ekim düşü
başrollerini jake gyllenhaal, laura dern ve chris cooper'ın paylaştığı gerçek hayattan alınmış bir kesitin işlendiği 1999 yapımı amerikan filmi.
konusu kısaca şöyle:
john hickam adlı madenci, oğullarının hemen hemen tüm kasaba erkekleri gibi maden kontrolörü olmasını istemektedir. ancak oğullarının bambaşka hedefleri vardır.
nedendir bilmem, en sevdiğim filmlerden biridir bu. belki de bilimle ilgisi olduğundandır, kim bilir...
fragman:
konusu kısaca şöyle:
john hickam adlı madenci, oğullarının hemen hemen tüm kasaba erkekleri gibi maden kontrolörü olmasını istemektedir. ancak oğullarının bambaşka hedefleri vardır.
nedendir bilmem, en sevdiğim filmlerden biridir bu. belki de bilimle ilgisi olduğundandır, kim bilir...
fragman:
devamını gör...
gereksiz yere para verilen tatlılar
neredeyse her evde yapılan tatlı olarak sütlaç diyeceğim başlık, tabi hamsiköy sütlacı değilse.
devamını gör...
geceye bir sanat eseri bırak
devamını gör...
kitapların pahalı olduğu gerçeği
bazı kitapların pahalı olduğu bir gerçek evet ama bu okumayacağımız anlamına gelmemeli. okumaya değer nice kitap için alternatif aramalı ve bütçe kısıtlaması ile az da olsa bu aşktan vazgeçmemeli.
devamını gör...
acedia
melankoli: ortaçağda isa'ya öykünme ve onun çektiği çileyi çekme uğraşında olan rahiplerin kendilerini bu işe fazlaca vermeleri nedeniyle kara safralarının kanda sıcak aktığına ve bu kara safranın yoğunluğunun vücut intizamını bozduğuna inanılıyormuş. bu bir hastalık, bir ruhsal zayıflık olarak kabul edilmiş. melankoli etimolojik olarak grekçe melaina (kara) ve khole (safra) sözcüklerinden oluşmuştur.
günümüzde kullandığımız içi kararmak deyimi de sanırım bu kara safra inancından geliyor olabilir.
hristiyan öğretisinde acedia olarak kabul edilen bu ruhsal bozukluk dünya işlerine karşı ilgisizlik, kayıtsızlık, duyarsızlık, isteksizlik, apati, bir çeşit oblomovluk olarak nitelenmiş.
cioran gözyaşları ve azizler kitabında "manastırların gölgesinde sağır bir hüzün keşişlerin ruhunda ortaçağ'ın acedia dediği boşluğu doğuruyordu. yüreğin ıssızlığından ve dünyanın taşlaşmasından doğan bu tiksinti dinsel spleen’dir. tanrı’dan tiksinme değil ama tanrı’da sıkılma.
acedia her pazar öğleden sonra, manastırların insanı çökerten sessizliğinde yaşanan şeydir.
"kendinden geçme, ilk atılımları içinde kendisine bir manzara yaratır: acedia bozar bu manzarayı, doğanın içini boşaltır, hayatı yavanlaştırır ve sadece zarafetten yoksun ölümcül durumumuzun anlama olanağı vereceği zehirli bir sıkıntı doğurur. modern acedia manastır yalnızlığı değildir artık -her birimizin ruhunda bir manastır olsa da-; kırılgan, güçsüz ve kaçıp gitmiş tanrı karşısında boşluk ve ürküntüdür."
melankoli, hastalık yaftasından ancak rönesans döneminde kurtulabilmiş. antik metinleri inceleyen bilginler eski yunanca bir metinde aristoteles'in yazdığı düşünülen "neden felsefede, siyasette, şiirde, sanatlarda bütün bariz sıra dışı adamlar kara safralı?" metnini incelemeye başlamışlar.
melankolikler rönesans hümanist düşüncesinde toplumun en yaratıcı insanları olarak benimsenirler.
...
acedia; melankoli elbisesini giymiş tüm kavramları içine alan ölümün ve de yaşamın kıyısında bir diridir... kıyısında oturduğu dünyadan kendi içine bakar ve kendi içinde gördüğü şey yine kıyısında oturduğu dünyadır.
bir yanı oblomov, diğer yanı güneş suyu...
barut kokusu kadar kederli
gölgenden süzülen
şarkı
karanlığa karışacak birazdan
gözlerin ve içindeki
çiçek
ölüsü
karanlığı karıştıracak birazdan
ışıktan sıyrılan renk
birazdan ayaklanacak
yeni renkler tırnak uçlarında
dokunduğun yeni bir nefestir
sevgilim
güneş suyunu versin ellerimize
toprak bereketini
içimizden biri aşk
olana dek
şiir bana aittir.
günümüzde kullandığımız içi kararmak deyimi de sanırım bu kara safra inancından geliyor olabilir.
hristiyan öğretisinde acedia olarak kabul edilen bu ruhsal bozukluk dünya işlerine karşı ilgisizlik, kayıtsızlık, duyarsızlık, isteksizlik, apati, bir çeşit oblomovluk olarak nitelenmiş.
cioran gözyaşları ve azizler kitabında "manastırların gölgesinde sağır bir hüzün keşişlerin ruhunda ortaçağ'ın acedia dediği boşluğu doğuruyordu. yüreğin ıssızlığından ve dünyanın taşlaşmasından doğan bu tiksinti dinsel spleen’dir. tanrı’dan tiksinme değil ama tanrı’da sıkılma.
acedia her pazar öğleden sonra, manastırların insanı çökerten sessizliğinde yaşanan şeydir.
"kendinden geçme, ilk atılımları içinde kendisine bir manzara yaratır: acedia bozar bu manzarayı, doğanın içini boşaltır, hayatı yavanlaştırır ve sadece zarafetten yoksun ölümcül durumumuzun anlama olanağı vereceği zehirli bir sıkıntı doğurur. modern acedia manastır yalnızlığı değildir artık -her birimizin ruhunda bir manastır olsa da-; kırılgan, güçsüz ve kaçıp gitmiş tanrı karşısında boşluk ve ürküntüdür."
melankoli, hastalık yaftasından ancak rönesans döneminde kurtulabilmiş. antik metinleri inceleyen bilginler eski yunanca bir metinde aristoteles'in yazdığı düşünülen "neden felsefede, siyasette, şiirde, sanatlarda bütün bariz sıra dışı adamlar kara safralı?" metnini incelemeye başlamışlar.
melankolikler rönesans hümanist düşüncesinde toplumun en yaratıcı insanları olarak benimsenirler.
...
acedia; melankoli elbisesini giymiş tüm kavramları içine alan ölümün ve de yaşamın kıyısında bir diridir... kıyısında oturduğu dünyadan kendi içine bakar ve kendi içinde gördüğü şey yine kıyısında oturduğu dünyadır.
bir yanı oblomov, diğer yanı güneş suyu...
barut kokusu kadar kederli
gölgenden süzülen
şarkı
karanlığa karışacak birazdan
gözlerin ve içindeki
çiçek
ölüsü
karanlığı karıştıracak birazdan
ışıktan sıyrılan renk
birazdan ayaklanacak
yeni renkler tırnak uçlarında
dokunduğun yeni bir nefestir
sevgilim
güneş suyunu versin ellerimize
toprak bereketini
içimizden biri aşk
olana dek
şiir bana aittir.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının çektiği fotoğraflar
devamını gör...
yazarların izlediği en iyi video
haribo azerbaycan reklamı
devamını gör...
birey merkezli terapi
carl rogers'ın kuramıdır. psikanalizin yönlendirmeciliğinden ve davranışçıların bütünsellikten uzak görüşlerinden rahatsızlık duyan bir zihnin ürünüdür ancak freud'un çocukluk yaşantılarının önemine yaptığı vurguyu veya davranışçıların çevresel etkilerle ilgili görüşlerini tümden reddetmemiştir.
rogers, insanların, "gerçekleştirme eğilimi" adını verdiği bir güdüyle dünyaya geldiklerini ve bu güdü sayesinde kendi kapasiteleri doğrultusunda geliştiklerini ifade eder. peki bu nasıl gerçekleşiyor?
bebek yemek yemenin iyi, açlığın kötü olduğunu kavrar. bu noktada organizmik benliği (neyi sevip neyi sevmediğine yönelik gerçek hisleri) ile benlik kavramı (diğerlerinin düşünceleriyle harmanlanmış benliğine dönük algıları) örtüşmektedir. ancak insan aynı zamanda saygı görmeye, kabul edildiğini hissetmeye ihtiyaç duyar. ailenin bu saygıyı koşula bağlaması (benim istediğimi yapmazsan seni sevmem) çocuğun saygı görmek için organizmik benliğini reddetmesi ile sonuçlanır.
e duvarları boyuyor boyasın mı? kardeşine vuruyor izin mi verelim? aksine sınır koymak güven duygusunu geliştirir. bu noktada nasıl bir tutum sergilendiği önemli. önerilen ebeveynin çocuğun duygularını anladığını, kabul ettiğini (öfkeni anlıyorum) ifade etmesi ve neyi istediğini söyledikten sonra bunun sebebini (ona vurmanı istemiyorum çünkü …) açıklaması. bu niye öneriliyor bunu da açıklayayım ki kardeşine vurmanı istemiyorum diye kesip atmış olmayayım. burada bunun dışında verilebilen birkaç tepki daha var mesela bağırmak, dövmek gibi eylemlerde bulunarak duygusal veya fiziksel şiddet uygulayarak kişiliğine saldırmak ya da “ama o senin kardeşin kardeşlere vurulmaz onları koruruz ve severiz” diyerek neyi isteyebileceğini söylemek. ancak bunlar sadece çocuğun gerçekte ne istediğini inkar etmesine yardımcı olacak türden davranışlar. yani çocuğun “ben kardeşime vurmak istiyorum ama annem/babam bunu istemiyor” şeklinde düşünmesi ve annesinin/babasının bunu neden istediğinin bilincinde olması, kardeşine vurmak istediği halde “kardeşime vurmak istemiyorum” şeklinde düşünmesinden çok daha sağlıklı.
çünkü karar vermesi gerekecek. insan neyin kendisi için iyi, neyin kötü olduğunu, neyi sevdiğini, neyden hoşlanmadığını bilmeden karar verebilir mi? senin gerçeklerinle yaşayıp kendi hayatında mutlu olabilir mi?
elbette aile içi etkileşimler her zaman böyle yürümüyor. insanlar sadece ebeveyn değiller, eşler, çalışanlar, kardeşler, çocuklar, vatandaşlar… toplum huzurlu değilse? kişiler işsizse? işlerinde mutlu değillerse? dünyanın adil bir yer olduğuna dair inançları yoksa?
rogers'a göre, insanların sağlıklı birer birey olabilmeleri için organizmik benlikleri ile benlik kavramları birbiriyle uyuşmalıdır. psikoterapide danışanla danışman arasında kurulacak koşulsuz olumlu saygı ve kabule dayanan terapötik ilişki, danışana deneyimlerinin sonuçlarını çarpıtmasına gereksinim duymayacağı bir özgürlük alanı sağlar.
bir soru: koşulsuz olumlu saygı ne ölçüde mümkün?
bir not: varoluşçu psikoterapi adlı kitabında yalom; carl rogers, maslow ve may gibi hümanist psikologları "gösterişli amerikalı kuzenler" olarak tanıtır. yalom, kuzen olmalarını hümanist psikologların da insanın potansiyeline ve özgürlük, seçim, sorumluluk gibi konulara odaklanmış olmalarıyla; bu kuzenlerin gösterişli olmalarını kuramlarındaki iyimserlikle açıklıyor (avrupa'da ellili yıllar... ikinci dünya savaşı, soykırım, ölüm...).
kaynak: inanç, yerlikaya-kişilik kuramları, karataş ve yavuzer-psikolojik danışma ve psikoterapi kuramları, rogers-kişi olmaya dair, sharf-psikoterapi ve psikolojik danışma kuramları, yalom-varoluşçu psikoterapi.
rogers, insanların, "gerçekleştirme eğilimi" adını verdiği bir güdüyle dünyaya geldiklerini ve bu güdü sayesinde kendi kapasiteleri doğrultusunda geliştiklerini ifade eder. peki bu nasıl gerçekleşiyor?
bebek yemek yemenin iyi, açlığın kötü olduğunu kavrar. bu noktada organizmik benliği (neyi sevip neyi sevmediğine yönelik gerçek hisleri) ile benlik kavramı (diğerlerinin düşünceleriyle harmanlanmış benliğine dönük algıları) örtüşmektedir. ancak insan aynı zamanda saygı görmeye, kabul edildiğini hissetmeye ihtiyaç duyar. ailenin bu saygıyı koşula bağlaması (benim istediğimi yapmazsan seni sevmem) çocuğun saygı görmek için organizmik benliğini reddetmesi ile sonuçlanır.
e duvarları boyuyor boyasın mı? kardeşine vuruyor izin mi verelim? aksine sınır koymak güven duygusunu geliştirir. bu noktada nasıl bir tutum sergilendiği önemli. önerilen ebeveynin çocuğun duygularını anladığını, kabul ettiğini (öfkeni anlıyorum) ifade etmesi ve neyi istediğini söyledikten sonra bunun sebebini (ona vurmanı istemiyorum çünkü …) açıklaması. bu niye öneriliyor bunu da açıklayayım ki kardeşine vurmanı istemiyorum diye kesip atmış olmayayım. burada bunun dışında verilebilen birkaç tepki daha var mesela bağırmak, dövmek gibi eylemlerde bulunarak duygusal veya fiziksel şiddet uygulayarak kişiliğine saldırmak ya da “ama o senin kardeşin kardeşlere vurulmaz onları koruruz ve severiz” diyerek neyi isteyebileceğini söylemek. ancak bunlar sadece çocuğun gerçekte ne istediğini inkar etmesine yardımcı olacak türden davranışlar. yani çocuğun “ben kardeşime vurmak istiyorum ama annem/babam bunu istemiyor” şeklinde düşünmesi ve annesinin/babasının bunu neden istediğinin bilincinde olması, kardeşine vurmak istediği halde “kardeşime vurmak istemiyorum” şeklinde düşünmesinden çok daha sağlıklı.
çünkü karar vermesi gerekecek. insan neyin kendisi için iyi, neyin kötü olduğunu, neyi sevdiğini, neyden hoşlanmadığını bilmeden karar verebilir mi? senin gerçeklerinle yaşayıp kendi hayatında mutlu olabilir mi?
elbette aile içi etkileşimler her zaman böyle yürümüyor. insanlar sadece ebeveyn değiller, eşler, çalışanlar, kardeşler, çocuklar, vatandaşlar… toplum huzurlu değilse? kişiler işsizse? işlerinde mutlu değillerse? dünyanın adil bir yer olduğuna dair inançları yoksa?
rogers'a göre, insanların sağlıklı birer birey olabilmeleri için organizmik benlikleri ile benlik kavramları birbiriyle uyuşmalıdır. psikoterapide danışanla danışman arasında kurulacak koşulsuz olumlu saygı ve kabule dayanan terapötik ilişki, danışana deneyimlerinin sonuçlarını çarpıtmasına gereksinim duymayacağı bir özgürlük alanı sağlar.
bir soru: koşulsuz olumlu saygı ne ölçüde mümkün?
bir not: varoluşçu psikoterapi adlı kitabında yalom; carl rogers, maslow ve may gibi hümanist psikologları "gösterişli amerikalı kuzenler" olarak tanıtır. yalom, kuzen olmalarını hümanist psikologların da insanın potansiyeline ve özgürlük, seçim, sorumluluk gibi konulara odaklanmış olmalarıyla; bu kuzenlerin gösterişli olmalarını kuramlarındaki iyimserlikle açıklıyor (avrupa'da ellili yıllar... ikinci dünya savaşı, soykırım, ölüm...).
kaynak: inanç, yerlikaya-kişilik kuramları, karataş ve yavuzer-psikolojik danışma ve psikoterapi kuramları, rogers-kişi olmaya dair, sharf-psikoterapi ve psikolojik danışma kuramları, yalom-varoluşçu psikoterapi.
devamını gör...
dinlenme tesisinde unutulma fobisi
adı üstünde zorunlu ihtiyaç molası. yiyip içmek için belki otobüsten inmek istemeyebilirsiniz ama tuvalete gitmeniz gereken bir durum olduğu zaman bu tercih değil zorunluluk oluyor.
bir şarkı var her telefona sen çık her kapıya sen koş beni hatırla diye. işte her anons acaba benim otobüsüm mü algısı yaratan bir korkudur.
bir şarkı var her telefona sen çık her kapıya sen koş beni hatırla diye. işte her anons acaba benim otobüsüm mü algısı yaratan bir korkudur.
devamını gör...
güne bir söz bırak
saksıdaki çiçeği seviyorsunuz fakat kaldırımdakinin üstüne basıp geçiyorsunuz.
devamını gör...
sevilen şiirin en vurucu dizeleri
benim seninle oturacağım çantaya ne ilahi adalet sığar ne dialektik.
devamını gör...
bir zamanların en efsane telefonu
samsung e250.
devamını gör...
dolmuşa binerken zorlanan teyzenin çember oyasına bakmak
gördüğüm zaman insanın aymazlığının, zavallılığının, acizliğinin ve bencilliğinin bir işareti saydığım hareketlerden biridir.
zahmet edip tanımlarımı okuyan yazar arkadaşlarım daha önce yazdığım bağırmayacaktın anton ve dolmuşa binmek zorunda kalan zenginlerin ifadesiz yüzleri tanımlarımda dolmuş hikayelerimden bahsettiğimi hatırlayacaktır.
bugün de benzer bir hikayem var. yine her zamanki gibi sakin bir dolmuş yolculuğu ümidiyle bindiğim dolmuşta saçmasapan bir olaya şahit oldum. sanki ya bütün saçmalıklar beni buluyor ya da ben çoğu şeyi saçma bulmaya başladım. yaşlanıyorum sanırım, hala içimden akşam okundu mu diye sormak geliyor.
ben dolmuşta en arkada oturup dolmuşun uğradığı her kasiste tekerleklerin varlığını hissederken iki sıra ön çaprazımda iki kadın kucaklarında çocukları - çocuktan ziyade gremlin gibiydiler ama buna belki sonra değinirim- ile oturuyordu. çocuklar ise yarınlar yokmuş gibi bağırıyorlardı.
çocuklar ağlarken ve anneleri çocuklar ağlamıyormuş gibi aralarında sohbet ederken dolmuş durdu ve küçük sevimli bir kız çocuğu olan torununun elini tutan bir teyze dolmuşun içine doğru hareketlendi. ancak belli ki kadının belinde bir sorun vardı. zorlukla dolmuşun içine bir ayağını attı. sonra yine ancak daha büyük bir zorlukla ikinci ayağını attığı esnada gremlin sahibi olan kadınlardan biri elini teyzeye doğru uzattı.
crezione di adamo tablosu gibi bir andı sanki. o kadar görkemli. tabloyu hatırladınız. hani tanrının adem’e elini uzattığı tablo. bu konuya da daha sonra değineceğim: kendine el uzatan tanrı karşısında adem’in rahatlığı. işte öyle bir uzanıştı bu. elbette ben bunun bir yardım eli olduğunu düşündüm. ya yaşlı kadına yarım edecek ya da yer verecekti.
ancak öyle olmadı. aslında başlıkta spoiler verdim. keşke başka başlık düşünüp heyecan faktörünü kullansaydım. eğer tekrar başlığa bakıp döndüyseniz anlatmaya devam ediyorum.
elini uzatan kadın yaşlı teyzenin çemberindeki oyalardan birini parmak uçları ile tuttu, bir iki saniye dikkatle baktı, içindeki derin ve geleneksel sanat aşkı ile bir iki saniye daha düşündü ve sonra yanındaki kadına dönüp eltisini anlatmaya devam etti.
şaşkınlıktan donakaldım bir süre. yaşlı kadın da hiç garipsemedi bu durumu. belini tuta tuta arkaya doğru yürüdü ve bir yer bulup oturdu. tuhaftı, sürreal idi. sanat dolu bir aymazlıktı. çemberimde gül oya idi.
zahmet edip tanımlarımı okuyan yazar arkadaşlarım daha önce yazdığım bağırmayacaktın anton ve dolmuşa binmek zorunda kalan zenginlerin ifadesiz yüzleri tanımlarımda dolmuş hikayelerimden bahsettiğimi hatırlayacaktır.
bugün de benzer bir hikayem var. yine her zamanki gibi sakin bir dolmuş yolculuğu ümidiyle bindiğim dolmuşta saçmasapan bir olaya şahit oldum. sanki ya bütün saçmalıklar beni buluyor ya da ben çoğu şeyi saçma bulmaya başladım. yaşlanıyorum sanırım, hala içimden akşam okundu mu diye sormak geliyor.
ben dolmuşta en arkada oturup dolmuşun uğradığı her kasiste tekerleklerin varlığını hissederken iki sıra ön çaprazımda iki kadın kucaklarında çocukları - çocuktan ziyade gremlin gibiydiler ama buna belki sonra değinirim- ile oturuyordu. çocuklar ise yarınlar yokmuş gibi bağırıyorlardı.
çocuklar ağlarken ve anneleri çocuklar ağlamıyormuş gibi aralarında sohbet ederken dolmuş durdu ve küçük sevimli bir kız çocuğu olan torununun elini tutan bir teyze dolmuşun içine doğru hareketlendi. ancak belli ki kadının belinde bir sorun vardı. zorlukla dolmuşun içine bir ayağını attı. sonra yine ancak daha büyük bir zorlukla ikinci ayağını attığı esnada gremlin sahibi olan kadınlardan biri elini teyzeye doğru uzattı.
crezione di adamo tablosu gibi bir andı sanki. o kadar görkemli. tabloyu hatırladınız. hani tanrının adem’e elini uzattığı tablo. bu konuya da daha sonra değineceğim: kendine el uzatan tanrı karşısında adem’in rahatlığı. işte öyle bir uzanıştı bu. elbette ben bunun bir yardım eli olduğunu düşündüm. ya yaşlı kadına yarım edecek ya da yer verecekti.
ancak öyle olmadı. aslında başlıkta spoiler verdim. keşke başka başlık düşünüp heyecan faktörünü kullansaydım. eğer tekrar başlığa bakıp döndüyseniz anlatmaya devam ediyorum.
elini uzatan kadın yaşlı teyzenin çemberindeki oyalardan birini parmak uçları ile tuttu, bir iki saniye dikkatle baktı, içindeki derin ve geleneksel sanat aşkı ile bir iki saniye daha düşündü ve sonra yanındaki kadına dönüp eltisini anlatmaya devam etti.
şaşkınlıktan donakaldım bir süre. yaşlı kadın da hiç garipsemedi bu durumu. belini tuta tuta arkaya doğru yürüdü ve bir yer bulup oturdu. tuhaftı, sürreal idi. sanat dolu bir aymazlıktı. çemberimde gül oya idi.
devamını gör...
karsinofobi
kısaca, kanser olmaktan korkma olarak açıklayabiliriz.
tabii ki her insan bu durumdan az da olsa korkar ama bu fobiye sahip kişilerde bu durum bir takıntı haline gelmiştir. ilk olarak 1995 yılında, doktor george crile tarafından tanımlanmıştır.
bu fobiye sahip kişiler, doktor raporlarına rağmen hasta olmadıklarına inanmazlar. yedikleri gıdadan soluduğumuz havaya kadar her şeyde kanser riski olduğuna inanırlar. hastalar ayrıca depresyon belirtileri gösterirler. öksürük, baş ağrısı gibi hafif semptomlar bile onlar için bir kanser belirtisi olabilir. küçük bir belirtinin kanser olmadığını doğrulamak için yüksek maliyetli testlere başvururlar.
tabii ki her insan bu durumdan az da olsa korkar ama bu fobiye sahip kişilerde bu durum bir takıntı haline gelmiştir. ilk olarak 1995 yılında, doktor george crile tarafından tanımlanmıştır.
bu fobiye sahip kişiler, doktor raporlarına rağmen hasta olmadıklarına inanmazlar. yedikleri gıdadan soluduğumuz havaya kadar her şeyde kanser riski olduğuna inanırlar. hastalar ayrıca depresyon belirtileri gösterirler. öksürük, baş ağrısı gibi hafif semptomlar bile onlar için bir kanser belirtisi olabilir. küçük bir belirtinin kanser olmadığını doğrulamak için yüksek maliyetli testlere başvururlar.
devamını gör...
hapse girmek için yapılması gerekenler
gökkuşaĝı renklerinden oluşan bir giysi giymek.
okula gitmek. ( üniversite).
hakkını aramak.
birini öldürürseniz gitmezsiniz rahat olun.
okula gitmek. ( üniversite).
hakkını aramak.
birini öldürürseniz gitmezsiniz rahat olun.
devamını gör...







