modern insanın en büyük problemi
yaşamındaki kalitesizliği, türlü hodbinliklerle ambalajlayıp toplumun bütün kesimlerine sunması; ardından da, bunu ajitasyon malzemesi haline getirmesiyle kitleleri birbirine düşürmesidir.
gelir adaletsizliğinin ayyuka çıktığı bu dönemde, "kıt kanaat" modelinin güncellenmiş halidir aslında bütün sorun. zengin/yoksul ayrımının temelinin sorgulanmadığı; ya gereksiz bir "herkes eşit olsun, herkes aynı arabaya binsin, aynı evde otursun" gülünçlüğüyle yaklaşıldığı yahut sefaleti yaşayan insanların kimliklerinin övüldüğü, anlaşılmazlar hiyerarşisindeki en düşük rütbedir.
peki nedir olması gereken ya da insanca olan? yaşamak nedir? kültürü nasıl tanımlıyoruz mesela? kültürü anlamadan, olumlu özellikleri bir kenara ayrılmadan; olumsuz her bir durumun ve kimliğin arkasındaki düşüncenin kutsandığı bir yerde, yaşamın kalitesinden bahsedilebilir mi? insani özelliklerden gittikçe uzaklaşan vasıflarımız, ilkellikle ve zorbalıkla örülü geçmişimiz serilmeden ortaya, anlaşılabilir mi insan olmanın ne demek olduğu?
her bir cenah ve düşünce biçimi bize, insanların ekonomik göstergeleri yanlış yorumladığını doğrularcasına tespitler ve önermeler sunuyor; yapılan bütün hatalar, sınıf bilinci olsun olmasın, kendi zümrelerini ihya etme kaygısı taşıyanların, bu kaygıyı ekonomik göstergelerden bağımsız ele aldığını gösteriyor. bu sonuç da bizi, birbirimizin meziyetlerini, kabiliyetlerini; sanatını veya zanaatini anlamaktan uzaklaştırıyor, bizi birbirimize düşman ediyor.
halbuki zenginlik, bir sınıf göstergesinden ya da bir vasıftan çok, arka planındaki ekonomik göstergenin sorgulanmamasından kaynaklı bir durumdur. kişilerin ya da kurumların, parayı nasıl kazandığı sorgulanmadığı takdirde, insanların kendi ekonomik skalasındaki gruplara da düşman olabileceği rahatlıkla anlaşılabilir; bu da, isyan ve özgürlük hareketlerinin yanlış şekillerde anlaşılmasına, hatta bir topluluğun başka bir topluluk üzerinde faşizan tutumlar sergilemesine zemin hazırlayabilir.
insanca yaşamak insan olmaktan geçiyorsa şayet, -ki öyle- eksikliklerimizin farkında olmakla başlayacağız işe. kültür ve değer üretiminin, gelecek nesilleri umursama kaygısı taşımadan, sadece o anki durumu ve olayı yorumlayarak, nesnel bakış açısından bir an olsun bile sapmaksızın geliştireceğimiz çözümlerle, sınıf bilincine nefes aldıracağız; herhangi bir doktrin ya da kişinin referans alınarak sözlerinin eğilip büküldüğü bir dünya düzeninde, kişinin kendini tanıyabilmesi ve sorunlu noktalarını düzeltebilmesi pek de mümkün görünmüyor. ideolojiler, birbirimizi yok etmemiz için tabandan tavana yayılarak, evrende kırıntı halinde bile kalmayan özgürlüğümüzü elimizden alıyor.
sorunlarımızın, iktisadi koşullardan bağımsız bir güç aracı olarak kullanılması, elbette devlet ve onun biricik sevgilisi medyanın eliyle vücut bulan bir olgu; ancak burada atlanılan şey, yıllarca güce/menfaate/paraya/zenginliğe "nasıl" ulaştığımız değil, bunların -bilhassa zenginliğin- kötü olduğu; dolayısıyla tam tersi durumların da -sefalet-, kişilikten ayrı ya da kişiliğe bağlı bir şekilde erdemli olma eşiği olarak algılanışı...
bu algı, paranın nasıl ve ne şekilde kazanıldığını da anlamamıza engel oluyor.
bir düğün konvoyuna saldıran eli silahlı kişilerin, para vermeyen damat ve gelini hunharca dövmesi ya da içlerinden birini öldürmesi; daha ilk başta, yıllar boyu topluma angaje edilmeye çalışılan bu saçmalığın iflas ettiğini gösteriyor bize.
insanları fakirleştiren sistemleri yönetenlerin, aynı zamanda fakirliği kutsadıkları ve ona "erdemin zirvesi" rolünü biçtiklerini unutmamak gerek. bir insanın modernliği, erdemi; sefaleti ya da "insanca yaşama" olgusunu doğru tahlil edebilmesi için, maneviyat güzellemelerinden çok, madde düzlemindeki somut yaklaşımları ve verileri ele alması gerekliliği, her zaman hafızalarımızın ilk sırasında yer bulmalı.
çünkü "zenginlik" de "fakirlik" de, hem kavramsal olarak, hem de toplumsal sınıfların mücadelesi bazında, illüzyondan ileri gidemeyen ve esas konuşulması elzem olan meselelerden bizi alıkoyan bir engel.
lotodan büyük ikramiye size çıktı; dün orta direk bir hayatınız varken, bugün kimsenin aklı havsalası almayacak bir servetin üzerinde oturuyorsunuz. bu paranın çalışılmadan kazanılmış olması, şans faktörünün dünya üzerindeki en ciddi ve insanların hayatındaki yanılsamayı alaşağı edecek en büyük güç olduğu gerçeğini değiştirmiyor. insanlar; yaptıkları işten memnun olmadıklarına kılıf bulabilmek için, işlerinden niçin memnun olamadıklarını, dolayısıyla sistemi sorgulamak yerine, "kolay para" formülünü seçip, "şans"ın kendilerine güleceği düşüncesiyle bu çarkı döndürüyorlar.
bu biraz da, ihtiyaç/tüketici kredisi çekip, borcunu başka bankalardan çektiği parayla kapatmaya benziyor.
sistem ve onu yöneten eller, bu durumun farkında olduğu için, çok ciddi bir müdahaleye ihtiyaç duymaksızın, içinizdeki "sınıfını aşağılama ve ondan kurtulma" güdüsünü kullanıyorlar; ardından, "insanca yaşama" edebiyatı pompalanıp asgari müştereklerde buluşulacak yaşam biçimi gölgelenerek, sefaletle ekonomik uçurumu yaratan düzenin varisleri karşı karşıya getiriliyor; azınlıktaki insanların fikirleri de "arada kalmışlık" ile itham ediliyor.
bu tür bir savunma mekanizması da yeterince gereksiz aslında. "bu parayı nasıl kazandın, nereden buldun" sorusu her tür sorunu; rüşvetçiliği, yağmacılığı, talanı ve hırsızlığı çözebilecekken; toplumumuzun her katmanınında bulunan; adeta bir hastalık haline gelen ve inanmadığımız halde alkışladığımız "tırnaklarımla kazıyarak geldim" yalanı, aslında ne zenginlik kavramını, ne de fakirliği anlamak istediğimizi gösteriyor.
biz empatiyi, yaşanan olay ya da durum üzerine yapmıyoruz. (ki, empati oldukça gereksiz bulduğum bir kavram).
insanları; fakirken de, zenginken de yargılamak için, kendi hayatlarımızdaki sorunların temeline inmeden yorumlar yapıyoruz. "güçlü olan dengeyi belirler" düsturu; bizim için sadece güçlüden yana olmayı değil, o gücü kendi sınıfımızdakileri yok etmek için kullanmayı da meşru hale getiriyor. bugünün dünyasında da, aslında kendi ellerimizle yükselttiğimiz, ekonomik gücü ortalamanın bir tık üzerindeyken zirveye çıkarttığımız onlarcası var.
biz onlara reyting verdik, para verdik, güç verdik; ihtişamlı gökdelenlerinde ve plazalarında bizi ezmelerini sağlayacak, goygoyumuzu iki birayla orgazm seviyesine çıkaracak hayatlar bahşettik onlara. kendi ellerimizle yaptık bunu. ciğeri beş para etmezleri soktuk hayatımıza; "sanat" adı altındaki soytarılıklarını, "siyaset" adı altındaki bel altı piyasasını onlardan gördük; ama bu, biraz da bizim içimizdekilerin onların diliyle ve fikriyle hayat bulmasıydı aslında. şimdi de kalkmış, ölen insanların çalıştığı avm'leri boykot edip, en küçüğünden en afilli esnafına/işletmesine kadar hiçbirine para kazandırmamamız gerektiği halde/yerde, hepsini baş tacı ediyor; "ne yapalım herkes böyle" deyip, insanlıktan alamadığımız nasibi yaşam biçimimize tahvil ederek, kalan üç kuruşluk ömrümüzün faizini yemeye çalışıyoruz.
ne diyeyim. kafam çok karıştı. sorunlarımızın temelinde, insanlığın kendisiyle yüzleşememesi sonucu sığındığı bahaneler var. her gün milyon dolarları kaldıran bu çark kendiliğinden oluşmuyor ya; biz de gönüllü olarak bu değirmene su taşımaya, hatta suyun kendisi olmaya razı olduk.
gelir adaletsizliğinin ayyuka çıktığı bu dönemde, "kıt kanaat" modelinin güncellenmiş halidir aslında bütün sorun. zengin/yoksul ayrımının temelinin sorgulanmadığı; ya gereksiz bir "herkes eşit olsun, herkes aynı arabaya binsin, aynı evde otursun" gülünçlüğüyle yaklaşıldığı yahut sefaleti yaşayan insanların kimliklerinin övüldüğü, anlaşılmazlar hiyerarşisindeki en düşük rütbedir.
peki nedir olması gereken ya da insanca olan? yaşamak nedir? kültürü nasıl tanımlıyoruz mesela? kültürü anlamadan, olumlu özellikleri bir kenara ayrılmadan; olumsuz her bir durumun ve kimliğin arkasındaki düşüncenin kutsandığı bir yerde, yaşamın kalitesinden bahsedilebilir mi? insani özelliklerden gittikçe uzaklaşan vasıflarımız, ilkellikle ve zorbalıkla örülü geçmişimiz serilmeden ortaya, anlaşılabilir mi insan olmanın ne demek olduğu?
her bir cenah ve düşünce biçimi bize, insanların ekonomik göstergeleri yanlış yorumladığını doğrularcasına tespitler ve önermeler sunuyor; yapılan bütün hatalar, sınıf bilinci olsun olmasın, kendi zümrelerini ihya etme kaygısı taşıyanların, bu kaygıyı ekonomik göstergelerden bağımsız ele aldığını gösteriyor. bu sonuç da bizi, birbirimizin meziyetlerini, kabiliyetlerini; sanatını veya zanaatini anlamaktan uzaklaştırıyor, bizi birbirimize düşman ediyor.
halbuki zenginlik, bir sınıf göstergesinden ya da bir vasıftan çok, arka planındaki ekonomik göstergenin sorgulanmamasından kaynaklı bir durumdur. kişilerin ya da kurumların, parayı nasıl kazandığı sorgulanmadığı takdirde, insanların kendi ekonomik skalasındaki gruplara da düşman olabileceği rahatlıkla anlaşılabilir; bu da, isyan ve özgürlük hareketlerinin yanlış şekillerde anlaşılmasına, hatta bir topluluğun başka bir topluluk üzerinde faşizan tutumlar sergilemesine zemin hazırlayabilir.
insanca yaşamak insan olmaktan geçiyorsa şayet, -ki öyle- eksikliklerimizin farkında olmakla başlayacağız işe. kültür ve değer üretiminin, gelecek nesilleri umursama kaygısı taşımadan, sadece o anki durumu ve olayı yorumlayarak, nesnel bakış açısından bir an olsun bile sapmaksızın geliştireceğimiz çözümlerle, sınıf bilincine nefes aldıracağız; herhangi bir doktrin ya da kişinin referans alınarak sözlerinin eğilip büküldüğü bir dünya düzeninde, kişinin kendini tanıyabilmesi ve sorunlu noktalarını düzeltebilmesi pek de mümkün görünmüyor. ideolojiler, birbirimizi yok etmemiz için tabandan tavana yayılarak, evrende kırıntı halinde bile kalmayan özgürlüğümüzü elimizden alıyor.
sorunlarımızın, iktisadi koşullardan bağımsız bir güç aracı olarak kullanılması, elbette devlet ve onun biricik sevgilisi medyanın eliyle vücut bulan bir olgu; ancak burada atlanılan şey, yıllarca güce/menfaate/paraya/zenginliğe "nasıl" ulaştığımız değil, bunların -bilhassa zenginliğin- kötü olduğu; dolayısıyla tam tersi durumların da -sefalet-, kişilikten ayrı ya da kişiliğe bağlı bir şekilde erdemli olma eşiği olarak algılanışı...
bu algı, paranın nasıl ve ne şekilde kazanıldığını da anlamamıza engel oluyor.
bir düğün konvoyuna saldıran eli silahlı kişilerin, para vermeyen damat ve gelini hunharca dövmesi ya da içlerinden birini öldürmesi; daha ilk başta, yıllar boyu topluma angaje edilmeye çalışılan bu saçmalığın iflas ettiğini gösteriyor bize.
insanları fakirleştiren sistemleri yönetenlerin, aynı zamanda fakirliği kutsadıkları ve ona "erdemin zirvesi" rolünü biçtiklerini unutmamak gerek. bir insanın modernliği, erdemi; sefaleti ya da "insanca yaşama" olgusunu doğru tahlil edebilmesi için, maneviyat güzellemelerinden çok, madde düzlemindeki somut yaklaşımları ve verileri ele alması gerekliliği, her zaman hafızalarımızın ilk sırasında yer bulmalı.
çünkü "zenginlik" de "fakirlik" de, hem kavramsal olarak, hem de toplumsal sınıfların mücadelesi bazında, illüzyondan ileri gidemeyen ve esas konuşulması elzem olan meselelerden bizi alıkoyan bir engel.
lotodan büyük ikramiye size çıktı; dün orta direk bir hayatınız varken, bugün kimsenin aklı havsalası almayacak bir servetin üzerinde oturuyorsunuz. bu paranın çalışılmadan kazanılmış olması, şans faktörünün dünya üzerindeki en ciddi ve insanların hayatındaki yanılsamayı alaşağı edecek en büyük güç olduğu gerçeğini değiştirmiyor. insanlar; yaptıkları işten memnun olmadıklarına kılıf bulabilmek için, işlerinden niçin memnun olamadıklarını, dolayısıyla sistemi sorgulamak yerine, "kolay para" formülünü seçip, "şans"ın kendilerine güleceği düşüncesiyle bu çarkı döndürüyorlar.
bu biraz da, ihtiyaç/tüketici kredisi çekip, borcunu başka bankalardan çektiği parayla kapatmaya benziyor.
sistem ve onu yöneten eller, bu durumun farkında olduğu için, çok ciddi bir müdahaleye ihtiyaç duymaksızın, içinizdeki "sınıfını aşağılama ve ondan kurtulma" güdüsünü kullanıyorlar; ardından, "insanca yaşama" edebiyatı pompalanıp asgari müştereklerde buluşulacak yaşam biçimi gölgelenerek, sefaletle ekonomik uçurumu yaratan düzenin varisleri karşı karşıya getiriliyor; azınlıktaki insanların fikirleri de "arada kalmışlık" ile itham ediliyor.
bu tür bir savunma mekanizması da yeterince gereksiz aslında. "bu parayı nasıl kazandın, nereden buldun" sorusu her tür sorunu; rüşvetçiliği, yağmacılığı, talanı ve hırsızlığı çözebilecekken; toplumumuzun her katmanınında bulunan; adeta bir hastalık haline gelen ve inanmadığımız halde alkışladığımız "tırnaklarımla kazıyarak geldim" yalanı, aslında ne zenginlik kavramını, ne de fakirliği anlamak istediğimizi gösteriyor.
biz empatiyi, yaşanan olay ya da durum üzerine yapmıyoruz. (ki, empati oldukça gereksiz bulduğum bir kavram).
insanları; fakirken de, zenginken de yargılamak için, kendi hayatlarımızdaki sorunların temeline inmeden yorumlar yapıyoruz. "güçlü olan dengeyi belirler" düsturu; bizim için sadece güçlüden yana olmayı değil, o gücü kendi sınıfımızdakileri yok etmek için kullanmayı da meşru hale getiriyor. bugünün dünyasında da, aslında kendi ellerimizle yükselttiğimiz, ekonomik gücü ortalamanın bir tık üzerindeyken zirveye çıkarttığımız onlarcası var.
biz onlara reyting verdik, para verdik, güç verdik; ihtişamlı gökdelenlerinde ve plazalarında bizi ezmelerini sağlayacak, goygoyumuzu iki birayla orgazm seviyesine çıkaracak hayatlar bahşettik onlara. kendi ellerimizle yaptık bunu. ciğeri beş para etmezleri soktuk hayatımıza; "sanat" adı altındaki soytarılıklarını, "siyaset" adı altındaki bel altı piyasasını onlardan gördük; ama bu, biraz da bizim içimizdekilerin onların diliyle ve fikriyle hayat bulmasıydı aslında. şimdi de kalkmış, ölen insanların çalıştığı avm'leri boykot edip, en küçüğünden en afilli esnafına/işletmesine kadar hiçbirine para kazandırmamamız gerektiği halde/yerde, hepsini baş tacı ediyor; "ne yapalım herkes böyle" deyip, insanlıktan alamadığımız nasibi yaşam biçimimize tahvil ederek, kalan üç kuruşluk ömrümüzün faizini yemeye çalışıyoruz.
ne diyeyim. kafam çok karıştı. sorunlarımızın temelinde, insanlığın kendisiyle yüzleşememesi sonucu sığındığı bahaneler var. her gün milyon dolarları kaldıran bu çark kendiliğinden oluşmuyor ya; biz de gönüllü olarak bu değirmene su taşımaya, hatta suyun kendisi olmaya razı olduk.
devamını gör...
burada pulumuz yaxşıdır çok hoşumuza gelir
azerbaycan ve nahcıvan özerk bölgesinden ığdır'a alışverişe gelen kişiler tarafından sarf edilen söz.
ığdır'lı esnaflarda bu durumdan oldukça memnunlarmış.
kaynak
ığdır'lı esnaflarda bu durumdan oldukça memnunlarmış.
kaynak
devamını gör...
anın fotoğrafı
düşündüm taşındım, dedim ne zamandır yenen bir şeyler paylaşmıyorum, zamanı geldi artık. *
sıfır ilaç, sıfır gübre. kendi halinde oluyor bu arkadaşlar.
*cinsini bilmiyorum, incir/yemiş işte.

*manisa üzümü

yazın en sevdiğim yanı, meyvedeki bolluk. bir meyvenin bile kendi arasında kaç türü var. kış meyveleri öyle mi? say 10 tane anca çıkar. yaz meyvesi öyle mi, üzümün bile en az 10 çeşiti var.
ekleme: incirin çeşiti bardacıkmış. bilgilendirme için teğmen harrier du bois’e teşekkürler.
sıfır ilaç, sıfır gübre. kendi halinde oluyor bu arkadaşlar.
*cinsini bilmiyorum, incir/yemiş işte.

*manisa üzümü

yazın en sevdiğim yanı, meyvedeki bolluk. bir meyvenin bile kendi arasında kaç türü var. kış meyveleri öyle mi? say 10 tane anca çıkar. yaz meyvesi öyle mi, üzümün bile en az 10 çeşiti var.
ekleme: incirin çeşiti bardacıkmış. bilgilendirme için teğmen harrier du bois’e teşekkürler.
devamını gör...
kadın mı bayan mı sorunsalı
ben kadın demeyi tercih ediyorum. ama bunu bir baskıdan dolayı yapmıyorum. bayan ne abi tuvalet girişindeki yazı gibi. tanıma gelecek olursak bayan denilen kadınların bayan değil kadın diye sertçe çıkışmasından meydana gelir.
devamını gör...
sözlük yazarlarından yolun başındakilere tavsiyeler
ben de yolun başındayım aslında ama, yarışmacı arkadaşlara bir tüyo vereyim.
hayat sizin hayatınız, kimsenin isteklerine göre hayatınızı kurmayın. olmayı istediğiniz kişi olun.
hayat sizin hayatınız, kimsenin isteklerine göre hayatınızı kurmayın. olmayı istediğiniz kişi olun.
devamını gör...
bal porsuğu (yazar)
şu an için dolu dolu 350 tanım girmiş yazar.
bugün 120 tanımını okuma fırsatım oldu. hakikaten ayırdığım vakte değdiğini söylemeliyim. başka bir zaman kaldığım yerden devam edeceğim.
mürekkebi daim olsun.
bugün 120 tanımını okuma fırsatım oldu. hakikaten ayırdığım vakte değdiğini söylemeliyim. başka bir zaman kaldığım yerden devam edeceğim.
mürekkebi daim olsun.
devamını gör...
kubark
amerika’nın ve cia’in askeri eğitim kılavuzu olup, böyle bir kılavuzdan 1997 yılında, bir amerika gazetesinin bilgi edinme özgürlüğü yasasına atıfta bulunarak ifşasını sağlamasıyla haberimiz oldu.
her ne kadar kılavuz denilince aklımıza az sayfa gelse de, 1196 sayfa ile kılavuzdan çok, ansiklopedi olmuştur. kılavuzun içeriğine gelirsek;
- kaynakların kullanımı,
-karşı istihbarat,
-devrimci savaş ve komünist ideoloji,
-terörizm ve şehir gerillası,
-sorgulama,
-savaş istihbaratı,
-analiz bölümlerinden oluşmaktadır.
her ne kadar içeriği masumane görünse de, sorgulama ve çeşitli işkence bölümleri tepki toplamasına ve kılavunuz ‘işkence kılavuzu’ olarak anılmasına neden olmuştur. sorgulama nasıl yapılır, sorgulanacak kişinin karakter analizi,casus tedariki, işkence ,şantaj,vb içerikleri ile bu yakıştırmayı da baştan sona hak etmektedir.
yukarda anlattıklarım, abd ordusunun kılavuzu ve daha çok latin amerika ülkelerinde kullanılmıştır.
sıradaki kubark ismi nereden geliyor dersek, bu da cia’in kılavuzu efendim. kubark da bir tür şifre ve bu kılavuzun ön kapağında yer alıyor. bu diğerinden daha ürkütücüdür.
bu kılavuzlar, şüphelilerin sabah erkenden sürpriz bir şekilde tutuklanmasını, gözlerinin bağlanmasını ve çırılçıplak soyulmasını tavsiye ediyor. şüpheliler tecritte tutulmalı, yemek yeme ve uyuma konusunda her türlü normal rutinden mahrum bırakılmalıdır. sorgu odaları penceresiz, ses geçirmez, karanlık ve tuvaletsiz olmalıdır.
kılavuzlar, işkence tekniklerinin geri tepebileceğini ve ağrı tehdidinin genellikle ağrının kendisinden daha etkili olduğunu tavsiye ediyor. kılavuzlar, "karşı koyma iradesine dayanması için üstün bir dış güç getirerek öznede psikolojik gerilemeye neden olmak için" kullanılacak zorlayıcı teknikleri açıklar. bu teknikler arasında uzun süreli kısıtlama, uzun süreli efor, aşırı sıcak, soğuk veya nem, yiyecek veya uykudan yoksun bırakma, rutinleri bozma, hücre hapsi, ağrı tehditleri, duyusal uyaranlardan yoksun bırakma, hipnoz ve ilaç veya plasebo kullanımı yer alır.
bu kılavuzun tavsiye ettiği , yukarıda bahsedilen kadar basit bir uygulama tekniği yoktu. mesela, siz sorgulanacak şahıssınız. kılavuza göre, sorgulayacak kişi önce bizi çok iyi tanımalı. korkularımızı, sevdiğimiz şeyleri iyi öğrenmeli. aile geçmişimizi, sevdiklerimizi, nefret ettiklerimizi iyi bilmesi. çünkü yapılacak psikolojik işkenceler buna göre hazırlanıyor. örümcekten korkuyorsanız, hücrenize örümcek bırakılıyor gibi. bir de sadece don-atletle bırakıp, hücrenin klimasını 18 dereceye ayarlama, hiç sönmeyen florasan ışıkları, tam uyuyacak iken, son ses sevmediğinizi bildikleri şarkılar çalma,ailesinden geldiklerini söyledikleri mektuplar, aç susuz bırakmak bunlardan bazıları. daha komplike ve şahsa özgü işkence yöntemleri yani.
söyleyeceğimiz ilk şey, annenizi, küçük kardeşinizi tanıyoruz. ve işbirliği yapsanız iyi olur, çünkü eğer yapmazsanız, onları içeri alıp tecavüz edeceğiz, işkence edip öldüreceğiz
kaynak: en.m.wikipedia.org/wiki/U.S...
her ne kadar kılavuz denilince aklımıza az sayfa gelse de, 1196 sayfa ile kılavuzdan çok, ansiklopedi olmuştur. kılavuzun içeriğine gelirsek;
- kaynakların kullanımı,
-karşı istihbarat,
-devrimci savaş ve komünist ideoloji,
-terörizm ve şehir gerillası,
-sorgulama,
-savaş istihbaratı,
-analiz bölümlerinden oluşmaktadır.
her ne kadar içeriği masumane görünse de, sorgulama ve çeşitli işkence bölümleri tepki toplamasına ve kılavunuz ‘işkence kılavuzu’ olarak anılmasına neden olmuştur. sorgulama nasıl yapılır, sorgulanacak kişinin karakter analizi,casus tedariki, işkence ,şantaj,vb içerikleri ile bu yakıştırmayı da baştan sona hak etmektedir.
yukarda anlattıklarım, abd ordusunun kılavuzu ve daha çok latin amerika ülkelerinde kullanılmıştır.
sıradaki kubark ismi nereden geliyor dersek, bu da cia’in kılavuzu efendim. kubark da bir tür şifre ve bu kılavuzun ön kapağında yer alıyor. bu diğerinden daha ürkütücüdür.
bu kılavuzlar, şüphelilerin sabah erkenden sürpriz bir şekilde tutuklanmasını, gözlerinin bağlanmasını ve çırılçıplak soyulmasını tavsiye ediyor. şüpheliler tecritte tutulmalı, yemek yeme ve uyuma konusunda her türlü normal rutinden mahrum bırakılmalıdır. sorgu odaları penceresiz, ses geçirmez, karanlık ve tuvaletsiz olmalıdır.
kılavuzlar, işkence tekniklerinin geri tepebileceğini ve ağrı tehdidinin genellikle ağrının kendisinden daha etkili olduğunu tavsiye ediyor. kılavuzlar, "karşı koyma iradesine dayanması için üstün bir dış güç getirerek öznede psikolojik gerilemeye neden olmak için" kullanılacak zorlayıcı teknikleri açıklar. bu teknikler arasında uzun süreli kısıtlama, uzun süreli efor, aşırı sıcak, soğuk veya nem, yiyecek veya uykudan yoksun bırakma, rutinleri bozma, hücre hapsi, ağrı tehditleri, duyusal uyaranlardan yoksun bırakma, hipnoz ve ilaç veya plasebo kullanımı yer alır.
bu kılavuzun tavsiye ettiği , yukarıda bahsedilen kadar basit bir uygulama tekniği yoktu. mesela, siz sorgulanacak şahıssınız. kılavuza göre, sorgulayacak kişi önce bizi çok iyi tanımalı. korkularımızı, sevdiğimiz şeyleri iyi öğrenmeli. aile geçmişimizi, sevdiklerimizi, nefret ettiklerimizi iyi bilmesi. çünkü yapılacak psikolojik işkenceler buna göre hazırlanıyor. örümcekten korkuyorsanız, hücrenize örümcek bırakılıyor gibi. bir de sadece don-atletle bırakıp, hücrenin klimasını 18 dereceye ayarlama, hiç sönmeyen florasan ışıkları, tam uyuyacak iken, son ses sevmediğinizi bildikleri şarkılar çalma,ailesinden geldiklerini söyledikleri mektuplar, aç susuz bırakmak bunlardan bazıları. daha komplike ve şahsa özgü işkence yöntemleri yani.
söyleyeceğimiz ilk şey, annenizi, küçük kardeşinizi tanıyoruz. ve işbirliği yapsanız iyi olur, çünkü eğer yapmazsanız, onları içeri alıp tecavüz edeceğiz, işkence edip öldüreceğiz
kaynak: en.m.wikipedia.org/wiki/U.S...
devamını gör...
eve gelen misafirin yaramaz çocuğu
yapma çocuğum,etme çocuğum bir daha bize gelme çocuğum.
devamını gör...
aynada kendini uzun uzun incelemek
dev aynasında değil, boy aynasında yapılması gereken eylem. öbür türlü ego patlamasına sebep verebiliyor zira.
devamını gör...
tek cümlelik entry'lerle yazarlık yapmak
devamını gör...
ben bilmem
bildiğimizi sandığımız şeyleri gerçekten idrak etme macerası bizi hayal kırıklıklarına uğratabilir. oluyorum galiba dediğin anda bir bakmışsın ters yöndesin. bildim, buldum diye bir yol yok. hayat her zaman en baştan bilmediğini bilerek yola başlamaktır. ben bilmem diyebilmek bir olgunluk belirtisidir yunus'a göre haddini bilmektir. aslında bilgi sonsuzluğunu görüp onun bir damlasıyla hayatımıza anlam katacak şekle kavuşturmak kendini idrak etmektir. koskaca yunus bilmez ben mi bileceğim?
kendini bil! ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir!
kendini bil! ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir!
devamını gör...
tokai çakmakların beş lira olması rezaleti
çakar çakmaz , yakan çakmak olmuş , en iyisi muhtar çakmağına, geri dönmek.
biraz ispirto ,bir adet çakmak taşı ile romayı bile yakarız artık.
biraz ispirto ,bir adet çakmak taşı ile romayı bile yakarız artık.
devamını gör...
siyasetle ilgilenmemek
türkiye'de otomatikmen yaşadığınız şey.
edit : başlığı yanlış okumuşum:d siyasetle ilgilenmek sanmistim
tabi burada imkanı olmayan sey.
başımızda böyle cumhurbaşkanı olursa olacağı bu
edit : başlığı yanlış okumuşum:d siyasetle ilgilenmek sanmistim
tabi burada imkanı olmayan sey.
başımızda böyle cumhurbaşkanı olursa olacağı bu
devamını gör...
kutuplaştıran değil kucaklaştıran olduk
anlat anlat böyle iyi oluyor, birazda şuralarıma..
devamını gör...
şelale
ismini duyduğumda kulağımda şırıl şırıl su seslerinin aktığı doğal oluşumdur. çok çeşitli genişlik ve derinliklere sahip olabilirler. bu çeşitlilik de kendilerini bu kadar ilgi çekici yapan nedenlerden biridir.
şelaleler genellikle bir nehrin üst kademelerinde oluşur ve burada farklı kaya bantları üzerinden akar. bu akış yumuşak kayayı sert kayaya göre daha hızlı aşındırır ve bu durum bir şelalenin oluşmasına neden olabilir.
aynı şekilde arazi oluşumu da bir şelaleye neden olabilir. doğal bir uçurum veya çıkıntı varsa, akan nehir suları kendiliğinden aşağı düşerler.
dünyadaki en yüksek kesintisiz şelale venezuela'da bulunan 979 metrelik el salto ángel ya da türkçe adıyla angel şelalesidir.

ama sanıyorum ki şelale denince dünya genelinde hemen hemen herkesin aklına gelen ilk şelale niagara falls/şelaleleridir. zaten dünyanın en çok ziyaret edilen şelalesidir. kanada ve abd sınırında bulunan niagara şelaleri, hem güzelliği hem de değerli bir hidroelektrik güç kaynağı olmasıyla ünlüdür. 19. yüzyıldan beri rekreasyonel, ticari ve endüstriyel kullanımları dengeleme konusunda uğraşır durur bu şelaleler.

kaynak
şelaleler genellikle bir nehrin üst kademelerinde oluşur ve burada farklı kaya bantları üzerinden akar. bu akış yumuşak kayayı sert kayaya göre daha hızlı aşındırır ve bu durum bir şelalenin oluşmasına neden olabilir.
aynı şekilde arazi oluşumu da bir şelaleye neden olabilir. doğal bir uçurum veya çıkıntı varsa, akan nehir suları kendiliğinden aşağı düşerler.
dünyadaki en yüksek kesintisiz şelale venezuela'da bulunan 979 metrelik el salto ángel ya da türkçe adıyla angel şelalesidir.

ama sanıyorum ki şelale denince dünya genelinde hemen hemen herkesin aklına gelen ilk şelale niagara falls/şelaleleridir. zaten dünyanın en çok ziyaret edilen şelalesidir. kanada ve abd sınırında bulunan niagara şelaleri, hem güzelliği hem de değerli bir hidroelektrik güç kaynağı olmasıyla ünlüdür. 19. yüzyıldan beri rekreasyonel, ticari ve endüstriyel kullanımları dengeleme konusunda uğraşır durur bu şelaleler.

kaynak
devamını gör...
online yazarlara abuk sabuk mesaj yazmak
henüz abuk subuk olanına rastlamadım isteyen sorusu olan yazabilir hayvan değiliz sonuçta cevap veririz.
devamını gör...
yani olmuyor
fırat tanış' ın 30 yıl önce yaptığı sözü müziği kendisine ait şarkıdır.
yani olmuyor, olmuyor istesem de. kimse gelmiyor , beklesem de, yaniiiii.
berçestee ukdesi.
yani olmuyor, olmuyor istesem de. kimse gelmiyor , beklesem de, yaniiiii.
berçestee ukdesi.
devamını gör...
kadın
anadır, yardır, kardeştir, dosttur yüceltilmesi gerekilen varlıktır.
"kadın cinayetlerine ve kadına şiddete hayır" diyerek toplumsal farkındalık yaratalım.
"kadın cinayetlerine ve kadına şiddete hayır" diyerek toplumsal farkındalık yaratalım.
devamını gör...
türkiye komünist partisi
türkiye komünist partisi olarak kuruldu. sonra bölünme yaşandı. birleşik türkiye komünist partisi çıktı ortaya, bir de tkp 1923 isimli başka bir parti çıktı. sonra bir komünist parti diye başka bir parti sahneye çıktı. hatta kızılay nazım hikmet kültür derneğinde satırlı kavgaları olmuştu yukarıda saydığım partilerin ikisi arasında. şimdi hangisi varlığını sürdürüyor ve hangisi kapandı gitti bilemiyoruz. bildiğimiz ve başlıkta sözü edilen tkp, yerel seçimde tunceli belediyesini kazanarak adından söz ettirdi.
devamını gör...
