sehven
son 18 yılda mütemadiyen tanık olduğumuz şey. her türlü yanlışlık, haksızlık, tutarsızlık, adaletsizlik ve absürdlük sehven yapılmaktadır.
devamını gör...
türk dizilerinde mantıklı olan şeyler
yoktur. fakir kızın elinde 10 binlik telefon var. yollar 5 dk sürüyor istanbul trafiğinde. vee gidilen hastane hiçbir zaman söylenmiyor.
devamını gör...
kadıköy belediyesi net işçi maaşının 5275 tl olması
demek ki kaynaklar düzgün yönetilince işçiye hakkı verilebiliyormuş. bu tarz hareketlerin sürekli chp belediyelerinde olması, ileride ülkeyi nasıl yöneteceklerine örnek teşkil eder. alkışlamak gerek.
devamını gör...
kızıl saç pişmanlığı
öyle illet bir renktir ki, ne zaman duş alsanız banyonuz savaş alanına döner. havlularınızın rengi artık kırmızıdır. saçınızı başka bir renge boyatsanız bile o kızıl yansımalar uzunca bir süre yakanızı bırakmayacaktır.
tek artısı ise bazı kadınlara enfes yakışmasıdır.
tek artısı ise bazı kadınlara enfes yakışmasıdır.
devamını gör...
sevgilin ya da eşin tarafından aldatılsan affeder misin sorunsalı
aldatan bir insanı affederek ikinci bir şans vermenin ona bir kere daha aldatması için fırsat vermek olduğunu düşündüğümden dolayı "hayır" cevabını vereceğim başlıktır.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
bu psikoloji, kişisel gelişim konuları beni bayağı sarıyor, hatta o kadar çok video izledim ki bir ara kafam çorba olmuştu ama sonuçta bir derdi olmayan durduk yere böyle videolar izlemezdi. benim de bir derdim vardı, bir türlü duygularımı yönetemiyordum. kimi zaman access consciousness (bilince erişim) araçlarıyla çalıştım, kimi zaman şemalarla baş etme kartları hazırladım, hatta onları ses kaydı yapıp dinledim, kimi zaman subliminal telkinlerle çekirdek inançlardan kurtulmaya çalıştım, kimi zaman olumlamalar yaptım. eğitimlerini aldığım nlp, eft, sedona, hooponono gibi araçlar kullandım. bilişsel terapi, nefes terapi, mindfulness derken işin özü, içinde bulunduğum döngüden çıkmak için denemediğim yol kalmadı. ama sanki hep başa dönüyordum, niye böyleydi? niye tüm duygularım yüzeye çıkmıştı ve beni rahatsız edip duruyorlardı? yine bir gün takip ettiğim bir uzman, "almadığım eğitim kalmadı, yine de dönüşemiyorum" diye bir video çekmiş. hah tamam dedim bu beni anlatıyor. "zamanında yüzleşmekten korktuğunuz duygular, şimdi yüzeye çıktı, çünkü artık güçlüsünüz, elinizde onlarla baş edecek araçlar var, onları kullanın, ilerleyin, belli bir süre böyle gidecek, başa dönmüyorsunuz böyle böyle o duygularla yüzleşerek ilerliyorsunuz" dedi. "tamam şimdi oldu" dedim, yolun neresinde olduğunu bilmek önemli.. en azından yaşadıklarımı anlamlandırmak açısından bu duyduklarım çok iyi geldi bana zira başa dönmeye niyetim yok.. aslında başa dönmek diye bir şey de yok, insan bir konuda farkındalık kazandığında zaten istese de hiçbir zaman eskisi gibi olamıyor, sadece o öğrendiklerini idrak edip davranışlara dönüşmesi zaman alıyor, bu süreçte sabırlı olmak en güzeli... artık kendimi yargılamıyorum, kendime karşı sabırlıyım zira çok uzun bir yoldan geldim, biraz dinlenip nasıl olsa yine devam ederim yoluma...
devamını gör...
sözlük yazarı olmak
biraz sorumluluk, biraz düşünce gücü, biraz mizah anlayışı yani her şeyden biraz bir şeyler gerektiren bir durumdur aslında. toplumda bir statü kazandırmasa bile, yazdığının okunduğunun bilinmesi, düşüncelerini birilerini duyurabilme fırsatının yakalanması nedeniyle aslında güzel bir şeydir. yine de kendini çok kaptırmamak lazım bu duruma. aksi takdirde durum psikolojiyi biraz zorluyor. gece yatağına girince sözlüğe yazacaklarını, yazabileceklerini düşünmeye başlıyorsun. bırak geceyi hayatına bariz giriyor sözlük kavramı, aranıyorsun ne yazsam, ne ilgi çeker, ne okunur diye. ciddi boyutlara ulaşması bunun asosyallikle sonuçlanabilecek durumlara sebebiyet verebiliyor. abartmamak gerek dediğim gibi durumu. ha nereden biliyorsun böyle olduğunu derseniz, kendimi inceledim, gözlemledim. ordan biliyorum. evet bu aralar iyi değilim. sözlükle bozdum kafayı. hayatta statüm ne olmuştur acaba? soru bu olmalı. sözlük statüsü önemli değil.
devamını gör...
seni seviyorum sözünün anlamını yitirmesi
“seni seviyorum!” cümlesi mi anlamını yitirdi? yoksa biz mi o duyguya değer kişilere söylemiyoruz ya da her önümüze gelene söylediğimizden kaynaklı mı değersizleşti? sorularını düşündüren bir başlık.
altın, çamura düşünce değerinden birşey kaybeder mi? asla kaybetmez! “seni seviyorum!” cümlesi de böyle bişeydir aslında. genel olarak zaman geçtikçe asıl kıymetli şeyin değerini yitirdiğini, gerçek duyguların anlamsızlaştığını, maddi değerlerin daha fazla önem arzettiğini görüyoruz. eskiden böyle değildi. önemli olan duygulardı, manevi değerlerdi ama şimdi öyle mi? şimdi bu manevi değerlerin yerini maddi değerler aldı. ondandır ki bir zamanlar önemli olan şeyler şimdi önemini yitirmeye başladı. önceden dürüstlüğe, gerçek değere saygı varken şimdi lüks arabalara, paraya, villalara saygı var. ne üzücü değil mi? bizim aslında varoluşumuzu oluşturan duygularımızın değerini zamanla kaybetmeye mahkum olması. şimdi başlığı görünce aklıma bir hikaye geldi. hep anlatılır ya belki siz de biliyorsunuzdur ama ben paylaşmak istedim.
hikaye şöyledir ki;
bir gün bir baba oğlunu yanına çağırır ve: “biliyorsun artık yaşlandım. baban olarak sana hayatım boyunca hep doğruları öğretmeye çalıştım. neyse ki sen de öğrettiklerimi iyi belledin ve hep iyi bir çocuk oldun. bunun için sana bir hediye vermek istiyorum” diyerek cebinden bir saat çıkartır. “bu saat 200 yıldan fazla bir geçmişe sahip. dedemin babasından dedeme, ondan babama, babamdan da bana aile yadigarı. ailemizin bu mirasını, ona gözün gibi bakacağından hiç şüphem olmadığı için ölmeden önce sana vermek istiyorum. bir şartla! önce, sokağın başındaki saatçiye gidip saatin değerini öğreneceksin” der. babasının sözlerinden çok etkilenen oğul saati alır ve saatçiye gider. saatçi saati göz ucuyla inceledikten sonra “çok fazla para edecek bir şey değil, komşuluk hatırına 20 lira vereyim” der. oğul; saati geri alır, cebine yerleştirir ve doğruca babasının yanına döner. kendisini bekleyen babasına saatçi ile aralarında geçen konuşmaları aktarır. baba: “vay be, demek 20 lira. bir de çarşıdaki antikacıya sor bakalım” der. oğul, babasının bu isteğini de yerine getirmek için tereddüt etmeden antikacının yolunu tutar. antikacı saati inceler, inceler, inceler… sonra: “orijinal bir parça, sana bunun için 2 bin lira öderim” der. oğul yine babasının yanına döner ve bu kez de antikacının söylediklerini anlatır. baba: “hmmm… demek 2 bin verdi. madem öyle, o halde son olarak bir de şu şehir merkezindeki müzeye göster bakalım saati” diyerek son isteğini dile getirir. oğul, babasına lafını ikiletmeden hemen yola çıkar. iki saat sonra geri döner. döndüğünde, yüzündeki şaşkınlığı gizleyemeden olanları anlatmaya başlar: “saati önce görevliye gösterdim, biraz inceledikten sonra hemen müdürüne haber verdi. müdürü geldi ve saati bir büyüteç ile inceledi. inceledikçe gözleri büyüdü. sonra saati bana geri verdi. benimle hiç konuşmadan hemen birkaç kişiye telefon etti. yarım saat sonra odaya iki bey daha girdi. müdürle ayak üstü bir şeyler konuştuktan sonra benden tekrar saati istediler. verdim. sonradan öğrendim ki bu beyler saat konusunda uzman kişilermiş. saati epey bir inceledikten sonra hep beraber başka bir odaya geçtiler ve kapıyı kapatıp bir şeyler konuşmaya başladılar. görüşmeleri bitince tekrar benim bulunduğum odaya geldiler ve bana saat için tam 2 milyon teklif ettiler” der. baba, tüm hikayeyi dinledikten sonra oğluna döner ve: “yaaa oğul gördün mü? sana öğretmek istediğim de zaten tam olarak buydu! yaşamda senin gerçek değerini bilenler, her zaman sana en çok kıymet verenlerdir! asla sana layık olmayan, hak ettiğin değeri sana vermeyen yerde durma ki sana değer verilmediği zaman üzülmeyesin!”
“seni seviyorum!” cümlesinin aslında anlamını kaybettiği yok sevgili dostlar. sadece onu hakedene, ona layık olana, ona en çok kıymet verene söyleyin. her önünüze gelene değil !
gerçekten değer verdiklerinize, hayatınızı anlamlandıran insanlara, varlığına şükür edecek kadar çok sevdiklerinize, bir huzur arayıp sığındıklarınıza, sizi siz olduğunuz için sevenlere ve kalbinizi tereddütsüz emanet edebileceklerinize söyleyin.
ve öyle söyleyin ki; gözleriniz bu cümleyi söylerken adeta güneş gibi olsun ışıl ışıl yansın, kalbiniz yerinden çıkarcasına çarpsın, elleriniz heyecandan titresin terlesin. bir rüyadaymışcasına, bir manzara karşısında şaşkınlıkla kaybolurcasına o denli tutkuyla söyleyin, söyleyin ki sözün anlamı yerini bulsun!
kocaman söyleyin bağıra bağıra!
“seni seviyorum!” diye.
her zaman gerçek değerinizi bilenlerle olmanız dileğimle...
altın, çamura düşünce değerinden birşey kaybeder mi? asla kaybetmez! “seni seviyorum!” cümlesi de böyle bişeydir aslında. genel olarak zaman geçtikçe asıl kıymetli şeyin değerini yitirdiğini, gerçek duyguların anlamsızlaştığını, maddi değerlerin daha fazla önem arzettiğini görüyoruz. eskiden böyle değildi. önemli olan duygulardı, manevi değerlerdi ama şimdi öyle mi? şimdi bu manevi değerlerin yerini maddi değerler aldı. ondandır ki bir zamanlar önemli olan şeyler şimdi önemini yitirmeye başladı. önceden dürüstlüğe, gerçek değere saygı varken şimdi lüks arabalara, paraya, villalara saygı var. ne üzücü değil mi? bizim aslında varoluşumuzu oluşturan duygularımızın değerini zamanla kaybetmeye mahkum olması. şimdi başlığı görünce aklıma bir hikaye geldi. hep anlatılır ya belki siz de biliyorsunuzdur ama ben paylaşmak istedim.
hikaye şöyledir ki;
bir gün bir baba oğlunu yanına çağırır ve: “biliyorsun artık yaşlandım. baban olarak sana hayatım boyunca hep doğruları öğretmeye çalıştım. neyse ki sen de öğrettiklerimi iyi belledin ve hep iyi bir çocuk oldun. bunun için sana bir hediye vermek istiyorum” diyerek cebinden bir saat çıkartır. “bu saat 200 yıldan fazla bir geçmişe sahip. dedemin babasından dedeme, ondan babama, babamdan da bana aile yadigarı. ailemizin bu mirasını, ona gözün gibi bakacağından hiç şüphem olmadığı için ölmeden önce sana vermek istiyorum. bir şartla! önce, sokağın başındaki saatçiye gidip saatin değerini öğreneceksin” der. babasının sözlerinden çok etkilenen oğul saati alır ve saatçiye gider. saatçi saati göz ucuyla inceledikten sonra “çok fazla para edecek bir şey değil, komşuluk hatırına 20 lira vereyim” der. oğul; saati geri alır, cebine yerleştirir ve doğruca babasının yanına döner. kendisini bekleyen babasına saatçi ile aralarında geçen konuşmaları aktarır. baba: “vay be, demek 20 lira. bir de çarşıdaki antikacıya sor bakalım” der. oğul, babasının bu isteğini de yerine getirmek için tereddüt etmeden antikacının yolunu tutar. antikacı saati inceler, inceler, inceler… sonra: “orijinal bir parça, sana bunun için 2 bin lira öderim” der. oğul yine babasının yanına döner ve bu kez de antikacının söylediklerini anlatır. baba: “hmmm… demek 2 bin verdi. madem öyle, o halde son olarak bir de şu şehir merkezindeki müzeye göster bakalım saati” diyerek son isteğini dile getirir. oğul, babasına lafını ikiletmeden hemen yola çıkar. iki saat sonra geri döner. döndüğünde, yüzündeki şaşkınlığı gizleyemeden olanları anlatmaya başlar: “saati önce görevliye gösterdim, biraz inceledikten sonra hemen müdürüne haber verdi. müdürü geldi ve saati bir büyüteç ile inceledi. inceledikçe gözleri büyüdü. sonra saati bana geri verdi. benimle hiç konuşmadan hemen birkaç kişiye telefon etti. yarım saat sonra odaya iki bey daha girdi. müdürle ayak üstü bir şeyler konuştuktan sonra benden tekrar saati istediler. verdim. sonradan öğrendim ki bu beyler saat konusunda uzman kişilermiş. saati epey bir inceledikten sonra hep beraber başka bir odaya geçtiler ve kapıyı kapatıp bir şeyler konuşmaya başladılar. görüşmeleri bitince tekrar benim bulunduğum odaya geldiler ve bana saat için tam 2 milyon teklif ettiler” der. baba, tüm hikayeyi dinledikten sonra oğluna döner ve: “yaaa oğul gördün mü? sana öğretmek istediğim de zaten tam olarak buydu! yaşamda senin gerçek değerini bilenler, her zaman sana en çok kıymet verenlerdir! asla sana layık olmayan, hak ettiğin değeri sana vermeyen yerde durma ki sana değer verilmediği zaman üzülmeyesin!”
“seni seviyorum!” cümlesinin aslında anlamını kaybettiği yok sevgili dostlar. sadece onu hakedene, ona layık olana, ona en çok kıymet verene söyleyin. her önünüze gelene değil !
gerçekten değer verdiklerinize, hayatınızı anlamlandıran insanlara, varlığına şükür edecek kadar çok sevdiklerinize, bir huzur arayıp sığındıklarınıza, sizi siz olduğunuz için sevenlere ve kalbinizi tereddütsüz emanet edebileceklerinize söyleyin.
ve öyle söyleyin ki; gözleriniz bu cümleyi söylerken adeta güneş gibi olsun ışıl ışıl yansın, kalbiniz yerinden çıkarcasına çarpsın, elleriniz heyecandan titresin terlesin. bir rüyadaymışcasına, bir manzara karşısında şaşkınlıkla kaybolurcasına o denli tutkuyla söyleyin, söyleyin ki sözün anlamı yerini bulsun!
kocaman söyleyin bağıra bağıra!
“seni seviyorum!” diye.
her zaman gerçek değerinizi bilenlerle olmanız dileğimle...
devamını gör...
anne pizzası
zincir pizzacılara 5 çeker pizzadır.
bol malzeme desen var, ince hamur desen var, bereket desen var.
kah pazar kahvaltısı için yapar, kah akşam yemeği niyetine.
vallahi pizzayı evde yapın anacım, dışarıdakilerin çocuğu damdik ve kazık.
bol malzeme desen var, ince hamur desen var, bereket desen var.
kah pazar kahvaltısı için yapar, kah akşam yemeği niyetine.
vallahi pizzayı evde yapın anacım, dışarıdakilerin çocuğu damdik ve kazık.
devamını gör...
sözlük trollerine artı oy vermek
çoğu zaman yapıyorum.
olum troller sözlükler için çok önemli kişiler, bunun farkına ne zaman varacaklar bilmiyorum.
o adamlar sözlüklerin neşesi oluyorlar, onlar olmasa emekli mahallesine döner buralar.
olum troller sözlükler için çok önemli kişiler, bunun farkına ne zaman varacaklar bilmiyorum.
o adamlar sözlüklerin neşesi oluyorlar, onlar olmasa emekli mahallesine döner buralar.
devamını gör...
kanser olduğunu öğrenmek
hastalığın ne olursa olsun insan bedeni için ağır bir yüktür. psikolojik olarak çok yıpratır. bunu yaşamayan bilemez. sağlık önemli bir hazinedir, kıymet bilmek lazım.
devamını gör...
140. kez intihara teşebbüs eden insan
gerçekten ölmek isteseydi ilk denemede başarılı olurdu.
seninkisi ölmek istemek değil, yaşamını değiştirmek istemek, ama değişmemesi.
seninkisi ölmek istemek değil, yaşamını değiştirmek istemek, ama değişmemesi.
devamını gör...
yazarların yalan söyleme nedenleri
kendimi anlatamayacağıma ya da beni anlayamacaklarına inandığım da yalan söyledim ben hep. ya da doğruları söylemenin o can yakıcı bedelleri ile savaşacak gücüm olmadığında.
neden kötü olduğumu anlatacak gücüm yoksa iyiyim dedim. neden mutsuz olduğumu anlayamıyorlarsa mutluyum dedim. özgür olma isteğimi, kendimi bulma çabamı farkedemiyorlarsa onların istediği şekilde davranıyormuş gibi yaptım.
ne yalan söyleyeyim rahat ettim.
neden kötü olduğumu anlatacak gücüm yoksa iyiyim dedim. neden mutsuz olduğumu anlayamıyorlarsa mutluyum dedim. özgür olma isteğimi, kendimi bulma çabamı farkedemiyorlarsa onların istediği şekilde davranıyormuş gibi yaptım.
ne yalan söyleyeyim rahat ettim.
devamını gör...
rahatsızım diyen burayı terk edebilir
arkadaşlar ayıp oluyor ama.
t: üstüme alındığım beyan.
t: üstüme alındığım beyan.
devamını gör...





