özgüvensiz olma çünkü seni özünden ayırırlar.
devamını gör...

hiç kimse birbirini eşit derecede sevemez. her zaman bir taraf daha çok seven, değer veren taraf olacaktır. önemli olan sevildiğini hissetmektir..
devamını gör...

ingilizce'de "devam edecek" anlamına gelen sözdür. bazen çizgi romanlarda ve çizgi dizilerde bölüm sonunda to be continued... şeklinde gördüğümüzdür.
devamını gör...

kafa sözlük'teki mafya organizasyonu tarafından uzun uzadıya yapılan görüşmeler sonucu infazına karar verilmiş büyücü. bizler gayet rutin bir şekilde tanımlar girerken kendisi alttan alttan büyü yapıyormuş!
benim aylar sonra mesaj limiti uyarısı almam, patronun son günlerdeki aşırı sinirli hali, üyelerin tembelleşmesi hep bundanmış.

kusura bakmayın, biz de böyle olsun istemezdik.
(bkz: tetikçiler göreve)
devamını gör...

bu kardeşinize yetkiyi verin şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz.
devamını gör...


türkiye'nin 81 ilinden, antalya'nın döşemealtı ilçesine getirilen, dokuma tezgahlarında kök boyalı iplerle dokunmuş halı ve kilimler, yıkanıp, kurutuluyor, onarımdan geçirildikten sonra tarlalara seriliyor.
tarlalarda görsel şölen
güneş altında mikroplardan arınması ve renginin pastele dönüşmesi için tarlalara serilen el dokuması halılar, görsel şölen oluşturuyor.


kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


dünyanın her yerine halı gönderiyorlar
ilçede halı ticaretiyle uğraşan halil börekçi, istanbul'da halı ticareti yaparak başladığı mesleğinde 50 yılı geride bıraktığını söyledi.
türkiye'yi karış karış gezerek el dokuması halı ve kilimleri topladığını aktaran börekçi, "insanların evlerinde kullanarak eskittiği halıları yeniden işleyerek yurt dışına pazarlıyorum. bu yolla ülkemize döviz girdisi sağladığım için mutluyum." dedi.
börekçi, güneş altında bekletilen halı ve kilimlerin kimyasallardan arındırıldığını, renklerinin solduğunu anlattı.
bir sezonda 5-6 bin civarındaki halının tarlalara serildiğini vurgulayan börekçi, "anadolu'nun herhangi bir köyünden aldığımız halıyı güneş altında tarlada beklettikten sonra steril havuzlarda yıkayıp, mikroplardan arındırıyoruz. tamamen organik hale getirdiğimiz halı ve kilimleri tekrar kullanıma hazır hale getirmiş oluyoruz. paketlediğimiz halıları dünyanın her yerine gönderiyoruz. en çok da abd'den müşterimiz var." diye konuştu


buradan
devamını gör...

"arapça ve farsça olmasa türkçe diye bir dil olmazdı", "bazı ingilizce sözcüklerin türkçe karşılığı yoktur" diyenlerin kendi kültürünü, dilini ve tarihini gömmek gibi bir alışkanlığı olduğunu sanıyorum zira türkçe yapısal olarak sonsuz sayıda sözcük oluşturabilecek (eğer varsıllık sözcük sayısıyla ölçülüyorsa) bir dil olmasının yanı sıra antik bir dildir (yunanca, latince, arapça ve farsçayı antik diller arasında pek tabii sayarız da türkçe yeni ortaya çıkmış bir dilmiş gibi onu bilmeyiz gerçi eski türkçe deyince de osmanlıda konuşulan bol arapçalı farsçalı melez dili düşündüğümüzden bu çok normal). ayrıca koskocaman bir coğrafyaya yayıldığından, çokça dile türkçe kökenli olsun olmasın sözcük verdiğinden de varsıl (zengin) olduğunu söyleyebiliriz. öte yandan türkçedeki yaklaşık 500 binlik sözcükten (bu 500 binin içerisinde sözlüğe dahil olmayan ancak günlük hayatta kullandığımız sözcükler de vardır) yüzde 10 kadarlık yabancı kökenli sözcükleri çıkartsak dahi yerlerine yenilerini ya da eskiden var olanlarını koyabiliriz (örneğin computer için bilgisayar denmiş ve dile yerleşmiştir, bunu kimse garipsemez çünkü benimsenmiştir) ve pekâlâ arı bir türkçe elde edebiliriz ancak böyle bir şey olduğu takdirde çok büyük sorunlar yaşanacaktır. nitekim dildeki sözcükleri atmak doğru olmaz oysa türkçe kökenlilerini diriltmek ve daha çok kullanmak bize bağlıdır. yani türkçe yoksul bir dildir, anlatımı zayıftır vb. şeyler söyleyerek dili yermenin hiçbir anlamı yok (şikayet etmektense çözüm üretmeliyiz, cringe yerine utanç verici ya da utandırıcı diyebilmeliyiz). türkçeyi yoksul yapan onu konuşmayı beceremeyen kişilerdir. türkçedeki matematiksel yapıyı ve anlatımsal zenginliği fark edenler zaten türkçenin yeterince zengin olduğunu bilecektirler.
devamını gör...

dadaizm'in öncülerinden biri olan ve sürrealizm'in temellerini atan fransız şair ve yazar. gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya gelen aragon, kötü ebeveynlerin büyük kırgınlıklarla beraber bazı zamanlar büyük şairleri de inşa ettiğinin yansıması gibidir. zaman zaman babasının onu istemeyişi, bu uzak ve isteksiz tutumu onun şiirlerine yansımıştır. sanat hayatına da yön veren sol görüşlerinden dolayı ikinci dünya savaşı yıllarında faşizm'e karşı büyük bir tutku ile direnmiştir ve bu süreçte okurken insanın kanının akışını dahi hızlandıran eserler ortaya koymuştur. aragon'un şiirleri; aşk, direniş, başkaldırı, politika ve tutku üzerineydi ama yalnızca şiir yazmadı, onlarca kısa hikaye ve roman yazmıştır ve aynı zamanda uzun yıllar gazetede (l'humanité) denemeler yayımladığını da eklemek gerek.

aragon söz konusu olduğunda; o öldüğünde günleri bile saymayı bıraktığı ve bir çok şiirini adadığı elsa triolet'i anmamak olmaz. 40'lı yıllarda elsa ile evlenen aragon şiirlerinde elsa'dan sık sık bahseder ve zaten bilinen bir gerçek ki aragon elsa'yı daima ilham perisi olarak görmüş ve eserlerine bunu yansıtmaktan da çekinmemiştir.

"ne çok kişi olmuşum yazdıklarımda" der aragon ama bana kalırsa bana baktın gözlerinle şiiri onun aslıdır. sait maden çevirisi ile;

--- alıntı ---

bana baktın gözlerinle

bana baktın gözlerinle ıssız ufka dek
anılardan yıkanmış gözlerinle
bana baktın saf unutuş olan gözlerinle
bana baktın üzerinden belleğin
başıboş nakaratlar üzerinden
solmuş güller üzerinden
aldanmış mutluluklar üzerinden
yürürlükten kalkmış günler üzerinden
mavi unutuş olan gözlerinle baktın bana.


bir şeyler hatırlamıyorsun olan bitenden
ve ilk defa dolaşıyorsun göğü bir baştan bir başa
o lav ve yavaşlık gözlerinle
önündedir dünya tıpkı göz kapaklarının
altında düşündüğün gibi sen onu
başlıyormuş gibi seninle senin önünde
senin rahat bakışınla bitimsizcesine genç
ben de oradayım kıskana kıskana güzelliğini
zavallı sararmış resimlerimle
sen ki yüz çeviriyorsun bunlardan
yeni çayırlar görmek için


sana söz geçmişten konuşmayacağım bir daha
bugün adımlarından başlıyor her şey
elbisenin bir kıvrımıdır bana yaşamaktan kalan
başka şeyin yeri olmadı seni buluyorum en sonunda ben
sevgilim sevgilim inanıyorum sana.

--- alıntı ---

(bkz: le paysan de paris)
(bkz: le mouvement perpétuel)
(bkz: les yeux d'elsa)
(bkz: anicet ou le panorama)
(bkz: pour un réalisme socialiste)
devamını gör...

armysuzy bir kadındır. benjamin armysuzy'dir. o zaman benjamin bir kadındır.
devamını gör...

aşırı ilgisizlik ve sosyal izalasyon sonucu çöp toplamaya duyulan kompulsif bir takıntı. genelde yaşlıca ya da gelişmekte olan demans sorunu yaşayan kişilerde görülür. bu hastalığa ismini veren kişi ise bir yunan filozofu olan diogones. alaycı ve minimalist bir adam olarak da bilinen birisi.

diogenes'in felsefesi hayatın anlamının erdemler, doğaya uygun şekilde yaşama ve konvansiyonel bütün tutkuların (zenginlik, güç, ün) reddedilmesiyle bulunacağı inancına dayanır.

atina’nın sokaklarında bir şarap fıçısının içinde yaşadığı söylenir ve büyük iskender’le olan küstah ve atılgan karşılaşmasıyla tanınır. olayın gerçekleştiği yerde büyük iskender diogenes’e: “bana ne istersen söyle.” der. diogenes ise “gölge etme başka ihsan istemem.”diyerek cevap verir.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

ismi: yok, önerilere açığım*
postmodernist, uzun ve şaşaalı cümleler duymayı bekledikleri bir anda yalnızca “hiçbir şey” dedim. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler laf salatasından ibarettir. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler tıpkı şu an aynı sözcükleri tekrarlamam gibi hiçbir anlam ifade etmeyen, altı üstü ortası, her yeri bomboş olan cümlelerdir. bir iş görüşmesinde kendinizden bahsedin dediklerinde, sizden bekledikleri bu tarz cümlelermiş meğerse. hatta “genel” hayatın içinde bile herkesin istediği buymuş. “kendinizden bahseder misiniz?” diye sorduklarında aslında hakikatliği önemli olmayan, gösterişli bir hikâye uydurmanız yeterliymiş, maalesef, bunu çok sonradan fark ettim.

peki, neye “hiçbir şey” dediğimi soracak olursanız, ki sormadığınızı biliyorum, “mevcut yapımıza ne gibi katkılar sağlamayı düşünüyorsunuz?” sorusunaydı. oysaki benden bu soruya “almış olduğum eğitimle ve daha önceki deneyimlemerimle(kilit sözcüklerden biridir), eğer işe alınmam dâhilinde, mevcut yapıyı daha da ileri götürecek(adeta kaf dağına) projeler tasarlamayı ve bunları en faydalı şekilde üretimlemeyi(kilit sözcük iki) düşünüyorum.” minvalinde cevaplar vermemi bekliyorlarmış. dediğim gibi; bunu çok sonradan fark ettim. yanlış hatırlamıyorsam, onuncu görüşmeden sonraydı.

tabii, bu görüşmeye az biraz sarhoş olarak gitmem de yadsınamaz bir küstahsızlıktı. az birazdan kastım, görüşme bittikten sonra yerimden kalkıp yüzüm onlara dönük bir şekilde geri geri yürüyerek tam kapıdan çıkarken gözlerinin içine bakarak kapı eşiğine tükürecek kadar. bu da ayrı bir küstahlıksızdı. “niye böyle bir etik dışı harekete sebep olan sarhoşluğun miktarını çok düşükmüş gibi bir de “az biraz” şeklinde tanımlıyorsunuz?” diye soracak olursanız da, ki sormadığınızı biliyorum, çünkü dokuzuncudan sonra danışma masasındaki her şeyi yere fırlattığımı hatırlıyorum, ki bence bu daha etik dışı, emin değilim. o zaman önümü bile göremiyordum. gördüğüm şeyler de belgesellerdeki gibi, kayda alınan gökyüzünün hızlandırılmış hali misali sürekli feveran içindeydi. gerçekten, gücünün yeteceğini anladığı anda bir insanın yapamayacağı hiçbir çirkinlik ve kötülük yoktur. gücüm yetiyor muydu, orası tartışmaya açık. sonrasında kovalandığımı hatırlıyorum.

benden, üstün girift cümle performansı bekleyen başka kişiler de vardı: yeni tanıştığım insanlar, bir olay üzerine yorum yapmamı bekleyen insanlar… hepsi palavralara, abartılara ve romantizme bağlı yaşıyorlardı. önceden bu gibi şeyler bir dünyadan kaçış evreninde sığınılacak limanlardı, şimdi ise hakikatler sığınılacak limanlar haline geldi. o kadar uçuk kaçık zihinler gördüm ki şaşmamak elde değildi. aynı eylemi farklı mekânlarda eşzamanlı bir şekilde yapabileceklerini sanıyorlardı, bence inanıyorlardı. yukarıdaki işver(meyen)enlerin benden beklediği buydu, diye düşünmüş olabilirim, bilmiyorum. belki de tükürüğümün altında yatan neden buydu. freud’a sormak lazım, üstat bilecektir.

her görüşme öncesinde kendimi, duran topun başında elli saat plan kurup gol atacağını sanan bir futbolcu gibi görüyordum. bu görüşmelerin sonunda ise aynı futbolcunun vurduğu topun baraja çarpması sonucunda hayal kırıklığına bürünen ruh hali gibi hissediyordum. on girişimden sonra insan bir daha duran top kullanmak istemiyor. on birinciden sonra barajdan dönen top kalemin içindeydi.

tabii, bu görüşmeler hayatıma hiçbir şey katmadı diyemem, haksızlık etmiş olurum: on ikinciden sonra insanların ne kadar salak olduğunu, on üçüncüden sonra parfümün kilit rol oynadığını, on dördüncüden sonra karşı tarafın salaklığını mimiklerimle aşağılamamam gerektiğini, on beşinciden sonra bir daha hiçbir görüşmeye geç kalmamam, mümkünse bir saat önce gitmem gerektiğini (gereksiz yere), on altıncıdan sonra giyimin önemli olduğunu, on yedinciden sonra hiçbir şekilde doğru söylememem gerektiğini, on sekizinciden sonra üst düzey bir yalan söyleme genine sahip olduğumu, on dokuzuncudan sonra da her şeye rağmen umutlu olmanın, umutsuzluğun en zavallı hali olduğunu anladım ve nihayet iş görüşmesi mefhumunu hayatımdan çıkardım. zihnimdeki kabullenmek ve inkâr etmek arasındaki cinsel gerilimin galibi kabullenmek olmuştu. belki de ilkinden sonra olması gereken buydu, belki de yaşamla aynı kabağa üflemeliydik, bilmiyorum. bunu da camus’ye danışmak lazım. en azından üstadın kesin bir düşüncesi olurdu, eminim.
devamını gör...

"paris'e gittiğimde paris evde yoktu." hayatı boyunca görmeyi hayal ettiği şehre, kör olan gözlerinin tedavisi için gittiğinde bu cümleyi zikreden, hatırıma geldikçe de üzüldüğüm yazar, araştırmacı, eğitimci. *

tam olarak bu cümleyi, bu adamı düşündükten biraz sonra, başlık karşıma çıktığından ben de böyle anmak istedim.
*
devamını gör...

takıntı yapmamaya çalışırım, takıntıların hayatı nasıl ele geçireceğine şahit oldum.

takıntı mı bilmem, masa düzensizliğime karışılmasından rahatsız olurum
devamını gör...

hepsi yazılacak olsa destan olacak olan şeylerdir. birkaç tanesini yazayım:

1) tereyağı.

2) alkol ürünleri.

3) ev almak.

4) kredi ve nakit avans kullanmak.

5) araba almak.

6) iyi kalitede bir bilgisayar almak.

7) 'amiral gemisi' diye tabir edilen telefonlardan birini almak.

8) benzin, mazot gibi yakıtları almak.

9) giyim ürünleri almak.

10) dergi almak.

11) ciltli kitap almak.

12) orta kalitede bir parfüm almak.

13) iyi kalitede bir kulaklık almak.

14) deodorant, roll on gibi kozmetik ürünleri almak.

15) iyi bir markadan iyi bir diş macunu almak.

şimdilik aklıma gelenler bunlar sayın yazarlar.
devamını gör...

amerika´da newcastle üniversitesi´nde yapilan bir arastirmada 927 ailenin soy agacina bakilip, ailelerde kiz ve oglan cocuklarinin sayilarina bakilmistir. buna göre; daha önce yapilan arastirmalarin zaten dogacak bebegin cinsiyetinin erkege bagli oldugunu, ancak bu erkekten gelecek neslin cinsiyetinin kendi kardeslerinin cinsiyetine bagli oldugu bulgusudur (yani babanin cocuklarina). ailenin tek erkek cocugu iseniz, ama bir cok kiz kardesiniz varsa, sizden gelecek neslin kiz olma ihtimali cok yüksek. veya erkek kardesleriniz cok ise, sizden gelecek olan yine büyük bir olasilikla erkek olacaktir. yani erkegin soy agacina bakilip, o erkekten devam edecek nesli tahmin etmek kolaylasacaktir.

arastirmada deginilen diger enteresan bir konu ise; birinci dünya savasi sonrasi neden dogan erkek cocuklarin kizlara göre iki kat daha fazla olusudur. söyle düsünün; iki aile var, birinde erkek cocuk sayica cok, digerinde ise sadece bir erkek cocuk var ve diger kardesleri kiz. bunlarin hepsi savasa gidiyor, ve sayica cok erkek cocuklari olan aileden bir erkegin dönmesi cok daha büyük bir ihtimal, tek erkek cocuklu aileye göre. buna göre, zaten genlerinde erkek cocuk fazlaligi olan kisi dönmüs oluyor, ve ondan gelecek nesilde büyük bir ihtimalle erkek olacaktir, ki savas sonrasi bunun oldugu düsünülüyor.

iyi okumalar
devamını gör...

latincesi: et tu, brute?
devamını gör...

programın ancak ilk 15-20 dakikasını dinleyebilme fırsatı bulabildim. hafta içi, gece yarısı yapılan yayınları dinleyebilmek bizim gibi sabahın köründe uyanmak durumunda kalan kitle için zor oluyor. şu tarz programların kayıtları olsa da, erman-şansal tadında, dur! şimdi oynat! ileri al! falan tarzı fanteziler yaparak arkadaşları dinleyebilsek fena olmayacak.

yayının dinleyebildiğim bölümünde gördüklerim ise şunlar;

1- lucifer entelliğe entegrasyon sürecinde kulak memesi kıvamına gelmiş. bu saatten sonra işi zor. biraz önce bir başlığını gördüm evlilik listeleri falan hazırlamaya başlamış ki, dönülmez akşamın ufkunda olduğunun kendisi de farkında gibi. sorunsuz geçiş yapmak için zaman kazanmaya çalışıyor. benim programı dinlemediğim zaman diliminde memeye meyletmesinin sebebi de bu olsa gerek. zira genç trollerin verdiği tepkiler sonrası, boynunu sıkan fuları meme kartını kullanarak atmaya çalışmış ama bunlar nafile çabalar. meme meme ille de meme derken adam karşınıza evlendim diye çıkacak gibi duruyor. * zaten daha öncesinde gidişi görmüş, şeytana pabucunu ters giydirecekler, boynuzlarını törpüleyecekler, kuyruğuna teneke bağlayacaklar diye uyarmıştım. olay o noktaya doğru gidiyor. bu saatten sonra lucifer'in emekliye ayrılıp sitedeki yeni ve taze trollere, troll eğitmenliği yapması lazım. bu mevzudan başka türlü çıkamaz gibi. hem eğitim/öğretim şart. kaliteli troll yetiştirmesi de bir nevi vatana/millete ve dahi sözlüğe hizmet olur.

2- meja trolleşmemiş. bazıları lucifer'in kulak memesi kıvamına gelmiş olduğunu kabul edemedikleri ve bu durum onlara ağır geldiği için bu tezi öne sürerek, iyice sevimli hale gelen iblisi kurtarmaya çalışıyorlar, lakin bu çaba nafile. meja daha önce sergilemediği bir takım özelliklerini sergiliyor. tabiri caizse ince görüyor ve mizah kartını kullanıyor. zaten robot olmadığını hepimiz biliyorduk. onun bu yönlerini trolleşmek olarak nitelemek yanlış olur. bence aslına rücu etmiş durumda. salt bilgi başlıklarında görünmüyor diye meja'yı dönüştürdük diye zafer tam tamları çalmak troll avuntusu olur. koskoca lucifer kaydı gitti elinizden, acınız büyük anlıyorum ama gerçeklerle yüzleşmeniz gerekiyor *

3- kimse fark etmemiş ama lucifer'ın ses tonu yoldaş'a çok benziyor. hatta bir ara ne oluyoruz yahu dedim. verdiği esler falan da enteresandı. bilemiyorum yani * adamın içine yoldaşın ses tonumu kaçtı yoksa ''yoldaş kızıl öfke benjamin'' trolleri kamulaştıracağım derken fazla mı ileri gitti orası muamma * işin latifesi bir yana ben pek bir benzettim. işte program kaydı böyle şeyler için lazım. ileri sar, geri al derken durumu netleştirirdik. *

sonuç olarak siteden pek çok entelin gidişi ile zafer kazanan troll cephesi, önce kızıl nelson'un kaybı arkasından da lucifer'in kulak memesi kıvamına gelmesi ile büyük yara almış oldu. mücadele eşitlenmiş gibi gözüküyor. bu arada kızıl nelson'da güzel adamdı, adı geçmişken anmış olalım. troll kalitemiz umarım düşmez. zira bu kayıplar ciddi kayıplar.

gerek meja'ya gerekse lucifer'a böyle bir programı yapma cesareti gösterdikleri için teşekkür ederiz. ara sıra yapmayın bol bol yapın ki, lucifer'in dönüşümünü canlı takip edelim *

ağzınıza sağlık arkadaşlar...
devamını gör...

sözlüğün kalitesini arttıran, her tanımıyla bilgi veren favori sözlük yazarım, iyi ki var.
ayrıca beğeniler konusunda da gönlü bol olduğundan arada bildirimleri şenlendirip minik minik gülümsetir.
devamını gör...

bu günümüzde hemen hemen her gün farketmeden, kadın/erkek farketmeksizin ilişkiler de başımıza geliyor. bazen bunu aklımızda turup hareketleri sorgulamak gerekir aman ha dikkat
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim