antika titanik
bir murat menteş kitabıdır. kitabı yarım saat önce bitirdim.
kitap 360 sayfalık bir polisiye kitabı. genel olarak tarz olarak diğer murat menteş kitaplarına benziyor. ruhi mücerret, korkma ben varım, dublörün dilemması kitapları gibi bir tarzı var. hızlı okunuyor. çabuk tüketiliyor. hızlı bir okuma keyfi vadediyor. bence murat menteş'in alameti farikası bu konu. kısa kelimeler süratli bir okuma deneyimi sunuyor.
kitap konu olarak tekrar inşa edilen titanik gemisini anlatıyor. kitapta bazı karakterler bölüm bölüm ayrılmışlar hikaye anlatımı yapıyorlar. tıpkı diğer romanları gibi.
kitaptaki karakterlerden bahsedecek olursak.
refik risk, şifa şavk, marco montes, ıgor jaguar, dr. akula, apo calpyso, jojo jaguar ve owen wow.
karakterlerin bazıları gerçekten çok eğlenceliydi. bazı karakterler ise sıkıcı ve zorlamaydı.
murat menteş bu kitabında bence diğer kitaplarını taklit etmeye çalışmış ve zorlama bir kitap ortaya çıkarmış. kendi çok sevilen tarzını taklit etmeye çalışmış. sanırım diğer üç kitap çok başarılı olduğu için üzerinde bir baskı vardı. şahsen üzüldüm murat menteş'ten böyle bir kitap beklemiyordum olmamış.
haa tabii kitabın eksi yönleri olduğu gibi artı yönleri de var.
çok araştırılmış ve çok düşünülmüş bir kitap olduğu çok belli oluyor. bu kitabı yazmak için baya bir kafa patlatmış. hatta fazla patlatmış belki o yüzden böyle olmuş.
hızlı bir okuma imkanı sunuyor. bir solukta okuyorsunuz. komik ve mizahi öğeler çok fazla. kelime oyunları her zaman olduğu gibi çok başarılı.
eksi yönleri ise artı yönlerinden fazla. zorlama cümleler, sıkıcı ve eksik kurgu, saçma söylemler, sürekli tekrara düşmesi, sık sık okuyucuyla sohbet etmeye çalışması gibi şeyler kitabın havasını mahvetmiş.
kitapta çok fazla şey olmasını istemiş ama bunu yaparken kocaman bir çorba metni hazırlamış. mesela bir karakter kitaptan nefret ettirdi.
sürekli şöyle cümleler kuruyor ve hepsi çok basit, itici cümleler.
"hani bazen şöyle şeyler olur ve şu olur ya " bu tarzda bir sürü sıkıcı, berbat, anlamsız cümle vardı. diğer kitaplarına çok fazla alakasız gönderme vardı. beğenmediğim kısımlar bunlardı.
yapmaya çalıştığı şeye çok fazla saygı duyuyorum. kariyerinde benim için nazarlık olabilecek kötü bir kitap olmuş. korkma ben varım, ruhi mücerret, dublörün dilemması gibi müthiş kitaplar ile çıtayı çok yükseğe koymuştu. umarım tekrar o çıtaya yetişecek kitaplar yazar.
kitap 360 sayfalık bir polisiye kitabı. genel olarak tarz olarak diğer murat menteş kitaplarına benziyor. ruhi mücerret, korkma ben varım, dublörün dilemması kitapları gibi bir tarzı var. hızlı okunuyor. çabuk tüketiliyor. hızlı bir okuma keyfi vadediyor. bence murat menteş'in alameti farikası bu konu. kısa kelimeler süratli bir okuma deneyimi sunuyor.
kitap konu olarak tekrar inşa edilen titanik gemisini anlatıyor. kitapta bazı karakterler bölüm bölüm ayrılmışlar hikaye anlatımı yapıyorlar. tıpkı diğer romanları gibi.
kitaptaki karakterlerden bahsedecek olursak.
refik risk, şifa şavk, marco montes, ıgor jaguar, dr. akula, apo calpyso, jojo jaguar ve owen wow.
karakterlerin bazıları gerçekten çok eğlenceliydi. bazı karakterler ise sıkıcı ve zorlamaydı.
murat menteş bu kitabında bence diğer kitaplarını taklit etmeye çalışmış ve zorlama bir kitap ortaya çıkarmış. kendi çok sevilen tarzını taklit etmeye çalışmış. sanırım diğer üç kitap çok başarılı olduğu için üzerinde bir baskı vardı. şahsen üzüldüm murat menteş'ten böyle bir kitap beklemiyordum olmamış.
haa tabii kitabın eksi yönleri olduğu gibi artı yönleri de var.
çok araştırılmış ve çok düşünülmüş bir kitap olduğu çok belli oluyor. bu kitabı yazmak için baya bir kafa patlatmış. hatta fazla patlatmış belki o yüzden böyle olmuş.
hızlı bir okuma imkanı sunuyor. bir solukta okuyorsunuz. komik ve mizahi öğeler çok fazla. kelime oyunları her zaman olduğu gibi çok başarılı.
eksi yönleri ise artı yönlerinden fazla. zorlama cümleler, sıkıcı ve eksik kurgu, saçma söylemler, sürekli tekrara düşmesi, sık sık okuyucuyla sohbet etmeye çalışması gibi şeyler kitabın havasını mahvetmiş.
kitapta çok fazla şey olmasını istemiş ama bunu yaparken kocaman bir çorba metni hazırlamış. mesela bir karakter kitaptan nefret ettirdi.
sürekli şöyle cümleler kuruyor ve hepsi çok basit, itici cümleler.
"hani bazen şöyle şeyler olur ve şu olur ya " bu tarzda bir sürü sıkıcı, berbat, anlamsız cümle vardı. diğer kitaplarına çok fazla alakasız gönderme vardı. beğenmediğim kısımlar bunlardı.
yapmaya çalıştığı şeye çok fazla saygı duyuyorum. kariyerinde benim için nazarlık olabilecek kötü bir kitap olmuş. korkma ben varım, ruhi mücerret, dublörün dilemması gibi müthiş kitaplar ile çıtayı çok yükseğe koymuştu. umarım tekrar o çıtaya yetişecek kitaplar yazar.
devamını gör...
günümüz gençlerinin siyasi tepkisizliği
twitter'a hiç girmemiş veya hiçbir genç ile konuşmamış bir insanın diyebileceği bir cümle.
inanın bana günümüz gençleri kadar partizan bir nesil görmedim.
inanın bana günümüz gençleri kadar partizan bir nesil görmedim.
devamını gör...
en son alınan teknolojik alet
yaklaşık 2 adet tablet ve 1 adet telefon son 2 ayda canlı dersler için alındı*
devamını gör...
kendini gözlemlemek
kendimi gözlemlemeyi epey geç öğrenmiş bir birey olarak(26 yaşında) sonuna kadar katıldığım bir tanım olmuş. kendini gözlemlemeyi bilen insan, öfkesine hakim olabilen insandır. öfkesine hakim olabilen insan düzgün düşünüp doğru kararlar verir ve az hata yapar.
ben daha çok geceleri kafamı yastığa koyduğum zaman bütün bir günün ve kendimin analizini yapmayı seviyorum. sakin ve diniz bir kafayla düşününce gün içinde yaptığım hataları ve bunların sebep olabileceği sorunları daha iyi anlayabiliyor ve ertesi gün için daha hazır uyanıyorum. ve biliyorum ki bunu daha kusursuz yaptığım zaman hayallerime bir adım daha yaklaşacağım, ayrıca daha efektif bir insan olacağım..
ben daha çok geceleri kafamı yastığa koyduğum zaman bütün bir günün ve kendimin analizini yapmayı seviyorum. sakin ve diniz bir kafayla düşününce gün içinde yaptığım hataları ve bunların sebep olabileceği sorunları daha iyi anlayabiliyor ve ertesi gün için daha hazır uyanıyorum. ve biliyorum ki bunu daha kusursuz yaptığım zaman hayallerime bir adım daha yaklaşacağım, ayrıca daha efektif bir insan olacağım..
devamını gör...
kadın ve erkeğin eşit olmaması
kadın ve erkeğin eşit olmaması
gerek evrimsel, gerek sosyo-kültürel açıdan değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan gerçek. son zamanlarda belli başlı akımlar altında bunun genellemesinin yapılması da aslında özümüzü inkar etmekle aynı şey. geçmişini bilmeyen geleceğine de sahip olamaz, biliyorsunuz. hadi örnekler üzerinden incelemeye başlayalım.
öncelikle bu yazıda salt cinsellikten ya da ataerkil toplum gibi yapılardan dem vurmayacağız, beklentisi bu olanlar hiç zaman kaybetmesin.
darwin'in türlerin kökeni adlı kitabında incelemiş olduğu cinsel seçilim kavramına değinelim. canlılarda soy devamının sağlanması için belli başlı baskın özellikte iyi olanlar ya da yine canlı türünün gelişkinliğine göre belli özelliklerin ortalamasında iyi olanların soyu sürdürmesi olayını hepimiz biliyoruz. bu aklımızda bulunsun.
peki cinsel seçilim nasıl işliyor? yine her yerde görebileceğimiz gibi, önce aynı cins varlıklar* arasında gerçekleşiyor eleme. diğer erkeklerden üstün olan birey, hemcinslerini rekabette eliyor. devamında her şey bitmiyor ama. bu sefer de dişi bireyler kendi arasında bir öne çıkma ve üstün gelen erkekle soyunu devam ettirme çabası içine giriyor.
yani, önce erkekler arasında bir seleksiyon yaşanıyor ve galip gelen erkeğin dişisi için bir mücadele yaşanıyor. bu erkek bireylerdeki gibi birbirlerini mağlup etmeye, bastırmaya yönelik intraseksüel seçilim değil, karşı cinsin beğenisini kazanmak amacıyla gerçekleştirilen interseksüel seçilim.
burada bir diğer husus olan seksüel dimorfizme ve ikincil cinsel özellik kavramına da değinmek isterim. şimdi eş seçiminde birincil üreme organı olan cinsel organlar dışında, bir de gerek eleyiciliği artırmak, gerek ön plana çıkmak adına ortaya çıkmış diğer durumlar da var. bunlar minor ya da major farklar yaratabilmekte. yine bu farklılıklar, hemen hemen tümünde erkekler arasında gözlemlenip bir interseksüel seçilim örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. tavuskuşu erkeğinin süslü tüyleri, aslanların yelesi, erkek geyiklerin boynuzları gibi. ortada bir sorun var çünkü bu ekstralar çoğunlukla kullanışsız olup cinsel seçilim dışında hayatı zorlaştırıyor. ufak bir çağrışım yapar belki, bu konuyu detaylandırmanın lüzumu yok.
bunu neden anlattım? henüz toplumsal rollere girmemekle birlikte, günümüzde insan dediğimiz canlı için de bunun geçerli olduğunu söyleyeceğim sadece.
yani, ortada herhangi bir memeli canlıdan, genetik haritası kötü bir dişi birey olduğunu düşünelim. eğer herhangi bir sebepten bu dişi bir şekilde üstün erkekle birleşirse, seçilimde düzgün genler baskın geleceği için ortaya çıkan yavru da büyük ihtimalle bu sorunlardan arınmış olacak. peki bu ortaya çıkan yavru da dişiyse? onun da üstün erkekle eşleşmesi durumunda, daha üstün bir canlı ortaya çıkacak. böyle böyle gidiyor. temel düzeyde doğal seleksiyon işte, inciği cinciği yok.
madem öyle, gelelim modern topluma. insanlar olarak bizler doğada bulunmayan manevi şeyler yarattık. matematik örneğin. günlük hayatımızı aşırı kolaylaştıran ve zekamızın adeta somut bir örneği olan matematik, aslında somut falan değil. biz bunu, ortak bilinçle varlığını kabul edip bilgi haznemize aldık. genetiğimize kodlandı ve bilgi aktarımı ile daha kolay kavranabilen bir şey haline geldi.
çok güzel. modern insan artık avcı-toplayıcılıkla yaşamıyor ve bünyesindeki ilkel güdülerden sonra epey yol kat etti. ego, süperego, denetim, topluluklarca kabul görmüş yapay kurallar ve bunların zamanla doğallaşması durumundan söz ediyorum. haliyle cinsel seçilim de bu süreçte belli bir adaptasyona uğradı. çünkü artık güç dediğimiz faktör saf fiziksel gücün ötesinde, itibar, sosyal konum, maddi gelir gibi unsurlara evrildi.
artık eş seçiminde de bunlar dikkate alınıyor. hiyerarşik anlamda erkekler birbirinden daha üstün konumlarda oluyor. eskiden bu durum hükümdarlık, askeri rütbeler ya da bunlardan ayrı bir kulvar olarak bilimsel çalışmalarken, günümüzde böyle manevi kavramlar yerine maddi dengeler daha çok önem taşıyor.
bu olunca ne oluyor? şimdi yukarıdaki durum erkekler için geçerli, kadınlara değineceğiz. çünkü bu, doğada karşımıza çıkan intraseksüel seçilimin günümüz dünyasındaki hali. interseksüel seçilim nasıl gerçekleşiyor dersiniz? kadınlar birbiriyle maddi manevi hiyerarşik farklar gözetiyor mu? belki evet, ama erkekler kadar baskın bir şekilde değil. yani dişilerin diğer dişileri egale etme, ayağını kaydırma düşüncesinden ziyade; başarılı erkek bireyin dikkatini çekme içgüdüsü var.
bunu sağlamanın yolları da modern toplumda bir hayli fazla. bununla ilgili çok başlık var sözlüğümüzde de. fiziksel özellikler ve zihinsel özellikler üzerine. ama kimse çıkıp ayda y para biriminden x miktarda kazanmayan dişiyle olmaz gibi bir şey demiyor. diyemez çünkü. evrimsel açıdan ters.
buraya kadar olan kısım da tamam. peki bu konuda kadın erkek eşitliğini savunmak ne kadar mümkün? farkındaysanız yazı genelinde kadın ya da erkeklere laf söyleyen hiçbir yazım yok. olağan gerçekler üzerinden konuşuyorum ve elimden geldiğince objektif davranma gayesi güdüyorum. iki cinsin de birbirine olan üstünlükleri var, fakat modern toplumun en büyük sorunlarından biri bunların eşit görülmesi. eşit hak ve özgürlüklere sahip olunmasıyla hiçbir derdim yok, bundan bahsetmiyorum. elbette öyle olmalı ve yeri geldiğinde cinsiyetlere pozitif ayrımcılık sağlanmalı.
toplumun kabul ettiği normlara gelelim. günümüzde olaylara taraflı yaklaşan bir kadın rahatlıkla "ama toplum içerisinde kadın şöyle, kadın böyle, hakir görülüyor" diyebilmekte. evet, bunu der çünkü öyle. ama olayın karşı tarafını hiç değerlendiriyorlar mı? mesela toplum içerisinde geçmişten günümüze süregelmiş ve erkeğin üzerine vazife ilan edilmiş görevler de var. "erkek adam ağlamaz, eşini çalıştıramaz, ailesine bakmak zorundadır." gibi. erkeklerin kendi arasında "kız gibi" olarak nitelendirdiği davranışlar kadını ezdikleri için değil, aslında yine eleyici mekanizmada kadına özgü davranışlar olduğu için sergileniyor.
hazır bunlardan bahsetmişken, ataerkil-anaerkil kavramına da biraz değinelim. hakimiyet kavramını bir kenara bırakırsak, yetişme biçimi üzerinden konuşacak olursak... günümüzdeki erkeklerin %90 gibi çok büyük bir oranda kadınlar tarafından yetiştirildiğini söyleyeceğim.
şöyle ki, eski toplumlarda; yani kadın-erkeğin mutlak eşit olduğu toplumları değerlendirdiğimizde, örneğin bunu orta asya türk toplumları ile somutlaştırdığımızda karşımıza kadınların da savaşa gittiği, erkeklerle cephede omuz omuza çarpıştığı, yönetimde söz sahibi oldukları ve yer yer erkeklerden daha üst mercilerde yer aldıklarını görüyoruz.
geride kalan çocukların idamesi ve yetiştirilmesi ise, artık savaşamayacak durumda olan, toplum, doğa ve tarihsel alanlarda dönem şartlarına göre epey bilgi sahibi "bilge ihtiyar" tarafından gerçekleşiyor.
bugün yaşadığımız coğrafyada gerek dinlerin, gerek sosyal psikolojinin etkisiyle kadın geri plana atılmakta ve çalışmak yerine evde çocuklarla ilgilenmekte. haliyle baba figüründen ziyade anne figürüyle içli dışlı yetişen, hayatı ondan öğrenen bireyler ortaya çıkıyor. sizce bu doğru mu? kendimce yanıtlayayım. kesinlikle yanlış! çünkü toplumdaki rolü geri plana atılan kadın, gerek belli başlı entelektüel bilgiye erişimi kısıtlandığı ve toplum yaşamını doyasıya tadamadığı; gerek kendisine reva görülen arka plan rolü sebebiyle çocuğuna da net bir aktarım yapamıyor. haliyle görüp geçirmiş ve teorik bilgi/tecrübeyle donanmış bir insana nazaran daha başarısız çocuklar yetiştiriyor diyebiliriz. aktarım kısıtlı çünkü.
bu konuda ilkel yaklaşamayız evet, kadının tek görevi çocuk yapmak ve yetiştirmek olarak görülemez. ama onun yetiştirdiği çocuk da yalnızca bunu gözlemlediği için, bunun doğru olduğunu düşünerek hayatına devam ediyor. ileride ailesini büyük oranda yine bu temeller üzerinden kuruyor. temel yanlışımız da bu. üzerinde durulması gereken kısım bu.
karşıt görüş olarak ne belirtiliyor? yine toplum tarafından kabul görmüş belli başlı fiziksel unsurlar üzerinden tepkisini dile getirmeye çalışan bir çoğunluk. neyden bahsettiğimi biliyorsunuz. iyi de, toplumun bu şekilde olması herkesin zararına zaten. ama uzun süre boyunca bunu kabul etmiş insanların kapısını biraz daha pozitif çalmak gerekiyor ki, onlar da gerçeği ellerinin tersiyle reddetmesin.
selektif anlamda yeterli başarı sağlanamıyor, sosyal ya da maddi açıdan daha iyi konumda olan fiziksel bakımdan zayıf bireyler soy devamı sağladığından mütevellit zaten genetik hastalıklar ve zayıflıklarla anatomisi sekteye uğramış insanların soyu; toplumsal uyuşmazlıklar sebebiyle de ilerlemekten aciz oluyor. sonra savunma olarak da transhümanizm çıktı zaten ortaya. o konuda objektif davranamayacağımdan ve işin içine çok fazla fikir katacağımdan yorum yapmayacağım. dileyen araştırabilir.
bir diğer konumuzsa erkek işi-kadın işi kavramı. arkadaşlar üzülerek belirtiyorum ki böyle bir şey söz konusu ve bunu değiştirmek de yine özümüze ihanet. biliyorum, genetik anlamda belli yeterlilikleri sağlayamadığımızdan dolayı bu rollerde de sekmeler söz konusu. ama fiziksel güç ağırlıklı yoğun işler aslında erkeklerin, sosyalliğin ve toplum ilişkilerinin ön planda olduğu işler ise kadınlarındır diyebiliriz. toplumsal denetim, katı kurallar gerektirmedikçe kadınlar tarafından devam ettirilmeli çünkü.
şimdi ben burada bir kadın ağır iş yapamaz, bir erkek sosyal anlamda vasat altıdır demiyorum. yatkınlıklarımızın bu yönde olduğunu söylüyorum. gerek hormonal denge, gerek toplum rolü nedeniyle bu bu şekilde. aksi mümkün değil mi ya da aksi durumlar yok mu? örneğin bir erkeğin fiziksel anlamda zayıf, kadının fiziksel anlamda üstün olması mümkün değil mi? elbette mümkün. aynı şekilde kadın birey sosyal anlamda zayıf, erkek birey daha güçlü de olabilir. işte bunun ortaya çıkmasının sebebi de selektif başarısızlık bana göre, ama dediğim gibi olabildiğince kendi fikirlerimden uzak tutmak istiyorum yazıyı.
sağduyumuza güvenirsek, kadının ve erkeğin toplum içerisinde yerine getirmesi gereken roller üç aşağı beş yukarı bellidir. normları kabul etmeyebilir, bu çerçevede hareketlerle kendimizi kısıtlamayabiliriz. ama toplum üzerinde eğer büyük çoğunluk bu şekilde davranmaya başlamazsa bu yalnızca bizim farklılığımız olarak kalır. bugün profesyonel anlamda karşı cinsin işini yapan kimselerin hormonlarıyla dışarıdan müdahaleler ile oynadığını söylemem gerekiyor mesela. kadın vücut geliştirme sporcularının dışarıdan testosteron takviyesi alması ya da erkeklerin çeşitli sakinleştiricilerle güdülerini bastırması gibi.
peki ne yapmalıyız? öncelikle kendimizle barışmalıyız. özümüzü reddetmenin ve bunu değiştirmeye yönelik davranmanın çok da bir vasfı yok.
bana kalırsa, olması gereken şey kadın erkek eşitliğini savunmaktan ziyade, iki tarafın da üstün ve zayıf yönlerini objektif olarak kabul etmesi, zayıf yönlerini kapatmak adına üstün olduğu yanlarını törpüleyip eksiltmek değil; zayıflıklarını da kendilerinin bir parçası olarak görüp üstün özelliklerini parlatmalarıdır. tek tek örneklendirirsem, yine objektiflikten uzaklaşırım.
sözlük yazarlarının konuyla ilgili görüşlerini merak ediyorum. hakaretin lüzumu yok, bilimsel ve toplumsal gerçeklik üzerinden gitmeye çalıştım elimden geldikçe. sizlerden de aynı duyarlılığı bekliyorum.
not: eğer başlık başıboşlara taşınacak olursa diye belirtmek istedim. bunun yerine silinmesini yeğlerim. kadınlar konusunda da, erkekler konusunda da hakaret olarak geçebilecek ifade kullanmadım, ayrıştırıcı unsurları belli temellere dayandırarak dile getirmeye çalıştım. saygılarımla, teşekkürler.
not 2: başlığa yakın başka başlıklar da var, ama burada farklı bir noktaya değinmek istedim. yine uygun görülürse taşınabilir.
gerek evrimsel, gerek sosyo-kültürel açıdan değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan gerçek. son zamanlarda belli başlı akımlar altında bunun genellemesinin yapılması da aslında özümüzü inkar etmekle aynı şey. geçmişini bilmeyen geleceğine de sahip olamaz, biliyorsunuz. hadi örnekler üzerinden incelemeye başlayalım.
öncelikle bu yazıda salt cinsellikten ya da ataerkil toplum gibi yapılardan dem vurmayacağız, beklentisi bu olanlar hiç zaman kaybetmesin.
darwin'in türlerin kökeni adlı kitabında incelemiş olduğu cinsel seçilim kavramına değinelim. canlılarda soy devamının sağlanması için belli başlı baskın özellikte iyi olanlar ya da yine canlı türünün gelişkinliğine göre belli özelliklerin ortalamasında iyi olanların soyu sürdürmesi olayını hepimiz biliyoruz. bu aklımızda bulunsun.
peki cinsel seçilim nasıl işliyor? yine her yerde görebileceğimiz gibi, önce aynı cins varlıklar* arasında gerçekleşiyor eleme. diğer erkeklerden üstün olan birey, hemcinslerini rekabette eliyor. devamında her şey bitmiyor ama. bu sefer de dişi bireyler kendi arasında bir öne çıkma ve üstün gelen erkekle soyunu devam ettirme çabası içine giriyor.
yani, önce erkekler arasında bir seleksiyon yaşanıyor ve galip gelen erkeğin dişisi için bir mücadele yaşanıyor. bu erkek bireylerdeki gibi birbirlerini mağlup etmeye, bastırmaya yönelik intraseksüel seçilim değil, karşı cinsin beğenisini kazanmak amacıyla gerçekleştirilen interseksüel seçilim.
burada bir diğer husus olan seksüel dimorfizme ve ikincil cinsel özellik kavramına da değinmek isterim. şimdi eş seçiminde birincil üreme organı olan cinsel organlar dışında, bir de gerek eleyiciliği artırmak, gerek ön plana çıkmak adına ortaya çıkmış diğer durumlar da var. bunlar minor ya da major farklar yaratabilmekte. yine bu farklılıklar, hemen hemen tümünde erkekler arasında gözlemlenip bir interseksüel seçilim örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. tavuskuşu erkeğinin süslü tüyleri, aslanların yelesi, erkek geyiklerin boynuzları gibi. ortada bir sorun var çünkü bu ekstralar çoğunlukla kullanışsız olup cinsel seçilim dışında hayatı zorlaştırıyor. ufak bir çağrışım yapar belki, bu konuyu detaylandırmanın lüzumu yok.
bunu neden anlattım? henüz toplumsal rollere girmemekle birlikte, günümüzde insan dediğimiz canlı için de bunun geçerli olduğunu söyleyeceğim sadece.
yani, ortada herhangi bir memeli canlıdan, genetik haritası kötü bir dişi birey olduğunu düşünelim. eğer herhangi bir sebepten bu dişi bir şekilde üstün erkekle birleşirse, seçilimde düzgün genler baskın geleceği için ortaya çıkan yavru da büyük ihtimalle bu sorunlardan arınmış olacak. peki bu ortaya çıkan yavru da dişiyse? onun da üstün erkekle eşleşmesi durumunda, daha üstün bir canlı ortaya çıkacak. böyle böyle gidiyor. temel düzeyde doğal seleksiyon işte, inciği cinciği yok.
madem öyle, gelelim modern topluma. insanlar olarak bizler doğada bulunmayan manevi şeyler yarattık. matematik örneğin. günlük hayatımızı aşırı kolaylaştıran ve zekamızın adeta somut bir örneği olan matematik, aslında somut falan değil. biz bunu, ortak bilinçle varlığını kabul edip bilgi haznemize aldık. genetiğimize kodlandı ve bilgi aktarımı ile daha kolay kavranabilen bir şey haline geldi.
çok güzel. modern insan artık avcı-toplayıcılıkla yaşamıyor ve bünyesindeki ilkel güdülerden sonra epey yol kat etti. ego, süperego, denetim, topluluklarca kabul görmüş yapay kurallar ve bunların zamanla doğallaşması durumundan söz ediyorum. haliyle cinsel seçilim de bu süreçte belli bir adaptasyona uğradı. çünkü artık güç dediğimiz faktör saf fiziksel gücün ötesinde, itibar, sosyal konum, maddi gelir gibi unsurlara evrildi.
artık eş seçiminde de bunlar dikkate alınıyor. hiyerarşik anlamda erkekler birbirinden daha üstün konumlarda oluyor. eskiden bu durum hükümdarlık, askeri rütbeler ya da bunlardan ayrı bir kulvar olarak bilimsel çalışmalarken, günümüzde böyle manevi kavramlar yerine maddi dengeler daha çok önem taşıyor.
bu olunca ne oluyor? şimdi yukarıdaki durum erkekler için geçerli, kadınlara değineceğiz. çünkü bu, doğada karşımıza çıkan intraseksüel seçilimin günümüz dünyasındaki hali. interseksüel seçilim nasıl gerçekleşiyor dersiniz? kadınlar birbiriyle maddi manevi hiyerarşik farklar gözetiyor mu? belki evet, ama erkekler kadar baskın bir şekilde değil. yani dişilerin diğer dişileri egale etme, ayağını kaydırma düşüncesinden ziyade; başarılı erkek bireyin dikkatini çekme içgüdüsü var.
bunu sağlamanın yolları da modern toplumda bir hayli fazla. bununla ilgili çok başlık var sözlüğümüzde de. fiziksel özellikler ve zihinsel özellikler üzerine. ama kimse çıkıp ayda y para biriminden x miktarda kazanmayan dişiyle olmaz gibi bir şey demiyor. diyemez çünkü. evrimsel açıdan ters.
buraya kadar olan kısım da tamam. peki bu konuda kadın erkek eşitliğini savunmak ne kadar mümkün? farkındaysanız yazı genelinde kadın ya da erkeklere laf söyleyen hiçbir yazım yok. olağan gerçekler üzerinden konuşuyorum ve elimden geldiğince objektif davranma gayesi güdüyorum. iki cinsin de birbirine olan üstünlükleri var, fakat modern toplumun en büyük sorunlarından biri bunların eşit görülmesi. eşit hak ve özgürlüklere sahip olunmasıyla hiçbir derdim yok, bundan bahsetmiyorum. elbette öyle olmalı ve yeri geldiğinde cinsiyetlere pozitif ayrımcılık sağlanmalı.
toplumun kabul ettiği normlara gelelim. günümüzde olaylara taraflı yaklaşan bir kadın rahatlıkla "ama toplum içerisinde kadın şöyle, kadın böyle, hakir görülüyor" diyebilmekte. evet, bunu der çünkü öyle. ama olayın karşı tarafını hiç değerlendiriyorlar mı? mesela toplum içerisinde geçmişten günümüze süregelmiş ve erkeğin üzerine vazife ilan edilmiş görevler de var. "erkek adam ağlamaz, eşini çalıştıramaz, ailesine bakmak zorundadır." gibi. erkeklerin kendi arasında "kız gibi" olarak nitelendirdiği davranışlar kadını ezdikleri için değil, aslında yine eleyici mekanizmada kadına özgü davranışlar olduğu için sergileniyor.
hazır bunlardan bahsetmişken, ataerkil-anaerkil kavramına da biraz değinelim. hakimiyet kavramını bir kenara bırakırsak, yetişme biçimi üzerinden konuşacak olursak... günümüzdeki erkeklerin %90 gibi çok büyük bir oranda kadınlar tarafından yetiştirildiğini söyleyeceğim.
şöyle ki, eski toplumlarda; yani kadın-erkeğin mutlak eşit olduğu toplumları değerlendirdiğimizde, örneğin bunu orta asya türk toplumları ile somutlaştırdığımızda karşımıza kadınların da savaşa gittiği, erkeklerle cephede omuz omuza çarpıştığı, yönetimde söz sahibi oldukları ve yer yer erkeklerden daha üst mercilerde yer aldıklarını görüyoruz.
geride kalan çocukların idamesi ve yetiştirilmesi ise, artık savaşamayacak durumda olan, toplum, doğa ve tarihsel alanlarda dönem şartlarına göre epey bilgi sahibi "bilge ihtiyar" tarafından gerçekleşiyor.
bugün yaşadığımız coğrafyada gerek dinlerin, gerek sosyal psikolojinin etkisiyle kadın geri plana atılmakta ve çalışmak yerine evde çocuklarla ilgilenmekte. haliyle baba figüründen ziyade anne figürüyle içli dışlı yetişen, hayatı ondan öğrenen bireyler ortaya çıkıyor. sizce bu doğru mu? kendimce yanıtlayayım. kesinlikle yanlış! çünkü toplumdaki rolü geri plana atılan kadın, gerek belli başlı entelektüel bilgiye erişimi kısıtlandığı ve toplum yaşamını doyasıya tadamadığı; gerek kendisine reva görülen arka plan rolü sebebiyle çocuğuna da net bir aktarım yapamıyor. haliyle görüp geçirmiş ve teorik bilgi/tecrübeyle donanmış bir insana nazaran daha başarısız çocuklar yetiştiriyor diyebiliriz. aktarım kısıtlı çünkü.
bu konuda ilkel yaklaşamayız evet, kadının tek görevi çocuk yapmak ve yetiştirmek olarak görülemez. ama onun yetiştirdiği çocuk da yalnızca bunu gözlemlediği için, bunun doğru olduğunu düşünerek hayatına devam ediyor. ileride ailesini büyük oranda yine bu temeller üzerinden kuruyor. temel yanlışımız da bu. üzerinde durulması gereken kısım bu.
karşıt görüş olarak ne belirtiliyor? yine toplum tarafından kabul görmüş belli başlı fiziksel unsurlar üzerinden tepkisini dile getirmeye çalışan bir çoğunluk. neyden bahsettiğimi biliyorsunuz. iyi de, toplumun bu şekilde olması herkesin zararına zaten. ama uzun süre boyunca bunu kabul etmiş insanların kapısını biraz daha pozitif çalmak gerekiyor ki, onlar da gerçeği ellerinin tersiyle reddetmesin.
selektif anlamda yeterli başarı sağlanamıyor, sosyal ya da maddi açıdan daha iyi konumda olan fiziksel bakımdan zayıf bireyler soy devamı sağladığından mütevellit zaten genetik hastalıklar ve zayıflıklarla anatomisi sekteye uğramış insanların soyu; toplumsal uyuşmazlıklar sebebiyle de ilerlemekten aciz oluyor. sonra savunma olarak da transhümanizm çıktı zaten ortaya. o konuda objektif davranamayacağımdan ve işin içine çok fazla fikir katacağımdan yorum yapmayacağım. dileyen araştırabilir.
bir diğer konumuzsa erkek işi-kadın işi kavramı. arkadaşlar üzülerek belirtiyorum ki böyle bir şey söz konusu ve bunu değiştirmek de yine özümüze ihanet. biliyorum, genetik anlamda belli yeterlilikleri sağlayamadığımızdan dolayı bu rollerde de sekmeler söz konusu. ama fiziksel güç ağırlıklı yoğun işler aslında erkeklerin, sosyalliğin ve toplum ilişkilerinin ön planda olduğu işler ise kadınlarındır diyebiliriz. toplumsal denetim, katı kurallar gerektirmedikçe kadınlar tarafından devam ettirilmeli çünkü.
şimdi ben burada bir kadın ağır iş yapamaz, bir erkek sosyal anlamda vasat altıdır demiyorum. yatkınlıklarımızın bu yönde olduğunu söylüyorum. gerek hormonal denge, gerek toplum rolü nedeniyle bu bu şekilde. aksi mümkün değil mi ya da aksi durumlar yok mu? örneğin bir erkeğin fiziksel anlamda zayıf, kadının fiziksel anlamda üstün olması mümkün değil mi? elbette mümkün. aynı şekilde kadın birey sosyal anlamda zayıf, erkek birey daha güçlü de olabilir. işte bunun ortaya çıkmasının sebebi de selektif başarısızlık bana göre, ama dediğim gibi olabildiğince kendi fikirlerimden uzak tutmak istiyorum yazıyı.
sağduyumuza güvenirsek, kadının ve erkeğin toplum içerisinde yerine getirmesi gereken roller üç aşağı beş yukarı bellidir. normları kabul etmeyebilir, bu çerçevede hareketlerle kendimizi kısıtlamayabiliriz. ama toplum üzerinde eğer büyük çoğunluk bu şekilde davranmaya başlamazsa bu yalnızca bizim farklılığımız olarak kalır. bugün profesyonel anlamda karşı cinsin işini yapan kimselerin hormonlarıyla dışarıdan müdahaleler ile oynadığını söylemem gerekiyor mesela. kadın vücut geliştirme sporcularının dışarıdan testosteron takviyesi alması ya da erkeklerin çeşitli sakinleştiricilerle güdülerini bastırması gibi.
peki ne yapmalıyız? öncelikle kendimizle barışmalıyız. özümüzü reddetmenin ve bunu değiştirmeye yönelik davranmanın çok da bir vasfı yok.
bana kalırsa, olması gereken şey kadın erkek eşitliğini savunmaktan ziyade, iki tarafın da üstün ve zayıf yönlerini objektif olarak kabul etmesi, zayıf yönlerini kapatmak adına üstün olduğu yanlarını törpüleyip eksiltmek değil; zayıflıklarını da kendilerinin bir parçası olarak görüp üstün özelliklerini parlatmalarıdır. tek tek örneklendirirsem, yine objektiflikten uzaklaşırım.
sözlük yazarlarının konuyla ilgili görüşlerini merak ediyorum. hakaretin lüzumu yok, bilimsel ve toplumsal gerçeklik üzerinden gitmeye çalıştım elimden geldikçe. sizlerden de aynı duyarlılığı bekliyorum.
not: eğer başlık başıboşlara taşınacak olursa diye belirtmek istedim. bunun yerine silinmesini yeğlerim. kadınlar konusunda da, erkekler konusunda da hakaret olarak geçebilecek ifade kullanmadım, ayrıştırıcı unsurları belli temellere dayandırarak dile getirmeye çalıştım. saygılarımla, teşekkürler.
not 2: başlığa yakın başka başlıklar da var, ama burada farklı bir noktaya değinmek istedim. yine uygun görülürse taşınabilir.
devamını gör...
1984
george orwell'in distopik romanı. roman distopiktir ve gelecekte geçmektedir (1940'larda yazılmıştır ve 1984 yılında geçmektedir.) ancak bana kalırsa –bir kaç teknolojik gözlem ve yönlendirme aleti dışında– orwell'in anlattığı sistem, kitabın yazıldığı yıllarda sovyetler'de geçerli olan totaliter sistemin rakip bir kaç totaliter devlet ile tüm dünya sathına yayılmış halidir. yani orwell aslında alegori yolu ile stalinist diktatörlüğü anlatmaktadır. ancak şunu söylemek gerekir ki, eğer orwell bu kitabıyla gelecek insan toplumları ile ilgili bir tahmin yapıyordu ise bu tahmin doğru çıkmamıştır; huxley ve onun "cesur yeni dünya"sı geleceği tahmin etmekte daha başarılı olmuştur. özgürlüğün kısıtlanması diktatöryel yönetimler ile değil, insanların anlamsız bir eğlence ve hedonizme boğulması ile gerçekleşmiştir.
devamını gör...
neden şort giyiyorsun diyen yobaz
tabi ki olayın devamındaki gelişmeler şaşırtmadı. linç ekibi derhal pislik herifin sosyal medya hesaplarına erişmiş pek tabi takip ettiği sexy kadınların listesini, kumarhanede çekilen fotoğraflarını boy boy sergilemişler.
sexy kadınları takip etmek, kumarhaneye gitmek bence ahlaksızlık değil lakin şort giyen bir kadına tepki veren biri bunları yaptığında bu onu içten pazarlıklı, adi bir pislik yapıyor.
şort giyen bir kadına bile tahammül edemeyecek kadar dinine bağlı ve ahlak kurallarını bu yönde geliştiren birisinin tanımadığı bir adama gavat demesi de zaten rezil adamın din ve ahlak anlayışından gram faydalanmamış olduğunun diğer göstergesi.
niçe amcamız ne diyor bu konu ile ilgili : "kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o'dur."
sexy kadınları takip etmek, kumarhaneye gitmek bence ahlaksızlık değil lakin şort giyen bir kadına tepki veren biri bunları yaptığında bu onu içten pazarlıklı, adi bir pislik yapıyor.
şort giyen bir kadına bile tahammül edemeyecek kadar dinine bağlı ve ahlak kurallarını bu yönde geliştiren birisinin tanımadığı bir adama gavat demesi de zaten rezil adamın din ve ahlak anlayışından gram faydalanmamış olduğunun diğer göstergesi.
niçe amcamız ne diyor bu konu ile ilgili : "kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o'dur."
devamını gör...
kar yağdığı zaman sokağa çıkan tipler
valla kardeşimle çıktım bir, bir buçuk saat önce. arabanın üstündeki karları temizledik, silecekleri kaldırdık, biraz da oynadık sonra eve girdik. pardon da insanlar mutlu olunca siz neden geriliyorsunuz?
devamını gör...
uzayın sonu varsa ondan sonra ne var sorunsalı
dönerci var.
devamını gör...
malpraktis
o duyduğumuz içinde sargı bezi unuttular, yanlış bacağı kestiler, yanlış taraftaki organa müdahale ettiler gibi olaylar malpraktis denir.
mesela; buradan
mesela; buradan
devamını gör...
yılmaz güney'in berbat bir oyuncu olduğu gerçeği
ekşiden başlık apartılıp buraya geliniyor.
şu lafları söyleyen kişinin sinema zevki, oyuncu bilgisi recep ivedik'ten, şahan'dan bir milim ötede değildir.
yılmaz güney hem yönetmen hem de oyuncu olarak türk sinemasının yüz akıdır. aynı zamanda çok iyi bir yazardır. henüz yirmi yaşındayken yazdığı "boynu bükük öldüler" adlı romanını okumanızı öneririm.
her yönetmenin ve oyuncunun başarısız filmleri de vardır. ama sürü'nün, endişe'nin, zavallılar'ın umut'un, duvar'ın nesini beğenmediniz? ya da daha doğrusu, izlediniz mi?
şu lafları söyleyen kişinin sinema zevki, oyuncu bilgisi recep ivedik'ten, şahan'dan bir milim ötede değildir.
yılmaz güney hem yönetmen hem de oyuncu olarak türk sinemasının yüz akıdır. aynı zamanda çok iyi bir yazardır. henüz yirmi yaşındayken yazdığı "boynu bükük öldüler" adlı romanını okumanızı öneririm.
her yönetmenin ve oyuncunun başarısız filmleri de vardır. ama sürü'nün, endişe'nin, zavallılar'ın umut'un, duvar'ın nesini beğenmediniz? ya da daha doğrusu, izlediniz mi?
devamını gör...
yazarların hesap isteme şekilleri
hesabı alabilir miyim lütfen?
başka çeşitlerini merak ettim çöktüm bekliyorum bakalım.
başka çeşitlerini merak ettim çöktüm bekliyorum bakalım.
devamını gör...
sözlük yazarlarından alınan ilginç mesajlar
birisi adımı, yaşımı falan sorup "bu fotoğraftaki kız mı bu yaşta?" dedikten sonra "evet" cevabını alınca ana avrat dümdüz sövmüştü. artık kafasında nasıl oturtamadıysa bu bilgileri bir arada bir yere...
devamını gör...
yere çekirdek çöpü atmak
bunu yapan o kadar çok var ki, ahlak yoksunudur böyleleri. çöplerini poşet ya da kağıda biriktirip çöp kutusuna atmak varken, nasıl olsa çöpçülerin işi bu, süpürsünler, toplasınlar diye saçma düşünceye sahiplerdir. bundan anlaşılacağı, kendileri de pis, evleri de pis zihinleri de pis. ötesi yok.
devamını gör...
yazarların yazar takip etme kriterleri
artı oy verdiysem oy verecek,
favorilerime karşılık verecek,
karşılıklı takip olmazsa olmazım.
en geç 1 hafta geçmeden ne zaman istersem bana nickaltı girecek beni övecek ve hamama gidersek beni keseleyecek.
bitti bu kadar.
favorilerime karşılık verecek,
karşılıklı takip olmazsa olmazım.
en geç 1 hafta geçmeden ne zaman istersem bana nickaltı girecek beni övecek ve hamama gidersek beni keseleyecek.
bitti bu kadar.
devamını gör...
dondurmada en iyi ikili
vişne-limon demeye gelmiştim biri benden önce yazmış.
devamını gör...
çalıntı tanım girmek
her yazdığımız:
"bir parça daha mı linç algısı yaratır? ",
"yazsam mı, söz söylemeye hakkım var mı? "diye düşündüm durdum.
yukarıda intihalin kötü oluşuna dair hemen her girdiyi de beğendim. ama ne olursa olsun yanlış yapanı da hep birlikte taşlıyormuşuz gibi hissetikçe de kanım çekildi.
daha çok kırmadan, dökmeden, üzmeden...
"bir parça daha mı linç algısı yaratır? ",
"yazsam mı, söz söylemeye hakkım var mı? "diye düşündüm durdum.
yukarıda intihalin kötü oluşuna dair hemen her girdiyi de beğendim. ama ne olursa olsun yanlış yapanı da hep birlikte taşlıyormuşuz gibi hissetikçe de kanım çekildi.
daha çok kırmadan, dökmeden, üzmeden...
devamını gör...
bill of rights
ıı. charles’ın ölümünün ardından tahta çıkan ıı. james sınırsız monarşi yönündeki eğilimleri ile birlikte mutlak gücü tekrar elde etmeye yönelik adımlar atmaya başlamıştır. kralın bu tehlikeli yaklaşımı ve katolik olması (protestanlara yönelik yıkıcı tutumları olması hasebiyle katolik olmasının buradaki etkisi) parlamento ile arasındaki gerilimi artırmıştır.
en nihayetinde james tahttan çekilip fransa’dan kaçmıştır, bunun ardından parlamento tacın ıı. james’in kızı mary ile hollanda’nın başında bulunan kocası oranjlı william’a verilmesine karar vermiştir. yine de geçmişteki acılar ve deneyimlerden nasibini almış olan parlamento tedbirli davranmak istemiştir. avam ve lordlar kamarası birlikte kralın hangi şartlar altında iktidarını sürdürebileceğini içeren bill of rights’ı hazırlamıştır. belgedeki esasları kabul eden kral esaslara karşı gelmeyeceğine dair yemin edince 1689’da mary ve oranjlı william kral ve kralice ilan edilmiştir.

16 aralık 1689 tarihli haklar yasası önemli hükümler içermektedir. belgeye göre:” kral parlamentonun onayı olmadan yeni yasalar koyamayacak, mevcut yasaları askıya alamayacak ve yasalarda değişiklik yapamayacaktır. parlamentonun onayı olmadan yeni vergiler toplanamayacaktır. kişilerin krala dilekçe verme hakkı vardır ve bu dilekçelerden dolayı suçlama ve kovuşturmaya uğramayacaktır. barış zamanında ordu kurmak için parlamentonun onayı gereklidir. tutukluların salıverilmesi için aşırı kefalet istenmeyecek, yüksek para cezaları, zalimane ve olağan olmayan cezalar verilmeyecektir. parlamento üyelerinin seçimleri özgür bir biçimde yapılacak, ifade özgürlüğüne sahip olacaklar ve parlamentodaki müzakereler ve işlemler parlamento dışında hiçbir mahkeme önünde ya da başka bir yerde soruşturmaya, suçlanmaya, davaya konu olmayacaktır. parlamento tüm şikâyetlerin görüşülmesi, yasaların değiştirilmesi, güçlendirilmesi ve muhafaza edilmesi için sık aralıklarla toplanacaktır.”

belgeden anlaşıldığı üzere; parlamentonun üstünlüğü açıkça kabul edilmekte ve kralın yetkilerine önemli kısıtlamalar getirilmektedir. kral her önemli kararda parlamentonun onayını almak zorunda kalacaktır. parlamento üyelerinin de görevlerini yerine getirirken önemli güvencelere kavuştuğu görülmektedir.
en nihayetinde james tahttan çekilip fransa’dan kaçmıştır, bunun ardından parlamento tacın ıı. james’in kızı mary ile hollanda’nın başında bulunan kocası oranjlı william’a verilmesine karar vermiştir. yine de geçmişteki acılar ve deneyimlerden nasibini almış olan parlamento tedbirli davranmak istemiştir. avam ve lordlar kamarası birlikte kralın hangi şartlar altında iktidarını sürdürebileceğini içeren bill of rights’ı hazırlamıştır. belgedeki esasları kabul eden kral esaslara karşı gelmeyeceğine dair yemin edince 1689’da mary ve oranjlı william kral ve kralice ilan edilmiştir.

16 aralık 1689 tarihli haklar yasası önemli hükümler içermektedir. belgeye göre:” kral parlamentonun onayı olmadan yeni yasalar koyamayacak, mevcut yasaları askıya alamayacak ve yasalarda değişiklik yapamayacaktır. parlamentonun onayı olmadan yeni vergiler toplanamayacaktır. kişilerin krala dilekçe verme hakkı vardır ve bu dilekçelerden dolayı suçlama ve kovuşturmaya uğramayacaktır. barış zamanında ordu kurmak için parlamentonun onayı gereklidir. tutukluların salıverilmesi için aşırı kefalet istenmeyecek, yüksek para cezaları, zalimane ve olağan olmayan cezalar verilmeyecektir. parlamento üyelerinin seçimleri özgür bir biçimde yapılacak, ifade özgürlüğüne sahip olacaklar ve parlamentodaki müzakereler ve işlemler parlamento dışında hiçbir mahkeme önünde ya da başka bir yerde soruşturmaya, suçlanmaya, davaya konu olmayacaktır. parlamento tüm şikâyetlerin görüşülmesi, yasaların değiştirilmesi, güçlendirilmesi ve muhafaza edilmesi için sık aralıklarla toplanacaktır.”

belgeden anlaşıldığı üzere; parlamentonun üstünlüğü açıkça kabul edilmekte ve kralın yetkilerine önemli kısıtlamalar getirilmektedir. kral her önemli kararda parlamentonun onayını almak zorunda kalacaktır. parlamento üyelerinin de görevlerini yerine getirirken önemli güvencelere kavuştuğu görülmektedir.
devamını gör...
ilginç etimolojik bağlantılar
arapça "medine", "şehir" demektir.* "medeniyet" kelimesi de bu kelimeyle aynı kökten gelir. yani "şehirli insan, medeni insandır" demişler.
medeniyet kelimesinin ingilizcedeki karşılığı olan civilization'ın kökeni, civitas, yine "şehir" demektir. yani zamanında şehir surlarının içinde yaşayan, barbar olmayan insan; civilized insanmış. arapça muadiliyle neredeyse birebir aynı anlamda süregelmiş.
bitti mi? bitmedi.
bu kavram için cumhuriyetin dil devrimi sırasında türettiğimiz "uygarlık" kelimesi bile benzer bir ayrım gözetir. bu kelime basbayağı uygurlar'dan gelir ve bilindiği üzere uygurlar konargöçer hayatı bırakıp yerleşik hayata geçen, tarımla uğraşmaya başlayan ve bu yüzden şehirler inşa eden ilk türk kavmidir.
ateistler bunu da açıklasın.
medeniyet kelimesinin ingilizcedeki karşılığı olan civilization'ın kökeni, civitas, yine "şehir" demektir. yani zamanında şehir surlarının içinde yaşayan, barbar olmayan insan; civilized insanmış. arapça muadiliyle neredeyse birebir aynı anlamda süregelmiş.
bitti mi? bitmedi.
bu kavram için cumhuriyetin dil devrimi sırasında türettiğimiz "uygarlık" kelimesi bile benzer bir ayrım gözetir. bu kelime basbayağı uygurlar'dan gelir ve bilindiği üzere uygurlar konargöçer hayatı bırakıp yerleşik hayata geçen, tarımla uğraşmaya başlayan ve bu yüzden şehirler inşa eden ilk türk kavmidir.
ateistler bunu da açıklasın.
devamını gör...
yazarların çocukken en çok korktuğu şeyler
karanlıktan çok korkardım. şimdi daha da çok korkuyorum. hem gerçek anlamından hem de mecazından.
bir de palyaçolardan korkardım sanırım. televizyona yakından baktığım bir esnada ekrana yakından bakmayın, uzaklaşın! tarzında bir uyarıyla neye uğradığımı şaşırmıştım. bu kısım komik tabiki.
bir de palyaçolardan korkardım sanırım. televizyona yakından baktığım bir esnada ekrana yakından bakmayın, uzaklaşın! tarzında bir uyarıyla neye uğradığımı şaşırmıştım. bu kısım komik tabiki.
devamını gör...