anime izleyen birini ciddiye almak
muhtemelen hayatında hiç anime izlememiş ya da çok bilinen birkaç animenin tüm anime dünyasının özeti niteliğinde olduğunu düşünen birinin açtığı başlıktır. sevip sevmeme mevzusunu bir kenara bırakırsak; pek çok kategoriye ve yaratıcı kurguya sahip olan koca bir evreni, birbirinin benzeri projeleri önümüze koyan dizi ve sinema sektörüne sahip vatandaşlar olarak ne kadar eleştirebiliriz? fakir kız zengin oğlan temalı fabrikasyon yaz dizilerimiz ortada, eserlerden uyarlanan dizilerimizin nasıl olduğu ortada, üç harfliler de olmasa yerli korku filmi diye bir şey olmayacak zaten. insanların farklı arayışlara girmesi mi ciddiye alınmamaları için bir sebep?
devamını gör...
birini kendine aşık edip terk etmek
bu tür amipler, elde edemeyeceğini düşündüğü kişileri, her türlü şaklabanlık ile elde ederek kendi iç dünyalarını tatmin eder, yarı yolda bırakır ve sonra da yeni avlarına doğru yola çıkarlar.
zincire vurulup çürümeye bırakılması gereken kişilerdir.
zincire vurulup çürümeye bırakılması gereken kişilerdir.
devamını gör...
rahat vermeyen mağaza çalışanı
ne olur düş peşimden, yemin ederim çalıp çırpmaya gelmedim.
devamını gör...
insanı rahatlatan bitki kokuları
gul, leylak, lavanta ...
devamını gör...
hoşlanılan yazarın profil fotoğrafını mouse ile okşamak
akabinde ekrana öpücük atılır.
devamını gör...
mastürbasyon
(bkz: özkıyım)
devamını gör...
bir anlık tahammülsüzlük
kendine sıra anca gelmiş,
30'lu yaşlarda 3 çocuk annesi kadının, kendi arabasıyla cesaretini toplayıp çıktığı yolda, yavaşlığından ötürü hakarete uğraması, tüm gününün mahvolmasına sebep olur, cesaretini kırar.
araç pratiği yollarda olur, yollardaki yenilere karşı sabırlı olalım, tahammül göstererelim. *
30'lu yaşlarda 3 çocuk annesi kadının, kendi arabasıyla cesaretini toplayıp çıktığı yolda, yavaşlığından ötürü hakarete uğraması, tüm gününün mahvolmasına sebep olur, cesaretini kırar.
araç pratiği yollarda olur, yollardaki yenilere karşı sabırlı olalım, tahammül göstererelim. *
devamını gör...
yazarların kendilerini tanımlama şekli
tanımlayamam.
devamını gör...
herkes mahlasına yakışanı yapsın
acı çeken bir gencim kitabımı yazmışlar...
devamını gör...
yazarların şu an dinledikleri şarkı
sabret sonu aynı değil!
söylüyorum.
dinle, rüyaların her gün aynı,
olmayacak!
söylüyorum.
dinle, rüyaların her gün aynı,
olmayacak!
devamını gör...
metis yayınları
ne basarsa bassın okurum, dediğim yayınevi. ursula k. le guin'in yerdeniz serisi ve bazı diğer kitaplarını (bir kısmını ithaki, bir kısmını da ayrıntı) bastığı için gönlümün efendisi zaten. berger, cioran gibi öpüp başıma koyduğum yazarları da mükemmel çeviriyorlar. işlerinde gerçekten profesyoneller.
metis'ten alacağım kitapları biriktirip kendi sitelerinden sipariş veriyorum genelde. her ay hediye kitapları olduğu gibi, her ay indirime koydukları yazar ya da alan da oluyor. çocuklar gibi şen yapabiliyorlar insanı.
2015'ten beri metis ajandayı elimin altından eksik etmiyorum. bu yıl kilo işi satılıyormuşçasına 5er 10ar tane alıp sevdiklerime de hediye ettim. küçük, hafif tam çantaya atmalık ajanda. hemen hemen her güne koydukları alıntılar, pasajlar aşık olunası.
metis, evlen benimle.
metis'ten alacağım kitapları biriktirip kendi sitelerinden sipariş veriyorum genelde. her ay hediye kitapları olduğu gibi, her ay indirime koydukları yazar ya da alan da oluyor. çocuklar gibi şen yapabiliyorlar insanı.
2015'ten beri metis ajandayı elimin altından eksik etmiyorum. bu yıl kilo işi satılıyormuşçasına 5er 10ar tane alıp sevdiklerime de hediye ettim. küçük, hafif tam çantaya atmalık ajanda. hemen hemen her güne koydukları alıntılar, pasajlar aşık olunası.
metis, evlen benimle.
devamını gör...
sen şarkılarını söyle
bir ethan coen ve joel coen filmi.
sabaha karşı üzerime battaniyemi çekerek bir bardak ayran içerek izlediğim * film.
bana yorgunluğun tanımını yap deseler llewyn'in hayatını ve yolda oluşunu anlatırdım. bir spoiler vermek istemiyorum fakat filmde senaryo o kadar düz bir şekilde yazılmış ki, sözümona kompleks yazılan bildungsroman hikayelerdeki yan öyküleri atlayarak izleyiciyi anlatımda hiç yormadan güzel ve akıcı bir anlatım sunmuş.
buradan sonrası tam spoiler olmasa da izlemediyseniz pek bakmanızı tavsiye etmem.
durum filmi olduğu için llewyn isimli işleri bir türlü düzgün gitmeyen, amiyane tabirle 'cünup' diyebileceğimiz bir pub müzisyenin hayatının bir haftalık bölümünü görüyoruz. bu sürede kendisi emeğinin karşılığını alamadığı plak şirketiyle yollarını ayırıp farklı arayışlara yöneliyor. beş parasız olduğu için otosop çekip onun bunun evinde kalıyor, kanepelerde uyuyor falan. bir ara gerçek kesit episodelarındaki "bana iş verin! iş istiyorum iş!" diyen elemen gibi bir noktada delireceğini düşünmüştüm ancak bu kadar başarısızlığa rağmen asla pes etmedi. hep yoruldu. filmin sonun kadar bir şeyler başaracağını düşündüm ama hiçbir baltaya sap olamadı llewyn. bu sebeple sinemada gördüğümüz nadir gerçekçi karakterlerden birisi diyebilirim.
hikaye anlatımı dediğim gibi başarılı. normalde coen biraderler'in filmleri 'giriş - gelişme - sonuç' doğrultusunda ilerler ve bazen yan öykülerle birlikte anlatım zenginleşir. ana hikayeyi yan hikayelerdeki karakterlerin arasında geçen ufak tefek muhabbetlerle öğreniriz. bu filmde direkt bir yerden başlamıyor, bilakis hayatın ortasından bir kesit sunuyor bize. öncesi sonrası yok yani. bu da oldukça realist bir anlatım vermiş filme.
renk tonajları ve color grading filme çok uygun bir ambiyans vermiş. renk paletinde kırmızı tonu göremedim, soğuk mavi bir coloring yapmışlar bu da sahnelerin soluk olmasına neden olmuş. çok da güzel olmuş. llewyn'in hayatında renge yer yok. filmde güneşli hava da yok mesela, sanat yönetmeni bu detaya da fazlasıyla dikkat etmiş.
dekorlar, kostümler vs. de oldukça şahane. filmi izlerken hepimiz 60'ların pesimist sokak havasını koklamışızdır herhalde. apartmanın içindeki dar koridorlar, dinlenme tesisindeki tuvaletler, depo sahneleri vs. tamamıyla dönemin havasına uygun olarak setleşmiş bakın bunu yapmak gerçekten zordur ve yüksek koordinasyon gerektirir.
kamera açıları oldukça güzel. takip kamerasını yolda oldukları sahnede çok iyi kullanmışlar. coen biraderler'in sinematografisi olduğu bir km uzaktan belli oluyor yani. övgülerin çoğunu da llewyn'in john goodman'ın arabasına otostop çekip yolda olduğu sahnelerden almış. arada birbirleriyle ettiği absürt muhabbetler, arabanın içerisinde üşüyen ve yorulan bir çift göz, hikayeye aksiyon içerisindeki hüznü ağza bir parmak bal çalar gibi yapmış. o arabanın içinde ben üşüdüm mesela.
son olarak kedinin metaforik bir obje olduğunu fark etmişsinizdir. kahramanımızın komşusuna musakka yemeye gittiği sahnede yemekten sonra yoğun ısrarlar neticesinde gitarını bir iki tıngırdattığı ve bir şeyler çalmaya zorlandığı anda çıldırması ve kedinin aslında başka kedi olduğunun anlaşılması filmin kırılış sahnesi. o kedi ilk kaçtığı anda bizim karakterin yüzü gülmedi mesela... garibanın yüzü gülür mü oldu resmen..
onun haricinde böyle chill bir film. müzikleri de oldukça güzel, insanı dinginleştirici akustik bir havası var. soğuk bir havada battaniyenin altına girip çok kafa yormadan dingin bir film durum filmi izleyeyim diyorsanız mükemmel bir film. fazla olay, hareket ve kafa karıştırıcı unsur yok. tam bir yol filmi.
bu arada unutmadan: çift prezervatif kullanın.
sabaha karşı üzerime battaniyemi çekerek bir bardak ayran içerek izlediğim * film.
bana yorgunluğun tanımını yap deseler llewyn'in hayatını ve yolda oluşunu anlatırdım. bir spoiler vermek istemiyorum fakat filmde senaryo o kadar düz bir şekilde yazılmış ki, sözümona kompleks yazılan bildungsroman hikayelerdeki yan öyküleri atlayarak izleyiciyi anlatımda hiç yormadan güzel ve akıcı bir anlatım sunmuş.
buradan sonrası tam spoiler olmasa da izlemediyseniz pek bakmanızı tavsiye etmem.
durum filmi olduğu için llewyn isimli işleri bir türlü düzgün gitmeyen, amiyane tabirle 'cünup' diyebileceğimiz bir pub müzisyenin hayatının bir haftalık bölümünü görüyoruz. bu sürede kendisi emeğinin karşılığını alamadığı plak şirketiyle yollarını ayırıp farklı arayışlara yöneliyor. beş parasız olduğu için otosop çekip onun bunun evinde kalıyor, kanepelerde uyuyor falan. bir ara gerçek kesit episodelarındaki "bana iş verin! iş istiyorum iş!" diyen elemen gibi bir noktada delireceğini düşünmüştüm ancak bu kadar başarısızlığa rağmen asla pes etmedi. hep yoruldu. filmin sonun kadar bir şeyler başaracağını düşündüm ama hiçbir baltaya sap olamadı llewyn. bu sebeple sinemada gördüğümüz nadir gerçekçi karakterlerden birisi diyebilirim.
hikaye anlatımı dediğim gibi başarılı. normalde coen biraderler'in filmleri 'giriş - gelişme - sonuç' doğrultusunda ilerler ve bazen yan öykülerle birlikte anlatım zenginleşir. ana hikayeyi yan hikayelerdeki karakterlerin arasında geçen ufak tefek muhabbetlerle öğreniriz. bu filmde direkt bir yerden başlamıyor, bilakis hayatın ortasından bir kesit sunuyor bize. öncesi sonrası yok yani. bu da oldukça realist bir anlatım vermiş filme.
renk tonajları ve color grading filme çok uygun bir ambiyans vermiş. renk paletinde kırmızı tonu göremedim, soğuk mavi bir coloring yapmışlar bu da sahnelerin soluk olmasına neden olmuş. çok da güzel olmuş. llewyn'in hayatında renge yer yok. filmde güneşli hava da yok mesela, sanat yönetmeni bu detaya da fazlasıyla dikkat etmiş.
dekorlar, kostümler vs. de oldukça şahane. filmi izlerken hepimiz 60'ların pesimist sokak havasını koklamışızdır herhalde. apartmanın içindeki dar koridorlar, dinlenme tesisindeki tuvaletler, depo sahneleri vs. tamamıyla dönemin havasına uygun olarak setleşmiş bakın bunu yapmak gerçekten zordur ve yüksek koordinasyon gerektirir.
kamera açıları oldukça güzel. takip kamerasını yolda oldukları sahnede çok iyi kullanmışlar. coen biraderler'in sinematografisi olduğu bir km uzaktan belli oluyor yani. övgülerin çoğunu da llewyn'in john goodman'ın arabasına otostop çekip yolda olduğu sahnelerden almış. arada birbirleriyle ettiği absürt muhabbetler, arabanın içerisinde üşüyen ve yorulan bir çift göz, hikayeye aksiyon içerisindeki hüznü ağza bir parmak bal çalar gibi yapmış. o arabanın içinde ben üşüdüm mesela.
son olarak kedinin metaforik bir obje olduğunu fark etmişsinizdir. kahramanımızın komşusuna musakka yemeye gittiği sahnede yemekten sonra yoğun ısrarlar neticesinde gitarını bir iki tıngırdattığı ve bir şeyler çalmaya zorlandığı anda çıldırması ve kedinin aslında başka kedi olduğunun anlaşılması filmin kırılış sahnesi. o kedi ilk kaçtığı anda bizim karakterin yüzü gülmedi mesela... garibanın yüzü gülür mü oldu resmen..
onun haricinde böyle chill bir film. müzikleri de oldukça güzel, insanı dinginleştirici akustik bir havası var. soğuk bir havada battaniyenin altına girip çok kafa yormadan dingin bir film durum filmi izleyeyim diyorsanız mükemmel bir film. fazla olay, hareket ve kafa karıştırıcı unsur yok. tam bir yol filmi.
bu arada unutmadan: çift prezervatif kullanın.
devamını gör...
kırmızı oda'ya fakir danışan gelmemesi
ilk bölümünden beri izlediğim dizide fark ettiğim şey. fakirlerin psikolojik sıkıntısı bile olamıyor maalesef.
devamını gör...
en iyi ikililer
en iyi "killer" olarak okuduğum için dexter cevabını vermeye hazırlandığım ama doğru dürüst okuyunca hayal kırıklığına uğradığım anket sorusu.
tapu-kadastro diyeyim madem...
tapu-kadastro diyeyim madem...
devamını gör...
normal sözlük'teki aile ortamı
ya benim bir tanem kuzguncuktaki vişne'nin canı laz böreği çekmiş yaparım heman, dur çıkarayım buzluktan milföy hamurunu. yufka açamayan ama hazırıylan sanat eseri yaratanlardan ben. *
allah için şu korona zamanı en canımın çektiği muhabbet aile ortamı muhabbeti.
gerçi allaha hamd olsun, evim aile ortamı ama olsun fazla aile göz çıkarmaz.
şahsen tanımasamda tanımları ile tanıdığım çok sevdiğim yazarlarla aile gibi idim zati. onlar beni bilir ben onları bilirim.
tv izyeyen varsa çok güzel, boş boş bakarım.
kedi varsa sever, koşa koşa ellerimi yıkarım.
51 ve okey dışında oyun bilmem.
kitap muhabbeti varsa oraya yapışabilirim.*
balkonda yıldızlara bakanlara çayımla eşlik edebilirim.
güzel anlatan varsa çok güzel dinlerim
güzel dinleyen varsa çok güzel anlatırım.
elimde telefonumla her dakka çocuklarımı yoklayarak ne yardan ne serden geçmeden katılırım valla.
allah için şu korona zamanı en canımın çektiği muhabbet aile ortamı muhabbeti.
gerçi allaha hamd olsun, evim aile ortamı ama olsun fazla aile göz çıkarmaz.
şahsen tanımasamda tanımları ile tanıdığım çok sevdiğim yazarlarla aile gibi idim zati. onlar beni bilir ben onları bilirim.
tv izyeyen varsa çok güzel, boş boş bakarım.
kedi varsa sever, koşa koşa ellerimi yıkarım.
51 ve okey dışında oyun bilmem.
kitap muhabbeti varsa oraya yapışabilirim.*
balkonda yıldızlara bakanlara çayımla eşlik edebilirim.
güzel anlatan varsa çok güzel dinlerim
güzel dinleyen varsa çok güzel anlatırım.
elimde telefonumla her dakka çocuklarımı yoklayarak ne yardan ne serden geçmeden katılırım valla.
devamını gör...
geceye bir şiir bırak
"sev beni çok sev…
eşşek sudan gelinceye kadar..
allah belanı verene kadar.
kırmızı kar yağıncaya kadar.
arap kızı pencereyi kapatıncaya kadar.
düriye güğümlerini kalaylayana kadar..
mardin kapısından atlayana kadar..
manda yavrusunu sinek kapana kadar..
atı olan üsküdar'ı geçene kadar..
portakalı soyup baş ucuma koyuncaya kadar..
sev beni çok sev..
canın yanana,
huyun kuruyana,
aklın çıkana,
yüreğin çatlayana kadar..
sev beni…"
yusuf tandoğan
eşşek sudan gelinceye kadar..
allah belanı verene kadar.
kırmızı kar yağıncaya kadar.
arap kızı pencereyi kapatıncaya kadar.
düriye güğümlerini kalaylayana kadar..
mardin kapısından atlayana kadar..
manda yavrusunu sinek kapana kadar..
atı olan üsküdar'ı geçene kadar..
portakalı soyup baş ucuma koyuncaya kadar..
sev beni çok sev..
canın yanana,
huyun kuruyana,
aklın çıkana,
yüreğin çatlayana kadar..
sev beni…"
yusuf tandoğan
devamını gör...
hatıra olsun diye saklanan garip nesneler
ben eski sinema biletlerinden olmamasına rağmen sinema fişini saklamıştım. tabi silinmiş gitmiş üzerindeki yazılar. haybeye saklamış oldum.
devamını gör...
sabahattin ali
lafı dallandırıp budaklandırmaya gerek yok.
yasal terör örgütü tarafından öldürülen usta kalem.
yasal terör örgütü tarafından öldürülen usta kalem.
devamını gör...
uzaktan eğitim
öncelikle uzaktan eğitim olmaz en fazla öğretim olur dediğim başlık.
okuldayken bir gün ders sonunda öğrencilerim etkinlik yaparken onları izliyorum bir yandan da düşünüyorum. ne zor hayatları var bir çoğunun diye. mesela bir öğrencim ailesi tarafından çok seviliyor, maddi olarak da durumları çok iyi ancak ortaokulda geçirdiği bir hastalık yüzünden konuşmayı bile baştan öğrenmek zorunda kalmış ve izleri hala üzerinde. bir diğeri ortaokulda anne-babasını bir kazada kaybetmiş. birinin anne-babası ayrılmış anne evden kovmuş, hocam babam hiçbir şey yapmadığı için ben tüm ev işlerini kendim yapıyorum diyor. bir diğerinin anne-babası yine ayrılmış, baba karşı kaldırımdan geçerken selam vermiyor. biri bir köydeki iki gençten biri olduğu için okul dışında hiç arkadaşı ya da sosyal aktivitesi yok, yalnızlık çekiyor . biri kaynaştırma öğrencisi ve de öğrenme güçlüğü çekiyor. bu arada sınıf mevcudu 12. yani öğrencilerimin neredeyse yarısının bu hayatla ilgili büyük meseleleri var. ve onlara bir kameranın ardından ulaşırken bunları bilmemin ya da onlara destek olmamın imkanı yok. bu yüzden eğitim değil, yapabildiğimiz şey öğretim.
öğretim kısmına geldiğimizde ise elbetteki yüzyüze öğretim ile kıyaslandığında birçok dinamiğin eksik olduğu sistemdir. bunlardan bir kısmını fizyolojik etkenler oluşturur.
şöyle düşünün 30 dakikalık bir derste bağlantısı gittiği için derse girip çıkmakla uğraştığından dersi anlayaman, kendine ait bir odası olmadığı için ya da sobalı evde yaşadığı için sessiz bir ortam sağlayamayan, cihazda mikrofonu olmadığı için ya da bir kulaklığı olmadığı için chattan yazmak zorunda kalan öğrencilerim var.
mental olarak öğretimin kıymetini bilmediğinden ya da geleceğinden neler çaldığının farkında olmadığı için imkanları olsa bile keyfi olarak derse katılmayan öğrencilerim var. bunlar hep kayıp.
şimdi gelirsek bu salgın döneminde olacak yüzyüze eğitim-öğretim kısmına. yüzyüze eğitim başlasa bile 5 gün ve normal standartta olmadığı için yani yalnızca iki gün olduğu için daha büyük bir sorun teşkil edecek, ilk dönem bir müddet tecrübe ettik. online derse katılan ancak okula gelmeyen, okula gelen ama online derse katılmayan öğrencilerimiz var. bunlar hep belirli bir prensibin olmamasından kaynaklanıyor. dersi işlerken bir sınıfta hepsine katılan 7-8 öğrenci, bir ona bir buna katılan 7-8 öğrenci var. tekrar yapsan sürekli gelenlere haksızlık, yapmasan diğeri bir şey anlamıyor. bu da bir açmazlar silkilasyonu oluşturuyor.
yukarıda söz ettiklerim genel olarak veli ve öğrenci profili ile ilgili kısımlar. bir de buna eğitici açısından bakmak lazım.
yaşadığım yerde altyapı sıkıntısı olmadığı için yüksek hızlı internete geçtim. canlı ders için gerekli olan mikrofon, kamera gibi malzemeleri edindim ve de evimde bir çalışma odam var. peki tüm öğretmenler bu olanaklara sahip mi? altyapı eksikliğinden mobil veriden ders anlatmaya çalışan, evde bu derslere katılması gereken çocukları da olan cihaz ya da sessiz ortam eksikliği çeken arkadaşlarım var. bir de teknoloji konusunda zorluklar yaşayan kesim var ki onlar için ayrı bir yazı yazılır.
eğer keyfi olarak artılarından bahsedecek olursam elbette onlarda var. mesela öğrencilerim derse katılımlarını yaparken (bekleme odasından tek tek kabul ediyoruz) bir müddet beklememiz gerekiyor. o ara açıyorum spotifydan bir müzik, chat sizden naber diyerek yayın yapıyormuşçasına sohbetlerle başlıyoruz. dersin akışına göre blok ya da tek ders şeklinde düzenleme yapabiliyoruz. konuyla ilgili önceden hazırladığım görsel ya da videolar dersi daha renkli işlememi sağlıyor. yazdırmak gibi bir dert ortadan kalktığı için etkinlikleri ve ödevleri dijital ortamda almak da zamandan ve kağıt israfından tasarruf sağlıyor.
biraz uzattım yine ama şartların ve elimizdekilerin farkında olmak lazım. malumunuz ki stabil günler yaşamıyoruz biraz adapte olmakta biraz da hoşgörülü olmakta fayda var.
okuldayken bir gün ders sonunda öğrencilerim etkinlik yaparken onları izliyorum bir yandan da düşünüyorum. ne zor hayatları var bir çoğunun diye. mesela bir öğrencim ailesi tarafından çok seviliyor, maddi olarak da durumları çok iyi ancak ortaokulda geçirdiği bir hastalık yüzünden konuşmayı bile baştan öğrenmek zorunda kalmış ve izleri hala üzerinde. bir diğeri ortaokulda anne-babasını bir kazada kaybetmiş. birinin anne-babası ayrılmış anne evden kovmuş, hocam babam hiçbir şey yapmadığı için ben tüm ev işlerini kendim yapıyorum diyor. bir diğerinin anne-babası yine ayrılmış, baba karşı kaldırımdan geçerken selam vermiyor. biri bir köydeki iki gençten biri olduğu için okul dışında hiç arkadaşı ya da sosyal aktivitesi yok, yalnızlık çekiyor . biri kaynaştırma öğrencisi ve de öğrenme güçlüğü çekiyor. bu arada sınıf mevcudu 12. yani öğrencilerimin neredeyse yarısının bu hayatla ilgili büyük meseleleri var. ve onlara bir kameranın ardından ulaşırken bunları bilmemin ya da onlara destek olmamın imkanı yok. bu yüzden eğitim değil, yapabildiğimiz şey öğretim.
öğretim kısmına geldiğimizde ise elbetteki yüzyüze öğretim ile kıyaslandığında birçok dinamiğin eksik olduğu sistemdir. bunlardan bir kısmını fizyolojik etkenler oluşturur.
şöyle düşünün 30 dakikalık bir derste bağlantısı gittiği için derse girip çıkmakla uğraştığından dersi anlayaman, kendine ait bir odası olmadığı için ya da sobalı evde yaşadığı için sessiz bir ortam sağlayamayan, cihazda mikrofonu olmadığı için ya da bir kulaklığı olmadığı için chattan yazmak zorunda kalan öğrencilerim var.
mental olarak öğretimin kıymetini bilmediğinden ya da geleceğinden neler çaldığının farkında olmadığı için imkanları olsa bile keyfi olarak derse katılmayan öğrencilerim var. bunlar hep kayıp.
şimdi gelirsek bu salgın döneminde olacak yüzyüze eğitim-öğretim kısmına. yüzyüze eğitim başlasa bile 5 gün ve normal standartta olmadığı için yani yalnızca iki gün olduğu için daha büyük bir sorun teşkil edecek, ilk dönem bir müddet tecrübe ettik. online derse katılan ancak okula gelmeyen, okula gelen ama online derse katılmayan öğrencilerimiz var. bunlar hep belirli bir prensibin olmamasından kaynaklanıyor. dersi işlerken bir sınıfta hepsine katılan 7-8 öğrenci, bir ona bir buna katılan 7-8 öğrenci var. tekrar yapsan sürekli gelenlere haksızlık, yapmasan diğeri bir şey anlamıyor. bu da bir açmazlar silkilasyonu oluşturuyor.
yukarıda söz ettiklerim genel olarak veli ve öğrenci profili ile ilgili kısımlar. bir de buna eğitici açısından bakmak lazım.
yaşadığım yerde altyapı sıkıntısı olmadığı için yüksek hızlı internete geçtim. canlı ders için gerekli olan mikrofon, kamera gibi malzemeleri edindim ve de evimde bir çalışma odam var. peki tüm öğretmenler bu olanaklara sahip mi? altyapı eksikliğinden mobil veriden ders anlatmaya çalışan, evde bu derslere katılması gereken çocukları da olan cihaz ya da sessiz ortam eksikliği çeken arkadaşlarım var. bir de teknoloji konusunda zorluklar yaşayan kesim var ki onlar için ayrı bir yazı yazılır.
eğer keyfi olarak artılarından bahsedecek olursam elbette onlarda var. mesela öğrencilerim derse katılımlarını yaparken (bekleme odasından tek tek kabul ediyoruz) bir müddet beklememiz gerekiyor. o ara açıyorum spotifydan bir müzik, chat sizden naber diyerek yayın yapıyormuşçasına sohbetlerle başlıyoruz. dersin akışına göre blok ya da tek ders şeklinde düzenleme yapabiliyoruz. konuyla ilgili önceden hazırladığım görsel ya da videolar dersi daha renkli işlememi sağlıyor. yazdırmak gibi bir dert ortadan kalktığı için etkinlikleri ve ödevleri dijital ortamda almak da zamandan ve kağıt israfından tasarruf sağlıyor.
biraz uzattım yine ama şartların ve elimizdekilerin farkında olmak lazım. malumunuz ki stabil günler yaşamıyoruz biraz adapte olmakta biraz da hoşgörülü olmakta fayda var.
devamını gör...
seksten sonra söylenen sözler
normalde bu kadar erken boşalmam aslında.
devamını gör...