edebiyattan anlayan kadın
şarap gibidir. hanımefendi özen ister saygi ister sevgi ister. edebiyat bir hayat alışkanlığı bir yaşam zevkidir. bunu bilen anlayan ve böylesine dikkatli bir tutumda olan hanımefendi onun dilinden anlayan ve onun hassasiyetlerine saygi gösteren bir bey ile denk gelirse şiir gibi ilişki yaşarlar. anlamak hissetmekle birleşir ifadelere özgürlük katar ruh katar hayata tat katar siyah beyaz iken her yer renkli olur. cümleler kanina karışır mazallah başını kitaplara çarpar üstünü başını şiir yaparsin. bir o kadar tatlı görünürsün hanımefendinin gözüne. öğle uykulari gibi sessiz tatli aksama doğru baslayan hafif yağmur gibi serin ve naiflesir dünya.
aksamlari bir kadeh sarapta kaybolur, geceleri ayisiginda sevisirsin. edebiyat bilen anlayan hanımefendi dünyayı dünyan kılar. selam olsun şehrin yalniz ve güzel hanımefendilerine...
aksamlari bir kadeh sarapta kaybolur, geceleri ayisiginda sevisirsin. edebiyat bilen anlayan hanımefendi dünyayı dünyan kılar. selam olsun şehrin yalniz ve güzel hanımefendilerine...
devamını gör...
40 yaşında adamsın sözlükte ne işin var sözü
bizden önce onlar vardı dediğim başlık. başlığı açan neyin tribinde bilmiyorum fakat sözlük ortamında 35-40 yaş aralığında olan insanların fazla olması gerektiğini düşünüyorum. 20-25 yaş aralığındaki insanları dinlemektense ileriki yaşlardaki insanın tanımlarını ve anılarını okumak tercihimdir.
devamını gör...
başladım yürümeye
sene 1998. mavi sakal, kan kokusu albümünü çıkarmış. bir şekilde kaseti aldım. tabi bir şekilde derken illegal yollardan bahsetmiyorum elbette.* cebimdeki harçlığı son kuruşuna kadar verip almıştım kaseti. o sebeple de üzerimde hatırı sayılır bir gerginlik vardı. albüm kötü çıkarsa ölü yatırım yapmış olacaktım, okuldaki ekmek arası patates keyfinden de mahrum kalacaktım. yani mevzu sıkıntılıydı. kalmıştım iki arada bir derede. bir heyecan açtım kasetin kapağını, çıkardım ve yerleştirdim walkman'e...
tabi çoklarınız bilmez o muhteşem teknolojiyi. japonlar yapmıştı yine yapacağını ve teknolojiyi kulaklarımıza getirmişti. zaten teknolojinin geldiği en son seviye walkman'dir benim gözümde, sonrasında çok bozdu. bozuk teknoloji ile aram bozuk anlayacağınız.
neyse efendim, taktım kulaklıkları. ve başladım yürümeye... albüm üvertür adlı parça ile başlıyor. hımm tamam derken arkadan ikinci şarkı girdi; balta! şarkıya resmen bayılmıştım. içimden helal olsun size tüm harçlığım diyerek yürümeye devam ediyorum. balta bitiyor, ne kadar başlıyor, o şarkının da farklı bir tadı var. ama enteresan bir şey oluyor o noktada, eve dönüş yolunda yol ayrımımız vardı bizim, tam o yol ayrımının başına geldiğimde iki yol adlı şarkı çalmaya başlamasın mı? işte orada ruhani bir şeylerden şüpheleniyorum.* şarkının girişi de çoğunuzun bildiği gibi şöyle; ''neden soruyosun, nereye gideyim, iki yol var demiştin, hangisini seçeyim?'' elbette eve gideni seçeceğim bu da soru mu yahu? falan derken 8. şarkıya kadar geldim. işte o anda başladım yürümeye adlı şarkıya geçiş yaptık. ben zaten yürümeye başlamıştım ama yol bir türlü bitmiyordu. albümü dinleyeceğim diye yürümeyi tercih etmiştim ve işte bu şarkının girişi ile birlikte tabiri caizse gaza geldim. enerji ile doldum.
başladım yürümeye
bir de baktım yine baştayım.
baştayım.
başladım yürümeye
bir de baktım yine baştayım.
baştayım.
birden bire her şey,
her şey iyi, her şey güzel
geldi bana...
başladım isyana
bir de baktım yine baştayım,
baştayım.
birden bire her şey,
her şey yazık, her şey değmez
geldi bana...
ne için?
kim için ?
ne için
sözler benim için muazzam. basit ama derin. müziğin de tadından yenmiyor. ritimler, riffler içimi kıpır kıpır ediyor. çalarım ben bunu deyip gazlanmış kendime iyice gaz veriyorum. elektro gitar sevdasına yeni kapılmışız, çocuk yaşta sayılırız, malum her şeyi yapmak çok basit o yaşlarda(!) o özgüvenle şarkıyı bitiriyorum. sonrasında 9. şarkıya geçmiyorum, şarkıyı başa sarıyorum. zira tekrar dinlemem lazım. ''başladım tekrar yürümeye, bir de baktım yine baştayım...'' derken sesim biraz yüksek çıkmış olmalı, çevremde olup bitenin farkında değilim, kafamı hafif hafif sallayarak ilerliyorum. işte olan da o anda oluyor. enseme bir şaplak yiyiveriyorum. lan ne oluyor? kim bu derken, kulaklık çıkartılıyor kulaklarımdan... ''başlarım senin yürümene ''diye bir ses işitiyorum. dönüyorum bakıyorum ki, rahmetli babam gülümseyerek beni sarsıyor. sonra kakara kikiri beraberce eve doğru ilerliyoruz.
işte bu yüzden en sevdiğim şarkılardan birisi olan ''başladım yürümeye'' isimli şarkı, rahmetli babam sayesinde, benim için ''başlarım senin yürümene'' adını almış oldu. hala severek dinler ve söylerim. kendisini kaybettikten sonra da, başka bir anlamlı geliyor artık...
işte böyle. eh o halde dinleyiverin gari;
tabi çoklarınız bilmez o muhteşem teknolojiyi. japonlar yapmıştı yine yapacağını ve teknolojiyi kulaklarımıza getirmişti. zaten teknolojinin geldiği en son seviye walkman'dir benim gözümde, sonrasında çok bozdu. bozuk teknoloji ile aram bozuk anlayacağınız.
neyse efendim, taktım kulaklıkları. ve başladım yürümeye... albüm üvertür adlı parça ile başlıyor. hımm tamam derken arkadan ikinci şarkı girdi; balta! şarkıya resmen bayılmıştım. içimden helal olsun size tüm harçlığım diyerek yürümeye devam ediyorum. balta bitiyor, ne kadar başlıyor, o şarkının da farklı bir tadı var. ama enteresan bir şey oluyor o noktada, eve dönüş yolunda yol ayrımımız vardı bizim, tam o yol ayrımının başına geldiğimde iki yol adlı şarkı çalmaya başlamasın mı? işte orada ruhani bir şeylerden şüpheleniyorum.* şarkının girişi de çoğunuzun bildiği gibi şöyle; ''neden soruyosun, nereye gideyim, iki yol var demiştin, hangisini seçeyim?'' elbette eve gideni seçeceğim bu da soru mu yahu? falan derken 8. şarkıya kadar geldim. işte o anda başladım yürümeye adlı şarkıya geçiş yaptık. ben zaten yürümeye başlamıştım ama yol bir türlü bitmiyordu. albümü dinleyeceğim diye yürümeyi tercih etmiştim ve işte bu şarkının girişi ile birlikte tabiri caizse gaza geldim. enerji ile doldum.
başladım yürümeye
bir de baktım yine baştayım.
baştayım.
başladım yürümeye
bir de baktım yine baştayım.
baştayım.
birden bire her şey,
her şey iyi, her şey güzel
geldi bana...
başladım isyana
bir de baktım yine baştayım,
baştayım.
birden bire her şey,
her şey yazık, her şey değmez
geldi bana...
ne için?
kim için ?
ne için
sözler benim için muazzam. basit ama derin. müziğin de tadından yenmiyor. ritimler, riffler içimi kıpır kıpır ediyor. çalarım ben bunu deyip gazlanmış kendime iyice gaz veriyorum. elektro gitar sevdasına yeni kapılmışız, çocuk yaşta sayılırız, malum her şeyi yapmak çok basit o yaşlarda(!) o özgüvenle şarkıyı bitiriyorum. sonrasında 9. şarkıya geçmiyorum, şarkıyı başa sarıyorum. zira tekrar dinlemem lazım. ''başladım tekrar yürümeye, bir de baktım yine baştayım...'' derken sesim biraz yüksek çıkmış olmalı, çevremde olup bitenin farkında değilim, kafamı hafif hafif sallayarak ilerliyorum. işte olan da o anda oluyor. enseme bir şaplak yiyiveriyorum. lan ne oluyor? kim bu derken, kulaklık çıkartılıyor kulaklarımdan... ''başlarım senin yürümene ''diye bir ses işitiyorum. dönüyorum bakıyorum ki, rahmetli babam gülümseyerek beni sarsıyor. sonra kakara kikiri beraberce eve doğru ilerliyoruz.
işte bu yüzden en sevdiğim şarkılardan birisi olan ''başladım yürümeye'' isimli şarkı, rahmetli babam sayesinde, benim için ''başlarım senin yürümene'' adını almış oldu. hala severek dinler ve söylerim. kendisini kaybettikten sonra da, başka bir anlamlı geliyor artık...
işte böyle. eh o halde dinleyiverin gari;
devamını gör...
dulla evlenmek
hz. muhammed ilk evliliğini henüz 25 yaşında iken 40 yaşında ve "dul" olan hz. hatice ile yapmıştır. eğer ki o yaşta hz. ayşe ile evlenmiş olsa gereksinimi olan korunma, rehberlik, hoşgörü, sabır gibi kavramlara belki de ulaşamayacaktı. buna rağmen bizim gibi çoğunluğunu müslümanların oluşturduğu ülkelerde "dul" olmak kadın icin olumsuz bir ifade yaratıyor. erkegin dul olması ise daha kabul edilebilir hatta "yaşı geçmiş kız kuruları (!!!) " için biçilmiş kaftan olarak görünüyor.
yıllar yıllar önce abim dul bir kadın ile evlenmek istiyor diye dünyayı başımıza yıkan ailem, abim (daha sonra evlendiği eşinden) bosandiktan sonra "acaba onunla evlense daha mı mutlu olurdu?" diye düşünmeye başlamıştı. günümüzde eskiye oranla gunu yasayip geçmişi sorgulamayan çiftler ve düğünden sonra birbirini hiç görmeyen dünürler sayesinde artık dul ile evlenmek bir sorun haline gelmeyebiliyor.
yıllar yıllar önce abim dul bir kadın ile evlenmek istiyor diye dünyayı başımıza yıkan ailem, abim (daha sonra evlendiği eşinden) bosandiktan sonra "acaba onunla evlense daha mı mutlu olurdu?" diye düşünmeye başlamıştı. günümüzde eskiye oranla gunu yasayip geçmişi sorgulamayan çiftler ve düğünden sonra birbirini hiç görmeyen dünürler sayesinde artık dul ile evlenmek bir sorun haline gelmeyebiliyor.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
modern talking-geronimo's cadillac.
devamını gör...
momo
kaybetmeden farkına varamadığımız "zaman" ın, önemini derin bir hikayeyle ve akıcı bir dil ile anlatıyor kitap. ayrıca momo gibi, insanları yargılamadan dinleyen bireylere olan hasreti gösteriyor.
devamını gör...
kuzeye kaç
bahsi geçen şarkı ve şarkıdaki kuzey kanımca bu...

kimse şarkının linkini bırakmamış bari ben bırakayım tık tık

kimse şarkının linkini bırakmamış bari ben bırakayım tık tık
devamını gör...
yalan olduğu bilinen sözler
onun da sana selamı var.
devamını gör...
uzat sarı saçlarını rapunzel
sözlüğe ilk üye olduğum günlerde takip etmeye başladığım, özellikle edebiyat alanındaki tanımlarıyla gönlümde taht kurmuş yazar. kalemi hep böyle sıcak olsun, tanımlarıyla gönüllerimizi ısıtmaya devam etsin.
devamını gör...
ibrahim
bir asaf halet çelebi şiiridir.
ibrahim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim
güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrahim
güneşi evime sokan kim
asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrahim
gönlümü put sanıp da kıran kim
ibrahim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim
güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrahim
güneşi evime sokan kim
asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrahim
gönlümü put sanıp da kıran kim
devamını gör...
geceye bir 90'lar şarkısı bırak
aylin livaneli-bana müsaade.
devamını gör...
hülya avşar'ın zenginlik ile ilgili açıklaması
geçenlerde de sapyoseksüelim demişti.
devamını gör...
kara veba
insanlık tarihinde kaydedilen en ölümcül salgındır. yersinia pestis adlı bakteri neden olur. salgın, yalnızca 14. yüzyılda yaklaşık 200 milyon kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır.
14. yüzyılda bu salgına "büyük ölüm" dense de, daha sonraki yıllarda "kara ölüm" olarak tanımlanmıştır. bunun sebebi de, bu hastalık sonucunda deri altı kanamalar yüzünden derinin siyaha dönmesidir. aslında bu ad mecazi anlamda kullanılmış olup, "kara" burada kasvetli, sıkıntılı, kederli anlamına gelir.
veba salgınının yayılışını anlayabilmek için o dönemin siyasi durumuna biraz bakmak gerekir. ilk vaka uzak doğu'da görülmüş ve salgın günden güne yayılmakta, durdurulamaktadır.
salgının yayılışında kilit nokta önüne gelen kenti işgal eden moğollardır. o yıllarda moğollar orta asya'dan başladıkları işgallerinde kırım'a dek ulaşmıştır. 1347'de cenevizliler'e ait olan bir ticaret merkezini kuşatmışlardır. salgının avrupa'ya taşınması da işte bu kuşatmada gerçekleşmiştir. vebalı cesetleri mancınıkla şehre fırlatan moğol ordusu, şehri veba salgınıyla baş başa bırakmış ve şehri ele geçirmiştir. işte bu noktadan sonra veba tüm avrupa'ya yayılmıştır.
cenevizliler ticaretle uğraşan bir topluluktur. her ülke ve kent ile ticaret yapan bu topluluk, vebanın tüm avrupa'ya yayılmasına da sebep olmuştur. öyle ki birkaç yıl içinde avrupa'nın her yerinde veba görülür olmuştur.
avrupa’yı kasıp kavuran hastalık neticesinde 75 milyon olan avrupa nüfusu 3’te 1’ini kaybederek 50 milyona düştü.
14. yüzyılda bu salgına "büyük ölüm" dense de, daha sonraki yıllarda "kara ölüm" olarak tanımlanmıştır. bunun sebebi de, bu hastalık sonucunda deri altı kanamalar yüzünden derinin siyaha dönmesidir. aslında bu ad mecazi anlamda kullanılmış olup, "kara" burada kasvetli, sıkıntılı, kederli anlamına gelir.
veba salgınının yayılışını anlayabilmek için o dönemin siyasi durumuna biraz bakmak gerekir. ilk vaka uzak doğu'da görülmüş ve salgın günden güne yayılmakta, durdurulamaktadır.
salgının yayılışında kilit nokta önüne gelen kenti işgal eden moğollardır. o yıllarda moğollar orta asya'dan başladıkları işgallerinde kırım'a dek ulaşmıştır. 1347'de cenevizliler'e ait olan bir ticaret merkezini kuşatmışlardır. salgının avrupa'ya taşınması da işte bu kuşatmada gerçekleşmiştir. vebalı cesetleri mancınıkla şehre fırlatan moğol ordusu, şehri veba salgınıyla baş başa bırakmış ve şehri ele geçirmiştir. işte bu noktadan sonra veba tüm avrupa'ya yayılmıştır.
cenevizliler ticaretle uğraşan bir topluluktur. her ülke ve kent ile ticaret yapan bu topluluk, vebanın tüm avrupa'ya yayılmasına da sebep olmuştur. öyle ki birkaç yıl içinde avrupa'nın her yerinde veba görülür olmuştur.
avrupa’yı kasıp kavuran hastalık neticesinde 75 milyon olan avrupa nüfusu 3’te 1’ini kaybederek 50 milyona düştü.
devamını gör...
dark souls 3
ön edit: bu tanımın ilk yarısı mage'ler software'in öz evlatları mı ve knightların neden allah belasını veriyor ağlaklığı içermektedir. tadım tuzum kalmadı sözlük.
çivi çiviyi söker mantığı ile yirmilik diş ağrısından daha beter ne olabilir diye düşünüp diş ağrımı unutmak için sorcerer olarak yeniden oynadığım fromsoftware oyunu. 5 yıl önce ilk çıktığında gerekli mecralarda oyun hakkında yeterince ağlamıştım ama sorcerer olarak ilk tecrübem olduğu için - evet adım raistlin olmasına rağmen- biraz da burada ağlamakta beis görmüyorum. bu tanım umutsuzluk, dram ve ağlaklıktan oluşmaktadır.
o değilde neden sorcerer dex kasmak zorunda? sage ring'in gözünü seveyim ama intelligence ve attunement neyimize yetmiyor biri bana neden büyülerimi 3000 yılda yapmamak için dex kasmak zorunda olduğumu açıklayabilir mi? kaç yıllık büyücüyüm -en azından dünya realminde*- böyle rezillik kepazelik görmedim. hayır anlamıyorum biz bu manayı o an ejder kanından damıtıp öyle mi kullanıyoruz büyüleri çünkü 3 ay sürüyor hedeflendiği noktayı bulması. sonrası malum; you died! az önce resmi olarak mage ırkçılığı yaptım muhtemelen. umarım varlığından bile haberdar olmadığım bir oluşumdan linç yemem, teşekkürler.
şimdi gelelim esas meseleye. sorcerer olmak neydi sorcerer olmak emekti, çelik gibi sinirler ve keşiş sabrına sahip olmaktı. oyunun başında manam yetmez hançeri şu undeadlerin sırtına saplayayım olarak başlayan süreç nasıl boss'a üç tane vurayım da ölsün olarak devam ediyor eeeyyy software? eli kolu tutan kimsenin knight, warrior sınıfını falan seçerek başlamaması lazım, sorcerer torpili denen bir şey var oyunda. benim 52 saatlik oyun süremde 126 defa ölüşümün en az yarısına sebep olan dancer of the boreal valley gibi bir ucubeye bu çelimsiz mage nasıl üç tane vurup indirebiliyor? hile! hayır tamam madem indirebiliyorduk bunu böyle ben niye zamanında knight ile kendime işkence çektirdim? ee iyi o zaman kolaysa bu kadar alayına wrath of the gods inadına sunlight spear ne diyeyim.
o değilde sorcerer niye dex kasıyor?
oyunda gerçek anlamda zorlayan tek boss abyss watchers abi olabilir mi böyle bir şey? bütün itlik serseriliğiniz statlarda int'e abanana kadar mıydı? hadi dancer'ı bile yalan edebiliyoruz tamam ama nameless king nasıl bu kadar basit bir şekilde ölebilir? zamanında bu adamı co-op'suz öldürebilen biri tarikat kursa müridi olacak oyuncular biliyorum ben. yine de slotları dark edge, soul greatsword, farron flashsword, old moonlight gibi büyüler ile doldurunca oyundan alınan zevk ciddi anlamda artıyor. tertemiz build. mage olduk diye iki kılıç da sallamayalım mı opsiyonuna bayılıyorum ben. menzilinden kaynaklı ciddi anlamda bosslarda da büyük avantaj sağlıyor. elime uchigatana alıp undeadlerin kafasına vura vura gideyim isteğini de törpülemesi cabası.
o değilde sorcerer neden dex kası... herkes konuyu biliyor bence.
sorcerer oynayın dostlarım çünkü miyazaki abimiz öyle uygun görmüş. güçlü olan kılıç mı yoksa daha havalı duran kılıç mı seçiminde itinayla daha havalı görüneni seçen gariban bir knight olmaktansa sorcerer oynayıp milletin çok zor diye ağladığı oyunu bileğinizi yormadan bitirir, sağda solda hava atarsınız en azından. allah cesur şövalyelerin belasını versin zaten, kim ki onlar! bu oyun artorias the abysswalker ve lord's blade ciaran'ı o mutsuz kadere hapsettiğinde benim için bitmişti zaten. biri artık ağzına tükürdüğümün yakın dövüşte uzman kılıç ustalarını umursayabilir mi?! nefretimi kustum rahatladım, bir beş sene daha oyuna gireceğimi sanmıyorum.*
çivi çiviyi söker mantığı ile yirmilik diş ağrısından daha beter ne olabilir diye düşünüp diş ağrımı unutmak için sorcerer olarak yeniden oynadığım fromsoftware oyunu. 5 yıl önce ilk çıktığında gerekli mecralarda oyun hakkında yeterince ağlamıştım ama sorcerer olarak ilk tecrübem olduğu için - evet adım raistlin olmasına rağmen- biraz da burada ağlamakta beis görmüyorum. bu tanım umutsuzluk, dram ve ağlaklıktan oluşmaktadır.
o değilde neden sorcerer dex kasmak zorunda? sage ring'in gözünü seveyim ama intelligence ve attunement neyimize yetmiyor biri bana neden büyülerimi 3000 yılda yapmamak için dex kasmak zorunda olduğumu açıklayabilir mi? kaç yıllık büyücüyüm -en azından dünya realminde*- böyle rezillik kepazelik görmedim. hayır anlamıyorum biz bu manayı o an ejder kanından damıtıp öyle mi kullanıyoruz büyüleri çünkü 3 ay sürüyor hedeflendiği noktayı bulması. sonrası malum; you died! az önce resmi olarak mage ırkçılığı yaptım muhtemelen. umarım varlığından bile haberdar olmadığım bir oluşumdan linç yemem, teşekkürler.
şimdi gelelim esas meseleye. sorcerer olmak neydi sorcerer olmak emekti, çelik gibi sinirler ve keşiş sabrına sahip olmaktı. oyunun başında manam yetmez hançeri şu undeadlerin sırtına saplayayım olarak başlayan süreç nasıl boss'a üç tane vurayım da ölsün olarak devam ediyor eeeyyy software? eli kolu tutan kimsenin knight, warrior sınıfını falan seçerek başlamaması lazım, sorcerer torpili denen bir şey var oyunda. benim 52 saatlik oyun süremde 126 defa ölüşümün en az yarısına sebep olan dancer of the boreal valley gibi bir ucubeye bu çelimsiz mage nasıl üç tane vurup indirebiliyor? hile! hayır tamam madem indirebiliyorduk bunu böyle ben niye zamanında knight ile kendime işkence çektirdim? ee iyi o zaman kolaysa bu kadar alayına wrath of the gods inadına sunlight spear ne diyeyim.
o değilde sorcerer niye dex kasıyor?
oyunda gerçek anlamda zorlayan tek boss abyss watchers abi olabilir mi böyle bir şey? bütün itlik serseriliğiniz statlarda int'e abanana kadar mıydı? hadi dancer'ı bile yalan edebiliyoruz tamam ama nameless king nasıl bu kadar basit bir şekilde ölebilir? zamanında bu adamı co-op'suz öldürebilen biri tarikat kursa müridi olacak oyuncular biliyorum ben. yine de slotları dark edge, soul greatsword, farron flashsword, old moonlight gibi büyüler ile doldurunca oyundan alınan zevk ciddi anlamda artıyor. tertemiz build. mage olduk diye iki kılıç da sallamayalım mı opsiyonuna bayılıyorum ben. menzilinden kaynaklı ciddi anlamda bosslarda da büyük avantaj sağlıyor. elime uchigatana alıp undeadlerin kafasına vura vura gideyim isteğini de törpülemesi cabası.
o değilde sorcerer neden dex kası... herkes konuyu biliyor bence.
sorcerer oynayın dostlarım çünkü miyazaki abimiz öyle uygun görmüş. güçlü olan kılıç mı yoksa daha havalı duran kılıç mı seçiminde itinayla daha havalı görüneni seçen gariban bir knight olmaktansa sorcerer oynayıp milletin çok zor diye ağladığı oyunu bileğinizi yormadan bitirir, sağda solda hava atarsınız en azından. allah cesur şövalyelerin belasını versin zaten, kim ki onlar! bu oyun artorias the abysswalker ve lord's blade ciaran'ı o mutsuz kadere hapsettiğinde benim için bitmişti zaten. biri artık ağzına tükürdüğümün yakın dövüşte uzman kılıç ustalarını umursayabilir mi?! nefretimi kustum rahatladım, bir beş sene daha oyuna gireceğimi sanmıyorum.*
devamını gör...
2020 2021 süper lig şampiyonu beşiktaş
gözlerimden yaş getirten mutluluktur. şampiyonnn beşiktasimmmm.
devamını gör...
mansur el hallaç
"insanlar dünyayı cehenneme çeviren ve ardından da cennete gitmeye çalışan varlıklardır."
mevlânâ'dan yunus emre'ye, spinoza'dan kant'a, nietzsche'den fichte'ye kadar ünlü büyük düşünürleri etkilemiş, felsefelerine ilham kaynağı olmuş, düşünceleri yüzünden işkence ile idam edilmiş büyük bir düşünürdür hallac-ı mansur.
babasının pamukçu olmasından dolayı hallaç lakabıyla anılır. günümüzde dahi tartışma konusu olan mallac-ı mansur, iran'ın tur köyü'nde doğmuştur. küçük yaşta kur'an-ı kerim'i ezberlemiştir. dönemin ünlü bilginlerinden dersler alıp, daha 18 yaşına yeni basmışken çevresinde hayranlık uyandıran bir isim haline gelmiştir. hallac-ı mansur sürekli gezerek halka sohbetler ile islam'ı anlatmıştır. o dönemde birçok kişi mansur sayesinde müslüman olmuştur. hatta onun sohbetleri ile islâm'ı seçenlere daha sonra mansuri bile denilmiştir.
mansur açıksözlülüğü ve her yerde doğruları savunması ile döneminde oldukça sevilirken, dönemin siyasi çevreleri tarafından oldukça yoğun tepkiler almıştır. oldukça yoğun bir ilgi odağı haline gelmiş olan mansur, iktidar için bir tehdit unsuru haline gelmiştir.
hallac-ı mansur sohbetlerinde "her şey allah'a bağlıdır. ve her şey allah'tandır!" öğretisini savunuyordu. onun ünlü sözü "ene-l hak!" yani "ben hakk'ım" da bu felsefenin doruk noktasıdır. nitekim onun ölümüne neden olan da bu sözdür. bu sözden dolayı gözaltına alınan hallac-ı mansur, kırbançlanıp, ayakları kesilerek işkenceye maruz kalmış ve bedeni yakılarak idam edilmiştir.
"ene-l hak" kişinin benliğinden geçip bir butund ilerlemesi ve orada kendisi ile buluşmasının felsefedir. yani her şey o'dan gelmiştir ve her şey yine o'na dönecektir. hallac-ı mansur felsefesinde tüm varlıklar ilahidir. çünkü her varlık bir olan ve ilah olan tek varlık yani allah'ın bir parçasıdır. ona göre insanın iç dünyası derin bir anlam evresidir. bu yüzden mansur, insanı bir kainat olarak tanımlar.
hallac-ı mansur'a göre insan tefekkür ederek ve kendisini yaratan allah'ı anarak meşgul olursa iç dünyasını bol ve bereketli bir kainat kılacaktır.
hallac-ı mansur felsefesine göre gerçek olan, var olan, tektir ve birdir. ancak insan bu bir'in dışında değil içindedir. onun için tanrı ve insan birdir. insanı o'nunla özdeşleştirmiştir. tam da bu sebepten ölümü gerçek bir başlangıç olarak kabul eder. ölüm allah'a ulaşmaktır. yani gerçek olana. bundan dolayı insanın ölümü yaşamdadır, yaşamı ise ölümde.
mevlânâ'dan yunus emre'ye, spinoza'dan kant'a, nietzsche'den fichte'ye kadar ünlü büyük düşünürleri etkilemiş, felsefelerine ilham kaynağı olmuş, düşünceleri yüzünden işkence ile idam edilmiş büyük bir düşünürdür hallac-ı mansur.
babasının pamukçu olmasından dolayı hallaç lakabıyla anılır. günümüzde dahi tartışma konusu olan mallac-ı mansur, iran'ın tur köyü'nde doğmuştur. küçük yaşta kur'an-ı kerim'i ezberlemiştir. dönemin ünlü bilginlerinden dersler alıp, daha 18 yaşına yeni basmışken çevresinde hayranlık uyandıran bir isim haline gelmiştir. hallac-ı mansur sürekli gezerek halka sohbetler ile islam'ı anlatmıştır. o dönemde birçok kişi mansur sayesinde müslüman olmuştur. hatta onun sohbetleri ile islâm'ı seçenlere daha sonra mansuri bile denilmiştir.
mansur açıksözlülüğü ve her yerde doğruları savunması ile döneminde oldukça sevilirken, dönemin siyasi çevreleri tarafından oldukça yoğun tepkiler almıştır. oldukça yoğun bir ilgi odağı haline gelmiş olan mansur, iktidar için bir tehdit unsuru haline gelmiştir.
hallac-ı mansur sohbetlerinde "her şey allah'a bağlıdır. ve her şey allah'tandır!" öğretisini savunuyordu. onun ünlü sözü "ene-l hak!" yani "ben hakk'ım" da bu felsefenin doruk noktasıdır. nitekim onun ölümüne neden olan da bu sözdür. bu sözden dolayı gözaltına alınan hallac-ı mansur, kırbançlanıp, ayakları kesilerek işkenceye maruz kalmış ve bedeni yakılarak idam edilmiştir.
"ene-l hak" kişinin benliğinden geçip bir butund ilerlemesi ve orada kendisi ile buluşmasının felsefedir. yani her şey o'dan gelmiştir ve her şey yine o'na dönecektir. hallac-ı mansur felsefesinde tüm varlıklar ilahidir. çünkü her varlık bir olan ve ilah olan tek varlık yani allah'ın bir parçasıdır. ona göre insanın iç dünyası derin bir anlam evresidir. bu yüzden mansur, insanı bir kainat olarak tanımlar.
hallac-ı mansur'a göre insan tefekkür ederek ve kendisini yaratan allah'ı anarak meşgul olursa iç dünyasını bol ve bereketli bir kainat kılacaktır.
hallac-ı mansur felsefesine göre gerçek olan, var olan, tektir ve birdir. ancak insan bu bir'in dışında değil içindedir. onun için tanrı ve insan birdir. insanı o'nunla özdeşleştirmiştir. tam da bu sebepten ölümü gerçek bir başlangıç olarak kabul eder. ölüm allah'a ulaşmaktır. yani gerçek olana. bundan dolayı insanın ölümü yaşamdadır, yaşamı ise ölümde.
devamını gör...
yazarların doğduğu sene gerçekleşmiş önemli olaylar
büyük marmara depremi olmuştur.
devamını gör...


