cep telefonunda normal sözlük okurken birisine yakalanmak
-sen kiminle mesajlaşıyorsun denildi.
-kuzguncuktaki vişne yazısını gören kuzenim ya bir gün gidelim mi kuzguncuğa diye ısrar etti. kimse sözlük olduğunu anlamadı.
-kuzguncuktaki vişne yazısını gören kuzenim ya bir gün gidelim mi kuzguncuğa diye ısrar etti. kimse sözlük olduğunu anlamadı.
devamını gör...
normalmisin
geleceği gören lavuktur. ayrıca benim arkadaşımdır.
devamını gör...
kazandığı parayı hak etmeyen meslek grupları
kafa sözlük yazarları...
devamını gör...
müteyakkız
'uyanık, tetikte' anlamına gelen sözcüktür.
devamını gör...
aşı üretse korkmadan alınacak markalar
(bkz: volvo)
devamını gör...
raynaud fenomeni
soğuk hava koşullarına maruz kalmanın sonrasında el parmakları, ayak parmakları gibi kan dolaşımının zayıf olduğu bölgelerde görülen ciltte solukluk veya morarma gibi belirtilerin ortaya çıkmasına verilen isimdir.
ataklar klasik olarak birbini takip eden 3 fazı vardır.
ilk soğukluk/solukluk
daha sonra siyanoz(morarma)
en son hiperemi(kızarıklık) ile karakterizedir.
raynaud fenomeninin görüldüğü en sık sekonder neden skleroderma'dır.
ataklar klasik olarak birbini takip eden 3 fazı vardır.
ilk soğukluk/solukluk
daha sonra siyanoz(morarma)
en son hiperemi(kızarıklık) ile karakterizedir.
raynaud fenomeninin görüldüğü en sık sekonder neden skleroderma'dır.
devamını gör...
bir şair bir alıntı
bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara.
ağaç yaprak verir, sır vermez rüzgara.
cahit zarifoğlu
ağaç yaprak verir, sır vermez rüzgara.
cahit zarifoğlu
devamını gör...
evde sütyen takmıyorum
sözlük trollerinin hepsi bir başlık altında toplanacak olsaydı o başlık bu olurdu.
devamını gör...
kareem abdul jabbar
kareem abdul-jabbar, 24 yaşında müslüman olan "efsane" profesyonel basketbol oyuncusu.
müslüman olmadan önceki adı:
ferdinand lewis alcindor jr.
6 sezon milwaukee bucks'da,
14 sezon los angeles lakers'da oynamıştır.
şampiyonluk yaşadığı yıllar:
1971, 1980, 1982, 1985, 1987, 1988.
rekorları:
en fazla sayı atan oyuncusu (38.387 sayı)
en fazla süre alan oyuncu (57.446 dk.)
en fazla all-star seçilen oyuncu (19 kez)
en fazla all-star maçı oynayan oyuncu (17 kez)
kaynak:
tr.m.wikipedia.org/wiki/Kar...
müslüman olmadan önceki adı:
ferdinand lewis alcindor jr.
6 sezon milwaukee bucks'da,
14 sezon los angeles lakers'da oynamıştır.
şampiyonluk yaşadığı yıllar:
1971, 1980, 1982, 1985, 1987, 1988.
rekorları:
en fazla sayı atan oyuncusu (38.387 sayı)
en fazla süre alan oyuncu (57.446 dk.)
en fazla all-star seçilen oyuncu (19 kez)
en fazla all-star maçı oynayan oyuncu (17 kez)
kaynak:
tr.m.wikipedia.org/wiki/Kar...
devamını gör...
aynı bilgisayarı 7 yıl kullanmak
yaptığım iş. yenisine param yetmedi. ssd ve bir tanıdıktan aldığım 2 gb ram ilavesi ile şimdilik götürüyorum işi bakalım.
devamını gör...
kılıç kalkanla diriliş seyreden yurdum insanı
muasır medeniyetler seviyesine neden çıkamayacağımızı şimdi daha iyi anlıyorum.
devamını gör...
llanfairpwllgwyngyllgogerychwyrndrobwllllantysiliogogogoch
akıllara şunu getirmiş kasabadır.
devamını gör...
eskisi kadar popüler olmayan şeyler
eskiden psikopatlık modaydı. herkes normaldi ama psikopat taklidi yapıyodu. şimdi ciddi güvenlik sorunları ortaya çıkınca psikopatlığın popülerliği kalmadı. şimdi herkes psikopat ama normal taklidi yapıyo.
devamını gör...
harry potter
neden? sadece soruyorum, neden? gerek var mıydı böyle bir şeye? sevilen şeyleri mahvetmek için elinizden gelen her şeyi yapın durmayın. rowling zaten saçma sapan tivitleriyle mahvediyor siz de mahvedin.
devamını gör...
kimerizm
bir biyolojik terim.
çift dna ya sahip kişiler bu duruma örnektir.
kanda ayrı saç telinde ayrı dna sonucu çıkabilir.
dünyada az sayıda kişide görülür.
ceza hukuku seminerlerinde ve adli bilimlerde bu konuya bolca değinilir.
çift dna ya sahip kişiler bu duruma örnektir.
kanda ayrı saç telinde ayrı dna sonucu çıkabilir.
dünyada az sayıda kişide görülür.
ceza hukuku seminerlerinde ve adli bilimlerde bu konuya bolca değinilir.
devamını gör...
panait ıstrati
arkadaş, hayat yollarında, kodin, sokak kızı, angel dayı, uşak, akdeniz gibi her biri birbirinden güzel kitapların 1884- 1935 yılları arasında yaşamış rumen yazarıdır. eserlerini fransızca yazmıştır. çevirileriyle ıstrati'yi tanımamızı sağlayan isimse yaşar nabi nayır'dır (varlık yayınlarının kurucusu).
ıstrati'nin türkiye'de bu kadar çok sevilmesinin nedeni, yaşar nabi'nin de ifade ettiği gibi, kültürel yakınlık olabilir elbette ancak ıstrati'nin yazılarında bundan da öte bir insanlık söz konusudur.
ayrıca romain rolland ile etkileşimine burada yer veriliyor.
ıstrati'nin türkiye'de bu kadar çok sevilmesinin nedeni, yaşar nabi'nin de ifade ettiği gibi, kültürel yakınlık olabilir elbette ancak ıstrati'nin yazılarında bundan da öte bir insanlık söz konusudur.
ayrıca romain rolland ile etkileşimine burada yer veriliyor.
devamını gör...
tanrı demek günah mı sorunsalı
değildir.
peki, ben tanrı mıyım? bu kararı nasıl verebiliyor ve apaçık paylaşabiliyorum? çok basit bir mantık yürütmeyle aslında.
onca insan gelmiş geçmiş. her biri kutsallık atfettiği ulvi varlıktan bir şekilde bahsetme ihtiyacı hissetmiş. doğal olarak farklı kültürler, farklı diller; farklı farklı sözcüklere sebep olmuş. mesela türklerin payına "tanrı", farsların payına "hüda", arapların payına da "allah" düşmüş. hatta belki daha milletler bile meydanda yokken ilk insanlar "umagayaşuya" falan demişlerdir.**
eski zamanlarda kültürel etkileşim ve hatta kültür emperyalizmi denilen şeyler çok kısıtlıymış. toplumlar savaşlar ve ticaret dışında birbirleriyle iletişim kurmayan kapalı kutularmış. herkes kendi efsanesiyle, kendi inancıyla; kendi yaratıcısı ya da yaratıcıları ve onun ya da onların getirdiği kurallarla (yani dinleriyle) güllük gülistanlık yaşıyormuş.
cahiliye devri arapları, malumunuz, putlara tapıyormuş. onlara inanıyor, onlara dua ediyor, onlardan af diliyorlarmış. bu putları ulvi yaratıcıları bellemişler. kendilerinden bahsetmek istediklerinde ne diyeceklerini düşünmek akıllarına bile gelmemiş. çünkü paylarına düşen kelime zaten belliymiş: "allah".
boyu devrilesice müşrikler, kabe'nin dört bir tarafına "allahlarını" doldurmuşlar. "... onlar kendi allahlarına tapınırlarken..."* adamın biri çıkmış, "sizin allahınız birdir, tektir" demiş. kimi inanmış, kimi inanır gibi yapmış ama bir şekilde benimsemişler. eski "allahlarını"* kırıp, yıkıp, döküp; yenisine sarılmışlar.
sonra devir değişmiş. insanlara hükmetmenin en kolay yolunun, onları etkilemek olduğunun farkına varılmış. meğerse devleti ayakta tutabilmek sadece iyi yönetmekle değil, insanları bir arada tutabilmekle de gayet olabiliyormuş. insanları bir arada tutabilmenin en kolay yolu da, onların arzularında ve korkularında yatıyormuş. tesadüf bu ya, bu arzulardan ve korkulardan en etraflıca bahseden şeyler de dinler imiş.
ilk insanların en büyük başarısının, yani bilişsel devrimin ve bu devrimin getirdiği soyut düşünebilme yetisinin eseri olan dinler; bir anda yine o soyut düşünebilme yetisinin meydana getirebildiği devletlerin ve bu devletlerin büyüklerinin oyuncağı oluvermiş. insanların düşünsel dünyasına tesir etmesi gereken, alabildiğine soyut bir kavram olan "din"; bir anda gayet de somut bir kurallar dizisi hâline gelmiş.
öyle ki, artık, "din"; diğerlerine benzemeyenin, sürüden ayrılanın vurulduğu kırbaç imiş.
şimdi, ben bunu neden anlattım? hatta nahiflik abidesi ilkokul hocamın deyişiyle: "ana fikri ne lan bu hikâyenin?"*
demek ki "allah" kelimesi, hiç de öyle özel bir ifade değil. hele koskoca yaratıcının senin, benim ya da bir evcil hayvanınki gibi özel isminin olabileceğini düşünmek, herhalde abes kaçar. yeri, göğü, koca arşıâlâyı yoktan yaratabilecek kudretteki; hikmetinden sual olunmaz bir mutlak otoriteye isim biçmek, sözümona adıyla hitap etmek ve aksinin "çok büyük günah" olabileceğini savunmak çok yersiz.
dedim ya, arapların payına düşen "allah" sözcüğü olmuş. bu. bu kadar! zamanında bu sözcük dilden dile evrilirken "sufuaslakulgazuh"** ismini alsaymış, bugün onu kullanacakmışız. mesela peygamber arap değil de leh* olsaymış, "bóg" diyecekmişiz. diyebilecek miydiniz? diliniz varacak mıydı?!*
bütün bu sebeplerden, "allah" demek yerine "tanrı" diyen insanlar; eski bir kültür ögesi yerine daha eski bir kültür ögesini kullanmış oluyorlar aslında yalnızca. zamanında bunu yapanları dışlamışlar, "sen bizden değilsin" demişler ve vurmuşlar kırbacı. bu devirde bile öyle yapmanın bir gereği yok herhalde. zaten biliyorsunuz, islam barış dinidir.*
ben inançlı bir insan değilim. ama insanım sonuçta. elbette ki taraflı davranıyor, kendi düşüncemi mutlak doğru ilan ediyor olabilirim şu an. o sebepten inançlı insanların bu konudaki fikirlerini zevkle okuyorum ama ne yazık ki şimdiye kadar düşündüklerimin aksini iddia edip de mantıklı bir açıklama ortaya koyabilenine rastlamadım. benim eyyorlamam bu kadar, söz sizde. inancınıza ister istemez bir saygısızlık etmişsem de belirtebilir, uyarabilir ve hatta özelden sövebilirsiniz bile.* ama hakikaten öyle bir niyetim yoktu.
ulan iki satır yazalım diye girdik, gene uzun yazdık ya. okuyanlara sonsuz teşekkürler gerçekten. göz doktoru masraflarınızı karşılamam ama.*
peki, ben tanrı mıyım? bu kararı nasıl verebiliyor ve apaçık paylaşabiliyorum? çok basit bir mantık yürütmeyle aslında.
onca insan gelmiş geçmiş. her biri kutsallık atfettiği ulvi varlıktan bir şekilde bahsetme ihtiyacı hissetmiş. doğal olarak farklı kültürler, farklı diller; farklı farklı sözcüklere sebep olmuş. mesela türklerin payına "tanrı", farsların payına "hüda", arapların payına da "allah" düşmüş. hatta belki daha milletler bile meydanda yokken ilk insanlar "umagayaşuya" falan demişlerdir.**
eski zamanlarda kültürel etkileşim ve hatta kültür emperyalizmi denilen şeyler çok kısıtlıymış. toplumlar savaşlar ve ticaret dışında birbirleriyle iletişim kurmayan kapalı kutularmış. herkes kendi efsanesiyle, kendi inancıyla; kendi yaratıcısı ya da yaratıcıları ve onun ya da onların getirdiği kurallarla (yani dinleriyle) güllük gülistanlık yaşıyormuş.
cahiliye devri arapları, malumunuz, putlara tapıyormuş. onlara inanıyor, onlara dua ediyor, onlardan af diliyorlarmış. bu putları ulvi yaratıcıları bellemişler. kendilerinden bahsetmek istediklerinde ne diyeceklerini düşünmek akıllarına bile gelmemiş. çünkü paylarına düşen kelime zaten belliymiş: "allah".
boyu devrilesice müşrikler, kabe'nin dört bir tarafına "allahlarını" doldurmuşlar. "... onlar kendi allahlarına tapınırlarken..."* adamın biri çıkmış, "sizin allahınız birdir, tektir" demiş. kimi inanmış, kimi inanır gibi yapmış ama bir şekilde benimsemişler. eski "allahlarını"* kırıp, yıkıp, döküp; yenisine sarılmışlar.
sonra devir değişmiş. insanlara hükmetmenin en kolay yolunun, onları etkilemek olduğunun farkına varılmış. meğerse devleti ayakta tutabilmek sadece iyi yönetmekle değil, insanları bir arada tutabilmekle de gayet olabiliyormuş. insanları bir arada tutabilmenin en kolay yolu da, onların arzularında ve korkularında yatıyormuş. tesadüf bu ya, bu arzulardan ve korkulardan en etraflıca bahseden şeyler de dinler imiş.
ilk insanların en büyük başarısının, yani bilişsel devrimin ve bu devrimin getirdiği soyut düşünebilme yetisinin eseri olan dinler; bir anda yine o soyut düşünebilme yetisinin meydana getirebildiği devletlerin ve bu devletlerin büyüklerinin oyuncağı oluvermiş. insanların düşünsel dünyasına tesir etmesi gereken, alabildiğine soyut bir kavram olan "din"; bir anda gayet de somut bir kurallar dizisi hâline gelmiş.
öyle ki, artık, "din"; diğerlerine benzemeyenin, sürüden ayrılanın vurulduğu kırbaç imiş.
şimdi, ben bunu neden anlattım? hatta nahiflik abidesi ilkokul hocamın deyişiyle: "ana fikri ne lan bu hikâyenin?"*
demek ki "allah" kelimesi, hiç de öyle özel bir ifade değil. hele koskoca yaratıcının senin, benim ya da bir evcil hayvanınki gibi özel isminin olabileceğini düşünmek, herhalde abes kaçar. yeri, göğü, koca arşıâlâyı yoktan yaratabilecek kudretteki; hikmetinden sual olunmaz bir mutlak otoriteye isim biçmek, sözümona adıyla hitap etmek ve aksinin "çok büyük günah" olabileceğini savunmak çok yersiz.
dedim ya, arapların payına düşen "allah" sözcüğü olmuş. bu. bu kadar! zamanında bu sözcük dilden dile evrilirken "sufuaslakulgazuh"** ismini alsaymış, bugün onu kullanacakmışız. mesela peygamber arap değil de leh* olsaymış, "bóg" diyecekmişiz. diyebilecek miydiniz? diliniz varacak mıydı?!*
bütün bu sebeplerden, "allah" demek yerine "tanrı" diyen insanlar; eski bir kültür ögesi yerine daha eski bir kültür ögesini kullanmış oluyorlar aslında yalnızca. zamanında bunu yapanları dışlamışlar, "sen bizden değilsin" demişler ve vurmuşlar kırbacı. bu devirde bile öyle yapmanın bir gereği yok herhalde. zaten biliyorsunuz, islam barış dinidir.*
ben inançlı bir insan değilim. ama insanım sonuçta. elbette ki taraflı davranıyor, kendi düşüncemi mutlak doğru ilan ediyor olabilirim şu an. o sebepten inançlı insanların bu konudaki fikirlerini zevkle okuyorum ama ne yazık ki şimdiye kadar düşündüklerimin aksini iddia edip de mantıklı bir açıklama ortaya koyabilenine rastlamadım. benim eyyorlamam bu kadar, söz sizde. inancınıza ister istemez bir saygısızlık etmişsem de belirtebilir, uyarabilir ve hatta özelden sövebilirsiniz bile.* ama hakikaten öyle bir niyetim yoktu.
ulan iki satır yazalım diye girdik, gene uzun yazdık ya. okuyanlara sonsuz teşekkürler gerçekten. göz doktoru masraflarınızı karşılamam ama.*
devamını gör...
insanlık tarihindeki en önemli icat
mikroskop ve teleskop sayılabilir bence.
devamını gör...
bir zanaatla beklenmedik karşılaşma
stefan zweig öykülerinde genellikle bir dram vardır. okurken ruhunuz daralır, içiniz bulanır. misal "korku" hikayesini okurken karakter gibi siz de korku ve endişeyle dolarsınız. aynı gerilimi iliklerinize kadar hissedersiniz. zweig mutsuz bir öykücüdür. her ne kadar tüm eserlerini okudum diyemesem de büyük bir çoğunluğunu okudum ve çok net söyleyebilirim ki bir zanaatkarla beklenmedik karşılaşma zweig'in en mutlu hikayesidir.
kahraman bakış açısıyla yazılan hikayede anlatıcı şu anda hatırlamadığım bir şehirde (sanırım paris'te) oturup kalabalık caddeyi seyrederken bir adam ilişiyor gözüne. geçip giden kalabalığa rağmen bu adam gitmiyor. bir o yana bir bu yana gitmesiyle anlatıcının gözüne çarpıyor. biraz sonra anlatıcımız bu adamın bir zanaat sahibi olduğunu anlıyor. bu zanaat: hırsızlık
kalabalıktaki insanların üzerlerinden değerli eşyalarını el çabukluğuyla almayı ve bunu kimseye yakalanmadan yapmayı başaran adam anlatıcımızın dikkatini o kadar çekiyor ki o nereye giderse peşinden anlatıcımız da gidiyor ve gördüklerini anlatıyor bize. ama ne anlatmak! anlatıcı bunları yaşarken, bu zanaatkarın maceralarını tanıklık derken mutlu oluyor! ilk defa zweig okurken gerilmiyor hatta eğleniyorsunuz çünkü anlatıcı da eğleniyor.
belki zweig bile yazaren eğlenmiş, bir kez olsun karanlık düşüncelere dalmadan yazabilmenin tadını çıkarmıştır.
kitaptaki ikinci hikayeyi okumama rağmen ilkinden bu denli eklenince ikinci sönük kalmış, unutmuşum. yine de onun da muhteşem olduğuna eminim. sonuçta zweig yazmış.
zweig okumaya başlayacaklara tavsiyemdir. okuyun, "jinju dediydi" diyeceksiniz.
kahraman bakış açısıyla yazılan hikayede anlatıcı şu anda hatırlamadığım bir şehirde (sanırım paris'te) oturup kalabalık caddeyi seyrederken bir adam ilişiyor gözüne. geçip giden kalabalığa rağmen bu adam gitmiyor. bir o yana bir bu yana gitmesiyle anlatıcının gözüne çarpıyor. biraz sonra anlatıcımız bu adamın bir zanaat sahibi olduğunu anlıyor. bu zanaat: hırsızlık
kalabalıktaki insanların üzerlerinden değerli eşyalarını el çabukluğuyla almayı ve bunu kimseye yakalanmadan yapmayı başaran adam anlatıcımızın dikkatini o kadar çekiyor ki o nereye giderse peşinden anlatıcımız da gidiyor ve gördüklerini anlatıyor bize. ama ne anlatmak! anlatıcı bunları yaşarken, bu zanaatkarın maceralarını tanıklık derken mutlu oluyor! ilk defa zweig okurken gerilmiyor hatta eğleniyorsunuz çünkü anlatıcı da eğleniyor.
belki zweig bile yazaren eğlenmiş, bir kez olsun karanlık düşüncelere dalmadan yazabilmenin tadını çıkarmıştır.
kitaptaki ikinci hikayeyi okumama rağmen ilkinden bu denli eklenince ikinci sönük kalmış, unutmuşum. yine de onun da muhteşem olduğuna eminim. sonuçta zweig yazmış.
zweig okumaya başlayacaklara tavsiyemdir. okuyun, "jinju dediydi" diyeceksiniz.
devamını gör...
