somatizasyon
hissettiğiniz duygusal acının vücutta ete kemiğe bürünme hali. acıyı ifade edecek kelime bulamadığımızda ya da ifade etmekten alıkonulduğumuzda beden konuşmaya başlar. duygusal acı fiziksel acıya dönüştürülür, kişi acı veren olayla bağını keser. işte tam o esnada beden sahneye çıkar ve tanımlanamayan ağrılarınız, acılarınız olur. hatta fiziksel olarak birçok şikayetiniz olur ama sonuçlarınız tertemizdir.
devamını gör...
normal sözlük sanat kulübü etkinlikleri
kafa sözlük sanat bilim kulübü tarafından yapılacak etkinliklerin ben aurora ve eş başkanım san marinolu tarafından paylaşılacağı başlıktır.
kulübümüze katılım linki
kulübümüze katılım linki
devamını gör...
moderatör dediğin beni oylamalı ve kayırabilmeli
sözlük komuta merciinde ivan antonoviç varsa beni bulsun diyen yazar beyanı. o zaman önce ateşlemek lazım değil mi azizim?
devamını gör...
çıplak bir insanla yapılabilecek en zevkli şey
kendisini giydirmek.
devamını gör...
göğe bakma durağı
seviniriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım
falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
inecek var deriz otobüs durur ineriz
bu karanlık böyle iyi aferin tanrıya
herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım
senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat.
devamını gör...
ziyan
hakan günday abimizin askerlikten soğutan hatta nefret ettiren son derece gerçek ve çarpıcı kitabıdır.
2009 yılında yayımlanan bu roman doğuda askerlik yapan psikolojisi bozuk bir manyağın intihar etmeyi kafasına koymasını anlatır.* tabii sonra atatürk suikast girişimi falan derken akar gider kitap elinizde erir.
350 sayfalık fazla gerçek hissettiren bir romandır.
kitapta askeriye ve doğu portresi çok iyi çizilmiş. hakan günday bol bol eleştiri yapıyor.
hem hali hazırda içinde bulunduğu sisteme, hem doğuda yaşanılan olaylara bol bol gönderme yapılıyor. cesur ve gerçek bir eser, hatta o dönem bazı kısımların kitaptan çıkarıldığı yazılmıştı. gerçek mi bilmiyorum ama son haliyle bile sert bir kitap.
hakan gündayın en iyi üç kitabından birisi bence.
kurgu olarak nefis kurgulanmış bir kitap, ilmek ilmek işlenmiş.
hakan günday sanırım askerlik yaparken yazmaya karar vermiş ve yazmış bu kitabı.
içinde fazlaca eleştiri bulunur özellikle soğuğu bu kadar içten derinden anlatması çok hoşuma gitmişti.
mutlaka ama mutlaka okunması gereken bir romandır.
hangi alıntıyı eklesem diye düşünüp duruyorum sadece alıntılardan yeni bir kitap ortaya çıkar öyle bir kitaptır. alıntılara geçmeden önce ekleyeyim.
şu anda donarak ölmek üzere olan tüm askerlerimize kucak dolusu sevgiler.
emret komutanım, demek, emret öleyim demektir. çünkü askerlik, ölmenin emredilebileceği tek meslektir. hatta emre karşı gelmenin cezasının da ölüm olabileceği tek meslektir.
doğuda kızlar kadın doğar. ecellerinden önce ölürler. ilk yemeği anasının memesinden gelen ve yediği çanağa tükürmekte sakınca görmeyen erkek. o kadar çok kadın gömer ki, toprak bile artık dişidir. bu yüzden toprak ana diye bilinir. diri diri gömüle gömüle toprağı bile kadın yapmışlardır. bu yüzden verimsiz ve çoraktır; buna da kadının intikamı denir.
gölgesinde uyuyakalacak kadar peşinde koştuğum bir kadını, bana göstermeyen aynalardan nefret ediyorum.
2009 yılında yayımlanan bu roman doğuda askerlik yapan psikolojisi bozuk bir manyağın intihar etmeyi kafasına koymasını anlatır.* tabii sonra atatürk suikast girişimi falan derken akar gider kitap elinizde erir.
350 sayfalık fazla gerçek hissettiren bir romandır.
kitapta askeriye ve doğu portresi çok iyi çizilmiş. hakan günday bol bol eleştiri yapıyor.
hem hali hazırda içinde bulunduğu sisteme, hem doğuda yaşanılan olaylara bol bol gönderme yapılıyor. cesur ve gerçek bir eser, hatta o dönem bazı kısımların kitaptan çıkarıldığı yazılmıştı. gerçek mi bilmiyorum ama son haliyle bile sert bir kitap.
hakan gündayın en iyi üç kitabından birisi bence.
kurgu olarak nefis kurgulanmış bir kitap, ilmek ilmek işlenmiş.
hakan günday sanırım askerlik yaparken yazmaya karar vermiş ve yazmış bu kitabı.
içinde fazlaca eleştiri bulunur özellikle soğuğu bu kadar içten derinden anlatması çok hoşuma gitmişti.
mutlaka ama mutlaka okunması gereken bir romandır.
hangi alıntıyı eklesem diye düşünüp duruyorum sadece alıntılardan yeni bir kitap ortaya çıkar öyle bir kitaptır. alıntılara geçmeden önce ekleyeyim.
şu anda donarak ölmek üzere olan tüm askerlerimize kucak dolusu sevgiler.
emret komutanım, demek, emret öleyim demektir. çünkü askerlik, ölmenin emredilebileceği tek meslektir. hatta emre karşı gelmenin cezasının da ölüm olabileceği tek meslektir.
doğuda kızlar kadın doğar. ecellerinden önce ölürler. ilk yemeği anasının memesinden gelen ve yediği çanağa tükürmekte sakınca görmeyen erkek. o kadar çok kadın gömer ki, toprak bile artık dişidir. bu yüzden toprak ana diye bilinir. diri diri gömüle gömüle toprağı bile kadın yapmışlardır. bu yüzden verimsiz ve çoraktır; buna da kadının intikamı denir.
gölgesinde uyuyakalacak kadar peşinde koştuğum bir kadını, bana göstermeyen aynalardan nefret ediyorum.
devamını gör...
güne psikolojik bir tespit bırak
devamını gör...
tanrı demek günah mı sorunsalı
değildir.
peki, ben tanrı mıyım? bu kararı nasıl verebiliyor ve apaçık paylaşabiliyorum? çok basit bir mantık yürütmeyle aslında.
onca insan gelmiş geçmiş. her biri kutsallık atfettiği ulvi varlıktan bir şekilde bahsetme ihtiyacı hissetmiş. doğal olarak farklı kültürler, farklı diller; farklı farklı sözcüklere sebep olmuş. mesela türklerin payına "tanrı", farsların payına "hüda", arapların payına da "allah" düşmüş. hatta belki daha milletler bile meydanda yokken ilk insanlar "umagayaşuya" falan demişlerdir.**
eski zamanlarda kültürel etkileşim ve hatta kültür emperyalizmi denilen şeyler çok kısıtlıymış. toplumlar savaşlar ve ticaret dışında birbirleriyle iletişim kurmayan kapalı kutularmış. herkes kendi efsanesiyle, kendi inancıyla; kendi yaratıcısı ya da yaratıcıları ve onun ya da onların getirdiği kurallarla (yani dinleriyle) güllük gülistanlık yaşıyormuş.
cahiliye devri arapları, malumunuz, putlara tapıyormuş. onlara inanıyor, onlara dua ediyor, onlardan af diliyorlarmış. bu putları ulvi yaratıcıları bellemişler. kendilerinden bahsetmek istediklerinde ne diyeceklerini düşünmek akıllarına bile gelmemiş. çünkü paylarına düşen kelime zaten belliymiş: "allah".
boyu devrilesice müşrikler, kabe'nin dört bir tarafına "allahlarını" doldurmuşlar. "... onlar kendi allahlarına tapınırlarken..."* adamın biri çıkmış, "sizin allahınız birdir, tektir" demiş. kimi inanmış, kimi inanır gibi yapmış ama bir şekilde benimsemişler. eski "allahlarını"* kırıp, yıkıp, döküp; yenisine sarılmışlar.
sonra devir değişmiş. insanlara hükmetmenin en kolay yolunun, onları etkilemek olduğunun farkına varılmış. meğerse devleti ayakta tutabilmek sadece iyi yönetmekle değil, insanları bir arada tutabilmekle de gayet olabiliyormuş. insanları bir arada tutabilmenin en kolay yolu da, onların arzularında ve korkularında yatıyormuş. tesadüf bu ya, bu arzulardan ve korkulardan en etraflıca bahseden şeyler de dinler imiş.
ilk insanların en büyük başarısının, yani bilişsel devrimin ve bu devrimin getirdiği soyut düşünebilme yetisinin eseri olan dinler; bir anda yine o soyut düşünebilme yetisinin meydana getirebildiği devletlerin ve bu devletlerin büyüklerinin oyuncağı oluvermiş. insanların düşünsel dünyasına tesir etmesi gereken, alabildiğine soyut bir kavram olan "din"; bir anda gayet de somut bir kurallar dizisi hâline gelmiş.
öyle ki, artık, "din"; diğerlerine benzemeyenin, sürüden ayrılanın vurulduğu kırbaç imiş.
şimdi, ben bunu neden anlattım? hatta nahiflik abidesi ilkokul hocamın deyişiyle: "ana fikri ne lan bu hikâyenin?"*
demek ki "allah" kelimesi, hiç de öyle özel bir ifade değil. hele koskoca yaratıcının senin, benim ya da bir evcil hayvanınki gibi özel isminin olabileceğini düşünmek, herhalde abes kaçar. yeri, göğü, koca arşıâlâyı yoktan yaratabilecek kudretteki; hikmetinden sual olunmaz bir mutlak otoriteye isim biçmek, sözümona adıyla hitap etmek ve aksinin "çok büyük günah" olabileceğini savunmak çok yersiz.
dedim ya, arapların payına düşen "allah" sözcüğü olmuş. bu. bu kadar! zamanında bu sözcük dilden dile evrilirken "sufuaslakulgazuh"** ismini alsaymış, bugün onu kullanacakmışız. mesela peygamber arap değil de leh* olsaymış, "bóg" diyecekmişiz. diyebilecek miydiniz? diliniz varacak mıydı?!*
bütün bu sebeplerden, "allah" demek yerine "tanrı" diyen insanlar; eski bir kültür ögesi yerine daha eski bir kültür ögesini kullanmış oluyorlar aslında yalnızca. zamanında bunu yapanları dışlamışlar, "sen bizden değilsin" demişler ve vurmuşlar kırbacı. bu devirde bile öyle yapmanın bir gereği yok herhalde. zaten biliyorsunuz, islam barış dinidir.*
ben inançlı bir insan değilim. ama insanım sonuçta. elbette ki taraflı davranıyor, kendi düşüncemi mutlak doğru ilan ediyor olabilirim şu an. o sebepten inançlı insanların bu konudaki fikirlerini zevkle okuyorum ama ne yazık ki şimdiye kadar düşündüklerimin aksini iddia edip de mantıklı bir açıklama ortaya koyabilenine rastlamadım. benim eyyorlamam bu kadar, söz sizde. inancınıza ister istemez bir saygısızlık etmişsem de belirtebilir, uyarabilir ve hatta özelden sövebilirsiniz bile.* ama hakikaten öyle bir niyetim yoktu.
ulan iki satır yazalım diye girdik, gene uzun yazdık ya. okuyanlara sonsuz teşekkürler gerçekten. göz doktoru masraflarınızı karşılamam ama.*
peki, ben tanrı mıyım? bu kararı nasıl verebiliyor ve apaçık paylaşabiliyorum? çok basit bir mantık yürütmeyle aslında.
onca insan gelmiş geçmiş. her biri kutsallık atfettiği ulvi varlıktan bir şekilde bahsetme ihtiyacı hissetmiş. doğal olarak farklı kültürler, farklı diller; farklı farklı sözcüklere sebep olmuş. mesela türklerin payına "tanrı", farsların payına "hüda", arapların payına da "allah" düşmüş. hatta belki daha milletler bile meydanda yokken ilk insanlar "umagayaşuya" falan demişlerdir.**
eski zamanlarda kültürel etkileşim ve hatta kültür emperyalizmi denilen şeyler çok kısıtlıymış. toplumlar savaşlar ve ticaret dışında birbirleriyle iletişim kurmayan kapalı kutularmış. herkes kendi efsanesiyle, kendi inancıyla; kendi yaratıcısı ya da yaratıcıları ve onun ya da onların getirdiği kurallarla (yani dinleriyle) güllük gülistanlık yaşıyormuş.
cahiliye devri arapları, malumunuz, putlara tapıyormuş. onlara inanıyor, onlara dua ediyor, onlardan af diliyorlarmış. bu putları ulvi yaratıcıları bellemişler. kendilerinden bahsetmek istediklerinde ne diyeceklerini düşünmek akıllarına bile gelmemiş. çünkü paylarına düşen kelime zaten belliymiş: "allah".
boyu devrilesice müşrikler, kabe'nin dört bir tarafına "allahlarını" doldurmuşlar. "... onlar kendi allahlarına tapınırlarken..."* adamın biri çıkmış, "sizin allahınız birdir, tektir" demiş. kimi inanmış, kimi inanır gibi yapmış ama bir şekilde benimsemişler. eski "allahlarını"* kırıp, yıkıp, döküp; yenisine sarılmışlar.
sonra devir değişmiş. insanlara hükmetmenin en kolay yolunun, onları etkilemek olduğunun farkına varılmış. meğerse devleti ayakta tutabilmek sadece iyi yönetmekle değil, insanları bir arada tutabilmekle de gayet olabiliyormuş. insanları bir arada tutabilmenin en kolay yolu da, onların arzularında ve korkularında yatıyormuş. tesadüf bu ya, bu arzulardan ve korkulardan en etraflıca bahseden şeyler de dinler imiş.
ilk insanların en büyük başarısının, yani bilişsel devrimin ve bu devrimin getirdiği soyut düşünebilme yetisinin eseri olan dinler; bir anda yine o soyut düşünebilme yetisinin meydana getirebildiği devletlerin ve bu devletlerin büyüklerinin oyuncağı oluvermiş. insanların düşünsel dünyasına tesir etmesi gereken, alabildiğine soyut bir kavram olan "din"; bir anda gayet de somut bir kurallar dizisi hâline gelmiş.
öyle ki, artık, "din"; diğerlerine benzemeyenin, sürüden ayrılanın vurulduğu kırbaç imiş.
şimdi, ben bunu neden anlattım? hatta nahiflik abidesi ilkokul hocamın deyişiyle: "ana fikri ne lan bu hikâyenin?"*
demek ki "allah" kelimesi, hiç de öyle özel bir ifade değil. hele koskoca yaratıcının senin, benim ya da bir evcil hayvanınki gibi özel isminin olabileceğini düşünmek, herhalde abes kaçar. yeri, göğü, koca arşıâlâyı yoktan yaratabilecek kudretteki; hikmetinden sual olunmaz bir mutlak otoriteye isim biçmek, sözümona adıyla hitap etmek ve aksinin "çok büyük günah" olabileceğini savunmak çok yersiz.
dedim ya, arapların payına düşen "allah" sözcüğü olmuş. bu. bu kadar! zamanında bu sözcük dilden dile evrilirken "sufuaslakulgazuh"** ismini alsaymış, bugün onu kullanacakmışız. mesela peygamber arap değil de leh* olsaymış, "bóg" diyecekmişiz. diyebilecek miydiniz? diliniz varacak mıydı?!*
bütün bu sebeplerden, "allah" demek yerine "tanrı" diyen insanlar; eski bir kültür ögesi yerine daha eski bir kültür ögesini kullanmış oluyorlar aslında yalnızca. zamanında bunu yapanları dışlamışlar, "sen bizden değilsin" demişler ve vurmuşlar kırbacı. bu devirde bile öyle yapmanın bir gereği yok herhalde. zaten biliyorsunuz, islam barış dinidir.*
ben inançlı bir insan değilim. ama insanım sonuçta. elbette ki taraflı davranıyor, kendi düşüncemi mutlak doğru ilan ediyor olabilirim şu an. o sebepten inançlı insanların bu konudaki fikirlerini zevkle okuyorum ama ne yazık ki şimdiye kadar düşündüklerimin aksini iddia edip de mantıklı bir açıklama ortaya koyabilenine rastlamadım. benim eyyorlamam bu kadar, söz sizde. inancınıza ister istemez bir saygısızlık etmişsem de belirtebilir, uyarabilir ve hatta özelden sövebilirsiniz bile.* ama hakikaten öyle bir niyetim yoktu.
ulan iki satır yazalım diye girdik, gene uzun yazdık ya. okuyanlara sonsuz teşekkürler gerçekten. göz doktoru masraflarınızı karşılamam ama.*
devamını gör...
coronavirüs'e yakalanmamış sözlük yazarları
eminim evde oturarak kapan tek yazar benimdir. evde en az birkaç kisi birden hastalanıyor gibi olduysa mutlaka durumdan şüphelenin dostlar. özel hastanedeki doktorlar da sizi yaniltabiliyor.
ben ve kardesim bogaz ağrısı nedeni ile gittik ve enfeksiyon oldugunu ve covid testine gerek kalmadığını belirtti. aldik ilaclarimizi ama dört gun geçti iyilesme yok. bu arada dort gunde kardesim iyi oldu ben ise asiri halsizdim ve yataktan kalkamadim. ateş, oksuruk yok ama.
tekrar gittik bu sefer igne verdi bi kac gun de rahatlamaya basladim. fakat garip bir sekilde gözümde batmalar olmaya basladi ve konjuktivitten (covid belirtisi) suphelendim, acaba covid miyim diye telaşlanirken annem de bu durumdan nasibini aldi. aşırı vücut agrilariyla hastaneye gitti ve test yapildi. annemin pozitif oldugunu öğrenince bize de test yaptilar ki burada arkadaslar arayan ekiplere temasliysaniz sizede test yaptırmaları konusunda israr edin.
biz ayni evde aynı ortamda bulunsakta babam ve kardesim negatif çıktı. viral yoğunluğu yüksek olmadıkları icin her vaka pozitif çıkmıyor.
verdikleri ilaçlarda cok masum değil. bir tanesi kardiyotoksik, kullanmadim bile. diğeri ( hani su ilk gun 8 tane alinan ) de eritrosit miktarini dusuruyor , karaciğer enzimlerinin yapimini arttirip pihtilasmaya neden olabiliyor. yan etkilerini internette bulabilirsiniz.
demem o ki gerek izolasyonu gerek hastalığı semptomlari derken sıkıntılı bir surec. biz atlattik cok sukur. umarim sizlerde yakalanmazsiniz ve ya cok kolay atlatirsiniz. sevgilerle
ben ve kardesim bogaz ağrısı nedeni ile gittik ve enfeksiyon oldugunu ve covid testine gerek kalmadığını belirtti. aldik ilaclarimizi ama dört gun geçti iyilesme yok. bu arada dort gunde kardesim iyi oldu ben ise asiri halsizdim ve yataktan kalkamadim. ateş, oksuruk yok ama.
tekrar gittik bu sefer igne verdi bi kac gun de rahatlamaya basladim. fakat garip bir sekilde gözümde batmalar olmaya basladi ve konjuktivitten (covid belirtisi) suphelendim, acaba covid miyim diye telaşlanirken annem de bu durumdan nasibini aldi. aşırı vücut agrilariyla hastaneye gitti ve test yapildi. annemin pozitif oldugunu öğrenince bize de test yaptilar ki burada arkadaslar arayan ekiplere temasliysaniz sizede test yaptırmaları konusunda israr edin.
biz ayni evde aynı ortamda bulunsakta babam ve kardesim negatif çıktı. viral yoğunluğu yüksek olmadıkları icin her vaka pozitif çıkmıyor.
verdikleri ilaçlarda cok masum değil. bir tanesi kardiyotoksik, kullanmadim bile. diğeri ( hani su ilk gun 8 tane alinan ) de eritrosit miktarini dusuruyor , karaciğer enzimlerinin yapimini arttirip pihtilasmaya neden olabiliyor. yan etkilerini internette bulabilirsiniz.
demem o ki gerek izolasyonu gerek hastalığı semptomlari derken sıkıntılı bir surec. biz atlattik cok sukur. umarim sizlerde yakalanmazsiniz ve ya cok kolay atlatirsiniz. sevgilerle
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının oy vermiyor olması
acaba çekiniliyor mu dedirtir. oysa her şey bir (+) oy ile başlar, kelebek etkisi yaratır.
+ oy parasızdır. sayısızdır. bol bol kullanalım, kullandırtalım.
+ oy parasızdır. sayısızdır. bol bol kullanalım, kullandırtalım.
devamını gör...
çocukların masum olmaması
yazar william golding'in sineklerin tanrısı kitabında bu duygudan bahsedilmiştir.romanda medeniyet sayesinde insanların bastırılmış olan vahşilik duygusunun üstü örtülmüştür ancak en küçük bir medeniyetin olmadığı ortamlarda insan kendi vahşiliğini rahatça ortaya çıkarmaya başlar.yani bu durum eğitim verilmeyen insanın ham hâli olan
- bu çocukluktan başlıyor- masumluk duygusunun nasıl başka yerlere sapıp vahşi olmaya evrileceğini medeniyetin insanlık için nasıl büyük bir kurtarıcı olduğunu anlatmaya çalışıyor.
(bkz: lord of the flies (kitap))
(bkz: sineklerin tanrısı (kitap))
- bu çocukluktan başlıyor- masumluk duygusunun nasıl başka yerlere sapıp vahşi olmaya evrileceğini medeniyetin insanlık için nasıl büyük bir kurtarıcı olduğunu anlatmaya çalışıyor.
(bkz: lord of the flies (kitap))
(bkz: sineklerin tanrısı (kitap))
devamını gör...
her şeye anlam yükleyen insan
her sözün hareketin arkasinda acaba bunu bundan mi yapti diye dusunerek kafayi yemek uzere olan insandir. hayattan asla zevk alamaz boyleleri. ayriyeten de kendi hayal dunyalarinda yaşarlar..
devamını gör...
evli çiftlerin itici davranışları
yanlarındaki şımarık veletlerini "hiperaktif bizim yavrumuz" diye kakalamaya çalışmaları.
lan çocuk ağzından akan salyaya hakim olamıyor, ne zekası, ne aklı, ne hiperaktifliği.
çocuğunuz mal bak bunu aklınıza sokun, şimdi mal, büyüyünce de mal olacak..
oh, rahatladım şerefsizim.
lan çocuk ağzından akan salyaya hakim olamıyor, ne zekası, ne aklı, ne hiperaktifliği.
çocuğunuz mal bak bunu aklınıza sokun, şimdi mal, büyüyünce de mal olacak..
oh, rahatladım şerefsizim.
devamını gör...
ey edip adana'da pide ye
kısacası hem düzden hem tersten okunuşu aynı.
devamını gör...
sözlük yazarlarının en sevdiği korku filmi
çocukken babam the birds’ü izletmişti çok etkilenmiştim. bunu rosemary’s baby ve the exorcist takip eder büyük ihtimalle.
21.yüzyıl içinse:
1- grave
2-the others
3-saw (gore gerilim ama olsun)
he bir de friday the 13th
21.yüzyıl içinse:
1- grave
2-the others
3-saw (gore gerilim ama olsun)
he bir de friday the 13th
devamını gör...
canlı yayın açılış programı
burdan neneme selamlarımı iletiyorum. bayramda gelicez kısmetse.*
devamını gör...
fleabag
yaratıcısı ve başrolü phoebe waller-bridge olan güncel iki sezonu olan trajikomik bir dizidir. kara mizahı ve absürt komedisiyle herkese hitap etmeyebilir. alışılmadık tarzıyla ilk bölümler tuhaf gelse de alıştığınızda fazlasıyla kendine bağlıyor. başrolün sürekli kameraya bakarak aklından geçenleri söylemesi ya da hiçbir şey söylemese bile yüz ifadesiyle duyguyu izleyiciye çok güzel geçirdiğini düşünüyorum.
dizi hayatında yolunda gitmeyen birçok problemle mücadele ederken tek başına ayakta durmaya çalışan bir kadının hikayesini anlatıyor. başrol aslında birçoğumuz gibi hayatında büyük hatalar yapmış, bu hataların bedelini bir şekilde ödemeye devam eden, kayıplar yaşamış bir kadın.
yakın zamanda annesini kaybetmiş, en yakın ve tek arkadaşı kendi hatası yüzünden canına kıymış, babası ölmeden önce annenin öğrencisi olan şirret bir kadınla birlikte, kendisine hiç benzemeyen ablasıyla olan ilişkisi çok kötü olan bu kadının bütün bunlarla başa çıkma yöntemi ise hayatı bütünüyle dalgaya almaktır.
bütün bunlarla nasıl başa çıkacağını, bundan sonrasında hayatıyla ne yapacağını bilmiyor. bu yüzden kendisini oradan oraya savrulurken görüyoruz, özellikle de ikili ilişkilerde. içerisinde bulunduğu durumlara olan tavırları, düşünceleri ile sık sık sizi güldüren hayatı tiye almış bu kadının zaman zaman kaçmaya çalışıp kaçamadığı bastırdığı iç dünyasına da tanık oluruz. komedi olarak başlayan dizimiz altında çok daha derin bir hikayesi olan trajikomediye doğru kayar. tarzı oldukça bize farklı gelse de yaşadıkları, hissettikleri ile kendisini giderek kendimize yakın hissetmeye başlıyoruz. hikayeler farklı olsa bile yaşadıklarıyla baş etme şekli, çoğunlukla baş edememesi, hatta daha çok batırması, kendiyle hayatıyla ne yapacağını şaşırması, buna rağmen bir şekilde ayakta durmaya çalışması tanıdık geliyordur belki de. hepimiz biraz böyle değil miyiz en nihayetinde. bütün bunları yaşamış olmanın kendisine en güzel getirisi ise her şeyin mizahi bir tarafını görebilmesi. bu yüzden ki dizi boyunca onunla beraber gülüyor, onunla beraber üzülüyoruz.
3 yıl sonra gelen ikinci sezonunda ise başrolümüzü bir aşkın içerisinde görüyoruz. karakterin absürtlüğü, aşık olduğu kişinin absürtlüğü ile birleşince ortaya çıkan hikaye de eğlenceli oluyor. kısacası başarılı bulduğum, izlerken keyif aldığım bir yapım. yakın zamanda olmasa da ilerleyen senelerde 3.sezon gelmesini umuyorum.
dizi hayatında yolunda gitmeyen birçok problemle mücadele ederken tek başına ayakta durmaya çalışan bir kadının hikayesini anlatıyor. başrol aslında birçoğumuz gibi hayatında büyük hatalar yapmış, bu hataların bedelini bir şekilde ödemeye devam eden, kayıplar yaşamış bir kadın.
yakın zamanda annesini kaybetmiş, en yakın ve tek arkadaşı kendi hatası yüzünden canına kıymış, babası ölmeden önce annenin öğrencisi olan şirret bir kadınla birlikte, kendisine hiç benzemeyen ablasıyla olan ilişkisi çok kötü olan bu kadının bütün bunlarla başa çıkma yöntemi ise hayatı bütünüyle dalgaya almaktır.
bütün bunlarla nasıl başa çıkacağını, bundan sonrasında hayatıyla ne yapacağını bilmiyor. bu yüzden kendisini oradan oraya savrulurken görüyoruz, özellikle de ikili ilişkilerde. içerisinde bulunduğu durumlara olan tavırları, düşünceleri ile sık sık sizi güldüren hayatı tiye almış bu kadının zaman zaman kaçmaya çalışıp kaçamadığı bastırdığı iç dünyasına da tanık oluruz. komedi olarak başlayan dizimiz altında çok daha derin bir hikayesi olan trajikomediye doğru kayar. tarzı oldukça bize farklı gelse de yaşadıkları, hissettikleri ile kendisini giderek kendimize yakın hissetmeye başlıyoruz. hikayeler farklı olsa bile yaşadıklarıyla baş etme şekli, çoğunlukla baş edememesi, hatta daha çok batırması, kendiyle hayatıyla ne yapacağını şaşırması, buna rağmen bir şekilde ayakta durmaya çalışması tanıdık geliyordur belki de. hepimiz biraz böyle değil miyiz en nihayetinde. bütün bunları yaşamış olmanın kendisine en güzel getirisi ise her şeyin mizahi bir tarafını görebilmesi. bu yüzden ki dizi boyunca onunla beraber gülüyor, onunla beraber üzülüyoruz.
3 yıl sonra gelen ikinci sezonunda ise başrolümüzü bir aşkın içerisinde görüyoruz. karakterin absürtlüğü, aşık olduğu kişinin absürtlüğü ile birleşince ortaya çıkan hikaye de eğlenceli oluyor. kısacası başarılı bulduğum, izlerken keyif aldığım bir yapım. yakın zamanda olmasa da ilerleyen senelerde 3.sezon gelmesini umuyorum.
devamını gör...
mutluluk reklamı
vera grubunun 2019'da çıkarttığı karşının hikayesi albümünden bir şarkıdır. adı sosyal medyayı tanımlamak için çok uygun bence.
hikayeyi ekledi
ağustos’u etiketledi
bi mutluluk reklamından ibaretti resimleri
rujunu temizledi
bir otel odasında
bıraktı geçmişi, belli ki asfaltlara
o kadar güzel di ki
harap olursunuz
fısıldadı mahur o boşluğa
aynaya baktı bi sigara yaktı
derdini kuşlar telefona yazdı
sesini unuttum dedi ama böyle yalan
olmaz olsun
hikayeyi ekledi
yalnızlığı güzelledi
bi mutluluk reklamından ibaretti gülüşleri
yüzünü temizledi
bir otel odasında
bıraktı geçmişi, belli ki asfaltlara
o kadar güzel di ki
harap olursunuz
fısıldadı mahur o boşluğa
aynaya baktı bi sigara yaktı
derdini kuşlar telefona yazdı
yüzünü unuttum dedi ama böyle yalan
aynaya baktı bi sigara yaktı
derdini kuşlar telefona yazdı
sesini unuttum dedi ama böyle yalan
olmaz olsun
aynaya baktı bi sigara yaktı
derdini kuşlar telefona yazdı
yüzünü unuttum dedi ama öyle yalan
olmaz olsun, olmaz olsun
hikayeyi ekledi
ağustos’u etiketledi
bi mutluluk reklamından ibaretti resimleri
rujunu temizledi
bir otel odasında
bıraktı geçmişi, belli ki asfaltlara
o kadar güzel di ki
harap olursunuz
fısıldadı mahur o boşluğa
aynaya baktı bi sigara yaktı
derdini kuşlar telefona yazdı
sesini unuttum dedi ama böyle yalan
olmaz olsun
hikayeyi ekledi
yalnızlığı güzelledi
bi mutluluk reklamından ibaretti gülüşleri
yüzünü temizledi
bir otel odasında
bıraktı geçmişi, belli ki asfaltlara
o kadar güzel di ki
harap olursunuz
fısıldadı mahur o boşluğa
aynaya baktı bi sigara yaktı
derdini kuşlar telefona yazdı
yüzünü unuttum dedi ama böyle yalan
aynaya baktı bi sigara yaktı
derdini kuşlar telefona yazdı
sesini unuttum dedi ama böyle yalan
olmaz olsun
aynaya baktı bi sigara yaktı
derdini kuşlar telefona yazdı
yüzünü unuttum dedi ama öyle yalan
olmaz olsun, olmaz olsun
devamını gör...
kilo vermenin zor oluşu
özellikle 30undan sonra olan durum. eskiden çok rahat ve kolaydı. ya da eskiden corona diye bir lanetle tanışıp kendimizi evlere kapatmamıştık. sağlıklı beslenir, her gün spor yapar, düzenli uyur uyanırdım ve yaşam kalitem çok daha yüksekti. şimdi esamesi okunmuyor o günlerin. gel de kilo ver şimdi. öhüm öhüm modu düşürmüyoruz tabi geçen ay 4 kilo verdim. duraksar gibi oldu fakat yılmak yok. güle güle yağlar, kilolar, sağlıksız yaşam. hoş geldin düzen, sağlık, rahat uyku ve daha mutlu bir hayat.
devamını gör...
