama daha iyiydi böyle bir dünyaya gelmemek. ne kadar şanslı bir bebekmiş o. tecavüz bebeği. ölüsüne bile tecavüz etti kocası. rahat rahat ölemedi bile.
işte bu kadardı kadının hikayesi gayet basit ve sade. tabi bize ne ki...
doğarken ağladı kadın. erkek çocuk bekliyorlardı. ailesi memnun kalmadı. annesi babasına nasıl açıklardı bunu. doğan ilk çocuklarının erkek olması gerekiyordu. geçen ay komşuları bu yüzden dayak yemişti. annesi zaten bıkmıştı dayaktan, şiddetten. kadınların kaderiydi ama bu. dayak cennetten çıkmıştı, hele hele kocasıyken dayağı atan. kocam en doğrusunu bilir diye düşündü. bazılarını şaşırtırdı bu "y kromozomu" bu kadar mı fark eder vay anasını. tek bir harf yüzünden daha güçlü, daha zeki oluyorlar. her şeyde ama her şeyde daha iyi oluyorlar. çünkü kızlar aptal. ama bu onların istediği.
doğumdan hemen sonra dayak yedi annesi. bu beklenmedik değildi. ama bu sefer hastaneye kaldırdılar. hastane de küçük bir yer. doktorlar, hemşireler tanıyordu artık onları. of, nasıl özenirdi oradaki çalışan kadınlara. kıskanırdı, ayıplardı ama. kocalarını da. nasıl başka erkeklerle çalışmalarına izin veriyorlardı. kocaları yoksa daha ayıp allah bilir kimlerle yatıp kalkıyorlar, evde kalmışlar, gencecik kadınlar bir başlarına duruyorlar ne kadar ayıp. güler yüzle karşıladılar onları ama bu güler yüzlerinin altında gözlerinde bir acıma duygusu saklıydı. aman bana niye acıyorlar dedi. kendilerine acısınlar bu yaşta, kadın başlarına... kocası ne kadar iyi bir adamdı. hem döver hem severdi işte. ne kadar iyi koskoca hastaneye getirmişti onu. her sefer hastaneye gelmezlerdi, sadece çok ciddi zamanlarda. bu dayak hikayesi de böyle bitti.
bebeği büyüdü artık okul çağına gelmişti. kocası pek hevesli değildi ama kız kıza işte hocaya gitsinler diyordu. hoca erkekti ama bir şey olmazdı hocadan. nasıl olsa koskoca hoca. kız gitmeye başladı köyün kızları ile. gittiler geldiler bir süre böyle devam etti. ah ama 10 yaşında sıcak bir yaz gününde sona kalmıştı. ve sona kalan dona kalır. hoca başındaki kocaman sarığı çıkarmıştı. yavaş yavaş yaklaştı ona. ne olduğunu anlamadı ki açıklasın. ama canı çok acımıştı. hem de çok. kanamasından belli değil miydi zaten? işte bu da kızın "namusunu" kaybetme hikayesi. artık kadın mı desek?
ailesi ses etmedi nasıl olsa hocaydı o. hem zaten laf etmesinler adları çıkmasın. hocanın karısı, onun yaşında çocukları vardı. 3 adet kuması bile vardı. 5 karıyla olmazdı allah ona kızardı. evlendiremediler. kuzeniyle evlendirdiler onlar da. belli bir yaşa kadar kardeş gibi büyüdüğü kuzeni artık kocası olmuştu. babamın bir bildiği vardır dedi, kocasıydı artık onun. o ne derse doğruydu, ondan izin almadan yemek bile yapamazdı.
o gün evlendiler. belinde yapmacık bir kırmızı kurdele vardı. hediye paketi gibi. her şey bir yalandan ibaret değil miydi? aman elalem ne der kurdelesiydi o. ona tecavüz eden adam kıydı nikahlarını. gözlerinin içine baka baka. acısını bir daha hissetti. düğün bitti. herkes oynadı, yemek dağıtıldı. çok eğlendiler. cenazede böyle bir şey yaparlar mıydı ki acaba?
gerdeğe girdiler. kan yoktu. kocası çok kızdı ölesiye dövdü, belki öldürdü. bilinci kapalıydı. adı şimdi "orospuya" çıktı. o ölürken ailesi, akrabaları onu ayıplıyordu. kim inanırdı tecavüze. tecavüz diye bir kavram bile yoktu.
bir gün kurban bıçağıyla geldi eve kocası. ama kurban yoktu ortalıkta. ya da vardı. o görememişti. mantıken insan dışarıya bakarsa kendini göremez. önce karnına sapladı. gözündeki öfke... ah çok büyüktü. sonra boğazını kesti. ölmüştü zaten. karnındaki bebek de onunla ölmüştü. ama daha iyiydi böyle bir dünyaya gelmemek. ne kadar şanslı bir bebekmiş o. tecavüz bebeği. ölüsüne bile tecavüz etti kocası. rahat rahat ölemedi bile.
işte bu kadardı kadının hikayesi gayet basit ve sade. tabi bize ne ki...
devamını gör...
gerard pique
çok kaliteli bir defanstır kendileri.
devamını gör...
cem adrian
devamını gör...
hafızadan çıkmayan reklam jingleları
olur olmadık yerlerde ağzıma takılan sözlerdir.
(bkz: mutluluk denince akla hemen onun adı gelir eti eti eti)
(bkz: mutluluk denince akla hemen onun adı gelir eti eti eti)
devamını gör...
hiç sevgilisi olmamış erkek
benimdir. olmasını elbette istedim ama olmadı belki sorun bendeydi. ama sevilmek nasıl bir şeydi hiç tatmadım.
devamını gör...
ilginç genel kültür bilgileri
dubai’de dilenciler aylık ortalama 70.000 dolar kazanmaktadır. hatta çoğu dilenci pos makinesi taşıyabiliyor. *
devamını gör...
satranç
"bize hiçbir şey yapılmadı, yalnızca tam bir hiçliğin içine koyulduk, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhunu hiçlik kadar baskı altına alamaz."
stefan zweig'ın son eseri olan satranç, adeta onun hayata bir veda mektubudur. nitekim kendisi de artık dünyanın asla eskisi gibi olamayacağını düşündüğü için, dünyanın içinde bulunduğu savaş ve kaos hali karşısında duyduğu endişe ile hayatına son vermiştir.
belirtmiş olduğum gibi son eseri olduğu için, bu kitap aslında intihar eşiğinde bulunan yazarın ruh halini ortaya koyan bir eserdir.
kitap kısacık bir öykü olarak görünse de aslında içinde barındırdığı imgeler ile harika bir eleştiri, başkaldırı kitabıdır. kitap insanlığın ve insanlık onurunun faşizm ve otorite karşısındaki ezilişini sayfalar arasında ilmek ilmek işlemektedir.
yazar kitaptaki karakterler ile dünyanın içinde bulunduğu durumu harika bir şekilde simgelemiştir. kitapta satranç tahtası savaş alanını, dünya satranç şampiyonu mirko czentovic ise nazi otoritesi ve acımasızlığını temsil etmektedir. kitapta psikolojik işkence ile sorgulanan dr. b ise; insanlığı, hümanizmi, çekilen sıkıntıları, savaşların insanlık üzerindeki etkilerini simgelemektedir.
tüm bu bilgiler göz önüne alındığında satranç, dünya edebiyatı'nda yazılmış en etkili eserlerden birisidir. basit bir hikaye olarak görülmemeli, satır altları üzerine uzun uzun düşünülmelidir. satırlarıma son vermeden önce stefan zweig'ın aramızdan ayrılmadan önce bizlere bırakmış olduğu cümleler ile sizleri baş başa bırakmak istiyorum:
"özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. bütün dostlarımı selamlarım! hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”
devamını gör...
normal bir kadıköy beyefendisi
reserved. yan masadan en janjanlı meyve tabağı gönderilen yazarımızdır. güncellenecek nickaltı yazısıdır.
devamını gör...
alf
alf benim için halk kahramanıdır. bu konuda kaptan mağara adamı ile yarışır ve ondan her daim bir adım öndedir. ''kedi yiyen halk kahramanı mı olur?'' diyenleriniz olacaktır elbet. insan kanı ile beslenen yüzlerce, binlerce adamdan/kadından kahraman oluyor da melmac'in püsküllü, tüylü, sarı yağız delikanlısından mı kahraman olmayacak? bal gibi de olur!
hem şöyle düşünün melmac gezegenindeki tüm saç kurutma makineleri aynı anda çalıştırıldığında ve gezegen yok olduğunda tek kurtulan kimdi? tabi ki de kahramanların hası melmac gezegenin son umudu alf! bu bile onun kahraman ilan edilmesi için kafi. hem alf'in kedi yediğini göreniniz var mı? kedi işi onun dilinde. tamam şanslı ile ilgili bir kaç denemesi oldu ama hepsi de teşebbüs aşamasında kaldı. yani, elinizde kedi yediğini ispat edebileceğiniz hiç bir veri yok. masumiyet karinesi'ni falan da geçtim, alf bu mevzuda direkt beraat etmiştir. o yüzden kedi işini artık unutun! alf, kedi sever bu kendi beyanıdır ama kedi yediği ne görülmüştür ne de duyulmuştur. yeseydi zaten willie tanner'da onu yerdi.
alf, aynı zamanda benim için müşfik kenter demektir. o muazzam seslendirme yüzünden yıllar sonra diziyi orijinal dilinde izleyeyim dediğimde başıma kaynar sular dökülmüştü. ''yooo yooo alf değil bu!'' diyerek haykırmak istediğimi hatırlıyorum. o yüzden alf'in orijinal sesi müşfik kenter'in sesidir ve bu konuda karşıt görüş kabul etmem. o kadar netim. aksini iddia eden de benim gözümde terör örgütü üyesidir!
bakın şimdi aklıma düştü yine; harika bir alf anahtarlığım vardı benim. babamın hediyesiydi. bayağı bir zaman kullandım. hatta üniversite yıllarında bile alf anahtarlığı kullanıyordum. sonra ne oldu nasıl oldu bilmiyorum ama anahtarlık kayboldu gitti. aynısını da bir daha bulamadım. bulsam zaten kaybetme riskine karşın bir düzüne alırım. ama yok yani. benzerlerini gördüm ama aynısını bir daha bulmak kısmet olmadı.
alf denince benim aklıma direkt şu sahne gelir;
old time rock and roll'u melmac üzerine yemin ederim ki, bob seger'dan daha adanmış bir biçimde söylüyor. şu hareketlere bir bakınız. yaşıyor resmen! iliklerine kadar hissediyor. kahramanlar böyledir işte. adanmışlık onların kanında vardır.
tabi bu giriş haricinde bu bölümün ve dizinin en güzel kısmı alf'in filozof yönünü gözler önüne serdiği andır;
will alf'e ''bir uzaylı nasıl bu kadar sorumsuz olabilir ki?'' diye sorduğunda verdiği cevabı benim diyen filozof veremez. ''sorumsuz değildim ki, acıkmıştım.''
efkarlandım yahu. alf'i saçma sapan bir finalle aramızdan alıp götüren tom patchett ve paul fusco umarım melmac gezegenini yeniden keşfedersiniz ve tüm saç kurutma makineleri açık kalır, siz de seyreylersiniz gümbürtüyü. yalnız nefis beddua ettim. içim soğudu resmen. hadi bana eyvallah.
hem şöyle düşünün melmac gezegenindeki tüm saç kurutma makineleri aynı anda çalıştırıldığında ve gezegen yok olduğunda tek kurtulan kimdi? tabi ki de kahramanların hası melmac gezegenin son umudu alf! bu bile onun kahraman ilan edilmesi için kafi. hem alf'in kedi yediğini göreniniz var mı? kedi işi onun dilinde. tamam şanslı ile ilgili bir kaç denemesi oldu ama hepsi de teşebbüs aşamasında kaldı. yani, elinizde kedi yediğini ispat edebileceğiniz hiç bir veri yok. masumiyet karinesi'ni falan da geçtim, alf bu mevzuda direkt beraat etmiştir. o yüzden kedi işini artık unutun! alf, kedi sever bu kendi beyanıdır ama kedi yediği ne görülmüştür ne de duyulmuştur. yeseydi zaten willie tanner'da onu yerdi.
alf, aynı zamanda benim için müşfik kenter demektir. o muazzam seslendirme yüzünden yıllar sonra diziyi orijinal dilinde izleyeyim dediğimde başıma kaynar sular dökülmüştü. ''yooo yooo alf değil bu!'' diyerek haykırmak istediğimi hatırlıyorum. o yüzden alf'in orijinal sesi müşfik kenter'in sesidir ve bu konuda karşıt görüş kabul etmem. o kadar netim. aksini iddia eden de benim gözümde terör örgütü üyesidir!
bakın şimdi aklıma düştü yine; harika bir alf anahtarlığım vardı benim. babamın hediyesiydi. bayağı bir zaman kullandım. hatta üniversite yıllarında bile alf anahtarlığı kullanıyordum. sonra ne oldu nasıl oldu bilmiyorum ama anahtarlık kayboldu gitti. aynısını da bir daha bulamadım. bulsam zaten kaybetme riskine karşın bir düzüne alırım. ama yok yani. benzerlerini gördüm ama aynısını bir daha bulmak kısmet olmadı.
alf denince benim aklıma direkt şu sahne gelir;
old time rock and roll'u melmac üzerine yemin ederim ki, bob seger'dan daha adanmış bir biçimde söylüyor. şu hareketlere bir bakınız. yaşıyor resmen! iliklerine kadar hissediyor. kahramanlar böyledir işte. adanmışlık onların kanında vardır.
tabi bu giriş haricinde bu bölümün ve dizinin en güzel kısmı alf'in filozof yönünü gözler önüne serdiği andır;
will alf'e ''bir uzaylı nasıl bu kadar sorumsuz olabilir ki?'' diye sorduğunda verdiği cevabı benim diyen filozof veremez. ''sorumsuz değildim ki, acıkmıştım.''
efkarlandım yahu. alf'i saçma sapan bir finalle aramızdan alıp götüren tom patchett ve paul fusco umarım melmac gezegenini yeniden keşfedersiniz ve tüm saç kurutma makineleri açık kalır, siz de seyreylersiniz gümbürtüyü. yalnız nefis beddua ettim. içim soğudu resmen. hadi bana eyvallah.
devamını gör...
metropolis
bilim kurgu sinemasının mihenk taşlarından birisi olan 1927 yapımı ''fritz lang'' filmi.
metropolis insanlığın derin ve kesin çizgilerle birbirinden ayrılışını ele alırken, aslında önemli bir kehanette bulunuyor;
yeraltında zor şartlar altında makinelerle birlikte yaşayan ve sömürülen bir sınıf gün yüzü dahi göremezken, yukarıda mavilikleri sahiplenmiş, keyfinden ödün vermeyen, şatafat içerisinde yaşayan bir güruh...
çok tanıdık değil mi ? işin önemli kısmı da burası zaten. 1927 yılında günümüz dünyasının fotoğrafını çekebilmek her babayiğidin harcı değil. elbette burada filmin senaristi ''thea von harbou''nun hakkını vermek lazım. filmin yapım tarihini düşününce muazzam bir iş çıkardığını söylemek abartılı olmaz herhalde.
tabi burada enteresan bir tezatta var. o kısmı da aktarmadan olmaz. ''bilim kurgu edebiyat''ın alameti farikalarından biri sayılan, ''zaman makinesi'' kitabının yazarı h.g wells filmi neredeyse yerin dibine sokuyor. ve toplumun gittiği yönün kötücül bir aptallıkla aktarıldığını söylüyor.
işin insanı şaşırtan kısmı da burası. kurgu edebiyatın hayal gücünü temel aldığını, gelecekteki olasılıkları buna bağlı olarak şekillendirdiğini ve bu durumu sıçrama tahtası olarak kullandığını düşünürsek, wells ne yazık ki aslını inkar eden haramzade konumuna düşüyor. zira geldiğimiz noktada haklı çıkan harbau olmuş gibi.
metropolis ayrıca bilim kurgu sinemasında kendisinden sonra gelen ardıllarını da inanılmaz derece de etkilemiştir. misal ''star wars'' serisinin sevimli protokol robotu c-3po'ün atası, sahte maria robotu'dur. ha keza superman'deki metropolis vurgusu da filme göndermedir.
ez cümle; bir çıkış noktası olması, sonraki dönemi etkilemesi ve kehanetini hemen hemen tutturması açısından ''metropolis'' izlenmesi gereken bir filmdir. nereden nereye...
tabi filmin yapım yılına takılıp, aman bu ne yahu diyerek, es geçmeniz de mümkün. e siz kaybedersiniz, benden söylemesi.
ha birde size kötü bir haberim var. film hitler'in de en sevdiği filmmiş. bu da bir başka kara mizah örneği olsa gerek.
herkese iyi seyirler, izlemiş olanlara da selam olsun.
metropolis insanlığın derin ve kesin çizgilerle birbirinden ayrılışını ele alırken, aslında önemli bir kehanette bulunuyor;
yeraltında zor şartlar altında makinelerle birlikte yaşayan ve sömürülen bir sınıf gün yüzü dahi göremezken, yukarıda mavilikleri sahiplenmiş, keyfinden ödün vermeyen, şatafat içerisinde yaşayan bir güruh...
çok tanıdık değil mi ? işin önemli kısmı da burası zaten. 1927 yılında günümüz dünyasının fotoğrafını çekebilmek her babayiğidin harcı değil. elbette burada filmin senaristi ''thea von harbou''nun hakkını vermek lazım. filmin yapım tarihini düşününce muazzam bir iş çıkardığını söylemek abartılı olmaz herhalde.
tabi burada enteresan bir tezatta var. o kısmı da aktarmadan olmaz. ''bilim kurgu edebiyat''ın alameti farikalarından biri sayılan, ''zaman makinesi'' kitabının yazarı h.g wells filmi neredeyse yerin dibine sokuyor. ve toplumun gittiği yönün kötücül bir aptallıkla aktarıldığını söylüyor.
işin insanı şaşırtan kısmı da burası. kurgu edebiyatın hayal gücünü temel aldığını, gelecekteki olasılıkları buna bağlı olarak şekillendirdiğini ve bu durumu sıçrama tahtası olarak kullandığını düşünürsek, wells ne yazık ki aslını inkar eden haramzade konumuna düşüyor. zira geldiğimiz noktada haklı çıkan harbau olmuş gibi.
metropolis ayrıca bilim kurgu sinemasında kendisinden sonra gelen ardıllarını da inanılmaz derece de etkilemiştir. misal ''star wars'' serisinin sevimli protokol robotu c-3po'ün atası, sahte maria robotu'dur. ha keza superman'deki metropolis vurgusu da filme göndermedir.
ez cümle; bir çıkış noktası olması, sonraki dönemi etkilemesi ve kehanetini hemen hemen tutturması açısından ''metropolis'' izlenmesi gereken bir filmdir. nereden nereye...
tabi filmin yapım yılına takılıp, aman bu ne yahu diyerek, es geçmeniz de mümkün. e siz kaybedersiniz, benden söylemesi.
ha birde size kötü bir haberim var. film hitler'in de en sevdiği filmmiş. bu da bir başka kara mizah örneği olsa gerek.
herkese iyi seyirler, izlemiş olanlara da selam olsun.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
kafa rahatlığına,kendi yalnizligina çok değer veren bir insan olduğum icin sevgililik muhabbetine çok sıcak bakmayan biriydim ama iki yıldır bir sevgilim var.hem kafa rahatligi,hem keyifli yalnizlik-birliktelik her şeyi yaşıyorum.yaklasik bir yıldır da birlikte yaşıyoruz.cok iyi her şey.
demem o ki arkadaşlar aşk yormuyor kişi yoruyor.kafa dengi sevgili ömrü uzatıyor yemin ederim.hayat kalitem arttı.bulursaniz bırakmayın ve birlikte yaşamayı deneyimleyin.hepsi birbirinden güzel şeyler.
demem o ki arkadaşlar aşk yormuyor kişi yoruyor.kafa dengi sevgili ömrü uzatıyor yemin ederim.hayat kalitem arttı.bulursaniz bırakmayın ve birlikte yaşamayı deneyimleyin.hepsi birbirinden güzel şeyler.
devamını gör...
ilk adımı atan kadın
eylemlerin cinsiyetler üzerinden değerlendirilmesine ne zaman son verileceğini merak ettiren başlıklardan biri.
tanım: ilgisi, hisleri doğrultusunda kişinin duygularını yansıtan veya yansıtacak davranışlarda bulunan ilk taraf olması.
tanım: ilgisi, hisleri doğrultusunda kişinin duygularını yansıtan veya yansıtacak davranışlarda bulunan ilk taraf olması.
devamını gör...
