pratik bilgiler
soğutmak istediğiniz meşrubat vb. şişe veya kutusunu ıslatılmış kağıt havlu veya peçeteye sarıp derin dondurucuya koyarsanız normalden çok daha hızlı soğutabilirsiniz.
devamını gör...
chick lit
chick lit: chicken literature: piliç edebiyatı
bir tür edebi akımdır. bu türde ciddi, can sıkıcı problemlerden uzak, genç yaştaki kadın karakterler ana kahramandır. bu kadınların alışveriş, aşk, cinsellik, ilişki, güzellik, kilo, erkekler gibi konular dışında bir dertleri yoktur. genellikle edebi kaygı taşımayan akıcı kitaplardır. okuyucuya, keyifli vakit geçirmek dışında bir vaatleri bulunmaz.
en çok okunan türlerden biridir. okuyucuyu yormaz. karamsarlık içeren ögeler neredeyse yoktur, olsa da gerçek hayattan kopuktur. bir rujunu kaybetmesi, yolda yürürken üzerine sıçrayan çamur bu karakterlerin başına gelen en kötü şeyler olabilir.
kitap isimleri birbirinin kopyası gibi, kapakları ise hediye paketinden farksız bir şekilde rengarenk ve alabildiğine süslenmiştir.
bir tür edebi akımdır. bu türde ciddi, can sıkıcı problemlerden uzak, genç yaştaki kadın karakterler ana kahramandır. bu kadınların alışveriş, aşk, cinsellik, ilişki, güzellik, kilo, erkekler gibi konular dışında bir dertleri yoktur. genellikle edebi kaygı taşımayan akıcı kitaplardır. okuyucuya, keyifli vakit geçirmek dışında bir vaatleri bulunmaz.
en çok okunan türlerden biridir. okuyucuyu yormaz. karamsarlık içeren ögeler neredeyse yoktur, olsa da gerçek hayattan kopuktur. bir rujunu kaybetmesi, yolda yürürken üzerine sıçrayan çamur bu karakterlerin başına gelen en kötü şeyler olabilir.
kitap isimleri birbirinin kopyası gibi, kapakları ise hediye paketinden farksız bir şekilde rengarenk ve alabildiğine süslenmiştir.
devamını gör...
insan ömrü
gelişen teknoloji ve kalitesi artan hayat şartları sayesinde (ortadoğu ve afrika halkları; n'olur kusuruma bakmayın. tanımı farklı bir yere bağlama niyetindeyim.) insan ömrü ortalama 60 yıla dayanmış durumda.
bakmayın siz; bugünlerde 80’e merdiven dayayan insanlar artmaya başlasa da, 60 ortalamasını henüz 70’lere çekme başarısını gösterebilmiş değiller. ortaçağ'da bu ortalama 40 civarındaydı. hal böyleyken 71 yaşında vefat eden kanuni’ye kaplumbağa yakıştırmasını yapan yakışıksız bir osmanlı var mıydı, bunu hiç bilemeyiz. aç parantez, hastalıkların tanınmamasından dolayı eski dönemlerde vefat eden kimselere yakıştırılan ölüm sebebi de matrak gibi mi ne?! ortaçağ'da apandisidinin patladığını düşünsene... hekimler karnı ağrıdı öldü. ecel geldi cihane, karın ağrısı bahane diyorlar... dişin ağrısa, uyuşturucu yok. uyuşturucunun olmamasına razısın diyelim, adam gibi gırgır yok; zamanda yolculuk yapıp zaman makinesini bozsan ve dişini çürütsen, sesinin antipatikliğini sevdiğimin gırgırı diyeceğin gırgır yok. hijyen sağlığı da yok. misal tuvalete girip, işin final sahnesinde tuvalet kağıdının olmadığını farkettiğinde, ahas ..tir! serzenişinin akabinde, cebinde jenerik ismiyle selpak mendil varsa, o mendili katlarından ayırmak suretiyle işini görmen de mümkün değil ortaçağ'da... bırak tuvaleti, bakkala gitsen de yok tuvalet kağıdı.
öyle bir dönem ortaçağ. ortalama insan ömrü 40 yıl olduğundan, yarısı kadar bir yaşa eriştiğinde, zart diye kral yapıveriyorlar adamı. 20 yaşında... o ergenlikle de sağa sola saldırıyorsun; vay anam dünya imparatorluğu kuracam, asarım keserim diye...
bugün gelişmiş ülkeler, insan ömrünü 80 yıl kabul etmekteler. bunun da yarısı 40... yani ülke yöneticiliği için 40 yaşından itibaren hazırsınız demektir. ortaçağdaki 40/2 misali... çağımızda 20 yaş, ülke yöneticiliği için toy kabul ediliyor. gerçi buna hevesli gençler var. ve fakat polisler bu durumu hoş karşılamıyorlar. siyaseten yöneticilik için alt sınır 40. yani 40 yaş olgunluk yaşı kabul ediliyor günümüzde. 39 olmaz. aynen lise müfredatı gibi. lise 2’deyken türev, integral öğretmezler adama. türev ve integral öğrenmek için beyninin 365 gün daha gelişmesi gerekir.
geçiyorum... bilimadamları, insan ömrünün aslında 150 yıl olduğunu iddia ediyorlar. hani her hayvanın ortalama yaşı vardır ya... karga 150 yıl yaşar diyorlar, hakikaten de hayvan 150 yıl yaşıyor. kaplumbağa 300 yıl diyorlar, nasıl şahit olunduysa, gerçekten de 300 yıl yaşıyor. nasıl şahit olunduysa diyorum çünkü insan ömrünün buna şahit olması imkansız. demek ki atalarımız, evlatlarına vasiyette bulunmuşlar:
ata – samet...
samet – buyur baba?
ata – ben 35 saydım...
samet – af buyur baba?
ata – tosbaayı diyorum... 35 saydım... sen üstüne ekle, çocuğun da kaldığı yerden devam etsin. ölürken tembihlersin.
ölmeden tembihlese daha rahat olmaz mı?! neyse...
insan ömrünün kısalmasının sebebi, binlerce yıldır yapılan savaşlara, kıtlıklara vs bağlanıyor. kaplumbağa ise 300 yıl yaşıyor. karga 150 yıl... çünkü hayvanlar savaşmamış. tez antitez... hayvanlar insan gibi yaşamış, insanlar hayvan gibi... bilimadamları 150 diye tutturuyorlar şimdi. yani ey sözlük yazarı, hayatta karıncayı bile incitmeyen bir insan olarak 70’inde ölecek olursan, bunun suçu atalarına ait. sen geçmişten ömrü kısalt, sonra da tarancı’nın 35 yaş şiirini 70 olarak revize etmek varken, torunlara miras olarak bıraka bıraka deyimle atasözü arası bir ifade bırak:
-yaş 70, iş bitmiş!
insan ömrü bugün -tekrar etmekte fayda var, gelişmiş ülkeler için konuşuyoruz- 80 yıl ve yarısı, iktidara gelmek için yeterli. bu uzunluk ortaçağ’da olsaydı, şüphesiz 20 yaşındaki krallar iktidara geçmeyecekti; henüz çocuk görüldüklerinden. bugünkü ömrün dörtte biri 20 yaş...
sadede gelelim. acaba, gelecekte bilimadamları insan ömrünü 150 yıla çıkarmayı başarabilirlerse, bugünkü 40 yaş insanları da çocuk olarak görülürler mi? o zaman iktidar yaşı, 150/2=75 gibi bir rakam olacak. 75 yaşındaki bir insan, dünyaya zarar verir mi?
hitler iktidara 75 yaşında gelseydi, dünya savaşı çıkarır mıydı diye somutlaştıralım düşüncemizi böyle gereksiz şeylere kafa yorana kadar, kendi işlerine yoğunlaş refleksini verecek 36-42 ve 26-45 toplumuna önlem olarak.
ya da daha da genelleşelim, türk kahramanlar da gençti, onlara dil mi uzatıyosun? stresinden uzaklaştıralım toplumumuzu.
insan ömrü 150 yıl olsaydı, savaş icat olunur muydu?
peki olayı savaş boyutundan çıkaralım.
insan ömrü 150 yıl olsaydı, istanbul taksim’de bulunan ve akm kısa adıyla bilinen atatürk kültür merkezi, yenileme bahanesiyle kapatılıp, tek çivi bile çakılmadan bekletilir miydi 2021 yılına kadar?
insan ömrü 150 yıl olsaydı, yine istanbul sıraselviler’de bulunan devlet tiyatroları taksim sahnesi yıkılıp yerine ''kültür ve alışveriş merkezi'' illüzyonu altında bina yapımına girişilir miydi?
insan ömrü 150 yıl olsaydı, özel tiyatroların batması için resmi makamlar tarafından her türlü rezillik yapılır mıydı?
insan ömrü 150 yıl olsaydı, otel yapacağız diye denize nazır ege akdeniz sahil şeridi yakılır mıydı?
tabii yaş ilerledikçe yeni hastalıklar da ortaya çıkabiliyor. mesela istisnalar kaideyi bozmaz, kanser hastalığı 50 yaş ve üzerinde ortaya çıkıyor. ya da 60’ın üzerinde alzheimer... ruh sağlığı da katılabilir bu hesaba.
insan ömrü 150 yıla çıkarsa, belki de 100 yaşında bambaşka hastalıklarla tanışacak insanoğlu. belki iktidardakilerin savaş çığırtkanlığı sebebi, beybülans hastalığı olacak. beybülans ne bildiniz? beyin türbülansı... yani beyinsel hava boşluğu.
yine de umut güzel şey. insan ömrü 150 yıla uzadığında değişebilecek şeyleri düşünmek güzel. şu an bilim bunu uzatamıyorsa, elimizden geldiği kadar bilime yardımcı olalım. misal yoğurt ömrü uzatır derler, güneş yanıklarına sürene kadar günde 1 kaşık yoğurt yiyelim. 5 yıl uzatsak çorbada tuzdur.
bakmayın siz; bugünlerde 80’e merdiven dayayan insanlar artmaya başlasa da, 60 ortalamasını henüz 70’lere çekme başarısını gösterebilmiş değiller. ortaçağ'da bu ortalama 40 civarındaydı. hal böyleyken 71 yaşında vefat eden kanuni’ye kaplumbağa yakıştırmasını yapan yakışıksız bir osmanlı var mıydı, bunu hiç bilemeyiz. aç parantez, hastalıkların tanınmamasından dolayı eski dönemlerde vefat eden kimselere yakıştırılan ölüm sebebi de matrak gibi mi ne?! ortaçağ'da apandisidinin patladığını düşünsene... hekimler karnı ağrıdı öldü. ecel geldi cihane, karın ağrısı bahane diyorlar... dişin ağrısa, uyuşturucu yok. uyuşturucunun olmamasına razısın diyelim, adam gibi gırgır yok; zamanda yolculuk yapıp zaman makinesini bozsan ve dişini çürütsen, sesinin antipatikliğini sevdiğimin gırgırı diyeceğin gırgır yok. hijyen sağlığı da yok. misal tuvalete girip, işin final sahnesinde tuvalet kağıdının olmadığını farkettiğinde, ahas ..tir! serzenişinin akabinde, cebinde jenerik ismiyle selpak mendil varsa, o mendili katlarından ayırmak suretiyle işini görmen de mümkün değil ortaçağ'da... bırak tuvaleti, bakkala gitsen de yok tuvalet kağıdı.
öyle bir dönem ortaçağ. ortalama insan ömrü 40 yıl olduğundan, yarısı kadar bir yaşa eriştiğinde, zart diye kral yapıveriyorlar adamı. 20 yaşında... o ergenlikle de sağa sola saldırıyorsun; vay anam dünya imparatorluğu kuracam, asarım keserim diye...
bugün gelişmiş ülkeler, insan ömrünü 80 yıl kabul etmekteler. bunun da yarısı 40... yani ülke yöneticiliği için 40 yaşından itibaren hazırsınız demektir. ortaçağdaki 40/2 misali... çağımızda 20 yaş, ülke yöneticiliği için toy kabul ediliyor. gerçi buna hevesli gençler var. ve fakat polisler bu durumu hoş karşılamıyorlar. siyaseten yöneticilik için alt sınır 40. yani 40 yaş olgunluk yaşı kabul ediliyor günümüzde. 39 olmaz. aynen lise müfredatı gibi. lise 2’deyken türev, integral öğretmezler adama. türev ve integral öğrenmek için beyninin 365 gün daha gelişmesi gerekir.
geçiyorum... bilimadamları, insan ömrünün aslında 150 yıl olduğunu iddia ediyorlar. hani her hayvanın ortalama yaşı vardır ya... karga 150 yıl yaşar diyorlar, hakikaten de hayvan 150 yıl yaşıyor. kaplumbağa 300 yıl diyorlar, nasıl şahit olunduysa, gerçekten de 300 yıl yaşıyor. nasıl şahit olunduysa diyorum çünkü insan ömrünün buna şahit olması imkansız. demek ki atalarımız, evlatlarına vasiyette bulunmuşlar:
ata – samet...
samet – buyur baba?
ata – ben 35 saydım...
samet – af buyur baba?
ata – tosbaayı diyorum... 35 saydım... sen üstüne ekle, çocuğun da kaldığı yerden devam etsin. ölürken tembihlersin.
ölmeden tembihlese daha rahat olmaz mı?! neyse...
insan ömrünün kısalmasının sebebi, binlerce yıldır yapılan savaşlara, kıtlıklara vs bağlanıyor. kaplumbağa ise 300 yıl yaşıyor. karga 150 yıl... çünkü hayvanlar savaşmamış. tez antitez... hayvanlar insan gibi yaşamış, insanlar hayvan gibi... bilimadamları 150 diye tutturuyorlar şimdi. yani ey sözlük yazarı, hayatta karıncayı bile incitmeyen bir insan olarak 70’inde ölecek olursan, bunun suçu atalarına ait. sen geçmişten ömrü kısalt, sonra da tarancı’nın 35 yaş şiirini 70 olarak revize etmek varken, torunlara miras olarak bıraka bıraka deyimle atasözü arası bir ifade bırak:
-yaş 70, iş bitmiş!
insan ömrü bugün -tekrar etmekte fayda var, gelişmiş ülkeler için konuşuyoruz- 80 yıl ve yarısı, iktidara gelmek için yeterli. bu uzunluk ortaçağ’da olsaydı, şüphesiz 20 yaşındaki krallar iktidara geçmeyecekti; henüz çocuk görüldüklerinden. bugünkü ömrün dörtte biri 20 yaş...
sadede gelelim. acaba, gelecekte bilimadamları insan ömrünü 150 yıla çıkarmayı başarabilirlerse, bugünkü 40 yaş insanları da çocuk olarak görülürler mi? o zaman iktidar yaşı, 150/2=75 gibi bir rakam olacak. 75 yaşındaki bir insan, dünyaya zarar verir mi?
hitler iktidara 75 yaşında gelseydi, dünya savaşı çıkarır mıydı diye somutlaştıralım düşüncemizi böyle gereksiz şeylere kafa yorana kadar, kendi işlerine yoğunlaş refleksini verecek 36-42 ve 26-45 toplumuna önlem olarak.
ya da daha da genelleşelim, türk kahramanlar da gençti, onlara dil mi uzatıyosun? stresinden uzaklaştıralım toplumumuzu.
insan ömrü 150 yıl olsaydı, savaş icat olunur muydu?
peki olayı savaş boyutundan çıkaralım.
insan ömrü 150 yıl olsaydı, istanbul taksim’de bulunan ve akm kısa adıyla bilinen atatürk kültür merkezi, yenileme bahanesiyle kapatılıp, tek çivi bile çakılmadan bekletilir miydi 2021 yılına kadar?
insan ömrü 150 yıl olsaydı, yine istanbul sıraselviler’de bulunan devlet tiyatroları taksim sahnesi yıkılıp yerine ''kültür ve alışveriş merkezi'' illüzyonu altında bina yapımına girişilir miydi?
insan ömrü 150 yıl olsaydı, özel tiyatroların batması için resmi makamlar tarafından her türlü rezillik yapılır mıydı?
insan ömrü 150 yıl olsaydı, otel yapacağız diye denize nazır ege akdeniz sahil şeridi yakılır mıydı?
tabii yaş ilerledikçe yeni hastalıklar da ortaya çıkabiliyor. mesela istisnalar kaideyi bozmaz, kanser hastalığı 50 yaş ve üzerinde ortaya çıkıyor. ya da 60’ın üzerinde alzheimer... ruh sağlığı da katılabilir bu hesaba.
insan ömrü 150 yıla çıkarsa, belki de 100 yaşında bambaşka hastalıklarla tanışacak insanoğlu. belki iktidardakilerin savaş çığırtkanlığı sebebi, beybülans hastalığı olacak. beybülans ne bildiniz? beyin türbülansı... yani beyinsel hava boşluğu.
yine de umut güzel şey. insan ömrü 150 yıla uzadığında değişebilecek şeyleri düşünmek güzel. şu an bilim bunu uzatamıyorsa, elimizden geldiği kadar bilime yardımcı olalım. misal yoğurt ömrü uzatır derler, güneş yanıklarına sürene kadar günde 1 kaşık yoğurt yiyelim. 5 yıl uzatsak çorbada tuzdur.
devamını gör...
ogün sanlısoy
özlem tekin ile düet yaptıkları "dayanamam" isimli parçası çok güzeldir.
devamını gör...
faydalı mobil uygulamalar
muzei: her gün bir sanat eserini telefonunuza wallpaper yapıyor.
dailyart: her gün yeni bir sanat eseri öğrenmek isteyenler için. bildirim olarak telefonunuza geliyor.
dailyart: her gün yeni bir sanat eseri öğrenmek isteyenler için. bildirim olarak telefonunuza geliyor.
devamını gör...
tanım yazdıktan sonra bildirim bekleyen yazar
hemen hemen her yazardır. o bildirim mutlu ediyor be kardeşim.
hepimiz beğenilme arzusu olan yavşaklarız. yazıklar olsun.
hepimiz beğenilme arzusu olan yavşaklarız. yazıklar olsun.
devamını gör...
martin eden
jack london'ın bence en iyi romanı. bende etkisinin büyük olmasının nedeni okuduğum ilk kitaplardan biri olması ve sonrasında kitap okumaya devam etmemdir. london'ın hayatından mini kesitler de taşıması kitabı daha da güzel hale getirir.
devamını gör...
le dôme
arjantinli yazar ve şair julio cortázar'ın salvo el crepúsculo isimli şiir koleksiyonun bir parçası olan şaheser. bildiğim kadarıyla şairin bu kitaptaki dilimize kazandırılmış olan tek şiiri ne yazık ki. le ceremonia gibi insanın ruhunu tamamen yakıp kavuran bir şiir yerine soluk bir alevi andıran bu ayrılık şiirini çevirmeyi tercih eden çevirmeni kınamakla beraber yine de çok güzel bir şiirdir bu. kitabın bende bulunan baskısında 23. sayfada yer alıyor. şiirin teması tamamen şairin aşk ve gitmek hakkındaki görüşleri ile tutarlı bundan ötürü şiir cortázar'ın bakış açısının oldukça iyi bir yansıması. bana gelince, şiir beni tutup 1950'lerin sonuna çekiştiriyor. montparnasse'da yağmur bastırmış ama ben ıslanma telaşesinden sıyrılmış ellerim ceplerimde yürüyorum yol boyu. şiirin sonunda geçen kahveden, o hak edilmiş ayrılığa şahit olan yerden çıkıp sokağa karışmışım yalnızca. hüsran yok ama rahatlatmamış beni, zaman hiç durmamış; cebimde yalnızca iki üç metelik, adımlarım koşarak geçip giden insanlara çarpmamak için bile duraksamıyor ama nereye yürüdüğümü de bilmiyorum. bu şiirin beni çekip götürdüğü yer şairin de şiirini yazdığı eski montparnasse ve yitip gitmenin karşı konulamaz bir hafifliğe dönüştüğü bir yer.
evrensel kusurluluk kuşkusuna katkıda bulunur
bana kalıt bıraktığın o kırılgan anı
aynalarla kirli tabaklar arasında bir yüz
güneşin ağulandığının, her bir buğday tanesinde
yıkımın silahının ırgalandığının kesinliğine
karşı savunur gelip çatan son saatimizin kırılganlığı
aslında aydınlıkta, sessizlik içinde geçirilmesi gerekmektedir
a la sospecha de imperfección universal contribuye este recuerdo que me legas, una cara entre
espejos y platillos sucios.
a la certidumbre de que el sol está envenenado,
de que en cada grano de trigo se agita el arma de la ruina, aboga la torpeza de nuestra última hora
que debió transcurrir en claro, en un silencio
söylenecek ne kaldıysa kaçınmadan söyleneceği yerde
ama hiç de böyle olmadı ve ayrıldık
tam da hak ettiğimiz gibi
kasvetli leş gibi bir kahve köşesinde
yanımız yöremiz kurtçuklarla sigara izmaritleriyle çevrilmiş
acınası öpücüklerimizi çöken geceye katarak
donde lo que quedaba por decir se dijera sin menguas. pero no fue así, y nos separamos
verdaderamente como lo merecíamos, en un café mugriento, rodeados de larvas y colillas,
mezclando pobres besos con la resaca de la noche.
evrensel kusurluluk kuşkusuna katkıda bulunur
bana kalıt bıraktığın o kırılgan anı
aynalarla kirli tabaklar arasında bir yüz
güneşin ağulandığının, her bir buğday tanesinde
yıkımın silahının ırgalandığının kesinliğine
karşı savunur gelip çatan son saatimizin kırılganlığı
aslında aydınlıkta, sessizlik içinde geçirilmesi gerekmektedir
a la sospecha de imperfección universal contribuye este recuerdo que me legas, una cara entre
espejos y platillos sucios.
a la certidumbre de que el sol está envenenado,
de que en cada grano de trigo se agita el arma de la ruina, aboga la torpeza de nuestra última hora
que debió transcurrir en claro, en un silencio
söylenecek ne kaldıysa kaçınmadan söyleneceği yerde
ama hiç de böyle olmadı ve ayrıldık
tam da hak ettiğimiz gibi
kasvetli leş gibi bir kahve köşesinde
yanımız yöremiz kurtçuklarla sigara izmaritleriyle çevrilmiş
acınası öpücüklerimizi çöken geceye katarak
donde lo que quedaba por decir se dijera sin menguas. pero no fue así, y nos separamos
verdaderamente como lo merecíamos, en un café mugriento, rodeados de larvas y colillas,
mezclando pobres besos con la resaca de la noche.
devamını gör...
ateş pahası
ederinden fazla, çok pahalı şeyler için kullanılan bu deyimin çıkış hikayesi kanuni sultan süleyman döneminde gerçekleşmiştir.
kanuni sultan süleyman maiyetiyle halkalı civarında ava çıkmıştır. aniden başlayan yağmur, padişah ve yanındakileri ilk buldukları eve sığınmak zorunda bırakmıştır. evdeki ateşin yanında giysilerini kurutan padişah yanındakilere, "şu ateş bin altın eder" demiştir. ev sahibi, konukları tanımasa da önemli, zengin kişiler olduklarını anlamıştır. padişah ve yanındakiler geceyi orda geçirdikten sonra sabah ev sahibine borçlarının ne kadar olduğunu sormuşlar. ev sahibi de "binbir altın" cevabını vermiş. cevaba şaşıran misafirlerine, "konaklama bir altın ateş bin altın" cevabını vermiştir. "ateş pahası" deyimi de burda doğmuştur.
kanuni sultan süleyman maiyetiyle halkalı civarında ava çıkmıştır. aniden başlayan yağmur, padişah ve yanındakileri ilk buldukları eve sığınmak zorunda bırakmıştır. evdeki ateşin yanında giysilerini kurutan padişah yanındakilere, "şu ateş bin altın eder" demiştir. ev sahibi, konukları tanımasa da önemli, zengin kişiler olduklarını anlamıştır. padişah ve yanındakiler geceyi orda geçirdikten sonra sabah ev sahibine borçlarının ne kadar olduğunu sormuşlar. ev sahibi de "binbir altın" cevabını vermiş. cevaba şaşıran misafirlerine, "konaklama bir altın ateş bin altın" cevabını vermiştir. "ateş pahası" deyimi de burda doğmuştur.
devamını gör...
arandığı zaman bulunmayan şeyler
zaman. çokça zamana ihtiyacımız var.
devamını gör...
bir kadının sözlük yazarı olma nedeni
(bkz: troll başlıklara prim verilmemesi gerekliliği)
bunu yazarken bile prim vermiş oluyoruz ama olsun.
bunu yazarken bile prim vermiş oluyoruz ama olsun.
devamını gör...
immanuel kant
doğru eylemin objektif olarak belirlenebileceğini ve bunun "kategorik zorunluk" olarak adlandırdığı ahlaki kanuna uymak zorunda olduğunu vurgulamıştır.
devamını gör...
umut bulut
helal olsun dediğim futbolcudur. nereye gitse formanın hakkını verir yedek dursa sorun çıkarmaz oyna derler çıkar oynar kanada geç derler geçer. böyle futbolcuların hastasıyız.
devamını gör...
hayvanlarla göz teması kurmak
devamını gör...
türkler'in doğada mangal yapmayı eğlenmek zannetmesi
fakirliğin ilikilerimize kadar işlemiş olduğunu gösteren hadise. o derece işlemiş ki sıradan bir eylem bile bize çok muhteşem bir şeymiş gibi görünüyor. ne zaman mangal yapsak ilk defa tuvalete gitmiş çocuk gibi sevinerek sosyal medyada paylaşımlar yapıyoruz. mangal yapmak elbette eğlenceli ama en büyük eğlencemiz bu olmamalı. keşke çok paramız olsa da maldivler'de veya hawaii adalarında eğlenebilsek ve şu mangal sefamız en basit eğlence şeklimiz olarak kalsa. ne yapalım, allah baba bizi böyle yaratmış.*
devamını gör...
şehname
(bkz: uçurtma avcısı (kitap)) kitabında adından sıkça söz, edilen bir kitaptır.
emir ve hasan'ın da en sevdikleri kitaptır aynı zamanda. hatta hasan, oğlunun adını ''sohrab ile rüstem' hikayesinden etkilenerek ''sohrab'' koymuştur.
emir ve hasan'ın da en sevdikleri kitaptır aynı zamanda. hatta hasan, oğlunun adını ''sohrab ile rüstem' hikayesinden etkilenerek ''sohrab'' koymuştur.
devamını gör...




