ölüm bile getirsen güzelsin ömrüm. inan bana, bütün yüreğimle söylüyorum bunu. bağırabilirim de. ne var? gene mi “ötekiler” le mukayese beni? maşallah sevgilim! çok mültefitsin… korkunç vuruyorsun. hem de eldivensiz. vur canım. aşağılık bile olsa hoşuma gidiyor bu hâlim. “ben senin mecburunum- başkaca yokum. "
leylim leylim / 16 temmuz 1955
devamını gör...

iki insanın birlikte yaşaması için, birbirleriyle yaptıkları her şeyin ortak olduğunu, kanunen ortaya çıkacak maddi, manevi ve insani sonuçların ikisinin ortak sonucu olduğunun devlet nezdinde bir akit ile denetim altına alınmasıdır.

buradaki amaç genelde sevgi diye adlandırılsa da aslında değildir. zaten evliliğin birbirini seven iki insan arasında olacağına o kadar şartlamışız ki kendimizi sırf evlenmek için seviyor/sevdiğimizi sanıyor ya da söylüyoruz. biliyoruz ki sevmiyor olsak evlenmemeliyiz bu şekilde evlenmek doğru değil diye bir algı olduğundan evlenmek istediğimiz herkesi bir sebepten seviyor görünüyoruz. görücü usülü ile evlendiğimizde de daha önce hiç görmediğimiz tanımadığımız insana aşık olduğumuzu iddia ediyoruz hatta.

her sevgililik evlilik yolunda karşındaki insanı tanımak amacı gütmeyebilir ama günümüzde insanlar sevgili olduklarında ve yaşları da müsaitse hemen evlilik konuşmaya başlıyor. seviyor olmak evlenmek için yeterli ve geçerli bir sebepmiş gibi anlatılıyor ve insanlar evlilik düşüncesinde olmadıklarında ilişkiyi ''ciddi'' olarak tanımlamıyor bile. buradaki ''ciddi ilişki'' kavramı da zaten evlilik düşünüp düşünmediğinin bir göstergesi halini aldı ne yazık ki.

ilişkilerde amaç sevdiğin insanla olmak yerine evlenmekmiş gibi anlatıldığından günümüzde her türden insani iletişim evliliğe varacak korkusu ya da isteği oluşturuyor. evlenmeyecek olsanız da sevebilirsiniz, sevseniz de evlenmeyebilirsiniz. her şeyi evliliğe dayandırmayın ki ilişki yaşamayı öğrenin.
devamını gör...

keşke ebu leheb galip geleydi. dinine hakaret eden muhammede karşı dinini, malını, mülkünü, ailesini, arkadaşlarını ve geleneğini savunmuştur. savaşı ilk muhammed başlatmıştır. putperest insanların dinine ilk muhammed saldırmıştır. saldırmakla yetinmeyip kuran'da da putperest insanlara ve kendisine inanmayan insanlara kin ve nefret kusmuştur.

sonsuz güçte olan, her şeyi yaratan, her daim var olan, kimse tarafından yaratılmamış bir varlık kendisinin yarattığı bir insana beddua edip kin ne nefret kusuyor. ne kadar mantıklı acaba? gerçi dinde mantık olmaz iman olur.
devamını gör...

"bir tek önemli felsefe meselesi varsa, o da intihar konusudur."*
devamını gör...

yüreğimde ve ruhumda kocaman bir boşluk.
devamını gör...

bugün üzerinden 568 yıl geçmiş olan olay.

konstantinopolis zaten defalarca farklı milletler tarafından kuşatılmış ve alınamamıştı, çünkü halkın inancına göre tanrı ve theotokos* tarafından korunmaktaydı. bir efsaneye göre ayasofya'nın inşaası sırasında iustinianus bir meleğe ayasofya'yı koruyacağına söz verdirmişti ve o melek kenti koruyordu. avar kuşatması sırasında ise surlarda gezdirilen meryem ikonası avarlar'ı püskürtmüştü. bunların çok da doğru olmadığı 1204'teki latin işgali ve sonrasında kentin tekrar romalılar tarafından ele geçirilmesi sırasında anlaşıldı, çünkü şehir iki kez düşmüş oldu. bundan sonra 1453'e değin yine pek çok kuşatma olsa da şehir düşmedi ve 15. yüzyılda roma imparatorluğu'nun başkenti olarak varlığını sürdürmeye devam etti.
sultan ikinci mehmed'in ise belki diğer tüm kuşatmacılardan daha büyük bir ideali vardı: roma imparatorluğu'nun başkentini kendi başkenti yapmak ve yeni roma imparatoru olarak doğu ve batı'ya hükmetmek. çünkü antik imparatorluk anlayışına göre tek bir imparatorluk ve tek bir imparator vardır. bu önce pagan roma imparatorluğu, sonra bizim bizans dediğimiz hıristiyan roma imparatorluğu idi ve eğer mehmed konstantinopolis'i alırsa üçüncü imparatorluk müslüman bir roma imparatorluğu olacak, mehmed acem diyarından britannia ve hispania'ya kadar uzanan eski imparatorluk topraklarında hak sahibi olacaktı.
mehmed han bu idealini gerçekleştirmek için gözünü karartıp büyük bir donanma ve muhtemelen o dönemde görülmüş olan en büyük orduyu topladı, bilimsel yayınlar bu ordunun yaklaşık 80 bin askerden oluştuğunu söyler. konstantinopolis'i savunanlar ise bir avuç bizanslı, giovanni giustiniani komutasında bir ceneviz kumpanyası, papa'nın çok büyük yardım göndereceğim diye gönderdiği 200 napolili okçu ve osmanlı şehzadesi prens orhan'ın emrindeki hıristiyan türkler ile birlikte 8 bin kişiden ibaretti. mehmed han kentin teslim edilmesini ve halkın mora'ya gönderilerek imparatorun mora despotu olarak hüküm sürmesini birkaç kez teklif ettiyse de imparator konstantinos palaiologos "şehrin kaderinin kendi kaderiyle aynı olacağını ve tarihe şehrini teslim eden imparator olarak geçmeyeceğini" söyleyerek bu teklifleri reddetti. bu sırada kentte de pek çok bürokrat ve siyasi de imparatorun kentten kaçırılmasını ve başka bir yerde gücünü topladıktan sonra şehri geri almasını savunuyordu, tıpkı 1204'ten sonra nikaia'ya sürgüne giden ve sonra şehri geri alan iznik imparatorları gibi. ancak konstantinos bunların hepsini reddetti ve gücü yettiği kadar şehrini savunmaya karar verdi.

kuşatma uzadıkça iki taraf da yorgun düştü, bizanslıların ölenlerin yerine koyabilecekleri askerleri yoktu, türklerin büyük topları vardı ve sayıları çok fazlaydı. ancak çandarlı halil ve taifesi de kuşatmanın çok uzadığını ve kaldırılması gerektiğini söyleyerek türk tarafında huzursuzluk yaratmaktaydı. ne olacaksa bir an önce olmalıydı ve iki taraf da kanlarının son damlasına kadar dökmeye karar verdi.

29 mayıs günü bizanslılar bir avuç kalmış, haliç'teki zincir gemiler karadan yürütülerek geçilmiş; bir önceki gece de ayin sırasında ayasofya'dan yükselerek gökte kaybolan bir ışık huzmesi kenti koruyan meleğin gittiğini, şehrin düşeceğini haber vermişti. kentin kaderi çizilmek üzereydi ve türklerin son hücumu, romalıların son savunması başladı.

surlar birkaç yerden geçilse de türkler hala şehre girememiş, azapların hızla şehit düşmesiyle yeniçeriler bile gırtlak gırtlağa mücadeleye dahil olmuştu. mehmed elindeki tüm kozları kullanmakta kararlıydı. bu sırada giustiniani ise askerleriyle müthiş bir savunma vermekteydi, ta ki yaralanıp ceneviz gemilerinden birine taşınana dek. komutanlarının yaralanması ve hatta ölmüş olduğunun düşünülmesi ceneviz askerlerinin hızla dağılmasına ve yeniçerilerin kente girmesine sebep olmuştu. durumu gören imparator konstantinos, şehirden kaçma teklifini son bir kez reddederek tacını ve pelerinini çıkararak kılıcını çekmiş ve sıradan bir asker gibi kalan askerleriyle birlikte yeniçeri kalabalığının üzerine atılmıştı; bu son roma imparatorunun son görüldüğü andı. o gün şehir düştü, imparatorun cesedi bulunamadı. bazı efsanelere göre artık fatih sultan mehmed olan mehmed han imparatorun cesedini imparatorlara özgü kırmızı çizmelerinden teşhis ettirmiş ve bu yüce komutana yaraşır bir imparatorluk seremonisiyle defnetmişti. diğer bir efsane ise imparatorun cesedinin surlara asıldığı, ancak ilki çok daha dokunaklı ve fatih'in kişiliğine daha uygun bir davranış olurdu.

fethin ertesi günü sultan mehmed ayasofya'da patriğin elinden roma tacını giyerek doğu ve batı'nın basileosu oldu. dünyanın en uzun süre ayakta kalan imparatorluğu roma ise kimisine göre yok oldu, kimisine göre osmanoğullarına geçti.

bir de kuşatma sırasında yaşananlar arasındaki favori hikayelerimden birini anlatayım. batı'dan yardım gelip gelmediğini görmek için küçük bir bizans gemisi kuşatmayı yarar ve midilli açıklarında demirler. üç gün boyunca ufku gözleyip yardım gelmediğine kanaat getirince tornistan yapıp kente dönmeye karar verirler. bu sırada tayfadan birisi "aman abi deli miyiz, şehir düşecek, biz hazır kaçtık niye geri gidiyoruz" diye müthiş bir düşünce ortaya atar ve neticesinde direğe bağlanarak şehre geri gelene kadar dövülür.
devamını gör...

sevince düzelir, evlenince düzelir, çocuk yapınca düzelir, biraz yaş alınca düzelir... yok arkadaşım yok anca ölünce düzelir.
+nasıl bilirdiniz?
*iyi bilirdik.
oh mis tertemiz.
devamını gör...

büyük ihtimalle kaciracagim özelliktir,dedemde savasmasina ragmen istiklal madalyası alamamıştı zaten.ah dedem ah.
devamını gör...

black mirror evreninin hiç de uzak bir distopya olmadığını bir kez daha kanıtlar nitelikte bir haber.
devamını gör...

formalitede veya gerçek anlamda babası belli olmayan kişi.
hakan günday'ın aynı isimde bir kitabı var (okumak henüz nasip olmadı, ne yazık ki)
devamını gör...

efendi efendi! #517551 bir bakalım şu tanıma.; yer meksika, sene 1968... tommie smith ve john carlos podyumda. siyah eldivenlerini takmışlar ve kara panter selamını milletin gözüne gözüne çakmışlar! insanlık tarihinin en özgürlükçü hareketi olarak tanımlamış lucifer bunu. güzelde yapmış.

itiraf et luci, sol cenaha giydirirken aslında gizliden gizliye bir aşk yaşıyorsun. platonik bir aşk. sevip de kavuşamamanın verdiği öfke bütün bünyeni titretiyor. bu yüzden yakaladığın yerden vuruyorsun sola. aşk ve nefret arasındaki ince çizgide gidip geliyorsun. bu aşk seni parça parça yiyip bitiriyor. uykuların kaçıyor. o yüzden geceleri bambaşka bir adam oluyorsun. dönüşüm geçiriyorsun. bünyen bu iki duyguyu aynı anda taşıma yükünü kaldıramıyor. olsun geçecek bu günler. bir gün tüm sevip de kavuşamayanlar hasretle kucaklaşacak ve sen o gün özgürleşeceksin. zincirlerinden kurtulacak ve ışığa doğru yürüyeceksin. en nihayetinde ışık getireceksin insanlara.

mevzuyu buraya not düştükten sonra devam edelim. şimdi çoklarının bana kızacağı ya da tepki göstereceği bazı şeyler yazacağım için peşinen ne yazdığımı biliyorum deyip şerhimi koyayım. *

lucifer samimiyetsizliğe öfkeli. gıcık oluyor adam. bunu lisanı münasibince anlatsa, kimsenin umurunda olmayacak. kimseden reaksiyon alamayacak. insanlar okuyacak ve geçecekler. zira siz insanların edimlerine dair eleştirilerinizi efendi bir şekilde yazdığınızda/söylediğinizde, başınıza bu gelir. okurlar, dinlerler belki, hak bile verirler ama onları rahatsız etmeyi, onları huzursuz etmeyi başaramazsınız. adam bu noktayı çözmüş. aslında bu yüzden yılmış. yılgınlıktan doğan çözümü de reaksiyon almak üzerine kurmuş. arkadaş efendi gibi anlatıyoruz da ne oluyor demiş, kendince tanımları ve başlıkları ile vermiş odunu.

ha şu kısım mühim; bazı tanımlarını okurken gelişine 90'a çaktığını düşünüyorum. üç bant oynamış, tersten ince görmüş diyorum. yetenekli vesselam. ama bazı tanımlarında gazdan ayağını çekmeyi unutuyor, kaptırıyor gidiyor. misal o hareketleri bana dokuz kusurlu hareketten biri gibi geliyor, çalıyorum penaltıyı, onlardan çok haz etmiyorum. lakin dediğim gibi reaksiyonu alması için sinir uçları ile oynaması lazım. kimileri kendisinden nefret ediyor, kimleri ona gülüyor. ama zülfi yâre dokunduğu tanımlarında aslında ayna tutuyor. insanları rahatsız eden kısımda bu.

cinsiyetçi başlıkları yada gazdan ayağını çekemediği o anlar yüzünden de hepsi gümbürtüye gidiyor. oysa adamın elinde bir ayna var. zamanında kendi elinde kırılmış, parça parça tutuyor herkese. bunu güzellikle yapsa kimse umursamayacak. ifrit olmayacak, gıcık olmayacak, öfkelenmeyecek ve doğal olarak üzerinde durmayacak. kendince geliştirdiği bu yöntemle ve kendi üzerinden harladığı nefretle turnusol olmuş adam.

evet bu kadar cümleyi herkesin troll dediği adam için kuruyorum. **

sözlükte benim için iki tane lucifer var. birini seviyorum. diğerinden haz etmiyorum. genelde de ilk lucifer'in tanımlarını okuyorum. ikincinin yaptıklarına pek takılmıyorum. zira biliyorum ki, insanların onda yarattığı huzursuzluğu onlara gerisin geri iade etmek istiyor.

naçizane derim ki, ayna tuttuğu kısımlara odaklanın. diğer yansıttığı lucifer'ın pek hükmü yok.

bakın iddia ediyorum; bu adam efendi huylu bir adamdır. kalkıp burada açtığı cinsiyetçi başlıkların gerçek yaşamda, izdüşümünü fiiliyata dökenlerle sorunu yoksa ve onlara tepki göstermiyorsa bende hiç bir şey bilmiyorum. kabuğu bunca sene boşa parlatmışız demek ki...

yanılıyor da olabilirim lakin gözlemlediklerim ve hissettiklerim bunlar.
devamını gör...

cemal süreya'nın bu edebiyat dergisini çıkarmak için evindeki eşyalarını-özellikle de değerli bir halısını- sattığı söylenmektedir. dönemin şartlarına göre çıkarılması için çok emek harcanmıştır.
devamını gör...

o da olmasa entrylerimi kim beğenecek bilmiyorum...
devamını gör...

kullanmayı çok sevdiğim bir deyimdir.

fakat neden 'lacivert' olarak nitelendiğini de çok merak ederim.
devamını gör...

bir insana yaşını öğrenmek için yaşını sorarsın, cevap basittir; 25 vs. fakat ısrarla 93 doğumluyum, ben 85'liyim derler.
kardeşim kaç yılında doğdun demiyorum, yaşın kaç diyorum yaşın.
devamını gör...

bu pandemi döneminde biraz olsun sanat ile yeniden yakın olmak ve belki de hiç göremeyeceğimiz muhteşem eserleri ziyaret edebileceğiniz bir haber buradan okuyabilirsiniz
devamını gör...

ilk çıktığında hurma yağı vardı içinde, sonra sessiz sedasız o da palm yağına döndü, hala palm yağı zararlı diye nutella yemeyenlerin tercih ettiği bir ürün.
şaşırmadım.

edit: konu hakkında bilgi sahibi bir yazar arkadaşımızdan öğrendiklerime göre hurma yağı denilende zaten palm yağı olabilirmiş, bitki olarak aynı familyadan oldukları düşünüldüğünde aslında belkilere bile gerek kalmıyor, bu durumu biraz daha kötü yapıyor benim için çünkü açıklamada hurma yazdıklarında da benim gibi cahilleri kandırıyorlarmış, bizde bak palm değil okunmuş hurma yağı deyip abandık ürüne, vay arkadaş.
devamını gör...

13 ekim 1995 güney kore - busan doğumlu şarkıcı, profesyonel dansçı ve söz yazarı. birçok ses eleştirmeninden tam puan alan ve sesiyle onları büyüleyen biri. ortalama tenor'un (en tiz erkek sesi) göğüs aralığı genellikle g4 civarında zirve yaparken, jimin c#5 civarında zirveye çıkıyor. araştırmalarıma göre bu, jimin'in ortalamadan 6 nota daha yüksek şarkı söylediği anlamına geliyor.

yüksek nota derlemeleri:


diğer grup arkadaşları jung hoseok ve jeon jungook ile gerçekleştirdiği dans performansı:


yeteneği dışında kişiliğinden de kısaca bahsedecek olursam, yardımsever ve fazla saygılı biri. koreliler zaten genel olarak yaş konusuna çok dikkat ediyorlar, kendilerinden bir yaş bile büyük olsa bir başkasına fazlaca saygı duyabiliyorlar. onun dışında, grubun en düşünceli kişisi diyebilirim. sahnede biri düşse ilk endişelenen ve o kişinin yanına giden veya sahnede o an gidemese de gözleriyle nasıl olduğunu soran her zaman jimin olur. üyelerin yemek yiyip yemediğini her zaman takip etmeye çalışan, onların en zor zamanlarında yanında olan da hep jimin'dir.

ve son olarak, jimin'in bal sesini dinleyebileceğiniz şarkı önerilerim için:
serendipity
filter
lie
promise.
devamını gör...

1984 yılında wes craven tarafından ilk filmi çekilmiş teen slasher serisi. aslında seri wes craven's new nightmare ismi ile anılan new nightmare (1994) filmi ile sonlanıyor ve yedi filmden oluşan efsane seri bu film ile olabilecek en iyi finali veriyor daha sonra çekilen iki film wes craven imzası taşımadığı gibi rezilce bir kopya olmaktan da öteye geçememiş. teen slasher filmleri yapısı gereği korkmak için izlenilecek filmler kategorisine girmez; kendi klişelerine sahiptir hatta bu klişeler ile beslenir ve tüm film bu klişeler etrafında şekillenir bundan dolayı bu filmler korkutucu olmaktan ziyade kendi tekrar komedisini içinde barındırır. ( burada ayrı bir parantez açmak gerekir çünkü the cabin in the woods filmi bu klişeleri belirli bir mantığa oturtuyor ve farklı bir yol izliyor) ek olarak; özellikle wes craven imzalı olan teen slasher'lar korku filmi klişelerini kendi klişeleri ile alaya alır. teen slasher'ın tanımı bu değil elbette; düşük bütçeli, daha çok gençlerin sırayla ve mümkünse vahşi bir şekilde katledildiği filmler olarak ele alabiliriz ama onları komik yapan zaten budur; daha izlemeden kimin öleceğini bile sırayla tahmin edebiliyor olmak. bu tahmin edilebilirlik özellikle insanı germesi ve korkutması gereken çoğu tür için bir handikap sayılırken teen slasher filmleri için izlenebilirlik kazandırıyor ve wes craven'da bunu sonuna kadar kullanıyor aslında. nancy'nin dediği gibi; don't fall asleep!*



seriye adını vermiş olan ilk filmin (a nightmare on elm street) daha açılış sekansında craven izleyiciyi nasıl bir kâbus'un içine çektiğinin sinyallerini veriyor. seride ilk tanıdığımız karakter tina -ki kendisinin başrol olmadığı saçının renginden bile bariz belli çünkü herhangi bir teen slasher filminde sarışınların hayatta kalması çoğu zaman söz konusu bile değildir- ve film özünde tina üzerinden şekilleniyor gibi görünüyor çünkü kâbus onunla başlıyor ama filmin odak noktası ne tina ne de nancy; filmin odak noktası freddy krueger. film boyunca nancy karakteri başrol gibi sunulsa bile son sahnede craven yanlış yere bakıyorsunuz aptallar der gibi freddy'nin yok olup gitmediğini ve devam filmi geleceğini açıkça gösteriyor. craven ilk filmde freddy'nin kimliğine dair bir şeyler sunuyor aslında ve bu katliamları yapmasının altındaki motivasyonu bir parça görebiliyoruz ( freddy'nin çocuklarını taciz ettiğini ve öldürdüğünü düşünen ebeveynler tarafından canlı canlı yakılmış olması) ama esas hikayeyi devam filmlerine saklamış. ayrıca ikonik telefondan çıkan dil sahnesi de yine bu filmdedir.

1985 yılında ikinci film freddy's revenge çekiliyor. bu filmle beraber hem a nightmare on elm street seri hâlini alıyor hem de craven freddy'nin asıl başrol olduğunu kesinleştiriyor yine de hikaye nancy karakterinden tamamen kopmuş değil çünkü hikaye kaldığı yerden yani nancy'nin evinden devam ediyor. film yine bir rüya sahnesi ile başlıyor ve hiç tanımadığımız bir karakteri (jesse) izliyoruz fakat burada esas nokta şu; ilk film tina karakterinin rüya sahnesi ile başlamıştı ve biz ilk onun ölümünü izledik ama film jesse karakterinin rüyası ile başlasa bile craven onu öldürmek yerine başka bir yol izliyor yani daha filmin başında ilk filmin kötü bir kopyasını izlemeyeceğimiz ortada. burada bir noktaya değinmek gerek; freddy çoğu teen slasher filmlerindeki evil karakterlerden farklı tasarlanmış, rüyaları kontrol edebilen bir karakter oradaki tüm gerçekliği eğip bükebilir bundan ötürü herhangi bir seri katil -ölümsüz olması bir şeyi değiştirmez- freddy kadar çok yönlü olamaz çünkü bir kaç tanesini çiğneyebiliyor olsa bile belirli fizik kurallarına uymak zorundadır ama freddy karakteri mantığın bize sunduklarını tamamen ezip geçebildiği için craven onu özgürce istediği noktaya çekme hakkını akıllıca kullanmış durumda. bunun en bariz örneği; freddy'nin yeniden güç kazanmak ve bir bedene bürünmek için jesse karakterinin vücuduna el koyması.

1987 yılında üçüncü film (dream warriors) çekiliyor ve seri kaldığı yerden devam ediyor. bu filmi önemli noktaya taşıyan iki detay var:

1- daha sonraki filmlerde karşımıza çıkacak olan kristen karakteri seriye bu film ile giriyor. kendisinin insanları rüyaların içine çekebiliyor olması zaten bu ve bundan sonraki iki filmin ana konusunu belirliyor aynı zamanda.

2- freddy krueger'ın geçmişine yolculuk ediyoruz ve kötülüğün kaynağına iniyoruz. yine bir klişe olan kötü kan muhabbeti de burada ortaya çıkıyor zaten. ek olarak hikayeye değinmek gerekirse; rahibe mary helena, rehabilitasyon merkezine ait azılı suçluların tutulduğu ek binada üç gün boyunca mahsur kalıyor ve bu süreçte onlarca suçlu tarafından tecavüze uğruyor. tamamen perişan ve yarı delirmiş hâlde oradan kurtarılıyor fakat dokuz ay sonra freddy doğuyor. filmde sık sık onun kötü kana sahip olduğu ve onlarca suçlunun çocuğu olduğuna değiniliyor.

bu filmin güzel yanı hayatta kalan çok fazla karakter olması. normalde ilk iki filmde neredeyse herkesi öldüren craven istisna yaparak çoğu karakteri hayatta bırakmayı -sonraki filmde öldürmek için- tercih ediyor. normalde rüyalarda sonsuz bir güce sahip olan freddy çoğu kurbanını hızlıca öldürüp geçiyordu ve onların uykuya direnmek dışında yapabilecekleri pek bir şey yoktu ama bu film ile beraber tek taraflı bir katliamdan ziyade bir mücadele de başlamış oldu.
son olarak craven burada ufak bir şaşırtmaca yapmak için nancy'nin ilk filmdeki evinin önemli bir detay olduğu fikrini iyice izleyicinin kafasına sokuyor (kristen karakterinin düzenli olarak hiç görmediği bu evin maketini yapması ve aniden rüyalarında bu evde uyanmaya başlaması)


sonraki iki film (dream master ve dream child) ise serinin yavaş yavaş düşüşe geçtiği ve vasat olarak değerlendirebileceğimiz filmler. 1988 yılında çekilen dream master tamamen kristen karakteri üzerine ilerlerken 89 yapımı dream child filmi daha çok kristen'ın oğlu üzerine şekillenmiştir. önceki filmde karşımıza iyi niyetli bir ruh olarak çıkan rahibe mary helena (freddy'nin annesi) bu iki filmde de yer alıyor. daha çok freddy karakterinin kendine has mizahı ve öldürme biçimleri için katlanılabilecek filmler.

91 yapımı altıncı film (final nightmare) muhtemelen serinin en komedi unsuru barındıran filmi yine de bu durum filmi kurtarmaya yetmiyor çünkü serinin açık ara en kötü filmi. her şeye rağmen craven tarafından çekilmemiş iki elm street filminin bu filmden daha berbat olduğu da ortada.


serinin son filmi olma özelliğini taşıyan yedinci film (new nightmare) ise craven'ın sert mizahından nasibini alıyor. filmin kadrosunda nancy karakterini oynayan heather langenkamp ismini görünce; "craven muhtemelen ağır saçmalıyor bu kadın üçüncü filmde ölmemiş miydi?" diye düşünüp filmi izlemeyi bir süre reddettim ama craven böyle bir seriyi olabilecek en iyi şekilde sonlandırmış.

heather langenkamp bu filmde karşımıza nancy olarak değil a nightmare on elm street serisinin yıldızı parlayan oyuncusu yani kendisi olarak çıkıyor. heather'ın yeni bir film projesi için çağrılmasından sonra craven'ın yeni bir a nightmare on elm street filminin senaryosu üzerine çalıştığı söyleniyor ve heather bu durumdan rahatsızlık duymaya başlıyor. daha sonra oğlunun gördüğü rüyalar ve etrafında şekillenen tanıdık ölümler yüzünden heather freddy'nin gerçek olduğunu düşünmeye başlıyor ve craven ile irtibata geçiyor. burada oldukça hoş bir detay var; seri boyunca freddy korkulardan beslendi ve onu tamamen yok etmenin tek yolu damnatio memoriae'ydi. heather freddy'nin gerçek olduğuna inandıkça ve craven senaryoyu yazmaya devam ettikçe gerçek hayattaki saf kötülük büyük korkuların şeklini almaya başladı. yani seri boyunca korkulardan beslenen freddy, beyaz perdeden dışarı yine bu korku sayesinde çıkmış oldu.


bu kadar güzel bir finalden sonra wes craven imzası olmayan sekizinci film freddy vs. jason - friday the 13th - çekildi. bu film yine biraz tahammül edilebilirdi çünkü hem freddy'nin çarpık mizah anlayışı korunmuştu hem de teen slasher izleyicisi zaten bu iki karakteri bir arada izlemek istiyordu ama daha sonra 2010 yılında çekilen film tam olarak fiyaskodan başka bir şey değildi; freddy karakterinin komedi unsurunu yok sayıp tamamen korkutucu bir figür yaratmak isteyerek ucuz bir kopya yapmaktan öteye geçemediler çünkü bu seri freddy'nin çarpık mizah anlayışından besleniyordu. bu detayı bile isteye yok sayarak basit bir korku filmi ortaya çıkarmaları bir yana daha iyi efektler kullanmak bile kurtarıcı etken olamadı.





kincaid: see you in hell!
freddy krueger: tell them freddy sent you.

- a nightmare on elm street 4: the dream master
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim