merhaba, nerden, nerede oturuyorsun, hangi bina?

ya dur bismillah. yangından mal kaçırır gibi. ne o öyle? hayret bir şey. biraz ortaya sohbetini koy. kendinş gerçekleştir. ondan sonra geçersşn o fasla.
devamını gör...

özellikle istanbul sözleşmesi hakkında sözleşmenin metnini okumadan kulaktan dolma bilgilerle "ıbırtıyısınız yea" diyenleri gördükçe şöyle:
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

rezalet bir açıklamadır. zaten nitelikli okul sınav sistemi de bir rezalettir. yüz kişiden doksanını hayal kırıklığına uğratan sistemin nesi iyi olabilir ki?
devamını gör...

her insanın bir başkası için sonsuz bir muamma oluşu, üzerinde düşünülmesi gereken muazzam bir hakikattir.
iki şehrin hikayesi - charles dickens
devamını gör...

istanbul'un başına gelen en iyi şey olabilir. işin çok zor başgan. tanrı yardımcısı olsun.
devamını gör...

hayır şu başlığı akışta tutup tepki göstermek bu kadar mı zor? millet bazı olaylara gelince aslan kesiliyor, kasmadığı duyar kalmıyor ama şöyle bi başlık rağbet görmüyor. pes ya, gerçekten pes…

katledilen bi kadın var diyorum, katili de elini kolunu sallaya sallaya geziyor diyorum yani bir şey söylemek ister misiniz???
devamını gör...

insana hayat karşısında korunaklı ve görece özgür bir konum sağlayan asosyallik içerdiği kadar merak da içeren bir eylemdir.

franz kafka sokağa bakan pencere isimli bir öyküsünde bunu kendine göre açıklamıştı. kafkaya göre pencereden bakan kişi hem dışarıdan gelecek tehditlere karşı kendini korumaya almış hem de dışarıdaki hayata katılmak için bir imkan elde etmiş olur. pencere bir eşiktir kafka için. bu eşik fikri başka birçok yazısında da karşımıza çıkar.

1954 yapımı bir alfred hitchcock filmi olan rear windowda da pencerenin korunaklı konumunda bir suça şahit olan bir adamı izliyoruz ancak hitchcock pencerenin o kadar büyük bir güvenlik sağladığını düşünmüyor. çünkü pencere o korunaklı ortama açılan tek giriş değil.

büyük öykücü o.henry’nin muazzam öyküsü the last leaf ise pencereden bakmanın bizi hayata bağlayabileceğini anlatıyor. eğer bunu bizim için yapabilecek biri varsa pencereden dışarı bakıp gördüğümüz şey hayatımızı kurtarabilir yazara göre.

bir umur bugay eseri olan kapıcılar kralı ve bu filmden hareketle çekilen bizimkiler dizisinde de hep pencerede birisi vardır. ya meraklı bir mahalle teyzesi ya da olan biteni izlemeye bayılan meraklı bir sarhoş.

demem o ki pencere bize çok şey vaat eder ve vaatlerinin çoğunu da yerine getirir. güvenlik ya da tehdit, merak öğesi ya da bilgi kaynağı.

o zaman pencerenin perdesini aç bana göster yüzünü.
devamını gör...

çok ağrılı bir süreç. yaklaşık 5 gündür geceleri dişlerimi sıkarak uyuduğum için sabahlari müthiş bir baş ağrısı ve çene ağrısı yaşıyorum. sanki yeni bir gün başlamamış da bir kamyon kafamı tekerleğinin altında paramparça etmiş gibi hissediyorum. uyumaya korkar oldum.

psikolojik bir nedeni illaki vardır ama hayatimda degişen hiçbir sey olmadığı halde neden bunu her gece yaşıyorum bilemiyorum sözlük.
devamını gör...

sanırım @gomercan ile farklı bir maç izledik * ben sahada özellikle ikinci yarıda yokları oynayan bir fenerbahçe gördüm. artı fenerbahçe gerçekten kadere kısmete futbol oynuyor. taraftarın stadı tepeleme doldurmuş istediğin erken golü de bulmuşsun ama nafile. kafası kopuk tavuk gibi oynuyorsun. kaldı ki, bu maçta beşiktaşlı futbolculara karşı yapılan sertliğin haddi hesabı yok. yığınla es geçilen kart var. beşiktaş ikiyi bulduktan sonra bu sertliğe karşılık verdi. verir vermezde kartlar çatır çatır geldi. son dakika da, batman o golü yazsa fenerbahçe için daha hayırlı olurdu. cılız istifa sesleri yerine daha sert bir tepki gelirdi ve taraftar rüyadan uyanırdı. bir de ben bu kimi çözemedim. yahu arkadaş bu adam anadolu takımları ile oynanan maçlarda bana stoper görüntüsü vermemişti ki bunu daha öncede söyledim. galatasaray maçında bir baktım adam taş gibi stoper, sonra hoop yine yerlerde. bugünse gayet iyi top oynadı. muamma bir adam. bir defans oyuncusu için olmaması gereken bir özellik, günü gününü tutmuyor bu koreli kardeşimizin.

artı bu maçta necip sakatlandıktan sonra serdar oyuna girdi ve beşiktaş altyapısından 3 oyuncu ile derbide mücadele etti. bu çocuklar 2 sene önce as takım idmanlarına göz ucuyla imrenerek bakıyorlardı. bu beşiktaş için öyle ya da böyle kazanımdır. ersin'i de aslında iyi analiz edememişsiniz. çocuk bir kaç pozisyonda bildiğiniz heyecanlandı, stres oldu, topu oyuna sokamadı. tabiri caizse topu oyuna sokmaya paçası yemedi * baskıyı kaldıramadı bugün. ondan sonra da saçmaladı resmen. ama komik olan şu ki, maçın ağırlığını kaldıramayan bu çocuğun kalesine adam gibi top gelmedi. pancu bile zamanında daha çok yorulmuştu. maçın ikinci yarısında böyle bir beşiktaş karşısında hiç bir varlık gösteremeyen fenerbahçe'den bu saatten sonra hiç bir cacık olmaz. beşiktaş ise en azında önder hoca ile bir şablon oynamaya çalıştı. ayağı yere daha sağlam basan takımdı. kişisel hatalar olmasa -ki biri vidalarını iyice gevşeten vidanın hatası- fenerbahçe beşiktaş karşısında neredeyse pozisyon üretemeyecekti.

uzun lafın kısası gomercan'ın totemini görmüştüm ama cevap yazacak imkan hasıl olmamıştı. zamanında kadıköy'de kalecisiz kazanan beşiktaş, bugün de teknik direktörsüz kaybetmez diyecektim öyle de oldu * gazozuna oynansa da derbi derbidir. fena maç olmadı. umarım yönetim önder hoca ile sezonu tamamlar ve gelecek sene getireceği hocayı şimdiden belirleyip, takımı dışarıdan izlemesi noktasında bir karar alır. çünkü bu genç çocuklar bize lazım. hele şu ekonomik ortamda her takıma bu tarz gençler lazım. onların dilinden en iyi anlayacak adam da önder hoca. bırakalım, bu sene hepsini güzelce bir pişirsin de önümüzdeki senenin planlaması ona göre yapılsın.

fenerbahçeli kardeşlerimiz bu seri işlerini severler, 2 senedir evinizde beşiktaş'ı yenemiyorsunuz, yoksa yeni bir seri yapmaya mı karar verdiniz? * böyle iyi umarım bu seriye devam edersiniz *
devamını gör...

abdest alıyordur.
devamını gör...

hazırlanmayın.
devamını gör...

yeni, bikaç ay önce müslüman olmuş, önce sert, dindarlığın bi tür akıl hastalığı olduğunu, dindar insanların zorla iyileştirilmeleri gerektiğini savunan bir ateistken zamanla, yıllar içinde yumuşamış, bütün kavgalarda kendini saçma bi şekilde müslümanları savunurken bulan biri olarak, hatta; "ben değilsem allah kim" diyebilecek kadar azmışken, hiç haddim değil bu gibi konularda konuşmak yazmak vs ama acıma, adalet, şefkat gibi kavramları allah gibi devasa bir yapı'nın bizim idrak ettiğimiz haliyle, henüz biz bile bu kavramlar üzerinde tam uzlaşamamış hatta kullanım pratiklerini standarda kavuşturamamışken algılayıp uygulaması komik olurdu. allah neden allahtır? en temelde bizim ve bize dair olanların üzerinde olması onu tanımlar. sonra bu tanım bile eksik gelir çünkü tanımlamak bile yeterli değildir.

acıma, şefkat, merhamet gibi kavramlar ve diğerleri insanın insanla olan ilişkisini düzenler. insanın insanla olan ilişkisinde allah yüksek bir bilincin hakemidir. sabiti belirler ve seyreder. bilhassa kuran sınırları çok keskin belirlenmiş bir ölçülülüğün kitabıdır. kuran'ın hakikaten en belirgin özelliği ölçülülüktür. abartmaz, uçlara savrulmaz, kendinden geçirtmez, saf gerçeği, pürüzlü gerçeği, mutlak bir bilginin en işlevsel hale gelebileceği kadar zorlar. gerçeğin dışında neredeyse hiçbir şey kuran'ın ilgi alanı değildir. kuran sınırları içerisinde insan da yalnızla gerçeğin dünyasındaki insan olmanın büyük kahrından sorumludur. kuran'ın allahı, insanı, aşılması zor gibi görünen nihilist duvarını yıkmaya yöneltir. "her zorlukta bir kolaylık vardır"ın sebebi bile budur. kolay'a yığılan avam, oradaki kolaylığı sömürür, değersizleştirir, ama zor'un el değmemişliği kendi içinde çok eşsiz bir bilgiyi, bir yeni olma halini saklar. zor'un kendi içindeki esnekliği insan aklını çok tahrik eder. ihtimal arama bulma, sebep sonuç ilişkisi kurma, yeniden düşünme, yıkma bi daha yapma gibi yüksek nitelikler sadece idmanla kazanılır. zor'un bile çekici kılındığı ve direkt hedef gösterildiği, biraz sabredildiğinde zor'da bile insana yönelik müthiş hazların varolduğu bilgisi çok seçkin ve sürekli doğrulanan bir bilgidir. kuran, ona inananı diğer insanlardan ayrıştıran bir bilinçle tekrar yapılandırır. allah insanı yaratmakla yetinmez. bir de ona yeniden kendini kurma vazifesi verir. kişinin kendisini yapılandırılacağı bilgi kuran'dadır ama kişi bu ikili süreci bilmek, fark etmek zorundadır. kuran'da, son derece işlevsel olmasına rağmen; "böyle gelmiş böyle gider"in izi, bu kolaycılık asla bulunmaz örneğin. değişim, kuran'ın ilk büyük iddiasıdır. devrimselliğinden katiyen taviz vermeyen bu kitap, devrimsel olma niteliğini insanın sürekli düştüğü hataların asla tamamen yok olamayacağı keskinliğiyle bir sınanma sebebi kılar. insan çok zor değişir ve kuran bu zorluğa insanı aşık etmiştir. yüksek bir çabanın, yüksek bir olma gayretinin, yüksek bir kabulün dışında hiçbir ama hiçbir alternatif sunulmaz insana kurtulması için. bir sihirli değnek asla ama asla size değmeyecektir. karanlık geceler, bunalımlar, iniş çıkışlar, yardım çığlıkları, krizler, vazgeçişler, hatalar ve milyonlarca diğer şans, insanın değişim hizmetine sunulmuştur. en mükemmel halinize dönüşürken allah bu dönüşümde resmen emeğiniz olsun ister. sizinle o, sizi yaratmış olmasına rağmen bir iş birliğine girişir. size tenezzül eder. allahın tenezzül ettiği şey yücelir. insansa tenezzül ettiği şeyle sınanır. farkımız burada. o, bu yüzden allah.

miskinliği, şüpheciliği, aşırılığı, bencilliği, ayak kaydırmayı, mal biriktirmeyi, dedikoduyu, herhangi bir şeyden çok korkmayı, evlat bile olsa herhangi bir şeye çok bağlanmayı, yeryüzünde dağları yaratmış gibi kibirle dolanmayı, garip ki meraksızlığı, eş dost kayırmayı, lanetlemeyi, sövmeyi, doğruyu örtüp gizlemeyi, direkt ve dolaylı yoldan yasaklayan bir allah, bu yasaklardan önce muhatabı sonra bu yasakların mağdurlarını korurken, insanın zaaflarını bilmiyor olamayacağı gibi, onları derinden bilmenin garip eminliğiyle kuran'ı çok sert bir netlikte sınırlar. insan olarak biz bu zaaflardan arınarak dönüşümümüzü tamamlamaya ve nasıl olmamız gerektiğine dair bilgiyi neredeyse sürekli kuran'da görürüz. hangi saik ve pratiklerle belirleneceğimiz afilli cümlelerle değil sanki başını okşayan bir ihtiyarın seksen yıllık bilgisiyle bize açık açık söylenir. "yapma" denir, "öyle bakma" denir, "öyle düşünme" denir, "öyle sanma" denir.

kuran'ın inşa etmek istediği insan profili öyle belirgindir ki aslında. bu belirginlik ürkütücüdür. kötüye katiyen ama katiyen fırsat vermeden tüm; "böyle olun"lar, aksi düşünüldüğünde ve sonuçları incelendiğinde yegane tercih sebebidir. kuran'ın; "böyle olun"ları örtük ve açık bir biçimde hem detaylarda hem genel omurgada gerçekliğin en görünür hallerini işaret eder. vıcık vıcık bir optimizmdense ölüm bilgisi, buram buram bir nihilizmdense teskin, her şeyin geçeceği bilgisi... kuran iki uçtan da insanı korur. iki uç da insan aklının derin sorunlarının çarpık ürünüdür. optimist gördüğü gerçeği görmezden geleceği sahte sebepleri özenle ve bıkmadan kutsar, nihilistse gerçeğin en pürüzlü halini mutlak kılacağı bir ev yapar düşüncelerinden ve orayı sonsuz doğrunun mülküymüş gibi sahiplenir. biri geçici aydınlığa, diğeri bitmez bir karanlığa sığınır.

oysa inandığımız allah hem gecenin sessiz karanlığının allahıdır hem çiçekler açan gündüzün allahı. o hem gecenin soğuk boşluğunun, orada öylece duran hayvan leşlerinin, aksakların, körlerin, dilsizlerin, acıtıcı kayıtsızlığının, ölümlü güzelliğinin, solgun sertliğinin, kimsesizliğinin allahıdır hem gündüz çiçeklerinin, ışıl ışıl orada duran güneşinin, sıcağının, hasretinin, neşesinin, heyecanının, haklı yorgunluğunun allahı.

ikisinin de allahı aynıdır. biri diğerinin yokluğunda ortaya çıkmaz. gece de gündüz gibi aynı allahın eseridir. bu karanlık ve aydınlık taraf arasında bir seçim yapma eşiğindeyken, öfkeli bir ateistken ve dindarları kamplara tıkma hayalleri kurarken ve şöyle demiştim; "habil gibi allahı tarafından sevilmeyi bekleyen rezil bir miskinlikten, rezil bir teslimiyetten, rezil bir imandansa ben kabil'in habil'i gerçeklikle yüzleştiren sert vicdanı, kafasını şevkle ezen güçlü taşı, onu geberten kutsal eli olmak isterim. kabil habil'in kahramanıdır. onu geberterek inandığı allahtan kurtarmıştır."

kabil'i habil'den ayıran tek şey küçücük bir irkilmedir. biri canidir diğeri kurban. ama onları yaratan irade tümden bu iki halden üstündür. bu iki halden üstünlüğü onu yine tanımlamaz ama tanımlarımızın sınırlarını zorlamamız gerektiğine bizi alıştırır. allahı birbirimizi anladığımız ve sevdiğimiz ve iletiştiğimiz pratiklerle anlayamayız.

allah korkutmaz. allah kafa kestirmez. allah dövdürmez. allah sövdürmez. allah boğdurmaz. allah hapsetmez. allah bağırmaz. allah çatık kaşla bakmaz.

peygamberini bile diğer tüm insanların örnek alacağı bir dipten seçerek yükselten, zaman zaman onu bile; "kendine gel" diye uyarabilen, onu bile sınayan, onun çocuklarını bile kayırmayan, insanı kardeşlik büyük kategorisinde birbirine muhtaç kılan ama bireyselliğini kaybetmemesi, sürüden ayrılabilmeye cesaret etmesi için yüreklendiren, resmen bazen gitmeyi, dinlenmeyi, tekrar düşünmeyi, öyle sanmamayı, iyi niyeti çok çocukça bir ikazla öğütleyen, müthiş bir affedicilikle, müthiş bir endişeyle, müthiş bir hassasiyetle insanı tekrar tekrar yapılandıran bir allah iyinin ya da kötünün sınırlarında iyi ya da kötüden ibaret değildir. allah bu yüksek kavramların üzerindedir. iyiden ve kötüden yüksek olan tek kavram adalettir. allah da adildir. en belirgin özelliği, iyiliği ve kötülüğünden ziyade bence adil olması. adil de acımasız olamaz.

uzatmayayım ama peygamberine; "senin kalbini temizlemedik mi? belini büken derdinden seni kurtarmadık mı? adını yüceltmiş değil miyiz?" diye soran, onu gökten indirmediğini, öylece ortaya salmadığını, onun da süreçlerden geçtiğini ve geçmeye devam edeceğini söyleyen bir allah, acımasızlık gibi keskin bir tavrı nasıl takınsın? insana şans veren, onu sınayan, onu ait olduğu yüceliğe doğru sürükleyen bir allah nasıl kesip atar? nasıl baş ezer? nasıl taş yağdırır? allah her şeyin karnıdır. her şeyin karnı da sevgidir.

o yüzden ben açıkçası allahı beynin ve kalbin aynı anda anlaması gerektiğini düşünüyorum. beynin ve aklın aynı anda ulaştığı bilgi, aşırılıklarından, romantizminden, saçmalığından arınıyor. en saf haliyle orada duruyor ve göz kırpıyor. kapkara topraktan rengarenk çiçekler çıkartmayı akıl edebilen bir deha, böylesi derin bir boşluğun içinde debelenen insanı yalnızlığı bile yaratmış olmanın gücüyle nasıl yalnız bıraksın? ona neden zulmetsin? onu neden ezsin, neden itip kaksın, neden aç bıraksın, neden sevmesin? dediğim gibi allah sevgidir. yani bence.
devamını gör...

her şey çok pahalı benjamin halk aç aç püh size...

bi sürü şey gelmiş çok beğendim gerçekten ama pahalı buldum malesef. ben mesela kendimi renkli göstermek istiyordum asla gösteremiycem. bi de süresi kısıtlı hayatta göstermem. ondan sonracıııma takipçilerimi öğrenmek için paramın 4 te 3 ünü harcamam gerekecek ona da gerek yok. hal böyleyken de bişey alakıycam kötü günler için birikim yapcam. faize yatırabiliyo muyuz??

edit: vay arkadaş ya bi baktım dedim bari otomatik portakal koyayım 5k puan nedir resmen kazıkçılar. türkiye simülasyonu gibi ağğğ yüreğim...
devamını gör...

kaymaksız ekmek kadayıfı,şerbetsiz şam tatlısı,yağsız ezine peynir,olmamış acımtrak zeytin,fırında unutulmuş kararmış ekmek,sarımsaksız mantı,soğansız kısır,sucuksuz ,turşusuz tost ... gibidir.yenir ama yavan kalır,demiyorum bol soslu olsun ama konuşmayı desteklemesi,konunun daha iyi anlaşılması için edepsizleşmeden tatlı tatlı araya serpistirilmesi fena olmuyor,herseyin fazlası zarar bende sevmem.
devamını gör...

ruhum takılı kaldı. küçücük bir sadelikte, önemsiz bir basitlikte. çimenliklerde oturmuşum, dizlerimin üzerine ellerimi kemetlemişim, karşımda deniz. hava kapalıya yakın. deniz sakin. koyu mavi ılık ılık akan bir su var önümde. ne soğuk ne sıcak. üzerimde ince bir ceket. saçlarım arada uçuşuyor yavaş yavaş.
düşünüyorum, düşünüyorum.
bu sıralar yalnız kalmaya, böyle bir yerde oturup uzun uzun düşünmeye ihtiyacım var.
içimde eksik olan yarım kalan o kadar çok şey var ki.
hiçbirinin adını bilmiyorum veya unuttum. hissediyorum ama içimdeler. bu hisler günlük hezeyanlar değil. günlerdir düşünceli, dalgın ve keyifsizim. çok boşladım kendimi. öyle boşladım ki.
sorgulamaz, konuşmaz, çabalamaz oldum.
insan umudunu kesince eylemini de kesiyormuş.
kabuğuma minik adımlarla çekiliğimi biliyorum. fark etmemek için farkındalığımın kör olması gerek.
neye kime dönüşüyorum böyle bilmiyorum.
doğru bulduklarım yanlışa, yanlış bulduklarım doğruya verilmeye başladı. ben mi seçtim peki? hayat mı beni sürüklemeye, mecbur etmeye başladı?
dönüşmek böyle bir şey mi?
hayatın iteklemesi bu mu?
lisede felsefeyle, edebiyatla ilgilenirdim. ne mesuttum ne özgürdüm. zihnimin içi tarlamdı. yasaklanan, konuşulmaması, düşünülmemesi gereken her şeyi düşünür tartardım. güzel beyitler, dörtlükler okudum. ruhum inceldi. anlam dünyam genişledi.
sorgulardım, merak ederdim.
lise biteli ne kadar oldu? on yıllar mı? orta yaşlarımda mıyım?
lise biteli sadece üç yıl olmuş.
o çocuk nerede? öldü mü? raf ömrü mü doldu?
ne mesuttum. kimsenin bana bahşedemediği mutluluk, sakinlik, güven duygusunu zihnimin içinde yaşardım. şimdi her şey belirsiz, buğulu.
gençken çoğu insan gelecek kaygısı yaşar, ben de böyleydim demesin kimse. bu öyle bir durum değil.
içimde başka haller var. adlarını bilmediğim haller.
devamını gör...

kimse viski içmiyor mu acaba dediğim başlık.. bugün de yalnızız..
devamını gör...

bir şeyin kalbini kırması için illa yanlış olması gerekmez ki..
devamını gör...

bilim adamı, erkek sözü, insanoğlu, kız gibi, kadın başına vb. kelimelerin başı çektiği söylemlerdir. kelimeler zararsız görülmemelidir çünkü dilimiz, düşüncelerimizin ve kültürümüzün bir aynasıdır. kullandığımız kelimeler algımızda etkilidir.

bilim adamı, kadınların bilim yapamayacağı mesajını verir.
erkek sözü, kadınların sözünde durmadığı, erkeklerin güvenilir olduğu mesajını verir.
insanoğlu, sadece erkek soyu ile insanlığın yayıldığı mesajını verir.
kız gibi, kadınların yaptıkları işin veya şeyin yetersiz görüldüğü mesajını verir
kadın başına, yine aynı şekilde aşağılama ve yetersizlik belirtir.

fakat şu noktaya dikkat edilmelidir: bu sözler sadece kadınları değil erkekleri de aşağılıyor. 'karı gibi ağlama' sözü erkeklerin üzerinde bir baskı oluşturuyor. erkekler neden ağlamasın ki? en insanî duygu değil midir üzülüp ağlamak? neden erkekler olmadıkları kadar güçlü ve ciddi gözükmek zorundalar?

yazılanlara şöyle bir göz gezdirdim de, kimse kendisini suçlamasın hâlâ ''insanoğlu, adam gibi konuş'' gibi kelimeleri istemeden de olsa kullandığı için. çünkü daha küçücük çocukken zaten bu söylemleri çevreden duyarak büyüyoruz. ataerki her yanımızı sarmışken bir de cinsiyet rolü sarıyor zihnimizi.

okulda cinsiyet rolleri, evde cinsiyet rolleri ve ataerki, arkadaşlarımızla oynarken bile cinsiyet rolleri... hepimiz cinsiyetçiliğe ister istemez uğruyoruz ve belki bunu biz de yapıyoruz. cinsiyetçi söylemleri azaltmak için önce bilinçlenmek önemli. biz bilinçlenirsek ancak o zaman cinsiyetçi söylemlere karşı bir duruş sergileyebiliriz.
devamını gör...

leyla ile mecnun'daki arda karakteridir.

-leyla sen üşüyor musun?
+eh biraz.
- bu soğukta böyle tarzan gibi çıkarsan üşürsün tabi tıs tıs tıs.
devamını gör...

merhum kaptan*.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim