devamını gör...

the prestije ile gönülleri fethetmiştir. yaptığı işlerde iz bırakır. karakter oyunculugunun kitabını yazar, imza gününü düzenler. dünya sinema tarihinin iyiki’sidir.
devamını gör...

fransız yazar, gazeteci ve senarist. polisiye, gerilim türündeki romanları okunulasıdır.

(bkz: leyleklerin uçuşu (kitap))
(bkz: kızıl nehirler (kitap))
(bkz: taş meclisi (kitap))
(bkz: kurtlar imparatorluğu (kitap))
(bkz: siyah kan (kitap))
(bkz: şeytan yemini (kitap))
(bkz: koloni (kitap))
(bkz: ölü ruhlar ormanı (kitap))
(bkz: sisle gelen yolcu (kitap))
(bkz: kaiken (kitap))
(bkz: lontano (kitap))
(bkz: kongo'ya ağıt (kitap))
(bkz: ölüler diyarı (kitap))
(bkz: son av (kitap))
devamını gör...

küçük bir yerdi.
zaman çoktu.
çok gibiydi.
umut vardı.
deniz vardı.
denizin ardında.
gitmek istediği.
hayat nasıl yaşanır?
böyle bitmemeliydi.
devamını gör...

bahar gelmiş kesin emin oldum. az önce balkona çıktım, nasıl buram buram iğde kokusu geliyor anlatamam.
içime çektim, ohh misss, kokusunda cennet gizli heralde. sıkıntımı bir anda alıp götürdü.
hayatı sevdiren minicik bir andı. paylaşmak istedim.
devamını gör...

islam dininin kurandan sonraki en büyük kaynağı ve müslümanların amel etmeden önceki dayanağıdır.
bu sözlerin kıymeti o kadar büyüktür ki allah* kelamından sonraki en kıymetli kelamdır ve kuranın birinci tefsiri hükmündedir, yani bu sözler en kıymetli ikinci söz olmasının yanında en kıymetlinin de anahtarıdır.

bu anahtar olmadan kuranın tam anlamıyla anlaşılması mümkün değildir. azıcık kuran ile ilgilenmiş, islam tarihi ile alakadar olmuş kimseler bunu rahatlıkla idrak ederler.

bunları idrak etmekten uzak kimseler ise allah'ın peygamber gönderme sebebini anlarlar ise hadisin kıymetininde farkına varırlar.

kurandan sonra dünya üzerinde hakkında en çok akademik çalışma yapılan ve insanlığın üzerinde en çok kafa yorduğu şey şüphesiz hadisi şeriflerdir. bu sözler ilimlerin en büyüğünü ve hatta bütününü elinde bulunduran insanca söylenmiştir kıymeti de şahsın kıymeti nisbetince büyüktür.

fakat hadisler kuran gibi üzerine leke atılamaz durumda değildir sahih olanı, zayıf olanı ve hatta uydurma olanı vardır bunların elenmesi gerekir ve hali hazırda gelmiş büyük düşünürler bunun kritiğini yapmışlardır tabii ki eksik kalmış yönleri olabilir, eksiği doldurmakta sonraki gelenlerin vazifesidir.

bir uydurma hadis görüp hadislerin bütününü inkar: pire için yorgan yakmaktan bin defa daha mantıksız ve akıl dışıdır.

hadise saygısı olmayan müslüman tam anlamıyla müslüman olamaz, saygısızlık onu aklına yatmayan hadisi inkara götürür. herkes kendi aklına yatmayan hadise bu yanlıştır derse; tek yol olan islamdan, başka fertlere ait binlerce belki milyonlarca yeni din oluşur.

mürşid talebeyi terbiye eder, talebe mürşidini terbiyeye kalkışırsa talebelikten çıkar ve mürşidinden istifade edemez.

“size iki şey bırakıyorum. (bunlara tutunursanız) asla delalete düşmezsiniz: allah’ın kitabı ve sünnetim. bu ikisi (kıyamette) havza kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir.”

(hâkim,1/93).

hadisi inkar için önce bu hadisi inkar etmek gerekir 120.000 sahabenin katıldığı veda haccında söylenen söze söylenmemiş demek de aklı olanın yapacağı iş değildir.
devamını gör...

allam tek derdim bu olsun. amin. süphanallah.
devamını gör...

aylar sonra gelen edit: flört sözcüğünü "flört etmek" fiili ile değil "çiftler arasında aşk veya duygusallık içeren ilişki" anlamıyla değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır.

ilişkide çiftlerden en az birinin diğerine uyguladığı fiziksel, duygusal, psikolojik, sözel, cinsel, dijital şiddet durumunu ifade eder. kişi maruz kaldığı süreçte bu şiddetin farkında olmayabilir. beraberlik yaşadığınız kişi başka insanlarla iletişiminizi kısıtlıyor, duygusal olarak size baskı uyguluyor, giysilerinize sizi yok sayarak müdahale ediyor, izniniz olmadan telefonunuzu karıştırıyor, sizi cinsel ilişkiye zorluyorsa flört şiddeti yaşıyor olabilirsiniz*.
devamını gör...

elazığ/hazar gölü

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

yine neşter etkisi yaratan başlık.
devamını gör...

(bkz: ah shit here we go again )
devamını gör...

çok sevdiğim ve çok beğendiğim bir haruki murakami kitabı. haruki murakami modern japon edebiyatının en önemli isimleriden, bu kitap da onun ilk çıkan eserlerinden yanlış hatırlamıyorsam. buna rağmen oldukça başarılı bir kitap olduğunu söyleyebilirim. kendisi eşsiz bir hayal gücüne ve kendine has bir yazım tarzına sahip. bu kitabında her iki özelliğine de şahit oluyorsunuz. kitabın ilk kısımları biraz sıkıyor insanı fakat olaylar açıldıkça ve yazarın yazım tarzına alıştıkça akmaya başlıyor kitap. sonunda olayları öyle bir yere bağlıyor ki şaşıp kalıyorsunuz, hele ki o finali, ah o finali...

spoiler sayılıyor mu bilmiyorum fakat gene de riske atmak istemedim. kitaba beni çeken en önemli detaylardan birisi karakterlerin isimlerinin olmaması. ve ben bu ayrıntıyı çok sonra fark ettim, yazarın o kadar başarılı bir yazım tarzı var ki böyle bir olayı bile çok sonra fark ettirebiliyor. cidden enteresan bir olay.

kitabın finalindeki spoiler sayılmayacak çok sevdiğim bir alıntıyla noktalamak istiyorum entryi.

sesli sesli ağlamak istedim ama ağlayamazdım. gözyaşı akıtmak için fazlasıyla yaşlanmış, deneyimlerden geçmiştim. dünyada gözyaşı dökülemeyecek üzüntüler vardır işte. bunu kimseye anlatamayacağınız gibi, anlatsanız bile kimsenin anlayamayacağı türden şeylerdir. o üzüntü şekli hiç değişmeden, rüzgarsız bir gecede yağan kar gibi sessizce yüreğinizde birikir durur.
devamını gör...

benim için balık ekmek ankara/ sakarya caddesindeki can balık olan başlık.
devamını gör...

şurada yazan müslümanlarda nasıl bir kafa var anlamadım. ateistsek kafamıza sıkacakmışız. çünkü yok oluyormuşuz. niye yaşayacakmışız? ulan zevk alıyorum hayattan, sevdiğim bir iki insan var onlarla konuşmayı seviyorum, merak duygum var yarın ne olacağını merak ediyorum, ney niye böyle merak ediyorum, kendimi seviyorum, hiçbir şey olmasa bedenim acıdan kaçınmaya programlı bu vücutta yaşadığım sürece ölüm de dahil tüm acılardan kaçınırım. ben de size sorayım ulan madem müslümansınız yani dirileceğinize, hak dinin islam olduğuna yüzde yüz eminsiniz gidin müslüman bir orduya katılın -kimin ordusu bilemem- kafir öldürün ve orada ölüp şehit olun. neden bunu yapmıyorsunuz? direkt cennet. sözlükte niye boş boş vakit harcıyorsunuz?
devamını gör...

en son vergi dairesine 460 tl borç ödedim. trafik cezasıydı. bana bi hafifleme geldi sorma yani kuş gibi kaldım.
devamını gör...

erdal beşikçioğlu'nu "amirim"den önce seyirciye tanıtan köprü dizisinin devam filmi. ünlü vali recep yazıcıoğlu'nun son günlerinde geçen filmde şebnem dönmez, uğur polat, ismail hacıoğlu, hakan boyav ve özgür çevik gibi isimler rol almıştı.


köprü'nün finalinde merkeze atanan vali faruk* nihayet bir taşra ilinde kızaktan inmiş, denizli valisi olarak halka hizmet etmektedir. bugünlerde, karahayıt mta arazisinin amerikalı bir şirkete devri konusunda önüne bazı evraklar gelir. evraklar için, çok ünlü bir politikacıyla yatak odasından tanışan müsteşar natocu ceyda* bastırmaktadır. ancak vali bu evrakları imzalamaz, zira mta şefi ve çocukluk arkadaşı ömer* burada uranyum minerallerinin olduğunu ve kesinlikle türk nükleer enerjisi için saklanması gerektiğini belirtmiştir, vali de bu kanıdadır.

aynı günlerde, ömer'in yardımcısı şüpheli bir trafik kazasında ölünce istanbul'dan kardeşi* ve bu kardeşin sevgilisi gelerek madende işe girerler. ancak esrarengiz kız arkadaş işe geldiği gün bu sefer de ömer bir iş kazasında ölür. şüpheler, kızın yabancı bir servis* ajanıyla ölü bulunmasıyla artar.

nihayet tüm olan biteni vali ankara'da anlatmaya karar verir, ankara girişinde bir trafik kazasında o da ölür, belgeler kaybolur.


başta belirttiğimiz gibi erdal beşikçioğlu esasen bu filmin öncülü köprü ile geniş bir seyirci kitlesi tarafından tanınmıştı. yoksa barda'da tecavüzcülerin en az konuşanı olarak ya da iyi kadrosuna rağmen benim bile anlamadığım eve giden yol 1914'ten pek hatırlayan olacağını sanmam. filmden iki yıl sonra da zaten behzat ç. ile kariyerinin zirvesine çıktı.

diğer yandan filmde özellikle bir sahne bayağı kurguya bulanmış:

vali ankara'ya 0001 plakalı makam otosuyla, yalnızca şoförü yanında olarak gidiyor. hâlbuki makam aracıyla başka bir şehire yolculuk, recep yazıcıoğlu gibi birine yakışacak şey değildi. zaten gerçekte, denizli ziraat odası başkanının arabasıyla gidiyorlardı ve kazada bu oda başkanı olay yerinde ölmüştü. ayrıca vali ankara'ya sağlık sorunları için gittiğini çevresine açıklamış, oda başkanını da bir okul yapımı için hükümetle toplantıya katmak üzere götürmüş deniyordu. filmde karısı ve özel kalem müdürü dışında kimseye "mühendis cinayetleriyle ilgili sunum yapacağım" dedi mi bilmem, gösterilmiyor.


son olarak bakan rolünde, melike ipek yalova'nın devlet bakanlığı da yapmış babası yüksel yalova arz-ı endam etmektedir.
devamını gör...

''hiç ayrılamam derken
kavuşmak hayal oldu''
devamını gör...

kim bilir kaçıncı kez tanımadığı bir yatakta uyanıyordu. usulca doğrulup etrafında ne var ne yok göz gezdirdi. anımsamaya çalıştı odadaki nesneleri. çok fazla eşya yoktu. kırık dökük bir masa, yanında ahşap sallanan bir sandalye, üç çekmecesi olan bir elbise dolabı. şimdilik gözüne çarpan bunlardı. uyanır uyanmaz odayı yokladıktan sonra ilk aklına gelen evde kendisinden başka biri olup olmadığını kontrol etmek oldu. yataktan hafifçe sıyrıldı, başucundaki hırkayı üzerine geçirip yola koyuldu. teker teker mutfağa, salona ve banyoya baktı. bu ufak ve bir o kadar soğuk, yabancı evde tek başınaydı.

uzun zamandan beri adı konulmamış bu hastalığın ya da sendromun pençesindeydi buğra. uykuya dalmadan önce ertesi sabah nerede uyanacağını bilmeden kafasında soru işaretleri ve içinden çıkamadığı bir bilinmezlikle boğuşuyordu. bir ailesi yoktu, daha doğrusu onları hiç tanımamıştı. varlıklarından bir haber olduğu aile daha yolun başında onu yalnız bırakmıştı. kendini bildiğinde yetimhanedeydi. ev diyebileceği, uyandığında aidiyet hissedebileceği, yanıdığı tek yuva orasıydı. azımsanmayacak bir zamandır yuvadan uzaktaydı. zaman mefhumunda bir sıkıntı olmasa da mekanda süregelen bir bilinmezlik mevcuttu. kim olduğunu, hangi yılın hangi ayının hangi gününde olduğunu biliyordu. sürekli değişen ise nerede olduğuydu.

bugün günlerden pazartesi, buna eminim. bütün pazarımı ikinci el eşya ve kitap satan dükkanın tozlu raflarını temizlemek ve düzene sokmakla geçirmiştim. zor ya da öğrenilmesi vakit alacak bir iş değildi. kalıcı olmadığımı bilsem de bu işi sevmiştim. dükkan sahibi sadık abi anlayışlı ve halden anlayan bir adamdı. yabancılık süreci yaşatmadı desem yeridir. o pazardan tam iki hafta önce bu dükkanın asma katındaki kanepeden bozma yatakta uyanmıştım. sadık abi beni bulduğunda hırsız olduğuma ihtimal vermediği için şanslıydım. belli bir süredir bu mekansız uyanmalardan muzdarip olduğumdan artık uyanınca yapacağım izahatler hazır oluyordu. bu sefer hikaye uydurmam gerekmedi. sadık ne söylerse onaylıyordum. senaryoyu benim yerime o yazmıştı. evsiz olduğumu, sığınacak bir yer ararken kendisinin dükkanını bulduğumu, allaha emanet kapısını zorlanmadan açtığımı ve geceyi burada geçirdiğimi onayladım. kimsesiz olduğumu zaten ilk bakışta anlamıştı. galiba yüzüme ve duruşuma işlemişti bu süresiz yalnızlık. bir dahaki bilinmez uyanışa kadar burada kalabilirdim. sanki o asma kat zaten uzun zamandır beni bekliyormuş gibiydi. işim de olmuştu, dükkanın getir götürünü, temizliğini yapıyordum. burada geçen günlerimi arayacaktım, eminim. insanın hiçbir yere ait olamaması kadar acı verici bir şey olmasa gerek. bundan daha kötüsü kim olduğunu bilmemek, sokaklarda kimliksiz dolaşmak olurdu ancak.

peki şimdi neredeydim? bu ev kimindi ve ben yine ait olmadığım bu yere nasıl gelmiştim? her sabah böyle olmuyordu, hatta bu sendromun sıklığıyla ilgili en ufak bir istatistiğim dahi yoktu. bazen üç ay, bazen iki hafta, bazense bir gün. ama muhakkak er ya da geç oluyordu. muhakkak bir sabah uyandığımda evvelki gece bulunduğum mekanın dışında yabancı olduğum yeni bir yerde gözlerimi açıyordum. bitmek bilmiyordu bu ızdırap. hiçbir yere alışamıyor, hiçbir yerde tam anlamıyla yerleşemiyordum. mutfağa girdiğimde kimsenin evde olmadığına artık emin olmuştum. diğer mekanlarda kimseye rastlamadığı gibi evin içinde gezinirken yeltendiği "kimse var mı?" soruları da cevapsız kalmıştı. şansına buzdolabında kahvaltı için malzemeler mevcuttu. üstünkörü de olsa bir şeyler atıştırdıktan sonra keşif turu için üzerini değiştirmeden evden ayrıldı. dolapta kendinin olup olmadığından emin olamadığı kıyafetleri şimdilik denemedi. zaten üstünde gündelik elbiselerle uyumuş olduğundan hazır bir şekilde evden çıktı. ilk işi sokağın başındaki bakkala gitmek oldu. ilk zamanlarda olduğu gibi "ben nerdeyim", "burası hangi şehir", "hangi mahalledeyiz" sorularını karşı tarafı ürkütmemek için artık sormuyordu. bulunduğu mekanı kavramak için daha dolaylı yollara başvuruyordu. bakkaldan yerel bir gazete aldı, gazetenin üstünde eskişehir merhaba gazetesi yazıyordu. dün istanbul'da uykuya dalan buğra bugün eskişehir'de gözlerini açmıştı. zaman zaman bu oluyordu, şehir değiştirme. ilk başlarda sadece aynı şehir içerisinde mekan değiştiren bedeni zaman içerisinde bir sabah ankara bir sabah sakarya gezer olmuştu. işin en acıklı yanı ise buğra'nın bu durumu paylaşabileceği kimsesi olmamasıydı.

aklına ilk istanbul'a dönme fikri geldi. daha önce de denemişti. önceden bulunduğu mekanı, tanıştığı insanları bulabilmek için yeni uyandığı yerden eskisine yolculuğa çıkmıştı. ama bir önceki adresine gittiğinde ne kaldığı yerden, ne yaptığı işten, ne de tanıştığı insanlardan bir iz bulabilmişti. sanki o anlar hiç varolmamış gibiydi. yine hüsranla karşılaşmamak için istanbul'a dönme fikrini şimdilik erteledi. eskişehir'de ne işi vardı onu bulmalıydı. cüzdanını kontrol etmek yeni aklına gelmişti. anadolu üniversitesi'ne ait personel kartı gözüne ilişti. bunun yanında bir maaş kartı, birkaç da kartvizit vardı cüzdanda. acaba buradaki yolculuğu ne kadar sürecekti, burada ne işi olduğunu çözmeye değecek kadar süre geçirip geçirmeyeceğini bilmese de araştırmaya karar verdi. şarkıda sil baştan başlamak gerek bazen diyordu ya, buğra için artık sil baştan başlamamak gerekiyordu. kim bilir kaçıncı kez sıfırdan başladığı hayatı artık onu usandırmıştı. adımlarına bu durumun yarattığı yılgınlık sirayet etmişti ama daha tam olarak pes etmemişti. biliyordu. bir gün artık buraya kadar deyip pes edecek ve belki de bu hayata artık daha fazla katlanamadığını farkedip kısa yoldan bu işi bitirecekti. ama şimdi değil.

üniversiteye vardığında kimlik kartını turnikeye okutup içeri girdi.kapıdaki güvenlik uzun süredir tanıdığına delalet eden bir iyi günler dileğiyle karşıladı onu. evet ama şimdilik ne yapacaktı. güvenliğe burada ne işi olduğunu sormak abes olurdu. içeride yolunu yardım olmadan bulmak ise imkansız. havadan sudan bir muhabbetle konuyu buradaki işine getirebilirdi ve denedi. şansına geveze güvenlik konuştukça konuştu ve bir ara kütüphanede işler nasıl cümlesi geçti. bingo ! kütüphanede memurdu buğra. doğrudan oraya yönelmedi, biraz daha sohbet etti ve öyle yoluna gitti, istediğini almıştı. kütüphaneyi bulduğunda saat 10'u geçmişti. bankoda görevli olan, emekliliğine az kalmış yaşlı kurt ihsan nerede kaldın yahu, başına bir iş geldi sandık diye karşıladı onu. telefonun da kapalı, kaç kere aradım. bunca yılın tecrübesine rağmen buğra bu sabah en önemli şeyi atlamıştı, telefonunu kontrol etmek. bu kadar uğraşmasına gerek kalmayacaktı belki. şarjım bitmiş, farketmemişim diye başından savdı ihtiyarı. kütüphane içerisinde şüphe çekmeden bir tur attı, o sırada ihsan'ın şüpheli bakışları onu takip etmeye devam ediyordu. bu çocukta bir haller var bugün ama hayırlısı dedi içinden. sonrasında daha fazla dayanamadı. " oğlum buğra ne dolanıp duruyorsun, gel otursana yerine" diye seslendi. neyse ki yeri belliydi, zaman içerisinde bu ihtiyardan yaptığı işi de öğrenirdi. gerçi şimdiden belliydi neyin ne olduğu az çok. kütüphanede öğrencilerin aldığı kitapları sisteme işliyorlar, iade kitapları yerlerine yerleştiriyorlar, kısacası bir kütüphane memuru gün içerisinde ne yaparsa onu yapıyorlardı. ihsan'ı fazla şüphelendirmemek için çok soru sormadı. öğle yemeğine kadar yerinde sakince oturup onu takip ederek işinin gerekliliklerini kafasında bir yere not etti. bu kaçıncı iş öğrenişim diye geçti aklından bir ara. artık hafızası doluyordu. sürekli yeni bir işe adapte olmak zorunda kalmak, işin gereksinimlerini öğrenmek yoruyordu onu. ama bu seferki çok zorlayıcı sayılmazdı.

günün sonunda yorgun hissediyordu. eve dönüş yolunu bulma derdi olmadı. kapının önündeki servisçi sabah yoktun buğra bey deyince anladı mevzuyu. kısa bir izahat sonrası servise atladı, evin önündeki sokakta indi. eskişehir'deki ilk işi günü bitmişti. akşam yemeği için bakkaldan birkaç şey aldıktan sonra eve geldi. evden çıkmadan pencereleri açmadığına pişman oldu, boğucu ve havasız bir ortam karşıladı onu. temizlik yapmaya değer mi diye düşündü, biraz beklemeliydi. burada ne kadar kalacağını bilmediğinden öteledi bu işi de. yemeğini yedikten sonra telefonunu kurcalama vakti geldi nihayet. buğra'nın bir sosyal medya hesabı yoktu ama internetten ya da mail adresinden bir şeyler öğrenebilirdi. okula ait mail adresinde okunmamış 72 mail bekliyordu. çoğu okulla alakalı duyurular olan gereksiz mail yığını arasında biri ilgisini çekmişti. gelen mail suat'tandı. yetimhanede edindiği ender arkadaşlardan biriydi. yazıda kendisine uzun zamandır ulaşmaya çalıştığını, internette ismini aratırken üniversitenin sitesinden mail adresine ulaştığını belirtiyordu. bunca zamandır ne yaptığını, nerelerde olduğunu da iliştirmişti soru olarak. buğra için yeni bir umut ışığı doğmuştu, sonunda hayatının normal seyrinde olduğu çocukluk günlerinden biri ona ulaşmıştı. suat'ın yazdıkları arasında kendisinden bahsettiği kısımlara tekrardan göz attı ve ankara'da yaşadığını gördü. mailin sonunda müsait oldukları bir zamanda buluşalım diye eklemişti.

sisli bir ankara sabahunda gözleri suat'ı arıyordu kızılay meydanında. bir dönem bu şehirde yaşamıştı, üç ay kadar. o zamanlar bakanlıklardan birinde uzman yardımcısı görevindeydi. uyanışların en iyilerinden birisiydi. oldukça prestijli bir hayata uyanmıştı ankara'da. tabi sürdüremedi bu durumu. iki yıl aradan sonra aynı şehirde bulunmak garip hissettirmişte, hafifçe ürperdi. saat tam 10'da suat'ı üzerinde gri bir palto, omzunda bir evrak çantası kendisine doğru gülümseyerek gelirken farketti. mailde yetişkin haline ait fotoğrafını iliştirdiği için tanımak zor olmadı. meydana yakın kafelerden birine girdiler. geçmişle ilgili kısa bir konuşmanın ardından şimdiki zaman geldi sıra. suat avukat olmuştu, çankaya'da bir hukuk bürosunda çalışıyordu. evlenmiş, bir kız çocuğu sahibi olmuştu. kılık kıyafetinden de anlaşılacağı üzere hali vakti yerindeydi. kendisi hakkında olan biteni anlattıktan sonra buğra'ya gelmişti sıra. kısaca eskişehir'den bahsetti. orada yeni olduğunu ve uyanışları anlatmadı. aslında buraya gelirken niyeti bunları ona anlatmaktı ama deli damgası yemekten korkuyordu. sonuçta anlatacakları aklı başında kimseye mantıklı gelecek türden şeyler değildi. bunu denese kaybedecek bir şeyi olmazdı belki, suat bu zamana kadar ortalarda yoktu, bundan sonra onu deli belleyip görüşmese ne eksilirdi. sadece kendine yediremediğindendi bu tavır, yoksa suat'ın ne düşüneceği çok da umrunda olmazdı. neden sonra muhabbet bir anda yetimhaneye geldi, ikisi de ayrıldıktan sonra bir daha oraya uğramamıştı. oradan hatıra kalan birini görmek bir anda buğra'ya buraya tekrar gitme isteği uyandırmıştı. ne kaybederdi ki.

ve her şeyin başladığı yerdedir. aradan geçen 12 yıldan sonra yetimhanededir. doğrusunu söylemek gerekirse artık burası bir yetimhane de değildir. terk edileli uzun zaman olmuş, metruk, yıkık dökük bir yer halini almıştır. buğra etrafında kimselerin olmadığı binanın içerisine yavaş adımlarla girer. kapı ardından kapandığında bir an süren karanlığın ardından her şeyi yerli yerinde bulur. koğuşu, ranzası, yemekhane, ilk yardım odası. her şey 12 yıl önce bıraktığı gibidir. koğuşuna gider, yatağını bulur. yorgunluktan kapanan gözlerini açık tutamaz ve uykuya dalar. artık ait olduğu yerdedir. hatta bu hayatta ait olabileceği tek yerdedir. uyandığında ve tekrar uyuduğunda, değişmeyen tek yerdedir.
devamını gör...

islamın neye ve kime göre etki kaybettiği sorulsa.. cevap yok.
islamın sana bana, makam ve mevkiye ihtiyacı yok. kral ya da aristokrat elitlerin islama girmesi, islamı yücelten veya şereflendiren şey olamaz.
aksine, islama giren izzet kazanır.

kuran'a göre (bkz: insanların çoğu) zaten islamın dışında.
devamını gör...

hayır. aklın bir oyunudur. bence hiçbir canlı özgür değildir.
herkes bir şeylere bağımlı yaşar. bağımlılık da özgürlüğü etkisiz kılar.
insan özgür olmak ister, özgür olduğunu düşünmek ister.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim