geceye bir söz bırak
"din, para tarafından desteklendiği müddetçe; paranın emrinde olacaktır."
ali şeriati
ali şeriati
devamını gör...
yabancı
tanım romanın analizi olmasından mütevellit ağır derecede spoiler içermektedir.
albert camus'nun 1942 yılında yayınlanan ilk ve en ünlü romanı. sanılanın aksine varoluşçu bir eser değildir, absürt edebiyatının ilk örneklerinden biridir.
okuması gayet kolay olan bir roman olsa da, gerçek anlamda anlaması basit değildir çünkü olan olaylar üzerine birçok farklı bakış açısıyla, birçok farklı çıkarımda bulunmak mümkün.
romandaki en bariz fikir, muhtemelen insanın varoluşunun absürtlüğü. absürt edebiyatının ana fikirlerinden birisi insanın varoluşunun, insan hayatının koşullarının absürtlüğüdür. yani insan, varoluşunu, varoluş koşullarını anlayabilecek kapasitede değildir. bir örnekle açıklarsak: en kolay örnek ölümdür. ölüm, insanın gerçek anlamda kavrayabildiği bir konsept değil. insan, bir taraftan ölümün hiç gelmeyeceğini düşünür, diğer taraftan da bir şekilde sonsuza kadar yaşayacağını düşünür (bkz: din). varoluşun absürtlüğü de bu nokta da giriyor. tek bir insanın varoluşu, hayatı bir bakıma anlamsızdır. bir insanın hayatı sahip olabileceği en önemli şey ve hayat, bir insanın deneyimleyebileceği en uzun olay. ancak tek bir insanın hayatı, bütün dünya (hatta günümüzde evren) ile karşılaştırıldığında anlamsız, ufak. hepimiz birkaç jenerasyona unutulup gitmiş olacağız. bir insanın hayatına yüklediği anlam ile bir insan hayatının evrensel anlamı arasındaki ilişki absürt yani bir tutuşmazlık var.
romanın başkarakteri, meursault da burada işe dahil oluyor. roman, bir ölümle başlayıp bir ölümle bitiyor. kitapın dönüm noktasında ise yine bir ölüm var. lakin meursault, ne annesinin ölümünü, ne öldürdüğü arabın ölümünü, ne de kendi ölümünü ciddiye alıyor. ciddiye almamak tam doğru kelime değil aslına bakarsanız; meursault, kitaptaki bütün ölümlerin karşısında kayıtsız, umursamaz. lakin romandaki üç ölüm de, meursault'nun hayatını derinden etkiliyor. sonuç olarak, romanda insan hayatına iki farklı bakış açısı olduğunu söyleyebiliriz: birincisi, meursault'nun bakış açısı, ki bu insan hayatının doğadaki yerine benzer. meursault, bütün roman boyunca dış etkenlerden çok etkileniyor. annesinin ölümünde, arabı öldürdüğünde ya da mahkeme salonunda havanın sıcaklığı meursault'nun düşünmesine bile engel oluyor. meursault, devamlı dış faktörlerden etkilenen güdülerinin farkında yani meursault, bir bakıma, doğa ve çevre ile harmoni içerisinde. insan hayatına bir diğer bakış açısı ise okuyucunun ve meursault'nun arkadaşlarının olaylara bakış açısı.
iki bakış açısı arasındaki fark nedir diye sorarsanız cevabı aslında tanımın en başında verdim: insanın hayata bakış açısı ile insan hayatının dünyadaki yeri arasında bir tutuşmazlık var. toplum ve doğa birbiri ile zıt düşüyor bir bakıma. lakin yabancı'yı ilk okuduğumdan beri aklımda bir soru var: yabancı kim? bu soruya ilk cevabınız meursault olacaktır. meursault, topluma yabancı. lakin meursault, çevresine yabancı değil, doğaya yabancı değil. aksine, doğanın bir yansıması gibi hareket ediyor. her harekete, hisleri çevresel faktörlerin bir sonucu bir bakıma. diğer taraftan, meursault'nun dışındaki karakterler, toplumun normlarına yabancı olmasalar da, kendi çevrelerine yabancılar. meursault'nun annesinin cenazesinde, annesinin huzurevinden bir arkadaşı da katılır ve bu karaktere, meursault'nun mahkemesi sırasında meursault'nun annesinin cenazesi sırasında ağlayıp ağlamadığı sorulur. adam, cenazede çok ağladığını ve ağlamaktan hiçbir şey göremediğini söyler. bu etki, romanın meursault'nun gözünden anlatılması ile daha da güçlü hale geliyor çünkü meursault'nun gözünden yabancı olan kendisi değil, olamaz da.
aynı zamanda, camus insan hayatının absürtlüğüne de değinmekte. meursault'nun, romanın başından sonuna kadar başına gelen bütün olaylar şans eseri ve kendi içinde mantıklıymış gibi gözükse dahi saçma. meursault'yu cinayete sürükleyen olaylar silsilesi tümüyle şans eseri ve öldürdüğü kişi de kendisiyle hiçbir alakası olmayan biri. hatta meursault'nun gözünde o kadar yabancı ki, ismi bile yok: "arap" denilip geçiliyor. meursault'nun mahkemesi ise tam bir saçmalık. meursault, annesinin cenazesinde nasıl davrandığının üzerine yargılanıyor. işlediği cinayetle hiçbir alakası yok olmamasına rağmen. meursault, bir bakıma iyi bir evlat olarak görülmediği için idama mahkum ediliyor. toplumun normlarına yabancı, oluşu meursault'yu suçlu yapıyor, arabı öldürmesi değil.
albert camus'nun 1942 yılında yayınlanan ilk ve en ünlü romanı. sanılanın aksine varoluşçu bir eser değildir, absürt edebiyatının ilk örneklerinden biridir.
okuması gayet kolay olan bir roman olsa da, gerçek anlamda anlaması basit değildir çünkü olan olaylar üzerine birçok farklı bakış açısıyla, birçok farklı çıkarımda bulunmak mümkün.
romandaki en bariz fikir, muhtemelen insanın varoluşunun absürtlüğü. absürt edebiyatının ana fikirlerinden birisi insanın varoluşunun, insan hayatının koşullarının absürtlüğüdür. yani insan, varoluşunu, varoluş koşullarını anlayabilecek kapasitede değildir. bir örnekle açıklarsak: en kolay örnek ölümdür. ölüm, insanın gerçek anlamda kavrayabildiği bir konsept değil. insan, bir taraftan ölümün hiç gelmeyeceğini düşünür, diğer taraftan da bir şekilde sonsuza kadar yaşayacağını düşünür (bkz: din). varoluşun absürtlüğü de bu nokta da giriyor. tek bir insanın varoluşu, hayatı bir bakıma anlamsızdır. bir insanın hayatı sahip olabileceği en önemli şey ve hayat, bir insanın deneyimleyebileceği en uzun olay. ancak tek bir insanın hayatı, bütün dünya (hatta günümüzde evren) ile karşılaştırıldığında anlamsız, ufak. hepimiz birkaç jenerasyona unutulup gitmiş olacağız. bir insanın hayatına yüklediği anlam ile bir insan hayatının evrensel anlamı arasındaki ilişki absürt yani bir tutuşmazlık var.
romanın başkarakteri, meursault da burada işe dahil oluyor. roman, bir ölümle başlayıp bir ölümle bitiyor. kitapın dönüm noktasında ise yine bir ölüm var. lakin meursault, ne annesinin ölümünü, ne öldürdüğü arabın ölümünü, ne de kendi ölümünü ciddiye alıyor. ciddiye almamak tam doğru kelime değil aslına bakarsanız; meursault, kitaptaki bütün ölümlerin karşısında kayıtsız, umursamaz. lakin romandaki üç ölüm de, meursault'nun hayatını derinden etkiliyor. sonuç olarak, romanda insan hayatına iki farklı bakış açısı olduğunu söyleyebiliriz: birincisi, meursault'nun bakış açısı, ki bu insan hayatının doğadaki yerine benzer. meursault, bütün roman boyunca dış etkenlerden çok etkileniyor. annesinin ölümünde, arabı öldürdüğünde ya da mahkeme salonunda havanın sıcaklığı meursault'nun düşünmesine bile engel oluyor. meursault, devamlı dış faktörlerden etkilenen güdülerinin farkında yani meursault, bir bakıma, doğa ve çevre ile harmoni içerisinde. insan hayatına bir diğer bakış açısı ise okuyucunun ve meursault'nun arkadaşlarının olaylara bakış açısı.
iki bakış açısı arasındaki fark nedir diye sorarsanız cevabı aslında tanımın en başında verdim: insanın hayata bakış açısı ile insan hayatının dünyadaki yeri arasında bir tutuşmazlık var. toplum ve doğa birbiri ile zıt düşüyor bir bakıma. lakin yabancı'yı ilk okuduğumdan beri aklımda bir soru var: yabancı kim? bu soruya ilk cevabınız meursault olacaktır. meursault, topluma yabancı. lakin meursault, çevresine yabancı değil, doğaya yabancı değil. aksine, doğanın bir yansıması gibi hareket ediyor. her harekete, hisleri çevresel faktörlerin bir sonucu bir bakıma. diğer taraftan, meursault'nun dışındaki karakterler, toplumun normlarına yabancı olmasalar da, kendi çevrelerine yabancılar. meursault'nun annesinin cenazesinde, annesinin huzurevinden bir arkadaşı da katılır ve bu karaktere, meursault'nun mahkemesi sırasında meursault'nun annesinin cenazesi sırasında ağlayıp ağlamadığı sorulur. adam, cenazede çok ağladığını ve ağlamaktan hiçbir şey göremediğini söyler. bu etki, romanın meursault'nun gözünden anlatılması ile daha da güçlü hale geliyor çünkü meursault'nun gözünden yabancı olan kendisi değil, olamaz da.
aynı zamanda, camus insan hayatının absürtlüğüne de değinmekte. meursault'nun, romanın başından sonuna kadar başına gelen bütün olaylar şans eseri ve kendi içinde mantıklıymış gibi gözükse dahi saçma. meursault'yu cinayete sürükleyen olaylar silsilesi tümüyle şans eseri ve öldürdüğü kişi de kendisiyle hiçbir alakası olmayan biri. hatta meursault'nun gözünde o kadar yabancı ki, ismi bile yok: "arap" denilip geçiliyor. meursault'nun mahkemesi ise tam bir saçmalık. meursault, annesinin cenazesinde nasıl davrandığının üzerine yargılanıyor. işlediği cinayetle hiçbir alakası yok olmamasına rağmen. meursault, bir bakıma iyi bir evlat olarak görülmediği için idama mahkum ediliyor. toplumun normlarına yabancı, oluşu meursault'yu suçlu yapıyor, arabı öldürmesi değil.
devamını gör...
dünya küçüldü türkiye büyüdü
biraz önce a haber'de görüp kendi kendime türkiye'de yaşamıyorum herhalde ben dememe sebep olan bir haber.
devamını gör...
ırak'ta 3 penisle doğan çocuk
(bkz: rendroy)
devamını gör...
öğrenci yurdunda kalmanın insana kazandırdıkları
diplomasi, sabır ve tartışma adabı*
devamını gör...
azerilerin kürt olma olasılığı
fars şovenizminin, safi fars ulusu yaratma projesinin "azeri" kelimesini yaratmada payı büyüktür.
böyle bir iddianın dahi var olabilmesi için ortaya koyacağınız her kaynağın farklı amaçlar doğrultusunda ortaya atıldığını söyleyebilirim. velhasıl kelam azeri değil azerbaycan türk'ü, azerice değil azerbaycan türkçe'si.
böyle bir iddianın dahi var olabilmesi için ortaya koyacağınız her kaynağın farklı amaçlar doğrultusunda ortaya atıldığını söyleyebilirim. velhasıl kelam azeri değil azerbaycan türk'ü, azerice değil azerbaycan türkçe'si.
devamını gör...
sabır otu
(bkz: halikarnas balıkçısı) mavi sürgünü #479160 sabırlık otu ile başlar:
‘ sabırlık vardır, güneşin ateş yağdırdığı iklimlerde biter.anasının memesini tutan yavru gibi toprakları kavrayan köklerinden uçları süngülü dik yapraklarını salar. cehennemde yanan ifrit gibi on yıl alevlerde yavaş yavaş büyür ve güneşte parlayan bitkisel bir anıt olur.on yıllarca aldığı ışıkla sıcaklığı, bir kıymığını bile alıkoymadan yeni bir kılıkta yine yaratılışa verir. böylelikle en yalın tanımıyla iyi insana benzer: hayattan aldığını, yine fazlasıyla gene yaşama verir. ‘

sabırlık otu (agave ) çoğunlukla aloe vera ile karıştırılan bir çöl bitkisidir, yazarın da anlattığı gibi çok sıcak iklimleri tercih eder. meksika’da çöllerde sıkça rastlanan agave, unesco dünya mirası listesinde yer alır. mavi olan türü tekila yapımında ; bazı türleri de dokumacılık, gıda sektörü, eczacılık ve kozmetikte kullanılır. bir hasır ya da halat , karamelli bal tadında bir şurup ya da bir ilaç olarak insanlığa yararı dokunur.
on onbeş yıldan sonra çiçek açabildiği için sabırlık otu adını alır. bazı kaynaklara göre altmış ila yüz yıl kadar yaşamaktadır, bu ona yüzyıl bitkisi denmesine de yol açar. çiçek açmasından sonra, belki de tüm enerjisini bu uzun ve gösterişli ürüne harcadığından ölür. çiçeklerinin güney kıyılarında dekorasyon amaçlı olarak kullanıldığını son zamanlarda görüyoruz.

not: ülkemizde sürmekte olan yangınlarda ağaçlar gibi, diğer bitkiler gibi sabır otları da yanıp tutuştu. ’insan’ elinde doğanın yok oluşunu çaresizce izlemek çok kötü. sabır isteyen bu bitkinin çiçeği, bir çamın ulu gövdesi, ağacı ev yapmış kuşun yumurtadan çıkan yavruları, orman toprağına sığınmış binlerce hayvan küller halinde havaya, suya toprağa karışıyor şimdi.
insanlığımızı, vicdanımızı yoklamak ; neyi yanlış yaptığımızı sorgulatmak için derimize nüfuz ediyor şimdi. kabaağaçlı' nın iyi insana benzettiği bu ot ve niceleri yüreğimizle birlikte yanıyor acı bir kokuyla.
‘ sabırlık vardır, güneşin ateş yağdırdığı iklimlerde biter.anasının memesini tutan yavru gibi toprakları kavrayan köklerinden uçları süngülü dik yapraklarını salar. cehennemde yanan ifrit gibi on yıl alevlerde yavaş yavaş büyür ve güneşte parlayan bitkisel bir anıt olur.on yıllarca aldığı ışıkla sıcaklığı, bir kıymığını bile alıkoymadan yeni bir kılıkta yine yaratılışa verir. böylelikle en yalın tanımıyla iyi insana benzer: hayattan aldığını, yine fazlasıyla gene yaşama verir. ‘

sabırlık otu (agave ) çoğunlukla aloe vera ile karıştırılan bir çöl bitkisidir, yazarın da anlattığı gibi çok sıcak iklimleri tercih eder. meksika’da çöllerde sıkça rastlanan agave, unesco dünya mirası listesinde yer alır. mavi olan türü tekila yapımında ; bazı türleri de dokumacılık, gıda sektörü, eczacılık ve kozmetikte kullanılır. bir hasır ya da halat , karamelli bal tadında bir şurup ya da bir ilaç olarak insanlığa yararı dokunur.
on onbeş yıldan sonra çiçek açabildiği için sabırlık otu adını alır. bazı kaynaklara göre altmış ila yüz yıl kadar yaşamaktadır, bu ona yüzyıl bitkisi denmesine de yol açar. çiçek açmasından sonra, belki de tüm enerjisini bu uzun ve gösterişli ürüne harcadığından ölür. çiçeklerinin güney kıyılarında dekorasyon amaçlı olarak kullanıldığını son zamanlarda görüyoruz.

not: ülkemizde sürmekte olan yangınlarda ağaçlar gibi, diğer bitkiler gibi sabır otları da yanıp tutuştu. ’insan’ elinde doğanın yok oluşunu çaresizce izlemek çok kötü. sabır isteyen bu bitkinin çiçeği, bir çamın ulu gövdesi, ağacı ev yapmış kuşun yumurtadan çıkan yavruları, orman toprağına sığınmış binlerce hayvan küller halinde havaya, suya toprağa karışıyor şimdi.
insanlığımızı, vicdanımızı yoklamak ; neyi yanlış yaptığımızı sorgulatmak için derimize nüfuz ediyor şimdi. kabaağaçlı' nın iyi insana benzettiği bu ot ve niceleri yüreğimizle birlikte yanıyor acı bir kokuyla.
devamını gör...
dünyanın en güzel kadını olduğu düşünülen kadınlar
devamını gör...
insanı yoran şeyler
aşırı düşünmek
aşırı ayrıntı düşünmek
insanlar
akrabalar
aşırı ayrıntı düşünmek
insanlar
akrabalar
devamını gör...
günlüğü yakmak
zeki müren'in bir buhran sırasında yapıp, ardından pişman olduğu eylem. o dönem, ev arkadaşına: ben neden günlüğümü yaktım? diye sorar... arkadaşı ise; çok engel olmaya çalıştım ama mani olamadım, diye yanıtlar. bunun üzerine zeki müren, pişmanlığını dile getirir... keşke yakmasaydım diye hayıflanır. fakat iş işten çoktan geçmiştir...
kim bilir yakmasaydı neler neler okuyacaktık...
kim bilir yakmasaydı neler neler okuyacaktık...
devamını gör...
kuddas ekmeği
son akşam yemeğinde isa’nın benim etimdir diyerek havarilerine ikram ettiği ekmektir. isa ayrıca benim kanımdır diyerek kuddas ekmeğini daha iyi yutabilsinler diye havarilerine şarap da ikram etmiştir.
yemek güzel hoş devam eder, herkes masadaki yemeklerin tadını çıkarırken isa biraz huzursuzdur. masada bulunan fasulye yahnisi, kuzu eti, zeytin, acı otlar, balık sosu, mayasız ekmek, hurma ve aromalı şaraba zar zor elini süren isa birden aranızdan biri bana ihanet edecek deyince herkesin yemeği boğazında kalır.
yehuda ne şarabı ne kuddas ekmeğini önemser o an ve asla ihanet etmeyeceğini söyler. isa ise sen sabaha kalmaz üç kere beni inkar edersin der. olurdu olmazdı derken gerçekten de isa haklı çıkar ve yehuda isa’ya ihanet eder.
bu gece yaşananların hatrına ekmek ve şarap ayni düzenler bir kısım hristiyan kiliseleri. hepsinde aynı mantık yürütülse de uygulamada farklar olabilir. bu ayninin düzenlenme sıklığı kiliseden kiliseye değişmektedir. bu ayinde kullanılan ekmek isa’nın etini ve şarap da isa’nın kanını simgeler, tıpkı son akşam yemeğinde isa’nın havarilerine söylediği gibi.
yemek güzel hoş devam eder, herkes masadaki yemeklerin tadını çıkarırken isa biraz huzursuzdur. masada bulunan fasulye yahnisi, kuzu eti, zeytin, acı otlar, balık sosu, mayasız ekmek, hurma ve aromalı şaraba zar zor elini süren isa birden aranızdan biri bana ihanet edecek deyince herkesin yemeği boğazında kalır.
yehuda ne şarabı ne kuddas ekmeğini önemser o an ve asla ihanet etmeyeceğini söyler. isa ise sen sabaha kalmaz üç kere beni inkar edersin der. olurdu olmazdı derken gerçekten de isa haklı çıkar ve yehuda isa’ya ihanet eder.
bu gece yaşananların hatrına ekmek ve şarap ayni düzenler bir kısım hristiyan kiliseleri. hepsinde aynı mantık yürütülse de uygulamada farklar olabilir. bu ayninin düzenlenme sıklığı kiliseden kiliseye değişmektedir. bu ayinde kullanılan ekmek isa’nın etini ve şarap da isa’nın kanını simgeler, tıpkı son akşam yemeğinde isa’nın havarilerine söylediği gibi.
devamını gör...
maçın zor geçeceğini bilmiyordum özür dilerim
dostum, güzel insan , ben ,kendisine kardeşim diyebilecek kadar samimi bulduğum yazar.
tanımlarını akıcı ve tam isabet buluyorum, yazmaya devam maç ne kadar zor geçer se geçsin.
tanımlarını akıcı ve tam isabet buluyorum, yazmaya devam maç ne kadar zor geçer se geçsin.
devamını gör...
fırat yılmaz çakıroğlu
çözüm süreci denilen şerefsizlik ve pespayelik döneminin kurbanlarından birisi olan yiğit bir vatan evladı ve gerçek atatürkçülerden birisi.
üniversiteye okumak yerine pkk propagandası yapmaya gelen kancık vatan hainleri tarafından önce bıçaklanarak öldürüldü, sonra da arkasından iftiralar atılarak katli meşrulaştırılmaya çalışıldı.
ama bizim gibi vatan evlatları var olduğu sürece yüce türk milleti bunların yalanlarına asla kanmayacaktır.
üniversiteye okumak yerine pkk propagandası yapmaya gelen kancık vatan hainleri tarafından önce bıçaklanarak öldürüldü, sonra da arkasından iftiralar atılarak katli meşrulaştırılmaya çalışıldı.
ama bizim gibi vatan evlatları var olduğu sürece yüce türk milleti bunların yalanlarına asla kanmayacaktır.
devamını gör...
adile naşit
aramızdan ayrılalı 33 yıl olan yeri dolmaz oyuncu.
devamını gör...
cowgirl
(bkz: şöyle koyayım böyle koyayım) ahaha çok keyifli ulan.
seks pozisyonudur.
seks pozisyonudur.
devamını gör...
epiktetos
kölelikten filozofluğa uzanan bir hikâyesi var.
epiktetos, yaşadığı tüm zorluklara rağmen, pozitif olmayı, kişinin kendi kontrol alanı dışında gerçekleşen şeylerden dolayı kendini kahretmemesi gerektiğini öğütler.
ayrıca marcus aurelius'un da hocasıdır.
amerikalı savaş pilotu james stockdale, kuzey vietnam'da savaşırken uçağı vuruluyor ve esir düşüyor.
hücrede tek başına 4 yıl toplamda 8 yıl kalıyor.
bu süre zarfında çok sayıda işkenceye maruz kalıyor ama onunla birlikte olan çoğu arkadaşı hayatta kalmayı başaramazken o başarıyor.
ve bunu da üniversitedeyken aldığı bir derste öğrendiği "epiktetos öğretileri"ne bağlıyor.
epiktetos, yaşadığı tüm zorluklara rağmen, pozitif olmayı, kişinin kendi kontrol alanı dışında gerçekleşen şeylerden dolayı kendini kahretmemesi gerektiğini öğütler.
ayrıca marcus aurelius'un da hocasıdır.
amerikalı savaş pilotu james stockdale, kuzey vietnam'da savaşırken uçağı vuruluyor ve esir düşüyor.
hücrede tek başına 4 yıl toplamda 8 yıl kalıyor.
bu süre zarfında çok sayıda işkenceye maruz kalıyor ama onunla birlikte olan çoğu arkadaşı hayatta kalmayı başaramazken o başarıyor.
ve bunu da üniversitedeyken aldığı bir derste öğrendiği "epiktetos öğretileri"ne bağlıyor.
devamını gör...
geçmişten günümüze türkiye'de anayasal süreç
bence ek olarak; bülent tanör'ün "osmanlı türk anayasal gelişmeleri" ve "iki anayasa" kitapları da temin edilip okunmalıdır.
hatta "anayasal gelişme tezleri" bu iki kitap okunduktan sonra okunmalıdır zira öncelikle tarihsel gelişim süreci "osmanlı türk anayasal gelişmeleri" kitabında gayet güzel anlatılır.
"iki anayasa" ise 61 ve 82 anayasalarının mukayesesi üzerine kuruludur lakin bu anayasalara karşı verilen toplumsal ve siyasi refleksleri de gayet güzel anlatır.
zaten "anayasal gelişme tezleri" sonradan derlenmiş bir eserdir ve bu ikisinden sonra okursanız daha tamamlayıcı bir nitelik arz eder diye düşünüyorum.
tabi şu ķısım önemli; bülent tanör hocanın dili ve anlatımı durudur. hukukçu olmayanların anayasal gelişim süreçlerini hem hukuki hem toplumsal yönden idraki açısından, bir anayasa profesörünün gözünden okuması şanstır. sürekli bir kavram bombardımanı altında kalmazsınız. işin teknik boyutu sizi yıpratmaz. misal iki anayasa kitabında nükteli bir anlatımı vardır ki, bu seyrek bulabileceğiniz bir güzelliktir.
bülent hoca çok önemli bir değerdi, ona reva görülenler ise başka bir başlığın konusu.
hatta "anayasal gelişme tezleri" bu iki kitap okunduktan sonra okunmalıdır zira öncelikle tarihsel gelişim süreci "osmanlı türk anayasal gelişmeleri" kitabında gayet güzel anlatılır.
"iki anayasa" ise 61 ve 82 anayasalarının mukayesesi üzerine kuruludur lakin bu anayasalara karşı verilen toplumsal ve siyasi refleksleri de gayet güzel anlatır.
zaten "anayasal gelişme tezleri" sonradan derlenmiş bir eserdir ve bu ikisinden sonra okursanız daha tamamlayıcı bir nitelik arz eder diye düşünüyorum.
tabi şu ķısım önemli; bülent tanör hocanın dili ve anlatımı durudur. hukukçu olmayanların anayasal gelişim süreçlerini hem hukuki hem toplumsal yönden idraki açısından, bir anayasa profesörünün gözünden okuması şanstır. sürekli bir kavram bombardımanı altında kalmazsınız. işin teknik boyutu sizi yıpratmaz. misal iki anayasa kitabında nükteli bir anlatımı vardır ki, bu seyrek bulabileceğiniz bir güzelliktir.
bülent hoca çok önemli bir değerdi, ona reva görülenler ise başka bir başlığın konusu.
devamını gör...
gomercan ile o gemi radyo programı
hemşehrimi (hatta aynı ilçeden) tebrik ediyorum. bir ricam olacak ondan, muhlis berberoğlu hakkında biraz bilgilendirme yaparsa sevinirim, lakin bilinecek, el üstünde tutulması gereken bir cevher yetişiyor.
ha birde tavsiye; programa, kendi gibi türkülere aşina bir partner alsın, karşılıklı yorumlar çok daha bilgilendirici ve eğlenceli olur.
ha birde tavsiye; programa, kendi gibi türkülere aşina bir partner alsın, karşılıklı yorumlar çok daha bilgilendirici ve eğlenceli olur.
devamını gör...

