kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bugün ılıca'da rüzgar yok, insan yok, ses yok. sadece biralarım, deniz ve ben varız. bütün yazar arkadaşların şerefine...
devamını gör...

bugün matematik hocamdan duyup şaşırdığım sözdür. zaten en umursamayanın bile uykularını kaçıran bu sistem,benim gibi çalışkanları da paniğe sürüklüyor. bi şey sormak istiyorum:biz savaşta mıyız? 11 yıldır geleceğim için canımı dişime taktığım halde son bir sene üstelik yazın dahil 12 saat çalışamazsam istediğim yere gelemeyeceğim söyleniyor. keşke şimdiye kadar hiç çalışmayıp son bir senenin verdiği coşkuyla 12 saat çalışabilseydim ama yapamıyorum. eğer başarı yok bin soru yok on iki saat gibi kıstaslara bağlıysa ve başımı kaşıdığım an elimden kayacaksa ipi tutmayı reddediyorum,şimdiye dek kangren olsam da
devamını gör...

kavramlarım birbirine karıştı yahu. beynim yandı yanacak. spawn bu konuda bir makale yazarsa makbule geçer.*
devamını gör...

haksızlık, adaletsizlik... bu liste uzar gider.
devamını gör...

maaş. bir bakıyoruz var,sonra hooop yok.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

arkadaşım tenturdiyot’un da dinlediği programdır. selam söylüyor herkese. iyi yayınlar.
devamını gör...

'referans' olarak tanımlanıp masum gösterilmeye çalışılan bir yöntemdir.

genellikle ahlaksızlığın diz boyu olduğu ülkelerde görülür.

ilkokul mezunu bir sporcunun br devlet bankasının yönetim kuruluna atanması örnek olarak gösterilebilir.
devamını gör...

diyetisyenlerden sonra her doktorun tavsiyesi olan büyüklük ölçüsü. nöroloji doktoru bile sağlıklı yaşamdan bahsederken bu terimi kullandı. *
devamını gör...

ömrümün dört yazı fethiye ovacık’ta ailemle birlikte işletmecilik yaparak geçti. küçük kafe restoran ve içinden badem ağacı geçen( ağacı kesmeyip düşünen yüce ruhlu köylüye ve mimara selam olsun) altı odalı bir pansiyon.uzun süre kapı gıcırtısı sandığımız sesin kaynağı işte bu payamda(bademde) yaşayan ağaçkakan ailesiydi.

işler hafiflediğinde, o yıllarda hırsızlık diye bir şey olmadığından buzdolabına asma kilidi takar etrafı gezmeye çıkardık.bütün anahtarlar omuz atsan açılacak mutfak kapısının hemen yanında bir kâse içinde dururdu.
çocukluğumda aile büyüklerinin yaşadığı eski rum evlerinde bu kadar bile kilit yoktu: mevsim yazsa kapı da açıktı, içeri girmek için seslenmeniz yeterliydi.
bu evlerin benzerleri bizden çok uzakta fethiye’de vardı işte: kayaköy. bıkmadan defalarca gittiğimiz,parça parça gezdiğimiz terkedilmiş rum köyü.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

yaşlı amca ve teyzenin bir gözlemecisi vardı gittiğimiz.kimi zaman atla hisarönü’nden gelen turist kafilesi uğrardı buraya. yaşlı aile ile oturup söyleşir ağaçların hışırtısıyla köyün o kimsesiz halini duyumsardık bir yandan.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

babam mübadil bir aileden geliyor, bu yüzden zorunlu göç her zaman hassas olduğum bir konu oldu.yalnızca dinine bakarak bir anlaşmayla yurtlarını bırakmaya zorlanan insanlar içimi burkar: kıyının her iki tarafı için de.

etrafa baktığınızda yamaca sıralanmış çoğu harap olmuş ( gerek depremler gerek hazine bulma amacıyla kazı yapanlar yüzünden) taş binalar, büyüklü küçüklü kilise ve okullar görürsünüz.bazılarında oda bölümleri belirgindir, ocakları vardır.kiliselerinin içi fresklerle süslü,bahçesi de mozaikle döşelidir.
mübadele öncesi köyün adı levissiymiş. likya uygarlığının karmylassos yerleşimine dayalı bulguların m.ö. 400’lere kadar köyde yerleşimin var olduğunu gösteriyor.değişimle gelen türkler ne yamaçta çiftçilik yapmak ne de rum evlerini de sahiplenmek istemiş.içinde oturulmayan,bakılmayan 1957’de de büyük bir depremle (7,3 ) darbe alan bu evler, hazine bulmak için kırıp döken soyguncuların da elinde iyice yaşanmaz hale gelmiş.
tarihi yerleri gezerken içimi kaplayan garip bir hüzün şimdi bu satırları yazarken de gelip buluyor beni.bir gün dönebilmek umuduyla ufak tefek eşyasını anca alabildiği evine son kez nasıl bakmıştır o insanlar? bir gemiye doluşmuş bilinmeze yolculuk edenler geride neler bırakmıştı? tek bildiğim bizimkilerin gemisinin adı: gülcemal. ne hayatlar taşıdı gülcemal karşı kıyıya?
gülcemal
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
çok önceleri gezmiş olduğum kayaköy hakkında yazı yazmak istedim.şöyle bir bilgilerimi tazelemek amacıyla baktığımda hakkındaki bilgiyi çok organize bir şekilde sunan bu site içlerinde en beğendiğim:
işi ehline bırakayım
gülcemal hakkında çok çok bilgi
devamını gör...

doğru demiş. kendilerinin her şeyine saygı bekleyip, başkalarının her şeyini eleştiren saygısızlar it gibi saygı duymak zorunda. öğreneceksiniz de değil, zorundasınız.
devamını gör...

geçen bir hesap yaptık; bir kafa yazarı her hafta kafa sözlük'e yeni bir yazar getirse ve bu böyle her hafta devam etse, yani her hafta her bir yazar yeni bir kafa yazarı getiriyor. 30 hafta sonra yazar sayımız kaça ulaşıyor biliyor musunuz? 1 milyar. sonra zaten hep birlikte çin'e taşınıyoruz.
devamını gör...

orjinal acilimi blue brain project olan insan beyni projesiyle baglantili, oldukca ilgi cekici bir tasarim. bu proje eger basariya ulasirsa insan hayati, dahasi dunyanin gidisati tamamiyla degisecek. iste oyle buyuk bir proje bu... projenin varligi aslinda 2005 yilina dayaniyor. hatta gizli bir sekilde projenin yurutulmesi dusunulmus fakat varligi ortaya cikinca mecburi duyruldugu donen süpekilasyonlar arasinda. projedeki en buyuk detay ıbm tarafindan tasarlanmis superbilgisayarlarin kullanilmasi. proje, hemen hemen her deneyde oldugu gibi once hayvan testleriyle basliyor. denek olarak bir fare secilip, beyni taklit edilmeye calisiliyor. bir farenin beynindeki 8 milyonluk sinir hucresini, 6300 kadar da sinapsı belirli bir saniyelik hareketle simule ediyorlar. simulasyonun sonucunda superbilgisayarda tipki bir farenin beyninde gorulen fiziksel durumlarin olustugu gozlemleniyor. kisaca yapay bir fare beyni uretiliyor. projedeki amac tipki diger projelerle ayni. sozde bircok tedavisi olmayan hastaliga tedavi olasiligi sunmak. ama asil amac insan zihninin cozumlenmesiyle "yapay bir insan bilinci" olusturmak. kisacasi yapay zekayi insansilastirmak...

proje oldukca maliyetli. fakat isvicre hukumeti, avrupa konseyi ve bircok ulusal sirket bu projeyi olabildigince desteklemekte. deyim yerindeyese oluk oluk para akittiklari soylenebilir. su an itibariyla projeyi unlu sinir bilimci henry markram yonetiyor. iki yila yakin bir sure icerisinde hedeflenen amac insan beyninin tamamen yapilandirilmasi. eger her sey beklendigi gibi giderse 2023 yilinda proje sonlandirilacak.
kaynak olarak www.epfl.ch/research/domain...
site fena degil, turkce olarak goz atabilirsiniz; tr.larafornm.com/the-blue-b...

dr. henry markram'in proje ile alakali ted talks videosu (turkce altyazi mevcut)


uc gun once yayinlanmis konuyla alakali youtube videosu ( anlatimi super tavsiye ederim)
devamını gör...

antep fıstığı ve kaju aldım bugün eser miktarda.benim şımarıklığım bu.
devamını gör...

fizikte c harfi ile sembolize edilen ve bir elektromanyetik dalga olan ışığın boşlukta birim zamanda ne kadar yol aldığını tanımlayan ifade.

aslında evrendeki tüm cisimlerin ışık hızına sahip olduğunu söylersem birçok kişi itiraz eder ama anlatacaklarım gerçek ve ilginç...

biliyoruz ki ışık hızına yaklaştıkça zaman yavaşlıyor ve ışık hızına ulaşıldığında da zaman duruyor. bunu bir hız - zaman grafiği ile gösterdiğinizi farz edin. bir fotonu ele alalım. bu foton boşlukta ışık hızıyla hareket eder ve onun için zamanın durduğunu kabul ederiz. o halde foton hız ekseninde %100'lük bir harekete sahipken zaman eksenindeki hareketi %0'dır.

şimdi teorik bir cisim düşünün, evrende tamamen hareketsiz olan. bu cisim hız ekseninde %0'lık bir harekete sahipken, zaman onun için en hızlı şekilde akacağından, zaman eksenindeki hareketi %100 olacaktır.

peki mesela ışık hızının %10'u ile hareket eden bir cismin grafiğimizdeki yeri nasıl olur? bu cisim toplam hızının 10 birimini uzaydaki hareketine harcarken, kalan 90 birimini zamandaki akışa harcar.

özetle herhangi bir cismin sahip olduğu fiziksel hareket hızı ile zamanda yaptığı hareketin hızı birbirini tamamlar. bir foton, yani ışık, 100 birimlik hız hakkının tamamını sadece hareket boyutunda kullanırken, duran bir cisim o hakkının tamamını zaman boyutundaki harekete harcar. ara hızlardaki tüm cisimler de aynı şekilde bir hız ve zaman dağılımı gösterirler.

ışık hızını neden aşamadığımızı da, aynı grafik üzerinden başka bir yazıda anlatacağım bir gün.
devamını gör...

t: türk dizi tarihinin kendi alanındaki en başarılı dizisi

zamanında, üçüncü sezon sonrası kendisi için bir yazı yazmıştım bir yerlerde. buraya aktarayım. biraz spoiler vardır, izlemeyenler ona göre aksiyon alırlarsa güzel olur.

leyla ile mecnun’u komedi dizisi sananlar…

yazı başlığından devamla, sanmaya devam edebilirler… fakat beklenti çıtalarını yüksek tutmamaları önemle rica olunur.

leyla ile mecnun’u neden şimdi yazıyorum bilmiyorum. üçüncü sezon finali olabilir mi? kendisini, etrafımdaki birçok kişinin aksine ilk bölümden beri takip ediyorum, hem de severek. ilk zamanlar ben de komedi, daha doğrusu “absürt” komedi olarak görüyordum kendisini. nasıl görmeyeyim? çölde leyla’sını ararken bulduğunu düşünüp neredeyse bir kutup ayısına sarılan mecnun vardı ortada. karşısına çıkan ak sakallı dedenin ağzından çıkan ilk sözler meşhur lost sayılarımızdı. gecesinde ise o rüyadaki dede mecnun’un odasında peyda oluyor ve kay azıcık şöyle kıçlı başlı yatalım diyordu. normaldi yani komedi kıvamında düşünmem kendisini.

fakat işin rengi başkaydı. yukarıda bahsedilen ve ilk bölümde absürt komedi sahnelerine yer veren dizi yine aynı bölümde mecnun’un “içim yanıyor be içim” sözünden sonra iskender’in dudaklarından şu cümleleri zerk ediyordu dertli bünyelere :

“yanar bilirim, yanar, yanar… bir gün biri çıkar karşına, bütün dünyan alt üst olur. ne diyeceğini, ne söyleyeceğini şaşırırsın. doğru düzgün düşünemezsin bile, bütün dünyan o olur. yanındayken bile bir gün çekip gidecek diye korkarsın. ne öpmeye kıyabilirsin, ne koklamaya. ne zaman onu düşünsen, sol kaburgan ağrır. ağlamak istersin, ağlayamazsın…”

bu cümlelerin etkisi ahmet mümtaz taylan’ın müthiş oyunculuğu ile birleşince birkaç kat daha artıyor. onunla beraber izleyenin de boğazı düğümleniyor. her ne kadar bir sonraki sahnede bizi ters köşeye yatırıp güldürse de leyla ile mecnun’un buram buram dram koktuğu ta ilk bölümden belliymiş. zaten ismindeki acıklı hikâye ile müsemma olmayacaksa bu dizi ne anlamı var ki mecnun’un mecnun olmasının, leyla sürekli yanı başındayken leyla’sızlığının. bu dizinin hamurunda leyla’sızlık, senaryosunda dram var.

kendisini özel yapan şey sadece absürt komedi gibi görünüp altında dram yatması da değil. çok özel bir yere sahip kendisi. karakterleri, oyunculukları, oyunculukların dibine kadar insanın zihnine işlemesi, zihnin onlarla bütünleşmesi, her gün akıp giden hayatta hepsinin birilerinin yerine konulması, bunların da ötesinde kendimizi bir karakterin yerine koymamız. shakespeare’den tiratlar, attila ilhan, oğuz atay ve nicelerinden göndermeler, şiirler. şiirler, kitaplar. filmlere, şarkılara, kişilere dokundurmalar. düzeni eleştirmeler, eleştireni eleştirmeler.

tabi bu eşsiz yapıtın arkasında sağlam kale olarak senaryo ve o senaryonun arkasındaki burak aksak var. piyasa şartlarında çok zor tutunacak bir eser ortaya çıkarıyor bana göre. trt’den başka bir kanalda yayımlanabileceğini de düşünmüyorum açıkçası. yönetmenlerimizin de hakkını yemeyelim, hepsinin yeri ayrı. fakat onur ünlü bir başka elbette. üç sezondur bekleyen yazı şimdi kotarılmaya çalışılırsa böyle olur işte, toparlaması güçleşir, uzadıkça uzar. bu nedenle yazıyı daha fazla uzatmak istemiyorum kendisinin ne olduğu ve ne olmadığı hakkındaki düşüncelerimi aktararak. onu seven çok seviyor, sevmeyen ise sevmiyor (nokta).

yazı uzayacak ama, zira ortada bir üçüncü sezon finali var. sonradan izlediğim için yorumlamak, daha doğrusu yapabildiğimin en iyisi olarak kendisinden bahsetmek ancak şimdi kısmet oluyor. leyla ile mecnun bu sezon finalinde yüksek ihtimalle kendisini tutabilenlerin boğazını düğümlemiş ve o düğümü şöyle sıkısından, kolayca açılmayanından atmış, kendisini tutamayanları ise salya sümüğe boğmuştur. hissettiriyordu esasında üç, dört bölümdür böyle olacağını. fakat bu kadarını kimse beklemiyordu sanırım. kızanı vardır, söveni vardır, takdir edeni, yereni vardır. bu kadar da olmaz, sıktı artık, bitmeli diyeni de çoktur. diyenleri anlayışla karşılar, iyi yolculuklar dileriz.

komedi dizisinden beklenen şeyler değil zaten bu sezon finalleri ya da dram yüklemeleri. kendisini işte tam da bu nedenle sevenleri çok seviyor. bu dönüm noktaları, hayal mi gerçek mi belli olmayan yanılsamaları , karakterlerin düştüğü bu içler acısı durumlar daha da bağlıyor kendisini bize. güneşli bir günde, masmavi bir gökyüzü altında, saçlarını yalayan denizden gelen serin rüzgâra rağmen mutsuz olanların dizisidir kendisi. melankolik olmayanların işi yok bu gemide…

şu noktadan sonra okumaya devam edenler olacaksa eğer mutlaka üçüncü sezon finalini izlemiş olsunlar. tek tek yazmak çok zor olan biteni, en azından hepsini. ben biraz ana karakterler etrafında dolanacağım. hemen aklınıza leyla ve mecnun gelmesin, onlar zaten hikâyede kendilerine biçilen rolü oynuyorlar. esas leyla artık yok, diğerleri ise birer yanılsamadan ibaret. mecnun ise dedemizin söylediği üzere kaderini yaşıyor, tercihini değil. görünen çöl bir bahane, mecnun için artık her yer çölün ta kendisi. yine dedemizin ifadesiyle o çölde hapis kendisi.

benim bahsedeceğim ana karakterler hırsız yavuz, erdal bakkal ve ismail abi. iskender de var elbette fakat diğer üçlümüz için daha ağır sınavlar vardı sezon finalinde. yavuz için alman pastasını bir daha yemek bir hayal mi sadece? sonbahar mevsimine veda mıdır bu? neredeyse bir sezon boyunca çocuğunu bekleyen erdal için “oglini” ve nurten’i aynı ayna kaybetmek nasıl bir sınavdır peki? o hastane sahnesi adeta balyoz etkisine sahip, cevapsız kalan iskender ve erdal’la birbirlerine sarılmaları. erdal’ın durumunun azıcık benzerini yaşayanlar için durum ne kadar zorsa, iskender’in cevapsızlığı benzerlerini yaşayanlar için de bir o kadar zordur. işte o anlarda kelimeler çıkıyor aradan…

ismail abi için ayrı bir paragraf gerekiyor. saflığın temsilcisi ismail abi. insanlar derde düştüğünde “abim” diye söze başlayan ismail abi. beklenen değil, hep bekleyen olan ismail abi. burak aksak’ın, cengiz aytmatov’un beyaz gemi’sinden esinlenerek yazdığı ismail abi. içinde zerre kadar kötülük barındırmayan, beyaz bir sayfa ismail abi. artık bir gidene daha tahammülü olmadığı için dayanamayıp mavi sulara gömülen ismail abi. mecnun için leyla ne ise, ismail abi için gemi odur. daha doğrusu gemi perdesi ile beklediği babası odur. gerçek gemi asla gelmeyecek, diğer gemiler ise sadece birer yanılsamadan ibaret. ismail abi için artık her yer denizin ta kendisi. o denizde mahkumdur kendisi.

güzel de çekilmiş kendisini denize bıraktığı sahne. handel’in sarabande’si eşliğinde ağır çekimle önce bir döndü ismail abi, sonra o güneşli havada, masmavi gökyüzü altında, esen rüzgâra karşı bıraktı kendisini denize. mutlu değildi elbette, yılgındı. gidenlerin dönmeyeceğini bilme yılgınlığıydı bu. “söyleme dönüp dönmeyeceğini” derken içimde bir umut kalsın demek istiyordu. gittiğini bildikleri ayrı, dönmeyeceklerini bildikleri ayrı, öldüğünü bildikleri ayrıdır insan için. bazı gidişler ölümden beterdir ya. ölüm bir süre üzer, beklemek, umut etmek, dönmeyeceğini bile bile beklemekse her gün. bir gemi düdüğü duyulur, bu sefer tepkisiz kalmak olmaz, serin sular bekliyordur.

sezon finali ile bir beklenti daha başladı. bir sonraki sezon muhtemelen bu leyla’mızla da vedalaşacağız. tabi bizi ara ara ters köşeye yatıran burak aksak başka şeyler planlıyorsa bilemem. bakalım mecnun’un serabı gerçekliğe dönüşte nasıl olacak.
devamını gör...

yürümenin ben de kafa dağıtıcı bir özelliği olduğunu düşünüyorum.

nedeni de bana göre sokakta dikkatimizi çeken çok etmen var. sokak kedileri, kaldırımlar, tabelalar vb.
devamını gör...


şimdi'nin bedeni yok,
yontuyor geçmiş bilgisiyle
gelecek belki olur diye taşı,
taşını kokluyor
yontu dağılıyor...


şimdi'si yitik
bundan boyuyor
boyuyor evine aldığı
ağacın üzerine tüneyip
duvarını, tavanını, geçmişi
ve geleceği ve her yanını;
dal kırılıyor...


şimdi'si yitik
diziyor diziyor notalarını,
göğe ışık üzerine boncuklarını,
ucuza getiriyor varlığını
sonsuzun sessizliğiyle
sonlunun gürültüsü arasında,
o bitirince kıyısında gezindiği
yol çöküyor...

şimdi'si yitik
bundan yazıyor
yazıyor enine boyuna
içini ve dışını ve yeri
ve göğü ve suyu,
bindiği kadırga
o inince batıyor



dizelerinin sahibidir.
devamını gör...

adapte olamıyormuşum. düzene, hayata, değişkenliklere. zeka geriliğiymiş, öyle söylüyor benden on üç yaş büyük ablam. rahatıma düşkün olduğumu söylediği anda günlerdir tuttuğum gözyaşlarımı akıtıyordum. rahatlıkmış?! stresten psikolojim bozulmuş rahatlık diyor. her şeyi düşünmekten her şeye kafamı takmaktan sedef hastası oldum unutuyor.
bir düzen mi var da adapte olmamı bekliyor koyun sürüsü gibi her şeyi kabullenmemizi bekliyorlar. zıt bir fikir söylediğimde ütopik olmakla suçluyor.
hayır ben ütopik değilim bir şeyleri değiştirebilmek istiyorum.
kanıksamayacağım ben bana dayatılanları.
devamını gör...

gecenin gökyüzü durgun
yıldızları bugün pek solgun
aşığın derdi göğe ulaşmış
nice zamandır yüreği vurgun
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim