sevmeyen yoktur diye düşünüyorum.

sevmeyenler burada
devamını gör...

pozitif, neşeli, espirili insanlar. gerçekten onlara ihtiyacımız var.
devamını gör...

olur da sorarlarsa, kimsenin yaşam biçimine müdahale etmiyoruz dersiniz.
devamını gör...

haline şükretmesi gereken insandır, beterin beteri vardır.*
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel *
devamını gör...

sözlüğümüzün radyosuna hoş gelen doksanlar programına bir burak kut hiti çok yakışır sevgili bengaripsengüzeldünyaumutlu.*
devamını gör...

(bkz: alacakaranlık)
devamını gör...

aklıma yer edenler:
şebnem ferah-vazgeçtim dünyadan
demet sağıroğlu-kınalı bebek
ayşen-nerdesin?( parmağıma yüzükleri takıp taklidini yapardım,dikkat çekici klip)
vee tabii ki tarkan-ölürüm sana klibi (tarkanın her konuda zirve olduğu yıllar)
mirkelam-her gece (bence başarılı koşan adam olarak aklımıza yer etmiş)
ama en iyisi derseniz sibel alaş-adam derim.
devamını gör...

gerçekten de ya çok sevilen ya da sonuna kadar abartıldığı düşünülen garip bir johann wolfgang von goethe eseri.


werther isimli duygularını insana adeta nakışla işleyen bir gencimiz var. bu genç bir kasabaya gidiyor. ilk günleri gayet sağlıklı, pozitif, hayat dolu geçiyor. bir gün allah'ın belası iki kişi onu parti gibi şen ortamlardan birine götürüyorlar, yanılmıyorsam partiydi hatta. gitmeden evvel o evdeki kızdan bahsediyorlar ve "sakın âşık olma çünkü o nişanlı." diye uyarıyorlar. genç adam önce anlam veremiyor ancak kızı görür görmez vurulmasıyla ne dediklerini gayet net anlıyor. bahsedilen genç kız yüzünden birinin delirdiğini ve de katil olduğunu unutmayalım. olaylar, şunlar, bunlar derken kız evleniyor ve werther'in o muazzam günleri sona eriyor. neşe ve heyecanla anlattığı günler sona eriyor.


okurken biraz korkarak okuduğumu söylemek isterim. kime bahsettiysem "dikkat et de çelmesin aklını" gibisinden şeyler dedi lakin bitirdikten sonra duvara boş boş bakmak dışında bir şey yapmadım. belki de aşkı bu denli yoğun yaşamadığından yahut sevdiğim kişi benden evli olacak kadar uzak olmadığından etkisi az olmuştur, bilemiyorum.

her şeye rağmen okunmaya değer, her cümlesi altın değerinde, betimlemeleri mükemmel bir kitaptı. goethe gibi yazarların neden kültleştiğini açıkça gösterdi bana. şöyle ki; insana içinde yaşadığı durumu en yalın, en içten sözlerle anlatmaktı onları değerli yapan.

altı çizilen birkaç cümle;
- "insanlar bu dünyada birbirlerini ne kadar nadir anlıyorlar!"

- "doğamız gereği, kendimizi diğerleriyle kıyaslamaya meyilliyizdir. mutluluğumuz ve acılarımız da genellikle çevremizdeki nesneler ve insanlardan kaynaklıdır. bu yüzden, hiçbir şey yalnızlıktan daha tehlikeli değildir. "

- "hayatın çiçekleri hep hayali. kaç tanesi solup gidiyor da arkasında hiçbir iz bırakmıyor."

- "dünyada sevgi kadar vazgeçilmez bir şey daha yok!"
devamını gör...

moğolistan / ulan batur
devamını gör...

terlemek özellikle avuç içinin ateş gibi yanması.
devamını gör...

paulstadt mezarlığında yatanlardan biri de benim ve bu yüzden robert seethaler’a kırgınım. belki anlatmaya değecek bir hikaye yaşamadım ölmeden önce, o kadar matah da bir hayat değildi benimki belki de ama en azından benden de bir iki satırla bahsedebilir, beni de ölümden sonraki duygularımı anlatmam için çağırabilirdi. halbuki ben robert’ın konuştuğum dilde yayımlanan bütün kitaplarını okudum, hem de büyük bir keyifle. eğer sohbet etme şansımız olsaydı da bence çok iyi bir dostluk kurabilirdik onunla ama olmadı. benim mezarıma dönüp bakmadan geçti ve ben hiçliğin ortasında bir hiç olarak hiçbir şey hissetmediğimi düşünerek ve hiçbir şey yapmayarak öylece kalakaldım nietzsche’nin bıyıkları gibi.

ben yine de size ölmeden önceki hikayemi anlatacağım. bu hayat hikayesinin kurgusunu kimin yaptığını ise asla bilemeyeceksiniz. ben mi, yoksa tanrı mı?

izmir’de bir üniversite öğrencisi olarak yaşamaya başladığımda içimdeki kötülük tohumunun filizlenmeye başladığını hissetmiştim. izmir’de ölüp paulstadt mezarlığına gömülme nedenimi merak edeceksiniz elbette ama edebiyat her sorunuza cevap vermek zorunda değildir, anlatılmayan şeylerin altında da bir hikaye gizlidir ve siz ölü bir adamı kızdırmak istemezsiniz, hele de bu adamın içinde dönüm dönüm kötülük tarları varsa.

kötülüğün filizlenmeye başlaması öyle aniden olmadı zira ben bir çiçek değilim ve olmaya da niyetim yok, zaten eğer bir gün mezarımı ziyaret ederseniz üstünde sadece kurumuş toprak göreceksiniz.

kötülüğün büyümeye başladığını ilk anladığım gün amaçsızca sokaklarda dolaşıp edebi edebi etrafa bakıp yazacak bir şeyler arıyordum çünkü ben yeteneksiz bir yazarım ve hayal gücüm o kadar zayıf ki etrafı izleyip öykü toplamaktan başka bir yöntem bilmiyorum. o anda beyaz bir araba 50 metre ötemde durdu ve arabadan kıvırcık saçlı su gibi bir kız indi. arabadaki adamla birbirlerine bağırdılar bir süre sonra arabadaki adam kızı saçlarından yakalayıp zorla arabaya sokmaya çalıştı. kimse müdahale etmedi elbette. neden sonra bir adam arabaya doğru yürüdü ve kızı kurtarmaya çalıştı ancak arabadaki adam “ namus meselesi” deyince ateşe değmiş gibi geri çekildi. arabadaki adam artık arabada olan kıvırcık saçlı kızla birlikte uzaklaştı gitti. ben bir şey yapmadım, üzüldüm elbette ama hiçbir şey yapmadım, birisi bir şey yapsın diye bekledim ama hareket bile etmedim. sonra da bu olayı unutmaya ve yazacak bir şeyler bulmaya çalışmaya devam ettim.

o gün eve gittiğimde tuhaf bir şekilde artık boyumun eskisi kadar uzun olmadığını fark ettim, en az beş santim kısaltmıştım. tuhaftı ama gerçekti de aynı zamanda.

ertesi gün yine öykü dilenciliğine çıktığımda benden daha düşkün bir durumda olan bir dilenci ile karşılaştım. aslında karşılaşmadık. ben onun her zaman oturduğu yerden geçerken göz göze geldik. sadaka verme konusunda çok tecrübeli olmadığım için elimi cebime atıp ne kadar param var diye baktım. ben elimi cebime atınca dilenci adamın gözlerinde bir ışık gördüm ama elim cebimde bozukluğa denk gelmeyince sanki amaç para çıkartmak değilmiş gibi elimi cebimde tutup yürümeye devam ettim. ilerideki büfeden sigara alınca büfecinin verdiği bozuklukları cebime koyarken dilencinin umudu geldi aklıma ama kendi kendime muhtemel onun benden zengin olduğunu hatırlatıp yoluma devam ettim, öyle olmadığını bilsem de.

akşam eve geldiğimde yine boyumun kısaldığını gördüm, hem de 7-8 santim kadar. zaten çok uzun boylu değildim, bir de iki günde 10 santimden fazla kısalmak içime bir korku saldı ama aldırmadım. ben, beni oyalayan seslerle o kadar mutluyum ki aldırmam.

sonraki günlerde okul bahçesinden önüme düşen topa vurur gibi yapıp yola kaçmasına müsade ettim, çocukların nefret dolu bakışları eşliğinde. para üstünü yanlış veren marketçi kadar dalgınmış gibi davrandım, sigara izmaritini çöp kutusu bulamamış gibi yaparak mazgala doğru attım ama yeteneksiz olduğum için izmarit sokağa düştü ki bu mazgal daha sonra yine karşıma çıkacaktı. çayı soğuk getiren garsona terslenip çayı geri yolladım, otobüse selam vererek binen amcayı görmezden gelip sahte uykuma devam ettim, telefonum çalınca bağıra bağıra konuştum, kedi köpekle dalaştım, ağaçların dallarını kırıp yapraklarını kopardım ve sonunda üç santimlik bir oluşuma dönüştüm ve az önce adı geçen mazgala düşüp kayboldum bu dünyadan. derler ki o gün bugündür bir köpek gelip o mazgalın başında beklermiş her gün. ya ibret almak için ya da oh olsun demek için.

velhasıl ben bu yüzden öldüm, incelikler yüzünden. dünya halklarının ölme nedeniyle aynı neden aslında ama benim için anlamlı çünkü herkes kendin ölümünü önemser. keşke robert da önemseyip iki satır yazsaydı benim için. yazmadı. şimdi burda onun gelmesini bekliyorum. bir incelik göstermesi gerekirdi bence.
devamını gör...

uyuyamayacak kadar mutlu olmam. uzun zaman sonra, ilk defa...
devamını gör...

çocuklarla diyaloglar, en sevdiğim. benimkisi pek komik değil ama (bkz: teşbih)in güzelliğinden, paylaşmasam eksik hissederdim.

yedi yaşındaki yeğenimle (erkek) güreş yaparken dayanamadım aldım sırtıma döndürmeye başladım. bir yandan kahkahalar atıyor, bir yandan da 'durma teyze, sakın durma' diye çığlık atıyordu. başımız dönüp koltuğa yığılınca şöyle dedi.
-teyze ya anlamıyorum ben 40 kiloyum, sen elli kilosun. beni nasıl kaldırıyorsun? seyit onbaşı mısın sen?
devamını gör...

biraz uzun oldu ama hadi bakalım...
cenaze

mustafa erdem sekiz numaralı ölü evi’nin kapısında nefes almak için durduğunda öğle vakti olmuştu. izmir'de hava son altı senedir olduğu gibi sabit 42 dereceydi ve güneş insanoğlunu yakmaya ant içmişçesine, ışınlarını en yoğun haliyle gönderiyordu. gri saçlarından akan terler buruşmuş yanaklarından aşağı doğru süzüldü. elleri, düşük bel şortunun cebinde, cam kapının önünde dururken, neden binaya "ölü evi" dediklerine anlam vermeye çalıştı. evden başka her şeye benziyordu. iki parçadan oluşan binanın alt kısmı, simsiyah taş kaplıydı. binanın bütünü üç kat yüksekliğindeydi ve tam bir küptü. hiç penceresi olmayan bu kütlenin üzerinde ise bembeyaz göğü yırtmaya çalışan dört adet kule yükseliyordu. bulunduğu geniş, boş, tamamıyla çimen kaplı arazide, garip bir oyuncak parçası gibi duruyordu aslında. ablasının üç dört yaşlarında lego oynarken çekilmiş bir fotoğrafı zihninde canlandı. kendi kendine gülerek binanın kapısını açtı ve içeri girdi. ölüm soğukluğunda ve hiçliğinde gri giriş holün tam ortasında camdan yapılma bir banko duruyordu. arkasında yirmili yaşlarında üçü de sarışın ve bronz tenli görevli, önlerindeki saydam ekranlara bakarak oturuyorlardı. bankoya yanaştı ve "merhaba" dedi. adam gülümseyerek başını kaldırdı " iyi günler, hoş geldiniz. isminiz?
mustafa tek düze bir ses tonuyla ismini söyledi ve "ablam selda erdem'in ölüm törenin üçüncü faslı için gelmiştim," dedi.
görevli suratında kurumsal bir ifadeyle " evet mustafa bey töreniniz için oda hazır. tek başınıza mı geldiniz? kayıtlarımızda annenizin sağ olduğu ve ilk törene katıldığı yazıyor."
"bugün gelmeyecek" dedi mustafa dişlerini sıkarak. "bu yöntemi herkesin kabul etmesini beklemiyorsunuz herhalde" sesi boş duvarlarda emilip gidiyordu. törenin en zor aşamalarından biri. vücudu bu şekilde görmeye dayanamaz. kalp hastası zaten." dedi. bir an önce görevliden uzaklaşmak istiyordu çünkü adamın suratındaki gülümseme bir türlü kaybolmuyordu konuşurken. görevli daha yüksek bir ses tonuyla "anlıyorum. gelmeleri kendileri için iyi olabilirdi aslında. biliyorsunuz, kemiklerin ortaya çıkmasını gözlemlemek, ölümle barışmanın bir aşaması" dedi.
biraz daha dişlerini sıktı ve "bilgilendirme için teşekkür ederim. bu tören uygulamaları geleli henüz iki yıl oldu. eski toprakların bu işe alışamamasını normal karşılarsınız herhalde" dedi sesi sert. cümlesini bitirince ellerini beline koydu. sadece öfkelendiğinde kendinden emin oluyordu mustafa, normalde mülayim bir adamdı. otuz senelik öğretmenlik hayatında sakinliğinden bir gram kaybetmeden altmış yaşına gelmişti. görevlinin sesi biraz olsun silikleşti, "peki daha fazla sizi burada tutmayayım. kısa bir bilgilendirme yapmak zorundayım. odaya girdikten ve kapı kapandıktan sonra yarım saatiniz var içeride. kendinizi iyi hissetmediğinizde ya da çıkmak istediğinizde, kapının sağında yer alan mavi düğmeye basmanız yeterli. girdiğiniz andan itibaren, çıkışınıza kadar tüm süreç sesli ve görüntülü olarak kayıt altında olup tarafınıza gönderilecektir." sonra birileri iğne batırmış gibi ani hareketle ayağa kalktı. mekânın sağ tarafında kara delik misali duran koridoru göstererek “buyurun size kapıya kadar eşlik edeyim. dört numaralı oda ayarlandı," dedi.
mustafa adamın yanında bir dakika daha kalamayacağını anladı ve elini kaldırarak, "hayır, teşekkür ederim. eşlik etmenize gerek yok. bulabilirim odayı," dedi ve koridora geçti spor ayakkabıları yumuşak olmasına rağmen sert adımları sert zeminin üzerinde deliyordu havayı. otomatik ışıklar tek tek yanmaya başladı. giriş holü ne kadar griyse burası da o kadar başkaydı. zemin, tavan, duvarlar gökyüzünün en parlak mavisine boyanmış. havada boşlukta yürüyormuşsun hissi uyandırıyordu. sağlı sollu ayna kaplı kapıların yanından geçerken mustafa göz uncuyla kendi yansımasına baktı. aynaların üzerinde kumlamadan yapılmış oda numaraları parıldıyordu. dört numaralı odanın kapısına geldiğinde durdu. kendi görüntüsü karşısında her zaman yaptığı gibi, burnunun üzerindeki küçük siyah noktaları kontrol etti. alnındaki derin kırışıklıkları yokladı. son olarak parıldayan gri saçlarında ellerini gezdirdi. yoğun sigara içmekten acıyan ciğerlerine bir derin nefes daha çekti ve kapının yanında yer alan retina okuyucusuna gözünü yanaştırdı. tiz bir onaylanma sesinden sonra, ayna kapı sessizce odanın içerisine doğru açıldı. ağır bir lavanta kokusu gözlerini yaktı birden. ablasının en sevdiği kokuydu. ölü evleri, ilk kayıtta vefat eden kişi hakkında verilen bilgiler doğrultusunda düzenliyordu törenleri. üç hafta önce ablasının bedenini buraya getirdiklerinde bir form doldurmuşlardı. en sevdiği renk, en sevdiği yemek, en sevdiği koku ve daha birçok kişisel bilgiyi bir tablete girip görevlilere teslim etmişlerdi. “bugün demek ki kokuyu ön planda tutacaklar,” dedi mustafa kendi kendine ve odaya girdi. penceresiz odanın zemini ahşap kaplıydı. hafif gıcırdıyordu spor ayakkabılarıyla bastıkça. ikinci fasıl töreni altı numaralı odada yapmışlardı ve orada tek bir pencere yer alıyordu, dışarıya çimenliğe bakan. keşke bu oda da olsa diye geçirdi içinden. ihtiyaç olmamasına rağmen duvarlarda perdeler asılıydı rengarenk kumaşlardan yapılmış. ablası kumaşları ve modayı seviyor diye yazmışlardı. herhalde ondan bu kadar çaputu doldurmuşlardı odaya. odanın tam ortasında, camdan tabutun ineceği yerde mermer kaide duruyordu. kaidenin önünde ise rahat, kırmızı bir kanepe. bu sefer tam bir renk cümbüşüne çevirmişlerdi mekânı. beden ne kadar çürüyorsa renkleri o kadar artıyorlardı aslında. ölü evlerinin genel yaklaşımıydı bu, bir dergide okuduğuna göre. mustafa spor ayakkabılarını çıkardı. çıplak ayaklarıyla bağdaş kurarak koltuğa oturdu ve başını ışıklandırılmış tavana kaldırdı. mermer kaidenin üzerinde tavanda yer alan kapaklar parlak paslanmaz metaldendi. bir piyano, ne acıklı, ne neşeli dansına başladı. sonra tavandaki kapaklardan tok bir ses geldi. selda'nın bedeni cam tabutunun içerisinde yavaş yavaş inmeye başladı. kapakların aralığından mustafa yukarı yükselen beyaz kuleyi ve içerisinde ablasınınki gibi daha onlarca cam tabutu görebiliyordu. tıpkı çok katlı otomatik otoparklarda olduğu gibi beyaz kulelerin içerisinde istifleniyordu tabutlar. cam kabuk kaidenin üzerine hafif bir tıslama sesi yaparak oturdu. mustafa'nın soluk alışı sıklaşmıştı. iki gündür internette bedenin ölümden sonraki geçirdiği fazları araştırıyordu. babasının ölümünde bunların hiçbirine gerek kalmamıştı. klasik biçimde toprağa gömülmüş, kırkı geldiğinde ise annesi dua okutmuştu. ablasının vasiyeti ise oldukça netti. yeni sisteme göre törenlerin yapılmasını istiyordu. ateistler hükümet kurduğundan beri birçok alana el atmışlardı. ölüm ve gömülme de bunlardan biriydi. bu sebeple tüm bu garip yapılar ortaya çıkmıştı. annesi ne kadar karşı çıkarsa çıksın, mustafa vasiyeti yerine getirme konusunda ısrarlıydı. bu sebeple iki gündür araştırıyordu. beden ölümden itibaren yirmi altı aşamadan geçiyordu. kemiklerin gözükmesi yirmi beşinci aşamaydı ve üçüncü haftanın sonunda gözlemlenebiliyordu. ablasının tabutu tam olarak kaidenin üzerine geldiğinde ne ile karşılaşacağının fotoğraflarını görmüştü ama gerçek çok daha çarpıcıydı. cam tabutun tabanında 15 santimlik bir toprak bulunuyordu. onun üzerinde ise, bedenden kalanlar bölük börçük duruyordu. bağırsaklardan yayılan toksinlerin gücü çok kuvvetliydi. ince bir tabaka halinde kemiklerin üzerinde böğürtlen renginde, parçalar halinde etler duruyordu hala. kafatası ise oldukça net biçimde ortaya çıkmıştı. burnu tamamen yok olmuş gözleri erimiş gitmişti. müzik hareketlendi. ince bir saksafon konuştu. ayakları karıncalanmaya başlayan mustafa kalktı ablasından arta kalanların yanına yaklaştı. o sırada duvarların üzerindeki perdeler aralandı ve avuç içi büyüklüğünde projeksiyon cihazları belirdi. müzik iyice hareketlenmişti. kontrbas devreye girmiş, çılgınca söyleniyordu. projeksiyonlar çalışmaya başladı ve ablasının daha önce ölü evine teslim ettikleri fotoğrafları duvarlardaki perdelerde belirmeye başladı. ablası üzgün, mutlu, birilerinin yanında, yalnız, bir dağın tepesinde, denizin dibinde. görüntüler akıp gidiyordu. mustafa önündeki kemik ve et yığınına baktı. tabutun üzerine eğildi ve camı öptü. gözlerinden yaş gelmedi bu sefer. gittiğini biliyordu. burada yatanın maddesel bir dönüşüm olduğunu biliyordu. bir ruhun olmadığını biliyordu. yine de kendini tutamadı ve " umarım dönüştüğün şeyde mutlusundur " dedi yüksek sesle. sonra kırmızı kanepeye tekrar oturdu o sırada telefonu çaldı. annesinin sesi yorgun geliyordu. " ne yaptın yavrum" diye sordu. " iyiyim içerideyim" diye cevap verdi. tek düze ses tonuna geri dönmüştü mustafa. "nasıl durumu?" diye sordu annesi sesindeki korkuyu gizleyemeden. cevabı almak istemiyordu aslında ama merakına yenik düştü her zamanki gibi. " kemikleri gözüktü. " karşı tarafta derin bir sessizliğin ardından telefon kapandı. müzik hala devam ediyordu. bu sefer bir kadın sesi anlamadığı dilde sanki ağlamanın gücünü anlatıyordu. perdelerde görüntülerin geçiş hızları yavaşladı. mustafa artık daha fazla kalmasına gerek olmadığını düşünerek ayna kapıya yanaştı ve düğmeye bastı. bekledi ve kapı bu sefer biraz daha hızlı açıldı. karşısında görevli duruyordu.
" erken çıktınız mustafa bey" dedi parlak beyaz dişlerini gururla göstererek.
" bu kadarı yeterli " diye cevap verdi mustafa. o sırada fark etti spor ayakkabılarından birinin bağcığı bağlanmamıştı.
devamını gör...

"en dibe vurmalisin ki ordan güç alıp yükselebilesiniz" safsatasına inanmamak.
devamını gör...

elim ayağım tutuyor, yatalak değilim, aklım yerinde, başımı sokacak bir yerim var.
devamını gör...

şizofren ve bağımlılardaki ifade bozukluğu, dopamin düzensizliğinin sonucudur.
devamını gör...

cenk'in yalanlarını dinlerken ben;
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

benim en çok dikkatimi çeken şey, saçma sapan başlıkların günlerdir gündem sekmesinde olması.
(bkz: bir kedinin öğrenmesi gereken şeyler)
küfretsem ayıp olacağı için kendimi zor tutuyorum. bu konunun bu kadar uzatılacak nesi var? sözlük diyoruz biyografik tanım bırakıyoruz altı boş kalıyor, bir bilim dalında tanım yaptım yine altı boş. (bkz: cacığı bir üst noktaya taşıyan detaylar)gibi bir başlık vardı. bu bile baya gündem oldu. ya sözlüğün yaş ortalaması düşük, yada zeka seviyesi yerlerde.
devamını gör...

artık doktorlar eve girmediğinden hastane girecek olan evdir. bol bol güneşe çıkmalı, kış aylarında ayda bir devit ampul çakmalı ve o evden kurtulma yöntemleri aranmalıdır.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim