cahil filozof
bir voltaire kitabıdır.
voltaire’in ölmeden on iki yıl önce, yetmiş iki yaşında yazmış olduğu kitaptır. sanki bu kadar zamandır yaşadıklarını, düşündüklerini, yazdıklarını ve yanıldıklarını anlatmak istemiş yazar ölmeye yaklaştığını düşünerek.
tanrının varlığı ya da yokluğu, özgür iradenin ne işe yaradığı, sonsuzluğun algılanabilir olup olmadığı ve insan ruhunun çözümlenmesi üzerine pek de uzun olmayan ve okurken insanı yormayan parçalar var kitabın içinde.
dünya üzerinden bu kadar uzun sayılabilecek bir zaman dilimi geçirmiş olan ve birçok insanı etkileyen yapıtlar ve fikirler ortaya koyan bir yazarın hala emin olmadığı bazı şeylerin olması ve yazarın bunları dürüst bir şekilde anlatması kitabı çok daha anlamlı bir hale getirmiş.
kitapta spinoza’ya ayrılmış üç tam sayfa olması da beni cezbeden noktalardan biri açmak spinoza ile ilgili yazarın yaptığı teknik bir hata biraz tat kaçırıyor.
bunun dışında ise benim edebiyat da en sevdiğim şeylerden biri olan kalem savaşlarını filozoflar arasında görmek de heyecan verici idi. bu biraz tek taraflı bir savaş olmuş dönem farkından dolayı ama voltaire’nin kitap boyu dönüp durup descartes’e sallaması kitabı eğlenceli bir hale getirmiş.
ne kadar cahil olduğumu anlamam için bunu bana cahil bir filozofun anlatması gerekti.
voltaire’in ölmeden on iki yıl önce, yetmiş iki yaşında yazmış olduğu kitaptır. sanki bu kadar zamandır yaşadıklarını, düşündüklerini, yazdıklarını ve yanıldıklarını anlatmak istemiş yazar ölmeye yaklaştığını düşünerek.
tanrının varlığı ya da yokluğu, özgür iradenin ne işe yaradığı, sonsuzluğun algılanabilir olup olmadığı ve insan ruhunun çözümlenmesi üzerine pek de uzun olmayan ve okurken insanı yormayan parçalar var kitabın içinde.
dünya üzerinden bu kadar uzun sayılabilecek bir zaman dilimi geçirmiş olan ve birçok insanı etkileyen yapıtlar ve fikirler ortaya koyan bir yazarın hala emin olmadığı bazı şeylerin olması ve yazarın bunları dürüst bir şekilde anlatması kitabı çok daha anlamlı bir hale getirmiş.
kitapta spinoza’ya ayrılmış üç tam sayfa olması da beni cezbeden noktalardan biri açmak spinoza ile ilgili yazarın yaptığı teknik bir hata biraz tat kaçırıyor.
bunun dışında ise benim edebiyat da en sevdiğim şeylerden biri olan kalem savaşlarını filozoflar arasında görmek de heyecan verici idi. bu biraz tek taraflı bir savaş olmuş dönem farkından dolayı ama voltaire’nin kitap boyu dönüp durup descartes’e sallaması kitabı eğlenceli bir hale getirmiş.
ne kadar cahil olduğumu anlamam için bunu bana cahil bir filozofun anlatması gerekti.
devamını gör...
türk dizilerinde mide bulantısı
çeşitli felaketler ve doğal afetlerden sonra düzlüğe çıkmak için ya da beyni durmuş senaristin 'tutmazsa birine yanlışlıkla merdivenden yuvarlatırız, bebeği düşürtürüz nasılsa' diye senaryoya koyulan sahnedir.
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın sözlük ,
ankara ayazı sana da günaydın.
mis gibi bir gün olsun.
ankara ayazı sana da günaydın.
mis gibi bir gün olsun.
devamını gör...
ara vermek
uzun soluklu başlanılan bir eylemi gerçekleştirirken durup nefes alma durumunu ifade eder. bazen nefes bile almadan da yapılır...
bazen ise en zor olan eylemdir. görünce selam verebilecek kadar kısa, ama gemileri yakmaya sebep olmayacak kadar uzun olmalıdır. ara vermek işte böyle bir şeydir.
bazen ise en zor olan eylemdir. görünce selam verebilecek kadar kısa, ama gemileri yakmaya sebep olmayacak kadar uzun olmalıdır. ara vermek işte böyle bir şeydir.
devamını gör...
abdullah avcı
sistemsel olarak iyi bir teknik direktör. şahsen ben onun yerinde olsam şansımı yurtdışında bir kez olsun denerdim.
devamını gör...
duş bizi temizliyorsa havlular neden kirleniyor sorunsalı
hemen yazıyorum.
duş bizi temizliyor, doğru.
ancak insan her geçen gün ölüyor.
insan vücudu kendini 7 yılda bir yeniliyor.
evdeki "toz" dediğimiz şey aslında bizim ölü derilerimiz.
bu nedenle banyodan sonra kullandığımız havluları en az sıklıkla, haftada bir değiştirmeliyiz.
diğer bir ek örnek, sevmem ama, neyse.
yaşlı kokusu vardır. yaşlı arkadaşlarımızın yanında bulunanlar bilir o konuyu.
yaşlı kokusu ise, çürüyen, ölen ve yeteri hızlıkta yenilenemeyen deri kokusudur.
sende bende hızlıkla yenilendiğinden kokmaz. bi de yıkanıyoruz tabii.
neyse.
olm anlatattırmayın şöyle şeyler burnuma geldi.
duş bizi temizliyor, doğru.
ancak insan her geçen gün ölüyor.
insan vücudu kendini 7 yılda bir yeniliyor.
evdeki "toz" dediğimiz şey aslında bizim ölü derilerimiz.
bu nedenle banyodan sonra kullandığımız havluları en az sıklıkla, haftada bir değiştirmeliyiz.
diğer bir ek örnek, sevmem ama, neyse.
yaşlı kokusu vardır. yaşlı arkadaşlarımızın yanında bulunanlar bilir o konuyu.
yaşlı kokusu ise, çürüyen, ölen ve yeteri hızlıkta yenilenemeyen deri kokusudur.
sende bende hızlıkla yenilendiğinden kokmaz. bi de yıkanıyoruz tabii.
neyse.
olm anlatattırmayın şöyle şeyler burnuma geldi.
devamını gör...
ayrılık acısı
tertemiz, çiçek gibi yaşadığım acı. böyle geniş geniş, o anıdan hop bir diğerine seke seke. misler gibi.
-o şişeyi bi' çeker misin oradan?
normalde masa insanıyım ben. özenerek sofra kurarım, mutfağına da kimseyi karıştırmayan insanlardanım. her yemek yapmayı sever insan gibi ben de tabi ki iştahla, severek yemek yiyen insanlara bayılıyorum. beyimiz de bu kategoridendi sağolsun. şöyle de bir özelliği vardı; yatarak yemek yemek. nasıl yani di' mi? şöyle; koltuğun en rahat bölümü neresiyle oraya uzun oturuyor. koca da adam, sığıyor ama bir şekilde, ustalaşmış bu konuda. tabağı, göğsünün üzerine bir yerlere asla dökülmeyecek, devrilmeyecek bir şekilde konumlandırıyor, atıyorum 5 kors yemek varsa hepsinden yemesi gerektiği kadar yiyerek, asla bir şeyleri ihmal etmeyerek, keyifle, neredeyse lokmaları öpe öpe yiyor. canım benim. tabi ki masaya da oturttum kendisini. ama yani ne o o kadar keyif aldı ne ben onu yatarak yemek yerken izlediğimde aldığım kadar. ama bir ilk yemek var mesela. onun bana yaptığı. onu masada yedik. hiç unutamam tadını.
açık mutfak bir küçük evim var benim. salon, mutfak bir de yatak odasından oluşan, evin her yerinden her yerini görebildiğin bir barınma mekanı. 4 kişiden fazlası için uygun değil ama baş başa planlar için yeterli düzeyde keyifli olabiliyor. bu şişe hikayesinde olduğu gibi. cinsiyetlerle ilişkilendirilen karakteristik özellik tanımlamalarını pek sevmesem de illa ki ben de yapıyorum ara ara. birazdan olacağı gibi. hayatta babam ve bu bey haricinde üşengeç olmaktan bu kadar uzak olan bir er birey tanımadım ben. hayatımda olduğu süre boyunca sadece tek bir kez bir şey yapmaktan üşendi, hatta üşendiğini bile söylemeden üşendi, hala konu kafamda bir parça muammadır, onun haricinde çok daha basitlerine, "gerçekten mi, ama yani daha yeni geldim" diye cevap verilse kimsenin yadırgayamayacağı şeylerin bile kat be kat fazlasını hiç ikiletmeden yaptı, falan. garip şeyler. neyse çok dallanıyor konu şişeye dönelim. uzanmış beyimiz, ben mutfakta bir şeyler pişiriyorum. tabi ki teklif bile etmemiş yardım etmeyi, çünkü yani sevmiyorum ne yapabilirim, ama salonla mutfağı ayıran bar masasının üzerinde bir şişe duruyor. şişeyi çekmemi rica ediyor, anlamıyorum önce, görüş açımda, seni izleyemiyorum diyor, gülümsüyorum.
-istersen ben giyeyim terlikleri, büyük olur ama sen de benim ayakkabılarımı giyersin.
şimdi bu komik bir hikaye. bir gün beyimizin evine giderken sandalet giymiştim ben. böyle ipli falan, alengirli bir ayakkabı. pandemi süresince en çok özlediğim pis yemek sokak pilavı olduğu için o akşam dedik ki hadi gidip pilav yiyelim, yürüyüş de yapar sahilde döneriz. saat 12 falan bir şey. çıktık. çıkarken de ben sandaletleri giymeye üşendiğim için daha önce defalarca kez evde de giydiğim, bana büyük gelen ama çok da sorun yaratmayan terliklerini giydim bunun. parmak arası düz terlik. hiçbir rahatsızlık yaratmadı bana evde giyerken. ama maalesef çıktıktan 300-400 mt sonra terliğin ayağımı çok acıttığını fark ettim. dönelim dedi gerek yok dedim. o parmak arası kısmı değil de plastiğin terliğin altına bağlandığı bölüm. terliğin tabanı ince olduğundan plastik, terliğin tabanından ayağımın altını inanılmaz bir şekilde acıtıyor. yürümekte aşırı zorlanıyorum. zaten koşarak yürüyen, adımlarını bana göre ayarlamak için uğraş veren adam iyice yavaş yürüyor. neyse vardık sahile bir şekilde, pilavımızı yedik. ben dedim salla yürüyüşü eve dönelim. o noktada bu yukarıdaki teklifi sundu. "e benimkini acıtıyorsa seninkini de acıtacak" dedim, "olsun, seninkini acıttı, şimdi sıra benimkinde olur bebeğim" dedi. ölüyor olsam verir miydim acaba o terliği o noktadan sonra. martı ile dönmeye karar verdik eve. gerçi martı'ya ilk defa bindiği için kendini kaybeden beyefendi beni yolda unuttu, bir motor önüme kırdı, az kalsın düşecektim, kafamı bir kaldırdım bu yok falan ama olsun. "ya çok özür dilerim, gerçekten kafam uçtu gitti" dedi, affettim.*
dedim size, çok güzel ayrılık acısı yaşarım. hatırla hatırla bitmiyor anılar. bitmesin de.
-o şişeyi bi' çeker misin oradan?
normalde masa insanıyım ben. özenerek sofra kurarım, mutfağına da kimseyi karıştırmayan insanlardanım. her yemek yapmayı sever insan gibi ben de tabi ki iştahla, severek yemek yiyen insanlara bayılıyorum. beyimiz de bu kategoridendi sağolsun. şöyle de bir özelliği vardı; yatarak yemek yemek. nasıl yani di' mi? şöyle; koltuğun en rahat bölümü neresiyle oraya uzun oturuyor. koca da adam, sığıyor ama bir şekilde, ustalaşmış bu konuda. tabağı, göğsünün üzerine bir yerlere asla dökülmeyecek, devrilmeyecek bir şekilde konumlandırıyor, atıyorum 5 kors yemek varsa hepsinden yemesi gerektiği kadar yiyerek, asla bir şeyleri ihmal etmeyerek, keyifle, neredeyse lokmaları öpe öpe yiyor. canım benim. tabi ki masaya da oturttum kendisini. ama yani ne o o kadar keyif aldı ne ben onu yatarak yemek yerken izlediğimde aldığım kadar. ama bir ilk yemek var mesela. onun bana yaptığı. onu masada yedik. hiç unutamam tadını.
açık mutfak bir küçük evim var benim. salon, mutfak bir de yatak odasından oluşan, evin her yerinden her yerini görebildiğin bir barınma mekanı. 4 kişiden fazlası için uygun değil ama baş başa planlar için yeterli düzeyde keyifli olabiliyor. bu şişe hikayesinde olduğu gibi. cinsiyetlerle ilişkilendirilen karakteristik özellik tanımlamalarını pek sevmesem de illa ki ben de yapıyorum ara ara. birazdan olacağı gibi. hayatta babam ve bu bey haricinde üşengeç olmaktan bu kadar uzak olan bir er birey tanımadım ben. hayatımda olduğu süre boyunca sadece tek bir kez bir şey yapmaktan üşendi, hatta üşendiğini bile söylemeden üşendi, hala konu kafamda bir parça muammadır, onun haricinde çok daha basitlerine, "gerçekten mi, ama yani daha yeni geldim" diye cevap verilse kimsenin yadırgayamayacağı şeylerin bile kat be kat fazlasını hiç ikiletmeden yaptı, falan. garip şeyler. neyse çok dallanıyor konu şişeye dönelim. uzanmış beyimiz, ben mutfakta bir şeyler pişiriyorum. tabi ki teklif bile etmemiş yardım etmeyi, çünkü yani sevmiyorum ne yapabilirim, ama salonla mutfağı ayıran bar masasının üzerinde bir şişe duruyor. şişeyi çekmemi rica ediyor, anlamıyorum önce, görüş açımda, seni izleyemiyorum diyor, gülümsüyorum.
-istersen ben giyeyim terlikleri, büyük olur ama sen de benim ayakkabılarımı giyersin.
şimdi bu komik bir hikaye. bir gün beyimizin evine giderken sandalet giymiştim ben. böyle ipli falan, alengirli bir ayakkabı. pandemi süresince en çok özlediğim pis yemek sokak pilavı olduğu için o akşam dedik ki hadi gidip pilav yiyelim, yürüyüş de yapar sahilde döneriz. saat 12 falan bir şey. çıktık. çıkarken de ben sandaletleri giymeye üşendiğim için daha önce defalarca kez evde de giydiğim, bana büyük gelen ama çok da sorun yaratmayan terliklerini giydim bunun. parmak arası düz terlik. hiçbir rahatsızlık yaratmadı bana evde giyerken. ama maalesef çıktıktan 300-400 mt sonra terliğin ayağımı çok acıttığını fark ettim. dönelim dedi gerek yok dedim. o parmak arası kısmı değil de plastiğin terliğin altına bağlandığı bölüm. terliğin tabanı ince olduğundan plastik, terliğin tabanından ayağımın altını inanılmaz bir şekilde acıtıyor. yürümekte aşırı zorlanıyorum. zaten koşarak yürüyen, adımlarını bana göre ayarlamak için uğraş veren adam iyice yavaş yürüyor. neyse vardık sahile bir şekilde, pilavımızı yedik. ben dedim salla yürüyüşü eve dönelim. o noktada bu yukarıdaki teklifi sundu. "e benimkini acıtıyorsa seninkini de acıtacak" dedim, "olsun, seninkini acıttı, şimdi sıra benimkinde olur bebeğim" dedi. ölüyor olsam verir miydim acaba o terliği o noktadan sonra. martı ile dönmeye karar verdik eve. gerçi martı'ya ilk defa bindiği için kendini kaybeden beyefendi beni yolda unuttu, bir motor önüme kırdı, az kalsın düşecektim, kafamı bir kaldırdım bu yok falan ama olsun. "ya çok özür dilerim, gerçekten kafam uçtu gitti" dedi, affettim.*
dedim size, çok güzel ayrılık acısı yaşarım. hatırla hatırla bitmiyor anılar. bitmesin de.
devamını gör...
yoldaş bizi pavyona götür
başlığı görünce gülmekten alamadım kendimi. yoldaş benjamin fraklin’den beklentiler gün geçtikçe artıyor. korkarım ki yakında son model araba, lüx villa isteyenlerde çıkacak. tek başına yoldaş bu işin üstesinden gelemez. elimizi taşın altına koyalım, yoldaş’ımıza destek verelim.
devamını gör...
gün geçtikçe azalan şeyler
hayat enerjim, hevesim, konsantrasyonum, bir işe odaklanmaktaki motivasyonum...
pandemi devam ettiği sürece azalmaya da devam edecek.
pandemi devam ettiği sürece azalmaya da devam edecek.
devamını gör...
yazarların yaşama motivasyonu
ailemdir. merak etmemdir. okuyacak bir sürü kitap olmasıdır. gezecek bir sürü ülke şehir olmasıdır. yeni insanlarla tanışma öğrenme analiz etme arayışlarıdır.
devamını gör...
anaerkil
ataerkil kelimesinin zıt hali, yani ataerkil toplum türünün benimsenmesi kadar anaerkil toplum türünün de benimsenmesi yanlıştır.
devamını gör...
türklere özgü davranışlar
sayılarak verilen parayı alan kişinin de sayması.
devamını gör...
cadaver
netflix norveç yapımı, nükleer felaketle birlikte insanların açlık ile mücadelesini konu alan bir distopya filmi. 1 saat 26 dakika gibi kısa bir süreye sahip olduğu için çerezlik, heyecanla izlenebilecek bir film ayrıca.
konusuna gelecek olursak: nükleer felaketten sağ çıkan insanlar yaşamlarını devam ettirebilmek için çaresizlik içinde yiyecek bulmaya çalışıyor hatta bunun için suç bile işliyor. kaldırımlarda ölü bedenler, yıkık dökük evler, tozla dolu gri atmosfer hakim. tüm bu olaylara bir aileye odaklanarak bakıyoruz. bir gün bu ailenin yaşadığı yerin önüne bir reklamcı geliyor ve ''otel'' adlı özel bir gösteri yapılacağını duyuruyor. gösterinin yanında yiyecek de verildiğini belirtince başta tereddütlü olsalar da bu aile ''kaybedecek ne olabilir?'' düşüncesiyle gösteriye gitmeye karar veriyor. oyunun içinde oyun olduğunu filmin gelişme kısmında görüyoruz. tat kaçıran bilgi vermeden buraya kadar anlatabiliyorum. bundan sonrasında psikolojik gerilim kısmı başlıyor, filmin değindiği sanatsal yönü ve sonundaki vurguyu etkileyici buldum. sırf bunun için bile izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.
konusuna gelecek olursak: nükleer felaketten sağ çıkan insanlar yaşamlarını devam ettirebilmek için çaresizlik içinde yiyecek bulmaya çalışıyor hatta bunun için suç bile işliyor. kaldırımlarda ölü bedenler, yıkık dökük evler, tozla dolu gri atmosfer hakim. tüm bu olaylara bir aileye odaklanarak bakıyoruz. bir gün bu ailenin yaşadığı yerin önüne bir reklamcı geliyor ve ''otel'' adlı özel bir gösteri yapılacağını duyuruyor. gösterinin yanında yiyecek de verildiğini belirtince başta tereddütlü olsalar da bu aile ''kaybedecek ne olabilir?'' düşüncesiyle gösteriye gitmeye karar veriyor. oyunun içinde oyun olduğunu filmin gelişme kısmında görüyoruz. tat kaçıran bilgi vermeden buraya kadar anlatabiliyorum. bundan sonrasında psikolojik gerilim kısmı başlıyor, filmin değindiği sanatsal yönü ve sonundaki vurguyu etkileyici buldum. sırf bunun için bile izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.
devamını gör...
yasak olan şeylerin daha çekici gelmesinin nedeni
çimlere basma yazısı her yerde vardır ama o çimlere bizim insanımız basar. kurallar çiğnenmek için vardır gibi çağ dışı bir anlayıştan ötürü çekici geldiği kanaatindeyim. sözlük için konuşacak olursak eğer küfür yasak argo yasak ama önemli bir kısım halen bu yasağı nasıl delerim onun peşinde.
edit: ulan adem bile o kadar meyvenin arasından yasak olanı yemedi mi biz daha ne konuşuyoruz ki.
edit: ulan adem bile o kadar meyvenin arasından yasak olanı yemedi mi biz daha ne konuşuyoruz ki.
devamını gör...
geceye çocukluktan kalan bir ukde bırak
sakar bir çocukmuşum annem yürürken bile düşüyordun diyor.buna rağmen ısrarla paten istiyordum. gizliden bir kaç defa arkadaşımdan sürmeye çalışıyordum dizler kan,yara bere içinde...ısrarlar yalvarmalar derken koruma iç güdüsüyle alınmadı haliylen.aslında çokta haklılarmış ne diyeyim ama halen iyi sürenleri görünce hep bakarım arkalarından aslında hem başaramamışlık hemde sahip olamamışlık durumuda denilebilinir.
bunun birde ponpon kız olmak istememe rağmen folklere göndermeleri var.küçük ponpon kızlar ne kadar tatlı ne kadar şekerlerdir yok illaha yöresel olacağız onun içinde dediler ki çok üşütüp hasta oluyorsun giyin kaftanları... benimki fazla korumacılık altında yaşanılan çocukluk uhdeleri işte...
bunun birde ponpon kız olmak istememe rağmen folklere göndermeleri var.küçük ponpon kızlar ne kadar tatlı ne kadar şekerlerdir yok illaha yöresel olacağız onun içinde dediler ki çok üşütüp hasta oluyorsun giyin kaftanları... benimki fazla korumacılık altında yaşanılan çocukluk uhdeleri işte...
devamını gör...
sözlük yazarlarını şaşırtan şeyler
devamını gör...
kar yağdığında gelen huzur
sadece ben mi yaşıyorum bu duyguyu bilmiyorum. pencere kenarında saatlerce kar yağışını izlemek ruhumu dinlendiriyor, güzel düşüncelere kapılıyorum. sanırım kar yağdığında oluşan sessizlik ve huzur ortamının sebebi, kar kristallerinin sesi yutması.
devamını gör...
insanın gizlenecek bir şeyinin kalmaması
özgürleşmiş insandır sırlar genelde yakalanırım korkusu verir insana ama gizlenecek bir sırrı yoksa kimseden pek korkmaz.
devamını gör...
tv kumandası
kayboldu diye yeni kumanda alındı. sonra kaybolan kumanda selvi boylum alyazmalım filmindeki kadir inanır gibi çıkıp geldi.gelmez olasıca
evde iki kumanda, biri biraderlerimde diğeri babamda, iki başlılık aldı başını gidiyor.
evde iki kumanda, biri biraderlerimde diğeri babamda, iki başlılık aldı başını gidiyor.
devamını gör...