yazarların söylemekten keyif aldığı kelimeler
-alengirli
-antin kuntin
-kallavi
-antin kuntin
-kallavi
devamını gör...
uşak
yukarıda yazan yazarlar gibi, bende hiç uşak'lı birini görmemiştim. sonra güney afrika cumhuriyetine gidince gördüm ki, oradaki türklerin % 50'si, belki daha fazlası uşak'lıydı. türklerin battaniye fabrikalarında çalışmaya gelmişler.
devamını gör...
huffman kodu
kayıpsız veri sıkıştırma amacıyla david albert huffman tarafından geliştirilmiş bir algoritmadır.
temel olarak verinin içindeki karakterlerin görülme sıklığını baz alır. görülme sıklığı en az olan iki karakter bir ikili ağaç yapısının sol ve sağ düğümlerine yerleştirilir. ağacın kök düğümü ise bu iki karakterin görülme sıklıklarının toplamı olarak gösterilir. en son ortada tek bir ikili ağaç kalana kadar bu işlem tekrar edilir. örneğin, aaabbbccde şeklinde bir diziyi huffman ağacı haline getirirseniz, böyle bir ağaç elde edersiniz.

örnekte görüldüğü gibi ağacın sol dalları 0, sağ dalları ise 1 olarak nitelendirilir ve bir karakterin kodlamasını çözmek için o karaktere giden yol ağaçtan takip edilir. mesela bu ağaçta d harfinin kodlaması 110 a denk gelir. aaabbbccde verisinin kodlaması ise harflere denk gelen kodlamaların birleştirilmiş halidir.
görselin alındığı kaynak
temel olarak verinin içindeki karakterlerin görülme sıklığını baz alır. görülme sıklığı en az olan iki karakter bir ikili ağaç yapısının sol ve sağ düğümlerine yerleştirilir. ağacın kök düğümü ise bu iki karakterin görülme sıklıklarının toplamı olarak gösterilir. en son ortada tek bir ikili ağaç kalana kadar bu işlem tekrar edilir. örneğin, aaabbbccde şeklinde bir diziyi huffman ağacı haline getirirseniz, böyle bir ağaç elde edersiniz.

örnekte görüldüğü gibi ağacın sol dalları 0, sağ dalları ise 1 olarak nitelendirilir ve bir karakterin kodlamasını çözmek için o karaktere giden yol ağaçtan takip edilir. mesela bu ağaçta d harfinin kodlaması 110 a denk gelir. aaabbbccde verisinin kodlaması ise harflere denk gelen kodlamaların birleştirilmiş halidir.
görselin alındığı kaynak
devamını gör...
john nash
özellikle oyun teorisi üzerine yaptığı başarılı çalışmalarıyla tanınan amerikalı matematikçi. (bkz: john forbes nash)
çocukken matematiği pek de iyi değilmiş nash'in. ta ki matematiğin insanları adlı kitabı okuyana dek. aslında elektrik mühendisi olmak niyetindeymiş, fakat laboratuvar derslerinde başarısız olmuş. bu nedenle ekonomi ve matematik bölümlerinden dersler almak zorunda kalmış. böylece matematiğin o büyülü dünyasına adımını atmış.
***
princeton üniversitesi'nde yüksek lisansını tamamladıktan sonra doktorasını da yapar nash. doktora tezi 26 sayfadan ibarettir. üstelik tezinde yalnızca 2 referans kullanmıştır ve bunlardan biri de kendi makalesidir.
ilerleyen zamanlarda halüsinasyonlar görmeye başlar. 25 yıl kadar sürer bu rahatsızlığı ve 25 yılın sonunda bu illeti yenmeyi başarır. adı da deliye çıkmıştır bu dönemde ne yazık ki. a beautiful mind isimli filme de konu olmuştur hayatı. 2015'te geçirdikleri bir trafik kazasında eşiyle birlikte hayatını kaybeder.
***
ülkemizde verdiği bir röportajda kendisine, türkiye'nin matematik alanında dünya sıralamasında pek de iyi bir yerde olmadığını söylerler. bunun üzerine meşhur cümlesiyle cevap verir nash:
"matematik bilmeyen toplumlarda adalet yoktur."
çocukken matematiği pek de iyi değilmiş nash'in. ta ki matematiğin insanları adlı kitabı okuyana dek. aslında elektrik mühendisi olmak niyetindeymiş, fakat laboratuvar derslerinde başarısız olmuş. bu nedenle ekonomi ve matematik bölümlerinden dersler almak zorunda kalmış. böylece matematiğin o büyülü dünyasına adımını atmış.
***
princeton üniversitesi'nde yüksek lisansını tamamladıktan sonra doktorasını da yapar nash. doktora tezi 26 sayfadan ibarettir. üstelik tezinde yalnızca 2 referans kullanmıştır ve bunlardan biri de kendi makalesidir.
ilerleyen zamanlarda halüsinasyonlar görmeye başlar. 25 yıl kadar sürer bu rahatsızlığı ve 25 yılın sonunda bu illeti yenmeyi başarır. adı da deliye çıkmıştır bu dönemde ne yazık ki. a beautiful mind isimli filme de konu olmuştur hayatı. 2015'te geçirdikleri bir trafik kazasında eşiyle birlikte hayatını kaybeder.
***
ülkemizde verdiği bir röportajda kendisine, türkiye'nin matematik alanında dünya sıralamasında pek de iyi bir yerde olmadığını söylerler. bunun üzerine meşhur cümlesiyle cevap verir nash:
"matematik bilmeyen toplumlarda adalet yoktur."
devamını gör...
tarihte bugün
1857 yılında abd'nin new york kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı.
ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında, işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda, çoğu kadın
129 işçi can verdi.
işçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.
o ölen kadınların anısına önce 8 mart dünya emekçi kadınlar günü ilan edildi sonra da emekçi kelimesi çıkarıldı,
kadınlar günü ilan edildi.
bazı insanların yanması gerekti bu gün için.
kutluyoruz ama aslında hüzünlü bir gün.
ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında, işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda, çoğu kadın
129 işçi can verdi.
işçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.
o ölen kadınların anısına önce 8 mart dünya emekçi kadınlar günü ilan edildi sonra da emekçi kelimesi çıkarıldı,
kadınlar günü ilan edildi.
bazı insanların yanması gerekti bu gün için.
kutluyoruz ama aslında hüzünlü bir gün.
devamını gör...
selahattin demirtaş
aihm tarafından hakkında tahliye talebinde bulunulmasına rağmen, “tercüme” bahanesiyle bu talep reddedilmiştir. bu ne demek? kişi itham edilen suçu işlememiştir demek, boşu boşuna tutukludur demek. aihm bir karar verdiyse bu karar ülkede sorgusuz sualsiz yerine getirilmelidir, zorundalar. tabi türkiye’de hukukun yerinde yeller estiği için bu bize vız gelir tırıs gider.
hdp li değilim ama bir insanın hakkını savunmak için onunla aynı görüşte olmak gerektiğini düşünmüyorum.
ortada bir hukuksuzluk varsa vardır yoksa yoktur, ama o şöyle o böyle demenin bi manası yok.
hdp li değilim ama bir insanın hakkını savunmak için onunla aynı görüşte olmak gerektiğini düşünmüyorum.
ortada bir hukuksuzluk varsa vardır yoksa yoktur, ama o şöyle o böyle demenin bi manası yok.
devamını gör...
eyluling'in burnundaki hızma
ya hahahahaah bi’ tek burnumdakine baslik acilmamistiiii!
ps: septum onun adi ama siz bilirsiniz.*
ps: septum onun adi ama siz bilirsiniz.*
devamını gör...
yaşar usta
münir özkul'un bizim aile'de canlandırdığı kurgusal karakterdir. sözlükte moderatör olsa; ''ömründe bir karıncayı bile incitmemiş olan ben yaşar usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni'' demek yerine ''ömründe bir karıncayı bile incitmemiş olan ben yaşar usta, hiç düşünmeden sol frame'de sallandırırım seni.'' demeyi tercih edebilirdi.
edit: gece gece benjamin düşürmüştür aklıma. #71724
edit: gece gece benjamin düşürmüştür aklıma. #71724
devamını gör...
libidosu yüksek kadın
hiç birinize pas vermem şu bendeki libido olmasa. kendimi (bkz: peygamber devesi) gibi hissediyorum aslında. ışim bitince basinizi koparmak istiyorum * .
devamını gör...
normal sözlük kadınları
"artık şu sözlük kızlarını bi salın abi, yeter" dediğim başlık. sol frame de bu tarz başlıklar görmekten gına geldi. trollüğünüzü gidin kendi arkadaş çevrenize yapın arkadaş.
devamını gör...
yazarların unutamadıkları dizi replikleri
bomba patlıyor 50 kişi ölüyor panik olmuyorsunuz teker teker ölünce mi panik oluyorsunuz. (bkz: şahsiyet)
devamını gör...
tecavüz şüphelisini bacağından ısıran köpek
keşke başka bir yerini ısırsaymış.
neyse buna da şükür. ağzınıza sağlık karlos bey.
neyse buna da şükür. ağzınıza sağlık karlos bey.
devamını gör...
sürekli akp'yi ve akp’lileri aşağılamaya çalışmak
çalışmak derken? bunun için özel bir çalışmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. kendileri onları aşağılamamız konusunda fazlasıyla malzeme veriyorlar zaten.
devamını gör...
şanlıurfa'da bulunan mağara kumarhanesi
şanlıurfa'da özel harekat polislerinin de bulunduğu 200 polisin katılımıyla kent merkezinde bulunan mağaralar bölgesine operasyon düzenlendi. dronun da kullanıldığı baskında bir mağarada kumar oynandığı belirlendi.
haberin devamı için
devamını gör...
müslüman yazarlara sorular
yazdıklarıyla en elit gurûhun mensubu olduğu egosuyla dolaşan, sözüm ona "aydin" takımından bir yazarın, faşist duygularla yazdığı başlık.
ha siyaha, beyaz insanı,
ha aleviye, sunniyi*,
ha sağcıya, solcuyu,
ha türk'e, kürt'ü,
ha inanana, inanmayanı sorarak;
hangi yarayı kaşımayı, hangi hareket noktalarını ayağa kaldırmayı, kimi kime düşürmeyi, kırdırmayı hedefliyorsunuz.
modersyonun bu konuyu değerlendirmesini rica ediyorum. açılan her 10 başlıktan 4, 5 tanesinin tarzı bu. ötekilestirmek özgürlük değil faşizmdir.
12 eylül' ü yaşatan alçak adam, " birkaç yıl önce de müdahale edebilirdim, ama şartları olgunlaşmamıştı" diyordu.
işte o alçağın bahsettiği şartlar yukarıdaki şartlardı. önce olgunlaştırdılar sonra "bir sağdan, bir soldan" astılar.
dünyada mükemmel hayat görüşü, mükemmel yönetim düzeni yoktur, olsaydı hiçbir şeyin alternatifi olmazdı. tartışma kültürü, "senin fikrinin eksik yönü, benim şu fikrimle doğru hale gelir" i tartışabilmektir, tartışabiliyorsak gelişir.
kavga etmek için sebep aramakla değil.
ha siyaha, beyaz insanı,
ha aleviye, sunniyi*,
ha sağcıya, solcuyu,
ha türk'e, kürt'ü,
ha inanana, inanmayanı sorarak;
hangi yarayı kaşımayı, hangi hareket noktalarını ayağa kaldırmayı, kimi kime düşürmeyi, kırdırmayı hedefliyorsunuz.
modersyonun bu konuyu değerlendirmesini rica ediyorum. açılan her 10 başlıktan 4, 5 tanesinin tarzı bu. ötekilestirmek özgürlük değil faşizmdir.
12 eylül' ü yaşatan alçak adam, " birkaç yıl önce de müdahale edebilirdim, ama şartları olgunlaşmamıştı" diyordu.
işte o alçağın bahsettiği şartlar yukarıdaki şartlardı. önce olgunlaştırdılar sonra "bir sağdan, bir soldan" astılar.
dünyada mükemmel hayat görüşü, mükemmel yönetim düzeni yoktur, olsaydı hiçbir şeyin alternatifi olmazdı. tartışma kültürü, "senin fikrinin eksik yönü, benim şu fikrimle doğru hale gelir" i tartışabilmektir, tartışabiliyorsak gelişir.
kavga etmek için sebep aramakla değil.
devamını gör...
cumhuriyet tarihinin en karizmatik lideri
tabi ki gazi mustafa kemal atatürk sorgulamayın bile ...
devamını gör...
kadınların en güzel oldukları yaş
kadın her yaşta ayrı bir güzeldir. öyle yaratıldık. mütevazilikle alakası yok.
devamını gör...
köylü yazardan ironiler
sözlüğün en yüksek, en havadar ve yeşil yerine sırça köşkünü inşa ettirmek istediğim ışık saçan kadın yazar.
yazdıklarını biraz okumak bile yeterli oluyor samimiyetini anlamak ve tecrübesine saygı duymak için.
hayata baktığı penceresi dilerim hep böyle en güzel manzaralara açılsın.
mutlu sözlükler.
yazdıklarını biraz okumak bile yeterli oluyor samimiyetini anlamak ve tecrübesine saygı duymak için.
hayata baktığı penceresi dilerim hep böyle en güzel manzaralara açılsın.
mutlu sözlükler.
devamını gör...
yks'den sonra yapılacaklar
boş oturmak.
sıkılmak.
sadece durmak.
evet bunları özledim.
sıkılmak.
sadece durmak.
evet bunları özledim.
devamını gör...
yazarların yazdığı hikayeler
biraz uzun oldu ama hadi bakalım...
cenaze
mustafa erdem sekiz numaralı ölü evi’nin kapısında nefes almak için durduğunda öğle vakti olmuştu. izmir'de hava son altı senedir olduğu gibi sabit 42 dereceydi ve güneş insanoğlunu yakmaya ant içmişçesine, ışınlarını en yoğun haliyle gönderiyordu. gri saçlarından akan terler buruşmuş yanaklarından aşağı doğru süzüldü. elleri, düşük bel şortunun cebinde, cam kapının önünde dururken, neden binaya "ölü evi" dediklerine anlam vermeye çalıştı. evden başka her şeye benziyordu. iki parçadan oluşan binanın alt kısmı, simsiyah taş kaplıydı. binanın bütünü üç kat yüksekliğindeydi ve tam bir küptü. hiç penceresi olmayan bu kütlenin üzerinde ise bembeyaz göğü yırtmaya çalışan dört adet kule yükseliyordu. bulunduğu geniş, boş, tamamıyla çimen kaplı arazide, garip bir oyuncak parçası gibi duruyordu aslında. ablasının üç dört yaşlarında lego oynarken çekilmiş bir fotoğrafı zihninde canlandı. kendi kendine gülerek binanın kapısını açtı ve içeri girdi. ölüm soğukluğunda ve hiçliğinde gri giriş holün tam ortasında camdan yapılma bir banko duruyordu. arkasında yirmili yaşlarında üçü de sarışın ve bronz tenli görevli, önlerindeki saydam ekranlara bakarak oturuyorlardı. bankoya yanaştı ve "merhaba" dedi. adam gülümseyerek başını kaldırdı " iyi günler, hoş geldiniz. isminiz?
mustafa tek düze bir ses tonuyla ismini söyledi ve "ablam selda erdem'in ölüm törenin üçüncü faslı için gelmiştim," dedi.
görevli suratında kurumsal bir ifadeyle " evet mustafa bey töreniniz için oda hazır. tek başınıza mı geldiniz? kayıtlarımızda annenizin sağ olduğu ve ilk törene katıldığı yazıyor."
"bugün gelmeyecek" dedi mustafa dişlerini sıkarak. "bu yöntemi herkesin kabul etmesini beklemiyorsunuz herhalde" sesi boş duvarlarda emilip gidiyordu. törenin en zor aşamalarından biri. vücudu bu şekilde görmeye dayanamaz. kalp hastası zaten." dedi. bir an önce görevliden uzaklaşmak istiyordu çünkü adamın suratındaki gülümseme bir türlü kaybolmuyordu konuşurken. görevli daha yüksek bir ses tonuyla "anlıyorum. gelmeleri kendileri için iyi olabilirdi aslında. biliyorsunuz, kemiklerin ortaya çıkmasını gözlemlemek, ölümle barışmanın bir aşaması" dedi.
biraz daha dişlerini sıktı ve "bilgilendirme için teşekkür ederim. bu tören uygulamaları geleli henüz iki yıl oldu. eski toprakların bu işe alışamamasını normal karşılarsınız herhalde" dedi sesi sert. cümlesini bitirince ellerini beline koydu. sadece öfkelendiğinde kendinden emin oluyordu mustafa, normalde mülayim bir adamdı. otuz senelik öğretmenlik hayatında sakinliğinden bir gram kaybetmeden altmış yaşına gelmişti. görevlinin sesi biraz olsun silikleşti, "peki daha fazla sizi burada tutmayayım. kısa bir bilgilendirme yapmak zorundayım. odaya girdikten ve kapı kapandıktan sonra yarım saatiniz var içeride. kendinizi iyi hissetmediğinizde ya da çıkmak istediğinizde, kapının sağında yer alan mavi düğmeye basmanız yeterli. girdiğiniz andan itibaren, çıkışınıza kadar tüm süreç sesli ve görüntülü olarak kayıt altında olup tarafınıza gönderilecektir." sonra birileri iğne batırmış gibi ani hareketle ayağa kalktı. mekânın sağ tarafında kara delik misali duran koridoru göstererek “buyurun size kapıya kadar eşlik edeyim. dört numaralı oda ayarlandı," dedi.
mustafa adamın yanında bir dakika daha kalamayacağını anladı ve elini kaldırarak, "hayır, teşekkür ederim. eşlik etmenize gerek yok. bulabilirim odayı," dedi ve koridora geçti spor ayakkabıları yumuşak olmasına rağmen sert adımları sert zeminin üzerinde deliyordu havayı. otomatik ışıklar tek tek yanmaya başladı. giriş holü ne kadar griyse burası da o kadar başkaydı. zemin, tavan, duvarlar gökyüzünün en parlak mavisine boyanmış. havada boşlukta yürüyormuşsun hissi uyandırıyordu. sağlı sollu ayna kaplı kapıların yanından geçerken mustafa göz uncuyla kendi yansımasına baktı. aynaların üzerinde kumlamadan yapılmış oda numaraları parıldıyordu. dört numaralı odanın kapısına geldiğinde durdu. kendi görüntüsü karşısında her zaman yaptığı gibi, burnunun üzerindeki küçük siyah noktaları kontrol etti. alnındaki derin kırışıklıkları yokladı. son olarak parıldayan gri saçlarında ellerini gezdirdi. yoğun sigara içmekten acıyan ciğerlerine bir derin nefes daha çekti ve kapının yanında yer alan retina okuyucusuna gözünü yanaştırdı. tiz bir onaylanma sesinden sonra, ayna kapı sessizce odanın içerisine doğru açıldı. ağır bir lavanta kokusu gözlerini yaktı birden. ablasının en sevdiği kokuydu. ölü evleri, ilk kayıtta vefat eden kişi hakkında verilen bilgiler doğrultusunda düzenliyordu törenleri. üç hafta önce ablasının bedenini buraya getirdiklerinde bir form doldurmuşlardı. en sevdiği renk, en sevdiği yemek, en sevdiği koku ve daha birçok kişisel bilgiyi bir tablete girip görevlilere teslim etmişlerdi. “bugün demek ki kokuyu ön planda tutacaklar,” dedi mustafa kendi kendine ve odaya girdi. penceresiz odanın zemini ahşap kaplıydı. hafif gıcırdıyordu spor ayakkabılarıyla bastıkça. ikinci fasıl töreni altı numaralı odada yapmışlardı ve orada tek bir pencere yer alıyordu, dışarıya çimenliğe bakan. keşke bu oda da olsa diye geçirdi içinden. ihtiyaç olmamasına rağmen duvarlarda perdeler asılıydı rengarenk kumaşlardan yapılmış. ablası kumaşları ve modayı seviyor diye yazmışlardı. herhalde ondan bu kadar çaputu doldurmuşlardı odaya. odanın tam ortasında, camdan tabutun ineceği yerde mermer kaide duruyordu. kaidenin önünde ise rahat, kırmızı bir kanepe. bu sefer tam bir renk cümbüşüne çevirmişlerdi mekânı. beden ne kadar çürüyorsa renkleri o kadar artıyorlardı aslında. ölü evlerinin genel yaklaşımıydı bu, bir dergide okuduğuna göre. mustafa spor ayakkabılarını çıkardı. çıplak ayaklarıyla bağdaş kurarak koltuğa oturdu ve başını ışıklandırılmış tavana kaldırdı. mermer kaidenin üzerinde tavanda yer alan kapaklar parlak paslanmaz metaldendi. bir piyano, ne acıklı, ne neşeli dansına başladı. sonra tavandaki kapaklardan tok bir ses geldi. selda'nın bedeni cam tabutunun içerisinde yavaş yavaş inmeye başladı. kapakların aralığından mustafa yukarı yükselen beyaz kuleyi ve içerisinde ablasınınki gibi daha onlarca cam tabutu görebiliyordu. tıpkı çok katlı otomatik otoparklarda olduğu gibi beyaz kulelerin içerisinde istifleniyordu tabutlar. cam kabuk kaidenin üzerine hafif bir tıslama sesi yaparak oturdu. mustafa'nın soluk alışı sıklaşmıştı. iki gündür internette bedenin ölümden sonraki geçirdiği fazları araştırıyordu. babasının ölümünde bunların hiçbirine gerek kalmamıştı. klasik biçimde toprağa gömülmüş, kırkı geldiğinde ise annesi dua okutmuştu. ablasının vasiyeti ise oldukça netti. yeni sisteme göre törenlerin yapılmasını istiyordu. ateistler hükümet kurduğundan beri birçok alana el atmışlardı. ölüm ve gömülme de bunlardan biriydi. bu sebeple tüm bu garip yapılar ortaya çıkmıştı. annesi ne kadar karşı çıkarsa çıksın, mustafa vasiyeti yerine getirme konusunda ısrarlıydı. bu sebeple iki gündür araştırıyordu. beden ölümden itibaren yirmi altı aşamadan geçiyordu. kemiklerin gözükmesi yirmi beşinci aşamaydı ve üçüncü haftanın sonunda gözlemlenebiliyordu. ablasının tabutu tam olarak kaidenin üzerine geldiğinde ne ile karşılaşacağının fotoğraflarını görmüştü ama gerçek çok daha çarpıcıydı. cam tabutun tabanında 15 santimlik bir toprak bulunuyordu. onun üzerinde ise, bedenden kalanlar bölük börçük duruyordu. bağırsaklardan yayılan toksinlerin gücü çok kuvvetliydi. ince bir tabaka halinde kemiklerin üzerinde böğürtlen renginde, parçalar halinde etler duruyordu hala. kafatası ise oldukça net biçimde ortaya çıkmıştı. burnu tamamen yok olmuş gözleri erimiş gitmişti. müzik hareketlendi. ince bir saksafon konuştu. ayakları karıncalanmaya başlayan mustafa kalktı ablasından arta kalanların yanına yaklaştı. o sırada duvarların üzerindeki perdeler aralandı ve avuç içi büyüklüğünde projeksiyon cihazları belirdi. müzik iyice hareketlenmişti. kontrbas devreye girmiş, çılgınca söyleniyordu. projeksiyonlar çalışmaya başladı ve ablasının daha önce ölü evine teslim ettikleri fotoğrafları duvarlardaki perdelerde belirmeye başladı. ablası üzgün, mutlu, birilerinin yanında, yalnız, bir dağın tepesinde, denizin dibinde. görüntüler akıp gidiyordu. mustafa önündeki kemik ve et yığınına baktı. tabutun üzerine eğildi ve camı öptü. gözlerinden yaş gelmedi bu sefer. gittiğini biliyordu. burada yatanın maddesel bir dönüşüm olduğunu biliyordu. bir ruhun olmadığını biliyordu. yine de kendini tutamadı ve " umarım dönüştüğün şeyde mutlusundur " dedi yüksek sesle. sonra kırmızı kanepeye tekrar oturdu o sırada telefonu çaldı. annesinin sesi yorgun geliyordu. " ne yaptın yavrum" diye sordu. " iyiyim içerideyim" diye cevap verdi. tek düze ses tonuna geri dönmüştü mustafa. "nasıl durumu?" diye sordu annesi sesindeki korkuyu gizleyemeden. cevabı almak istemiyordu aslında ama merakına yenik düştü her zamanki gibi. " kemikleri gözüktü. " karşı tarafta derin bir sessizliğin ardından telefon kapandı. müzik hala devam ediyordu. bu sefer bir kadın sesi anlamadığı dilde sanki ağlamanın gücünü anlatıyordu. perdelerde görüntülerin geçiş hızları yavaşladı. mustafa artık daha fazla kalmasına gerek olmadığını düşünerek ayna kapıya yanaştı ve düğmeye bastı. bekledi ve kapı bu sefer biraz daha hızlı açıldı. karşısında görevli duruyordu.
" erken çıktınız mustafa bey" dedi parlak beyaz dişlerini gururla göstererek.
" bu kadarı yeterli " diye cevap verdi mustafa. o sırada fark etti spor ayakkabılarından birinin bağcığı bağlanmamıştı.
cenaze
mustafa erdem sekiz numaralı ölü evi’nin kapısında nefes almak için durduğunda öğle vakti olmuştu. izmir'de hava son altı senedir olduğu gibi sabit 42 dereceydi ve güneş insanoğlunu yakmaya ant içmişçesine, ışınlarını en yoğun haliyle gönderiyordu. gri saçlarından akan terler buruşmuş yanaklarından aşağı doğru süzüldü. elleri, düşük bel şortunun cebinde, cam kapının önünde dururken, neden binaya "ölü evi" dediklerine anlam vermeye çalıştı. evden başka her şeye benziyordu. iki parçadan oluşan binanın alt kısmı, simsiyah taş kaplıydı. binanın bütünü üç kat yüksekliğindeydi ve tam bir küptü. hiç penceresi olmayan bu kütlenin üzerinde ise bembeyaz göğü yırtmaya çalışan dört adet kule yükseliyordu. bulunduğu geniş, boş, tamamıyla çimen kaplı arazide, garip bir oyuncak parçası gibi duruyordu aslında. ablasının üç dört yaşlarında lego oynarken çekilmiş bir fotoğrafı zihninde canlandı. kendi kendine gülerek binanın kapısını açtı ve içeri girdi. ölüm soğukluğunda ve hiçliğinde gri giriş holün tam ortasında camdan yapılma bir banko duruyordu. arkasında yirmili yaşlarında üçü de sarışın ve bronz tenli görevli, önlerindeki saydam ekranlara bakarak oturuyorlardı. bankoya yanaştı ve "merhaba" dedi. adam gülümseyerek başını kaldırdı " iyi günler, hoş geldiniz. isminiz?
mustafa tek düze bir ses tonuyla ismini söyledi ve "ablam selda erdem'in ölüm törenin üçüncü faslı için gelmiştim," dedi.
görevli suratında kurumsal bir ifadeyle " evet mustafa bey töreniniz için oda hazır. tek başınıza mı geldiniz? kayıtlarımızda annenizin sağ olduğu ve ilk törene katıldığı yazıyor."
"bugün gelmeyecek" dedi mustafa dişlerini sıkarak. "bu yöntemi herkesin kabul etmesini beklemiyorsunuz herhalde" sesi boş duvarlarda emilip gidiyordu. törenin en zor aşamalarından biri. vücudu bu şekilde görmeye dayanamaz. kalp hastası zaten." dedi. bir an önce görevliden uzaklaşmak istiyordu çünkü adamın suratındaki gülümseme bir türlü kaybolmuyordu konuşurken. görevli daha yüksek bir ses tonuyla "anlıyorum. gelmeleri kendileri için iyi olabilirdi aslında. biliyorsunuz, kemiklerin ortaya çıkmasını gözlemlemek, ölümle barışmanın bir aşaması" dedi.
biraz daha dişlerini sıktı ve "bilgilendirme için teşekkür ederim. bu tören uygulamaları geleli henüz iki yıl oldu. eski toprakların bu işe alışamamasını normal karşılarsınız herhalde" dedi sesi sert. cümlesini bitirince ellerini beline koydu. sadece öfkelendiğinde kendinden emin oluyordu mustafa, normalde mülayim bir adamdı. otuz senelik öğretmenlik hayatında sakinliğinden bir gram kaybetmeden altmış yaşına gelmişti. görevlinin sesi biraz olsun silikleşti, "peki daha fazla sizi burada tutmayayım. kısa bir bilgilendirme yapmak zorundayım. odaya girdikten ve kapı kapandıktan sonra yarım saatiniz var içeride. kendinizi iyi hissetmediğinizde ya da çıkmak istediğinizde, kapının sağında yer alan mavi düğmeye basmanız yeterli. girdiğiniz andan itibaren, çıkışınıza kadar tüm süreç sesli ve görüntülü olarak kayıt altında olup tarafınıza gönderilecektir." sonra birileri iğne batırmış gibi ani hareketle ayağa kalktı. mekânın sağ tarafında kara delik misali duran koridoru göstererek “buyurun size kapıya kadar eşlik edeyim. dört numaralı oda ayarlandı," dedi.
mustafa adamın yanında bir dakika daha kalamayacağını anladı ve elini kaldırarak, "hayır, teşekkür ederim. eşlik etmenize gerek yok. bulabilirim odayı," dedi ve koridora geçti spor ayakkabıları yumuşak olmasına rağmen sert adımları sert zeminin üzerinde deliyordu havayı. otomatik ışıklar tek tek yanmaya başladı. giriş holü ne kadar griyse burası da o kadar başkaydı. zemin, tavan, duvarlar gökyüzünün en parlak mavisine boyanmış. havada boşlukta yürüyormuşsun hissi uyandırıyordu. sağlı sollu ayna kaplı kapıların yanından geçerken mustafa göz uncuyla kendi yansımasına baktı. aynaların üzerinde kumlamadan yapılmış oda numaraları parıldıyordu. dört numaralı odanın kapısına geldiğinde durdu. kendi görüntüsü karşısında her zaman yaptığı gibi, burnunun üzerindeki küçük siyah noktaları kontrol etti. alnındaki derin kırışıklıkları yokladı. son olarak parıldayan gri saçlarında ellerini gezdirdi. yoğun sigara içmekten acıyan ciğerlerine bir derin nefes daha çekti ve kapının yanında yer alan retina okuyucusuna gözünü yanaştırdı. tiz bir onaylanma sesinden sonra, ayna kapı sessizce odanın içerisine doğru açıldı. ağır bir lavanta kokusu gözlerini yaktı birden. ablasının en sevdiği kokuydu. ölü evleri, ilk kayıtta vefat eden kişi hakkında verilen bilgiler doğrultusunda düzenliyordu törenleri. üç hafta önce ablasının bedenini buraya getirdiklerinde bir form doldurmuşlardı. en sevdiği renk, en sevdiği yemek, en sevdiği koku ve daha birçok kişisel bilgiyi bir tablete girip görevlilere teslim etmişlerdi. “bugün demek ki kokuyu ön planda tutacaklar,” dedi mustafa kendi kendine ve odaya girdi. penceresiz odanın zemini ahşap kaplıydı. hafif gıcırdıyordu spor ayakkabılarıyla bastıkça. ikinci fasıl töreni altı numaralı odada yapmışlardı ve orada tek bir pencere yer alıyordu, dışarıya çimenliğe bakan. keşke bu oda da olsa diye geçirdi içinden. ihtiyaç olmamasına rağmen duvarlarda perdeler asılıydı rengarenk kumaşlardan yapılmış. ablası kumaşları ve modayı seviyor diye yazmışlardı. herhalde ondan bu kadar çaputu doldurmuşlardı odaya. odanın tam ortasında, camdan tabutun ineceği yerde mermer kaide duruyordu. kaidenin önünde ise rahat, kırmızı bir kanepe. bu sefer tam bir renk cümbüşüne çevirmişlerdi mekânı. beden ne kadar çürüyorsa renkleri o kadar artıyorlardı aslında. ölü evlerinin genel yaklaşımıydı bu, bir dergide okuduğuna göre. mustafa spor ayakkabılarını çıkardı. çıplak ayaklarıyla bağdaş kurarak koltuğa oturdu ve başını ışıklandırılmış tavana kaldırdı. mermer kaidenin üzerinde tavanda yer alan kapaklar parlak paslanmaz metaldendi. bir piyano, ne acıklı, ne neşeli dansına başladı. sonra tavandaki kapaklardan tok bir ses geldi. selda'nın bedeni cam tabutunun içerisinde yavaş yavaş inmeye başladı. kapakların aralığından mustafa yukarı yükselen beyaz kuleyi ve içerisinde ablasınınki gibi daha onlarca cam tabutu görebiliyordu. tıpkı çok katlı otomatik otoparklarda olduğu gibi beyaz kulelerin içerisinde istifleniyordu tabutlar. cam kabuk kaidenin üzerine hafif bir tıslama sesi yaparak oturdu. mustafa'nın soluk alışı sıklaşmıştı. iki gündür internette bedenin ölümden sonraki geçirdiği fazları araştırıyordu. babasının ölümünde bunların hiçbirine gerek kalmamıştı. klasik biçimde toprağa gömülmüş, kırkı geldiğinde ise annesi dua okutmuştu. ablasının vasiyeti ise oldukça netti. yeni sisteme göre törenlerin yapılmasını istiyordu. ateistler hükümet kurduğundan beri birçok alana el atmışlardı. ölüm ve gömülme de bunlardan biriydi. bu sebeple tüm bu garip yapılar ortaya çıkmıştı. annesi ne kadar karşı çıkarsa çıksın, mustafa vasiyeti yerine getirme konusunda ısrarlıydı. bu sebeple iki gündür araştırıyordu. beden ölümden itibaren yirmi altı aşamadan geçiyordu. kemiklerin gözükmesi yirmi beşinci aşamaydı ve üçüncü haftanın sonunda gözlemlenebiliyordu. ablasının tabutu tam olarak kaidenin üzerine geldiğinde ne ile karşılaşacağının fotoğraflarını görmüştü ama gerçek çok daha çarpıcıydı. cam tabutun tabanında 15 santimlik bir toprak bulunuyordu. onun üzerinde ise, bedenden kalanlar bölük börçük duruyordu. bağırsaklardan yayılan toksinlerin gücü çok kuvvetliydi. ince bir tabaka halinde kemiklerin üzerinde böğürtlen renginde, parçalar halinde etler duruyordu hala. kafatası ise oldukça net biçimde ortaya çıkmıştı. burnu tamamen yok olmuş gözleri erimiş gitmişti. müzik hareketlendi. ince bir saksafon konuştu. ayakları karıncalanmaya başlayan mustafa kalktı ablasından arta kalanların yanına yaklaştı. o sırada duvarların üzerindeki perdeler aralandı ve avuç içi büyüklüğünde projeksiyon cihazları belirdi. müzik iyice hareketlenmişti. kontrbas devreye girmiş, çılgınca söyleniyordu. projeksiyonlar çalışmaya başladı ve ablasının daha önce ölü evine teslim ettikleri fotoğrafları duvarlardaki perdelerde belirmeye başladı. ablası üzgün, mutlu, birilerinin yanında, yalnız, bir dağın tepesinde, denizin dibinde. görüntüler akıp gidiyordu. mustafa önündeki kemik ve et yığınına baktı. tabutun üzerine eğildi ve camı öptü. gözlerinden yaş gelmedi bu sefer. gittiğini biliyordu. burada yatanın maddesel bir dönüşüm olduğunu biliyordu. bir ruhun olmadığını biliyordu. yine de kendini tutamadı ve " umarım dönüştüğün şeyde mutlusundur " dedi yüksek sesle. sonra kırmızı kanepeye tekrar oturdu o sırada telefonu çaldı. annesinin sesi yorgun geliyordu. " ne yaptın yavrum" diye sordu. " iyiyim içerideyim" diye cevap verdi. tek düze ses tonuna geri dönmüştü mustafa. "nasıl durumu?" diye sordu annesi sesindeki korkuyu gizleyemeden. cevabı almak istemiyordu aslında ama merakına yenik düştü her zamanki gibi. " kemikleri gözüktü. " karşı tarafta derin bir sessizliğin ardından telefon kapandı. müzik hala devam ediyordu. bu sefer bir kadın sesi anlamadığı dilde sanki ağlamanın gücünü anlatıyordu. perdelerde görüntülerin geçiş hızları yavaşladı. mustafa artık daha fazla kalmasına gerek olmadığını düşünerek ayna kapıya yanaştı ve düğmeye bastı. bekledi ve kapı bu sefer biraz daha hızlı açıldı. karşısında görevli duruyordu.
" erken çıktınız mustafa bey" dedi parlak beyaz dişlerini gururla göstererek.
" bu kadarı yeterli " diye cevap verdi mustafa. o sırada fark etti spor ayakkabılarından birinin bağcığı bağlanmamıştı.
devamını gör...