sen beyaz bir kadınsın
attilâ ilhan'ın 'ben sana mecburum' kitabındaki 'imkansız aşk' bölümünde yer alan şiir:
***
asıl büyük sarhoş benim
uzaktaki
ben ki tek damla şarap içmedim
ekmeğin beyaz, zeytinin siyah olduğunu biliyorum
asıl büyük sarhoş benim
uzaktaki
benim kusturucu sarhoşluğum
yoksulluğum
yüzüme bakmasan da
yağmura düşürsen de gözlerini
gözlerime bakmasan da ne kadar
o kadar aydınlığın gökyüzüme uzanıyor
uykularımda nefesinin sıcaklığı
o kadar
hangi akşam kapımı çalan sen değilsin
sen değil misin gizli bir kıvılcım gibi
gözbebeklerimde duran
umutsuzlandığım her akşam
senin rüzgârın almıyor mu
uğultulu yorgunluğumu
yoksulluğun eşiğinde kapaklandığım zaman
ellerimden sımsıkı tutmuyor mu
senin
iyimserliğin
ben bu tezgâhı kurdumsa senin için kurdum
senin için dokuduğum basma ve pazen
denizin yeşilinden süzdüğüm balık
göğün mavisinden çaldığım kuş
senin için
felsefe okudumsa
iktisat okudumsa gece yarıları
boğazım kurumuş, içim bir kalabalık
sıcacık mısralar okudumsa yunus'tan
senin için okudum
geceyarıları
sen beyaz bir kadınsın
uzaktaki
gözlerin aklımdan çıkmıyor
sen beyaz bir kadınsın
karanlıkları dinleyen
uzaktaki
sarmaşıkları duyuyor musun rüzgârda
yorgun başını
üşümüş yastığına koyuyor musun
uyuyor musun
***
ekleme: şair şiiri hakkında şöyle diyor:
alışılmış toplumcu théme'lerini* bir aşk şiirine yedirme deneyi. dikkati çeken, toplumcu sanatçının sevgilisini kendinden uzakta, handiyse* erişilmez gibi görmesi. onu içinde duyuyor ama bir ve beraber değiller, belki bir ve beraber olmalarının olanağı da yok
***
asıl büyük sarhoş benim
uzaktaki
ben ki tek damla şarap içmedim
ekmeğin beyaz, zeytinin siyah olduğunu biliyorum
asıl büyük sarhoş benim
uzaktaki
benim kusturucu sarhoşluğum
yoksulluğum
yüzüme bakmasan da
yağmura düşürsen de gözlerini
gözlerime bakmasan da ne kadar
o kadar aydınlığın gökyüzüme uzanıyor
uykularımda nefesinin sıcaklığı
o kadar
hangi akşam kapımı çalan sen değilsin
sen değil misin gizli bir kıvılcım gibi
gözbebeklerimde duran
umutsuzlandığım her akşam
senin rüzgârın almıyor mu
uğultulu yorgunluğumu
yoksulluğun eşiğinde kapaklandığım zaman
ellerimden sımsıkı tutmuyor mu
senin
iyimserliğin
ben bu tezgâhı kurdumsa senin için kurdum
senin için dokuduğum basma ve pazen
denizin yeşilinden süzdüğüm balık
göğün mavisinden çaldığım kuş
senin için
felsefe okudumsa
iktisat okudumsa gece yarıları
boğazım kurumuş, içim bir kalabalık
sıcacık mısralar okudumsa yunus'tan
senin için okudum
geceyarıları
sen beyaz bir kadınsın
uzaktaki
gözlerin aklımdan çıkmıyor
sen beyaz bir kadınsın
karanlıkları dinleyen
uzaktaki
sarmaşıkları duyuyor musun rüzgârda
yorgun başını
üşümüş yastığına koyuyor musun
uyuyor musun
***
ekleme: şair şiiri hakkında şöyle diyor:
alışılmış toplumcu théme'lerini* bir aşk şiirine yedirme deneyi. dikkati çeken, toplumcu sanatçının sevgilisini kendinden uzakta, handiyse* erişilmez gibi görmesi. onu içinde duyuyor ama bir ve beraber değiller, belki bir ve beraber olmalarının olanağı da yok
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
cümlelerim hep devriktir benim. nedendir, niçindir bilmem. şunu bilirim ben; kurduğum devrik cümleler üstüme devriliyor altında kalıyorum.
devamını gör...
alec jeffreys
özellikle dna profillemesi çalışmalarıyla bilinen, bilim insanıdır. ama jeffreys’i ünlü kılan sadece bu çalışmaları değildir. onun bu keşfi, adli tıp alanında bir devrim yaratmış ve onun günümüz adli tıpının gelişiminde önemli bir paya sahip olmasını sağlamıştır. öyle ki onu kriminalin kurucusu sayılan vidocq ile aynı tahta oturtabiliriz.
1983 yılında ingiltere leicester’da, 15 yaşındaki genç bir kadın cinsel saldırıya uğradıktan sonra boğularak öldürülür ama katil bulunamaz. 1986 yılına gelindiğinde, aynı bölgede yine 15 yaşındaki bir kadın, cinsel saldırıya uğradıktan sonra öldürülmüş halde bulunur. ancak polisin elinde, katili yakalamak için hiçbir delil yoktur. sadece, mağdurların vücudunda meni lekeleri bulunmuştur. zamanın şartları düşünüldüğünde bu, polis için, suçluyu yakalatacak yeterli bir delil değildir.
o günlerde gazeteler, globin proteini üzerine çalışırken -şans eseri- her bir bireyde farklılık gösteren dna dizilimini keşfeden, leicester üniversitesi biyokimya profesörü jeffreys’ten bahsetmektedir. bunun üzerine polis, ellerindeki tek kanıt olan meni lekelerini, alec jeffrey’se gönderir. sonuçlar, her iki cinayeti de aynı kişinin işlemiş olduğu konusunda polisi haklı çıkarır. sırada, bu dna izini şehirdeki erkeklerle eşleştirme işi vardır. tabi bunun için polisin şehirde yaşayan beş bin erkekten kan örneği alması gerekmektedir. polis, bu örnekleri toplar toplamasına ama sonuç tam bir hayal kırıklığıdır çünkü menideki dna izi, bu beş bin erkekten hiç biriyle eşleşmez. bu esnada polis, bir ihbar alır. gelen ihbara göre, colin pitchfork adında bir fırıncı, polise kan vermesi için başka birisini yollamıştır. ihbarı değerlendiren polis, pitchfork’tan yeni bir kan örneği alır ve pitchfork’un dna izi, alınan delildeki dna iziyle eşleşir.
böylece, 1987 yılında ilk kez dna izi sayesinde bir suçlu yakalanmış olur. dna dizilimi sayesinde yakalanıp, hapse mahkum edilen ilk katil pitchfork ise ömür boyu hapis cezası alır.
günümüzde dna izi sayesinde çözülen her vaka, bu ilk vakanın devamı niteliğindedir.
1983 yılında ingiltere leicester’da, 15 yaşındaki genç bir kadın cinsel saldırıya uğradıktan sonra boğularak öldürülür ama katil bulunamaz. 1986 yılına gelindiğinde, aynı bölgede yine 15 yaşındaki bir kadın, cinsel saldırıya uğradıktan sonra öldürülmüş halde bulunur. ancak polisin elinde, katili yakalamak için hiçbir delil yoktur. sadece, mağdurların vücudunda meni lekeleri bulunmuştur. zamanın şartları düşünüldüğünde bu, polis için, suçluyu yakalatacak yeterli bir delil değildir.
o günlerde gazeteler, globin proteini üzerine çalışırken -şans eseri- her bir bireyde farklılık gösteren dna dizilimini keşfeden, leicester üniversitesi biyokimya profesörü jeffreys’ten bahsetmektedir. bunun üzerine polis, ellerindeki tek kanıt olan meni lekelerini, alec jeffrey’se gönderir. sonuçlar, her iki cinayeti de aynı kişinin işlemiş olduğu konusunda polisi haklı çıkarır. sırada, bu dna izini şehirdeki erkeklerle eşleştirme işi vardır. tabi bunun için polisin şehirde yaşayan beş bin erkekten kan örneği alması gerekmektedir. polis, bu örnekleri toplar toplamasına ama sonuç tam bir hayal kırıklığıdır çünkü menideki dna izi, bu beş bin erkekten hiç biriyle eşleşmez. bu esnada polis, bir ihbar alır. gelen ihbara göre, colin pitchfork adında bir fırıncı, polise kan vermesi için başka birisini yollamıştır. ihbarı değerlendiren polis, pitchfork’tan yeni bir kan örneği alır ve pitchfork’un dna izi, alınan delildeki dna iziyle eşleşir.
böylece, 1987 yılında ilk kez dna izi sayesinde bir suçlu yakalanmış olur. dna dizilimi sayesinde yakalanıp, hapse mahkum edilen ilk katil pitchfork ise ömür boyu hapis cezası alır.
günümüzde dna izi sayesinde çözülen her vaka, bu ilk vakanın devamı niteliğindedir.
devamını gör...
yay burcu kadını
genel olarak özgürlüklerine fazlasıyla düşkün ve oldukça eğlenceli kadınlardır. öyle sudan sebeplerle alınıp, trip falan attıkları pek görülmez. düşündükleri her konuda açık sözlülerdir. ancak bu bazen karşı tarafın onları yanlış anlamasına ve alınganlık göstermesine neden olabilir. tabi yay burcu kadını, söylemiş olduğu sözleri karşı tarafı incitmek için sarf etmez özünde. açık sözlü olmak onun doğasında vardır.
özgürlüğüne düşkün derken, bu genel bir tanımlamadan ötedir aslında onlar için. eğer kısıtlanacaklarını düşünürlerse o ortamda durmazlar bile. yani özgürlüğü bu kadar çok benimserler. eğer onlara müdahale eden, yaptıklarına sürekli olarak karışan biriyseniz yay burcu kadınını kaybetmeniz muhtemeldir. bir de asabi tavırlar onları itmek için sen büyük sebepler arasındadır.
vefasız ve nankör değillerdir. öyle paraya pula önem vermezler. hatta kendilerini bununla etkilemeye çalışırsanız direkt olarak kaybetmeye mahkumsunuz demektir.
karşısındakine zarar verecek veya onu üzecek saçma sapan davranışlara ekseriyetle girmezler. düşünceli oldukları söylenebilir. kimsenin arkasından kuyusunu kazmazlar. eğer bir yay burcu kadınıyla ilişki yaşıyorsanız, sizi kıskandırmak gibi abuk hareketlere de ihtiyaç duymazlar.
psikolojileri düzgün olduğu için tabiri caizse yedisinde neyse yetmişinde de odur. bitmek bilmeyen enerjileri ve neşeleriyle birlikte, hayatında olan insanları da eğlendirmesini iyi bilirler.
bu yüzden enerjisiz ve melankolik takılan kişilere fazla dayanamazlar. yay burcu kadınları eğlenmek, gezmek, bir şeyler keşfetmek için yaşarlar. rutinler onlar için sıkıcıdır.
eğer bir gün ilişkiniz biterse geri dönmek onlara göre değildir. o yüzden onu bırakırken iyi karar verin ve geri dönüşü olmayan bir yola girdiğinizi unutmayın. olur da o sizi terk ederse zaten yeniden dönmez, sizi bir daha rahatsız etmez. saplantı denen kişilik bozukluğu bu kadınlarda pek yoktur.
bir aslan burcu erkeği olarak en iyi anlaştığım burçlar arasında ilk üçte elbette yay burcu hanımları var. kendileri karşıma bazen az çıkarlar, çünkü sayıları diğer burçlara göre azdır. ama en güzel ilişkilerim bu kadınlarla olur.
sözlükteki ilk astroloji entry'mi çevremdeki ve ailemdeki yaylara ithaf etmiş olayım.
özgürlüğüne düşkün derken, bu genel bir tanımlamadan ötedir aslında onlar için. eğer kısıtlanacaklarını düşünürlerse o ortamda durmazlar bile. yani özgürlüğü bu kadar çok benimserler. eğer onlara müdahale eden, yaptıklarına sürekli olarak karışan biriyseniz yay burcu kadınını kaybetmeniz muhtemeldir. bir de asabi tavırlar onları itmek için sen büyük sebepler arasındadır.
vefasız ve nankör değillerdir. öyle paraya pula önem vermezler. hatta kendilerini bununla etkilemeye çalışırsanız direkt olarak kaybetmeye mahkumsunuz demektir.
karşısındakine zarar verecek veya onu üzecek saçma sapan davranışlara ekseriyetle girmezler. düşünceli oldukları söylenebilir. kimsenin arkasından kuyusunu kazmazlar. eğer bir yay burcu kadınıyla ilişki yaşıyorsanız, sizi kıskandırmak gibi abuk hareketlere de ihtiyaç duymazlar.
psikolojileri düzgün olduğu için tabiri caizse yedisinde neyse yetmişinde de odur. bitmek bilmeyen enerjileri ve neşeleriyle birlikte, hayatında olan insanları da eğlendirmesini iyi bilirler.
bu yüzden enerjisiz ve melankolik takılan kişilere fazla dayanamazlar. yay burcu kadınları eğlenmek, gezmek, bir şeyler keşfetmek için yaşarlar. rutinler onlar için sıkıcıdır.
eğer bir gün ilişkiniz biterse geri dönmek onlara göre değildir. o yüzden onu bırakırken iyi karar verin ve geri dönüşü olmayan bir yola girdiğinizi unutmayın. olur da o sizi terk ederse zaten yeniden dönmez, sizi bir daha rahatsız etmez. saplantı denen kişilik bozukluğu bu kadınlarda pek yoktur.
bir aslan burcu erkeği olarak en iyi anlaştığım burçlar arasında ilk üçte elbette yay burcu hanımları var. kendileri karşıma bazen az çıkarlar, çünkü sayıları diğer burçlara göre azdır. ama en güzel ilişkilerim bu kadınlarla olur.
sözlükteki ilk astroloji entry'mi çevremdeki ve ailemdeki yaylara ithaf etmiş olayım.
devamını gör...
seni seviyorum sözüne karşılık verilebilecek cevaplar
bizde "seviyoz" denir, "aşırılı" diye cevap verilir.
devamını gör...
kazıklı maria
yeni video paylaşmış, iki gözümün çiçeği...
e: dakika 18:00 utançtan ölebilirim. maria o korkunç kitabı okumayı nasıl başardın?
e: dakika 18:00 utançtan ölebilirim. maria o korkunç kitabı okumayı nasıl başardın?
devamını gör...
sovyet binaları
sovyet binaları çok kasvetli görünür. amaç zaten güzel olması değil, işlevli olmasıdır. banyodaki borular yaz kış sıcak olurmuş. akşamüstüleri hava hafif kararmaya, binaların ışıkları da yanmaya başladığında koskocaman gemilere benzettiğim yapılardır.
devamını gör...
türkiye’nin girişine yazılması gereken söz
vatandaşı olmasan aslında eğlenceli ülke .
devamını gör...
kafa sözlük çorabı yaptırtmam
evet sermaye dostu bir yazar olaraktan kendime yaptırttım. kim yaptı diye soracak olursanız balkanlar’ın en hızlı dikiş ustası teyzem yaptı. çurap sevdam olduğundan mütevellit “teyze bana hemen kafa sözlük çurabı yapar mısın?” dedim ve o da kırmadı sağ olsun yaptı. ben inanmıyorum yaptırttığına diyenler olacaktır o yüzden ipin alınışından yapılışına kadar fotoları koyacağım. bu arada bana da yaptırt diyenler olacaktır para teklif edenler bile olacaktır fakat şu an için seri üretim düşünmüyoruz.
öncelikle ip seçimi yaptık

sonra ilk bakışa geçtik. rengi çok hoşuma gitti ve devam kararı aldık

veee mutlu sonnn *
öncelikle ip seçimi yaptık

sonra ilk bakışa geçtik. rengi çok hoşuma gitti ve devam kararı aldık

veee mutlu sonnn *
devamını gör...
sevmediğin bir yazarın tanımını beğenmek
babasını ve/veya anasını hiç hazetmediğin sevimli bir çocuğun yanından geçerken kafasını okşamaya benzer, onun hiç bir suçu yoktur da işte...
devamını gör...
instagram biosuna tarih atan tip
tek başarısı o olduğu için tarih atması normal olan tiplerdir.
devamını gör...
ürünlerimizin yüzde 60'ı sağlıksız
zaten ben bu ürünleri sağlıklı olduğu için değil lezzetli olduğu için tüketiyorum. sağlığımı düşünsem kalkar sebze meyve tüketir yoga yaparım.
devamını gör...
yazarların yazdığı hikayeler
isyan
bu mektubu sana yazarken gerçekten zorlandığımı söylemek isterim. sonuçta kaç senelik bir geçmişimiz var. şu an bir çöp tenekesinin başında duruyorum ve senin kokunu burnumda hissedebiliyorum. biraz hüzünlüyüm yaptığım şeylerden dolayı ama bir seçim yaptım. şimdi farkına varıyorum ve sana bir açıklama borçlu olduğumu hissediyorum, benim kötü niyetli olmadığımı anlaman için ve bütün hikayeyi öğrenebilmen için. bugün yine sessizce kapına geldim. beni fark etmemen için nefesimi bile tuttum. hala yemek kabını kapının önüne koyuyorsun. her şeyden önce dönmeyeceğimi belirtmek isterim. dışarda hayat var ve çok güzel dostluklar edindim bu iki aylık süreçte. tüm mesele ne zaman başladı biliyor musun? onu eve alınca. o ana kadar keyfim yerinde, karnım tok ve evde geçirdiğim yalnız zamanlardan gayet mutluluk duyuyordum. sen eve gelince ise birlikte uyumak, bacaklarında gezinmek, istediğim zaman istediğim yerde yatmak arada o çok sevdiğim küçük bilyelerle birlikte oyun oynamamız, beni yerden havaya kaldırıp yüzümü sıkman… bunların hepsi benim bildiğim tek gerçeklikti. beni savunmasız, tecrübesiz ve minnacıkken sokakta bulup evine davet ettiğin için minnetimi dile getirmek isterim. hani bizlerin nankör olduğunu söylerler ya hep. bu tam bir safsata. bazılarımız sadece biraz daha özgür ruhlu, bazılarımız duygusal, biraz hırçın, biraz öfkeli… tıpkı siz insanlarda olduğu gibi türlü türlü huylarımız var. mesela akşamları konuşlandığımız köprü altındaki iyi niyetli dostumuz “şef” (nam-ı diğer osman) iki haftada bir çiçekçiden bir gül çalıp, eski sahibinin kapısının önüne bırakıyor.
ne diyordum… evet o, onu getirdiğin günü daha bir dakika önce yaşanmış gibi hatırlayabiliyorum. mutfakta, soğuk seramik zemin üzerinde kendimi serinletmeye çalışırken kapı açıldı ve kafamı şöyle biraz oynatıp baktığımda bir de ne göreyim. beyaz tüyleri kirden simsiyah olmuş, incecik, benim yaşlarımda bir hem cinsim, burnu çizikler içinde ve sağ kulağında hafif bir kan lekesiyle öylece kucağında durup dik dik bana bakıyordu. onu yere bıraktığında doğruca yanıma geldi. “sen de kimsin?” dedim. “sana ne dostum” diye cevap verdi burnundan tıslayarak. sen ise ikimizin yanına gelip “bak çam, bu yeni arkadaşın maske” dedin. bir süre öylece birbirimize baktık ve ben de açıkçası kavgacı olmadığım için, söylediği terbiyesiz cevaba karşılık vermedim ve yatak odasına geçtim. birkaç saat orada kaldım, çarşafların arasında ve bu süre zarfında senin maske’yi yıkayışını, onu besleyişini duyabiliyordum. takdir edersin ki birden, gökten zembille inmiş gibi eve bir kedi getirince bütün dünyam allak bullak oldu. ilerleyen günlerde onunla kavga etmememiz benim iyi niyetli olmamdan kaynaklanıyor. sürekli tacizlerde bulunuyordu. “hey dostum burası resmen bir hapishane” ya da “ sen ne biçim kedisin dostum dışarısı inanılmaz bütün gün burada canın sıkılmıyor mu? söylesene.” diyordu. onunla kesinlikle konuşmama kararı almıştım ve cevap vermiyordum. mümkünse hiç muhatap olmuyordum. arada ön ayaklarıyla bana bir dokunup “sen ölmüşsün dostum” diyordu. onu neden evde tuttuğunu bir türlü anlam veremiyordum. ortalığı karıştırıyordu. mutfak masasının üzerine çıkıp ne var ne yok aşağıya atıyordu. ben de seviyordum eşyaları atmayı ama ancak sen yanımdayken yapıyordum. o ise, sen işe gitmek için kapıdan çıkar çıkmaz koltukların kenarlarını pençeliyor, salonun ortasında yer alan halının kenarlarını tırtıklıyor, banyodaki tuvalet kağıtlarını olduğu gibi yere seriyordu… eve geldiğinde neden kızmadığına anlam veremiyordum. aksine kucağına alıp, kulaklarını ve sırtını okşayıp yine de yemeğini koyuyordun ve o da soluksuz yiyordu. üstüne üstelik benim en çok sevdiğim ip kovalamacayı onunla da oynamaya başlamıştın. kıskançlık gibi bir huyum olduğunu o gelene kadar anlamamıştım.
bir gün sen dışarıdayken, o ise yine yemeğini nefes almadan yerken, ben de her zaman ki gibi tül perdelerin orada yatarken bana döndü ve “gücümü toparlamak üzereyim bir aya kalmaz buradan çıkacağım.” artık dayanamadım ve ben de şöyle dedim “burada bulunduğun için kendini şanslı saymalısın. dışarda geberecekken seni kurtardı, besliyor ve seviyor. senin bu yaptığın nankörlük. ama açıkçası buradan defolup gidersen gayet memnun olurum” “nankörlük mü? saçmalama dostum. mart ayı yaklaşıyor. sen hiç dışarı çıkmadın mı yoksa? ayrıca benim burada bulunmamdan neden bu kadar rahatsız oluyorsun ki? hiç konuşmuyorsun benimle. iki sohbet edelim diye laf atıyorum cevap vermiyorsun. kendi hemcinsine karşı bu ne soğukluk? yalnızlıktan beynin uyuşmuş senin” diye cevap verdi. sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı. yemek kabını sürükleyerek benim yanıma getirdi. “biraz ye de, kan şekerin yükselsin” dedi. henüz yemek saatim gelmemişti ve kabım boştu ama birden önüme getirdiği çok cazip geldi ve burnumu daldırdım. “ha şöyle, korkulacak bir şey yok dostum” dedi. sonra o da daldırdı burnunu. sonra ufak bir kahkaha attı ve akabinde geğirdi. “eminim hiç geğirmemişsindir. hanım evladı seni.” dedi gülerek. “geğirdim tabii” diye cevap verdim ve sonra gerçekten de geğirdim. beni bir hanım evladı olarak görmesini istemedim sanırım. bu sefer kocaman bir kahkaha attı ve sonra şöyle dedi “biraz bana katılsan şu sıkıcı halinden kurtulursun. “öyle bir niyetim yok, kusura bakma. ayrıca sıkıcı falan değilim. mart ayı yaklaşıyorken neyi kastediyorsun?” diye sordum. “tanrım sen sevişmedin mi yoksa?” dedi. yılın bir ayında garip bir şeyler oluyordu. bir öfke kaplıyordu içimi, 13. katta bulunan dairemizin pencerelerinden bakıp durduk yere haykırıyordum ama çok umursamıyordum, zaten kısa sürüyordu. acaba onu mu kastediyordu? sevişmek kelimesi benim için hiçbir anlam ifade etmiyordu. tam sevişmek ne diye soracakken arkasını döndü ve banyoya gitti. yine tuvalet kağıtlarıyla oynayacaktı. ben de olduğum yerde yatmaya devam ettim.
o akşam senin yanında yatarken uyku girmedi gözüme. kafamda sorular… dışarıda neler oluyordu? mart ayının özelliği neydi? sevişmek ne demekti? bu kedi nasıl oluyor da bu kadar kendine özgüvenli ve neşeli olabiliyordu? ertesi gün sen işe gittiğinde yine birlikte yemek yedik. “dostum senin sevişmemiş olmamana aklım ermiyor bir türlü. sen doğana ihanet ediyorsun.” dedi. o gün bir hayli sohbet ettik. bana dışarıdaki dişilerden bahsetti. dolaşılabilecek onca yerden. lezzetli yemeklerin bulunduğu restoran arkalarından. park ve bahçelerde ağaçların altında serilip, açık havada günün tadını çıkarmaktan. sokak aralarında dolaşan dolgun farelerden…
ikinci gün yaşadığı maceraları anlattı. üçüncü gün yemeğimizi yedikten sonra birlikte ortalığı karıştırmaya başladık. sen yokken koltuk kenarlarını dişlemenin nasıl bir özgürlük olduğunu onunla birlikte öğrendim. mutfak musluğunu açıp suyun akışıyla oynamanın zevkini de. böylece bir hafta geçti ve maske ile sıkı bir arkadaşlığımız doğdu. onunla konuştukça dışarıda olan hayat hakkında merakım giderek artıyordu ve gerçekten de mart ayı yaklaşmıştı. tepkiler vermeye başladım. maske ise sen işe giderken dışarı çıkmaya çalışıyordu. sen ayağınla onu geri itip içeri sokuyordun. her seferinde sana olanca küfrü ediyordu. “geri zekalı, kendi aseksüel olduğu için bizi de öyle sanıyor.” diyordu. en son dışarı çıkma denemesinde koca bir tekme yedikten sonra bana döndü ve şöyle dedi. “dostum benimle birlikte olman gerekiyor, buradan çıkmamız lazım.” dedi. ben de “ne yapabilirim ki?” diye cevap verdim. o zaman bana planını anlattı.
ertesi sabah sen işe çıkar çıkmaz başladık. belirtmeliyim ki en çok eğlendiğimiz kısım, küvetin musluğunu açarak zaten küçük olan 1+1 evinin su basmasını sağlamak ve lavabonun altından deterjanları indirip her tarafı köpüğe bulamak oldu. ah tabi bir de mutfak dolaplarından envaı çeşit bakliyatı indirmek ve hepsini dökmek. bir ara maske ile birbirimize buğday fırlatıp kahkahalar attık. eve geldiğinde karşılaştığın manzara karşısında delirdin, o sırada açık bıraktığın kapıdan çıktık işte senin de bildiğin gibi. benimle birlikte oynadığın bilyeleri yanıma almak istedim ama çok hızlı hareket etmemiz gerekiyordu. mektubumu sonlandırırken şunu söylemek isterim. sen sahibimden çok benim tek bildiğim dostumdun. ama bir dost bunca senedir beni en doğal hakkımdan nasıl mahrum etti diye düşünmeden edemedim bir süre. özellikle çıktığımızın ikinci günü tam sekiz dişiyle birlikte olduktan sonra sana bir hayli öfkelendiğimi de söylemem gerekiyor. sonra affetmenin öfkeyi azalttığını söyledi şefimiz. bu yeni duygu benim için ilk başlarda zor oldu ama sonunda başarabildim. seni affediyorum. belki bir gün dışarda denk geliriz ve ben de senin bacaklarında dolanırım. şimdilik her şey yolunda. karnımızı doyurmada hiçbir sıkıntı çekmiyoruz. sahil kenarında ki balıkçılar oldukça cömert. şehrin neredeyse her yerini dolaştık ve bu yeni dünyada keşfedilecek çok şey var.
sevgilerimle çam.
bu mektubu sana yazarken gerçekten zorlandığımı söylemek isterim. sonuçta kaç senelik bir geçmişimiz var. şu an bir çöp tenekesinin başında duruyorum ve senin kokunu burnumda hissedebiliyorum. biraz hüzünlüyüm yaptığım şeylerden dolayı ama bir seçim yaptım. şimdi farkına varıyorum ve sana bir açıklama borçlu olduğumu hissediyorum, benim kötü niyetli olmadığımı anlaman için ve bütün hikayeyi öğrenebilmen için. bugün yine sessizce kapına geldim. beni fark etmemen için nefesimi bile tuttum. hala yemek kabını kapının önüne koyuyorsun. her şeyden önce dönmeyeceğimi belirtmek isterim. dışarda hayat var ve çok güzel dostluklar edindim bu iki aylık süreçte. tüm mesele ne zaman başladı biliyor musun? onu eve alınca. o ana kadar keyfim yerinde, karnım tok ve evde geçirdiğim yalnız zamanlardan gayet mutluluk duyuyordum. sen eve gelince ise birlikte uyumak, bacaklarında gezinmek, istediğim zaman istediğim yerde yatmak arada o çok sevdiğim küçük bilyelerle birlikte oyun oynamamız, beni yerden havaya kaldırıp yüzümü sıkman… bunların hepsi benim bildiğim tek gerçeklikti. beni savunmasız, tecrübesiz ve minnacıkken sokakta bulup evine davet ettiğin için minnetimi dile getirmek isterim. hani bizlerin nankör olduğunu söylerler ya hep. bu tam bir safsata. bazılarımız sadece biraz daha özgür ruhlu, bazılarımız duygusal, biraz hırçın, biraz öfkeli… tıpkı siz insanlarda olduğu gibi türlü türlü huylarımız var. mesela akşamları konuşlandığımız köprü altındaki iyi niyetli dostumuz “şef” (nam-ı diğer osman) iki haftada bir çiçekçiden bir gül çalıp, eski sahibinin kapısının önüne bırakıyor.
ne diyordum… evet o, onu getirdiğin günü daha bir dakika önce yaşanmış gibi hatırlayabiliyorum. mutfakta, soğuk seramik zemin üzerinde kendimi serinletmeye çalışırken kapı açıldı ve kafamı şöyle biraz oynatıp baktığımda bir de ne göreyim. beyaz tüyleri kirden simsiyah olmuş, incecik, benim yaşlarımda bir hem cinsim, burnu çizikler içinde ve sağ kulağında hafif bir kan lekesiyle öylece kucağında durup dik dik bana bakıyordu. onu yere bıraktığında doğruca yanıma geldi. “sen de kimsin?” dedim. “sana ne dostum” diye cevap verdi burnundan tıslayarak. sen ise ikimizin yanına gelip “bak çam, bu yeni arkadaşın maske” dedin. bir süre öylece birbirimize baktık ve ben de açıkçası kavgacı olmadığım için, söylediği terbiyesiz cevaba karşılık vermedim ve yatak odasına geçtim. birkaç saat orada kaldım, çarşafların arasında ve bu süre zarfında senin maske’yi yıkayışını, onu besleyişini duyabiliyordum. takdir edersin ki birden, gökten zembille inmiş gibi eve bir kedi getirince bütün dünyam allak bullak oldu. ilerleyen günlerde onunla kavga etmememiz benim iyi niyetli olmamdan kaynaklanıyor. sürekli tacizlerde bulunuyordu. “hey dostum burası resmen bir hapishane” ya da “ sen ne biçim kedisin dostum dışarısı inanılmaz bütün gün burada canın sıkılmıyor mu? söylesene.” diyordu. onunla kesinlikle konuşmama kararı almıştım ve cevap vermiyordum. mümkünse hiç muhatap olmuyordum. arada ön ayaklarıyla bana bir dokunup “sen ölmüşsün dostum” diyordu. onu neden evde tuttuğunu bir türlü anlam veremiyordum. ortalığı karıştırıyordu. mutfak masasının üzerine çıkıp ne var ne yok aşağıya atıyordu. ben de seviyordum eşyaları atmayı ama ancak sen yanımdayken yapıyordum. o ise, sen işe gitmek için kapıdan çıkar çıkmaz koltukların kenarlarını pençeliyor, salonun ortasında yer alan halının kenarlarını tırtıklıyor, banyodaki tuvalet kağıtlarını olduğu gibi yere seriyordu… eve geldiğinde neden kızmadığına anlam veremiyordum. aksine kucağına alıp, kulaklarını ve sırtını okşayıp yine de yemeğini koyuyordun ve o da soluksuz yiyordu. üstüne üstelik benim en çok sevdiğim ip kovalamacayı onunla da oynamaya başlamıştın. kıskançlık gibi bir huyum olduğunu o gelene kadar anlamamıştım.
bir gün sen dışarıdayken, o ise yine yemeğini nefes almadan yerken, ben de her zaman ki gibi tül perdelerin orada yatarken bana döndü ve “gücümü toparlamak üzereyim bir aya kalmaz buradan çıkacağım.” artık dayanamadım ve ben de şöyle dedim “burada bulunduğun için kendini şanslı saymalısın. dışarda geberecekken seni kurtardı, besliyor ve seviyor. senin bu yaptığın nankörlük. ama açıkçası buradan defolup gidersen gayet memnun olurum” “nankörlük mü? saçmalama dostum. mart ayı yaklaşıyor. sen hiç dışarı çıkmadın mı yoksa? ayrıca benim burada bulunmamdan neden bu kadar rahatsız oluyorsun ki? hiç konuşmuyorsun benimle. iki sohbet edelim diye laf atıyorum cevap vermiyorsun. kendi hemcinsine karşı bu ne soğukluk? yalnızlıktan beynin uyuşmuş senin” diye cevap verdi. sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı. yemek kabını sürükleyerek benim yanıma getirdi. “biraz ye de, kan şekerin yükselsin” dedi. henüz yemek saatim gelmemişti ve kabım boştu ama birden önüme getirdiği çok cazip geldi ve burnumu daldırdım. “ha şöyle, korkulacak bir şey yok dostum” dedi. sonra o da daldırdı burnunu. sonra ufak bir kahkaha attı ve akabinde geğirdi. “eminim hiç geğirmemişsindir. hanım evladı seni.” dedi gülerek. “geğirdim tabii” diye cevap verdim ve sonra gerçekten de geğirdim. beni bir hanım evladı olarak görmesini istemedim sanırım. bu sefer kocaman bir kahkaha attı ve sonra şöyle dedi “biraz bana katılsan şu sıkıcı halinden kurtulursun. “öyle bir niyetim yok, kusura bakma. ayrıca sıkıcı falan değilim. mart ayı yaklaşıyorken neyi kastediyorsun?” diye sordum. “tanrım sen sevişmedin mi yoksa?” dedi. yılın bir ayında garip bir şeyler oluyordu. bir öfke kaplıyordu içimi, 13. katta bulunan dairemizin pencerelerinden bakıp durduk yere haykırıyordum ama çok umursamıyordum, zaten kısa sürüyordu. acaba onu mu kastediyordu? sevişmek kelimesi benim için hiçbir anlam ifade etmiyordu. tam sevişmek ne diye soracakken arkasını döndü ve banyoya gitti. yine tuvalet kağıtlarıyla oynayacaktı. ben de olduğum yerde yatmaya devam ettim.
o akşam senin yanında yatarken uyku girmedi gözüme. kafamda sorular… dışarıda neler oluyordu? mart ayının özelliği neydi? sevişmek ne demekti? bu kedi nasıl oluyor da bu kadar kendine özgüvenli ve neşeli olabiliyordu? ertesi gün sen işe gittiğinde yine birlikte yemek yedik. “dostum senin sevişmemiş olmamana aklım ermiyor bir türlü. sen doğana ihanet ediyorsun.” dedi. o gün bir hayli sohbet ettik. bana dışarıdaki dişilerden bahsetti. dolaşılabilecek onca yerden. lezzetli yemeklerin bulunduğu restoran arkalarından. park ve bahçelerde ağaçların altında serilip, açık havada günün tadını çıkarmaktan. sokak aralarında dolaşan dolgun farelerden…
ikinci gün yaşadığı maceraları anlattı. üçüncü gün yemeğimizi yedikten sonra birlikte ortalığı karıştırmaya başladık. sen yokken koltuk kenarlarını dişlemenin nasıl bir özgürlük olduğunu onunla birlikte öğrendim. mutfak musluğunu açıp suyun akışıyla oynamanın zevkini de. böylece bir hafta geçti ve maske ile sıkı bir arkadaşlığımız doğdu. onunla konuştukça dışarıda olan hayat hakkında merakım giderek artıyordu ve gerçekten de mart ayı yaklaşmıştı. tepkiler vermeye başladım. maske ise sen işe giderken dışarı çıkmaya çalışıyordu. sen ayağınla onu geri itip içeri sokuyordun. her seferinde sana olanca küfrü ediyordu. “geri zekalı, kendi aseksüel olduğu için bizi de öyle sanıyor.” diyordu. en son dışarı çıkma denemesinde koca bir tekme yedikten sonra bana döndü ve şöyle dedi. “dostum benimle birlikte olman gerekiyor, buradan çıkmamız lazım.” dedi. ben de “ne yapabilirim ki?” diye cevap verdim. o zaman bana planını anlattı.
ertesi sabah sen işe çıkar çıkmaz başladık. belirtmeliyim ki en çok eğlendiğimiz kısım, küvetin musluğunu açarak zaten küçük olan 1+1 evinin su basmasını sağlamak ve lavabonun altından deterjanları indirip her tarafı köpüğe bulamak oldu. ah tabi bir de mutfak dolaplarından envaı çeşit bakliyatı indirmek ve hepsini dökmek. bir ara maske ile birbirimize buğday fırlatıp kahkahalar attık. eve geldiğinde karşılaştığın manzara karşısında delirdin, o sırada açık bıraktığın kapıdan çıktık işte senin de bildiğin gibi. benimle birlikte oynadığın bilyeleri yanıma almak istedim ama çok hızlı hareket etmemiz gerekiyordu. mektubumu sonlandırırken şunu söylemek isterim. sen sahibimden çok benim tek bildiğim dostumdun. ama bir dost bunca senedir beni en doğal hakkımdan nasıl mahrum etti diye düşünmeden edemedim bir süre. özellikle çıktığımızın ikinci günü tam sekiz dişiyle birlikte olduktan sonra sana bir hayli öfkelendiğimi de söylemem gerekiyor. sonra affetmenin öfkeyi azalttığını söyledi şefimiz. bu yeni duygu benim için ilk başlarda zor oldu ama sonunda başarabildim. seni affediyorum. belki bir gün dışarda denk geliriz ve ben de senin bacaklarında dolanırım. şimdilik her şey yolunda. karnımızı doyurmada hiçbir sıkıntı çekmiyoruz. sahil kenarında ki balıkçılar oldukça cömert. şehrin neredeyse her yerini dolaştık ve bu yeni dünyada keşfedilecek çok şey var.
sevgilerimle çam.
devamını gör...
çok fena cehaletin döndüğü düşünülen yerler
akp miting alanı.
devamını gör...
merdumgiriz_
senede bir gün olan, insanların moralini yükseltmeye yarayan, sözlükteki bir çok insan tarafından sevilen birinin doğum gününü kutlamak için insanlar bişiler yazmış, kutlamış etmiş, her ne ise.
biri de gelmiş ilim bilim diyor, önce sen git formatı öğren de ondan sonra cikcik öt diyesim var ama neyse. böyle bok atan insanları sevmiyorum ben, bak canım lale, bilmediğinden adım gibi eminim ama bu sözlükte başlık engelle diye bişi var, görmek istemiyorsan engelle geç, senin uyduruk başlıklarına biz sabrediyorsak sen de sabretmeyi öğren..
neyse, doğum günün kutlu olsun ufaklık, nice mutlu senelere..
edit :derin deniz bilmememnesi diye biri yazmıştı, sildi kaçtı lale..
biri de gelmiş ilim bilim diyor, önce sen git formatı öğren de ondan sonra cikcik öt diyesim var ama neyse. böyle bok atan insanları sevmiyorum ben, bak canım lale, bilmediğinden adım gibi eminim ama bu sözlükte başlık engelle diye bişi var, görmek istemiyorsan engelle geç, senin uyduruk başlıklarına biz sabrediyorsak sen de sabretmeyi öğren..
neyse, doğum günün kutlu olsun ufaklık, nice mutlu senelere..
edit :derin deniz bilmememnesi diye biri yazmıştı, sildi kaçtı lale..
devamını gör...
normal sözlük online kadın erkek oranı
abi ruh hastası mısınız siz bir kitle var sürekli sözlükteki kadın-erkek sayısını tutuyor. bu sözlüğü hangi amaçla kullanıyorsunuz siz? yaz gitsin işte cinsiyetin ne önemi var?
devamını gör...
ay inanmıyorum
devamını gör...


