düşün ki kedin bunu okuyor
sen hayatıma girmeden önce sevginin nasıl bir şey olduğunu bilmeyen, kedi fobisi olan ve canlılarla arası pek iyi olmayan biriydim. sonra sen geldin ve sanki hayatıma bahar geldi. bana sevgiyi öğrettin. bir canlıyı karşılıksız sevebilmenin neler kattığını senin sayende öğrendim. kedi sevmeyen bir insandan, sokak kedileri için çantasında mama taşıyan bir insana dönüştüm. seni her şeyden çok sevdim.
sonra bu fip denen lanet hastalık çıktı, beş gün boyunca başından ayrılmadım. hastalık gözlerini kaybetmene neden olmuştu ama yanında olduğumu hissettiğine emindim. tedaviye vücudun olumsuz cevap veriyordu ve sen her gün acı çekiyordun. artık son evreye geldiğinde daha fazla acı çekme diye uyuttuk.
affet beni miniğim, her şey senin iyiliğin içindi.
seninle ilk tanıştığımızda ve sana son kez veda ederken kurduğum cümle aynıydı;
"sen bu dünya için fazla mükemmelsin, bu dünya çok karanlık bir yer ve seni hak etmiyor."
seni seviyorum.
sonra bu fip denen lanet hastalık çıktı, beş gün boyunca başından ayrılmadım. hastalık gözlerini kaybetmene neden olmuştu ama yanında olduğumu hissettiğine emindim. tedaviye vücudun olumsuz cevap veriyordu ve sen her gün acı çekiyordun. artık son evreye geldiğinde daha fazla acı çekme diye uyuttuk.
affet beni miniğim, her şey senin iyiliğin içindi.
seninle ilk tanıştığımızda ve sana son kez veda ederken kurduğum cümle aynıydı;
"sen bu dünya için fazla mükemmelsin, bu dünya çok karanlık bir yer ve seni hak etmiyor."
seni seviyorum.
devamını gör...
monsanto
amerika birleşik devletleri merkezli, gdo tohumları üretmesiyle meşhur şirket. küresel tohum pazar payında %26 ile ilk sırada gelen şirket, gdo illetini dünyaya tanıtmasından 1 yıl sonra, yani 1997'den beri ne yazık ki ülkemizde de faaliyet gösteriyor. bir süre önce bayer adlı firma tarafından satın alındığı biliniyor.
şirketin geçmişi tehlikeli madde üretimiyle dolu ama ne yazık ki ne dünyada ne de ülkemizde buna dur diyen var. asla rahat durmuyorlar ve ürettikleri neredeyse her şey kanserojen. bunun bilinçli olarak yapıldığından başka bir düşünce de gelmiyor insanın aklına artık.
bianet. org'dan alıntı:
--- alıntı ---
1901'de amerikan menşeli çok uluslu bir şirket olarak kurulan monsanto'nun tarihçesi şöyle:
ilk ticari faaliyeti, kanserojen bir madde olan, coca cola için üretilen yapay tatlandırıcı sakarin ile başladı.
1920'lerde poliklorlanmış bifeniller (pcb)'in üretimine başladı. canlı sağlığına aşırı zararı saptanmış olan bu kimyasal abd`de 1979'da yasaklandı. ancak monsanto, 2001'deki stockholm sözleşmesi'ne kadar diğer ülkelerde bunların üretimine devam etti.
sentetik
1941'de, gıda ürünlerinin de ambalajı olarak kullanılan sentetik polistiren (polystyrene) üretimine başladı. günümüzde strafor olarak adlandırılan maddelerin atıkları amerikan çevre koruma ajansı (epa) tarafından 1980'de yayınlanan en zararlı atıklar listesinde.
1943-45 yılları arasında ise monsanto merkezi araştırma departmanı, radyoaktif plütonyum saflaştırma, üretim ve nükleer silah yapım projesi olan manhattan projesi'nde yer aldı.
böcek öldürücü
1944'de "insanlar ve hayvanlar için çok güvenilir" diye reklamları yapılan ddt'nin ilk üreticisi monsanto'dur. sıtmayı önlemek için çıkartılan bu zehir, dünyanın hemen hemen her yerinde tarımda böcek öldürücüsü olarak yıllarca kullanıldı. daha sonra çevre ve canlı sağlığına verdiği zarar nedeniyle 1972'de yasaklandı.
dioxin
1945'te tarım ilacı olarak geliştirdiği ot öldürücünün dioksin maddesini üretti. kalp, karaciğer hastalıkları, üreme ve gelişme bozukluklarına yol açan çok toksik bir kimyasal madde olan dioxin, 1997'de dünya sağlık örgütü'nce kanserojen olarak sınıflandırıldı.
1955'te ilk petrol bazlı gübreyi üretti. bu kimyasal gübreler, günümüzde hala tartışma konusu olan toprak mikroorganizmalarının yok edilişi ve toprağın bir anlamda sterilize olmasında, toprağın fiziksel ve kimyasal yapısının bozulmasında önemli rol oynuyor.
--- alıntı ---
yazının tamamı için link
ya da olayı ziraat mühendisleri odası'ndan dinlemek isteyenler için link
şirketin geçmişi tehlikeli madde üretimiyle dolu ama ne yazık ki ne dünyada ne de ülkemizde buna dur diyen var. asla rahat durmuyorlar ve ürettikleri neredeyse her şey kanserojen. bunun bilinçli olarak yapıldığından başka bir düşünce de gelmiyor insanın aklına artık.
bianet. org'dan alıntı:
--- alıntı ---
1901'de amerikan menşeli çok uluslu bir şirket olarak kurulan monsanto'nun tarihçesi şöyle:
ilk ticari faaliyeti, kanserojen bir madde olan, coca cola için üretilen yapay tatlandırıcı sakarin ile başladı.
1920'lerde poliklorlanmış bifeniller (pcb)'in üretimine başladı. canlı sağlığına aşırı zararı saptanmış olan bu kimyasal abd`de 1979'da yasaklandı. ancak monsanto, 2001'deki stockholm sözleşmesi'ne kadar diğer ülkelerde bunların üretimine devam etti.
sentetik
1941'de, gıda ürünlerinin de ambalajı olarak kullanılan sentetik polistiren (polystyrene) üretimine başladı. günümüzde strafor olarak adlandırılan maddelerin atıkları amerikan çevre koruma ajansı (epa) tarafından 1980'de yayınlanan en zararlı atıklar listesinde.
1943-45 yılları arasında ise monsanto merkezi araştırma departmanı, radyoaktif plütonyum saflaştırma, üretim ve nükleer silah yapım projesi olan manhattan projesi'nde yer aldı.
böcek öldürücü
1944'de "insanlar ve hayvanlar için çok güvenilir" diye reklamları yapılan ddt'nin ilk üreticisi monsanto'dur. sıtmayı önlemek için çıkartılan bu zehir, dünyanın hemen hemen her yerinde tarımda böcek öldürücüsü olarak yıllarca kullanıldı. daha sonra çevre ve canlı sağlığına verdiği zarar nedeniyle 1972'de yasaklandı.
dioxin
1945'te tarım ilacı olarak geliştirdiği ot öldürücünün dioksin maddesini üretti. kalp, karaciğer hastalıkları, üreme ve gelişme bozukluklarına yol açan çok toksik bir kimyasal madde olan dioxin, 1997'de dünya sağlık örgütü'nce kanserojen olarak sınıflandırıldı.
1955'te ilk petrol bazlı gübreyi üretti. bu kimyasal gübreler, günümüzde hala tartışma konusu olan toprak mikroorganizmalarının yok edilişi ve toprağın bir anlamda sterilize olmasında, toprağın fiziksel ve kimyasal yapısının bozulmasında önemli rol oynuyor.
--- alıntı ---
yazının tamamı için link
ya da olayı ziraat mühendisleri odası'ndan dinlemek isteyenler için link
devamını gör...
nazım hikmet ran
nazım hikmet, kaçak olduğu ve polis tarafından aranıldığı günlerden bir gün sevgilisi piraye ile buluşmak ister. bu sebeple de güvendiği bir arkadaşı ile haber ulaştırır piraye’ye. fakat hikmet’in arkadaşı sanıldığı gibi güvenilir biri değildir. öyle ki, bu arkadaş polislere ”nazım, gülhane parkı’nda, en ulu ceviz ağacının altında olacak” diye haber uçurur.
gelgelelim buluşma günü gelip çatar, piraye’nin hasreti ile yanan nazım hikmet, gülhane parkı’na gelir. gelir gelmesine de, her yer polis kaynamaktadır. derken polislere görünmemek için meşhur ceviz ağacına tırmanıverir. nazım ağacın tepesindeyken, sevgilisi piraye ceviz ağacının altında belirir ve kendisini beklemeye başlar. polisler ise uzaktan piraye’yi gözetlemekte, nazım’ın onun yanına gelmesini beklemektedir.
polisler bir köşede, piraye ağacın altında, nazım ağacın tepesinde… herkes birbirini beklemektedir. bizim şair ne ağaçtan inebilir ne de sesini duyurabilir sevdasına. ve çaresiz çıkarıp kağıdını kalemini, o meşhur şiirini yazar: “başım köpük köpük bulut içim dışım deniz/ ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkı’nda/budak budak serham serham ihtiyar bir ceviz/ne sen bunun farkındasın ne polis farkında/ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkı’nda/yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl/yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril/koparıver gözlerinin gülüm yaşını sil/yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var/yüz bin elle dokunurum sana istanbul’a/yapraklarım gözlerimdir şaşarak bakarım/yüz bin gözle seyrederim seni istanbul’u/yüz bin yürek gibi çarpar çarpar yapraklarım”
gelgelelim buluşma günü gelip çatar, piraye’nin hasreti ile yanan nazım hikmet, gülhane parkı’na gelir. gelir gelmesine de, her yer polis kaynamaktadır. derken polislere görünmemek için meşhur ceviz ağacına tırmanıverir. nazım ağacın tepesindeyken, sevgilisi piraye ceviz ağacının altında belirir ve kendisini beklemeye başlar. polisler ise uzaktan piraye’yi gözetlemekte, nazım’ın onun yanına gelmesini beklemektedir.
polisler bir köşede, piraye ağacın altında, nazım ağacın tepesinde… herkes birbirini beklemektedir. bizim şair ne ağaçtan inebilir ne de sesini duyurabilir sevdasına. ve çaresiz çıkarıp kağıdını kalemini, o meşhur şiirini yazar: “başım köpük köpük bulut içim dışım deniz/ ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkı’nda/budak budak serham serham ihtiyar bir ceviz/ne sen bunun farkındasın ne polis farkında/ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkı’nda/yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl/yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril/koparıver gözlerinin gülüm yaşını sil/yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var/yüz bin elle dokunurum sana istanbul’a/yapraklarım gözlerimdir şaşarak bakarım/yüz bin gözle seyrederim seni istanbul’u/yüz bin yürek gibi çarpar çarpar yapraklarım”
devamını gör...
ne çiftçi kalacak ne hayvancı fiyatlar el yakacak
tüm süt, et ve damızlık sığır yetiştiricileri derneği (tüsedad) başkanı sencer solakoğlu iddiasıdır. 'nisan ayı gibi et ve süt açığı ortaya çıkacak. ürünler o kadar pahalı olacak ki insanlar alamayacak. kıtlık böyle olacak. fiyatlar en az yüzde 30, en kötü senaryoda yüzde 40 fiyatı artabilir. dolar yükselirse fiyat daha da çok artar.' demiş bir de, haklı adam. dolarla mı maaşımızı alıyoruz canım? dolar ne ki ya? o hafife aldığımız doların yükselmesi sonumuzu getirir zira bazı şeyler dolarla dönüyor, ona bağlı…
sonumuz iyilik olsun cidden kıtlık kapıda!
8-9 lira olan süt 15-16 lira oldu 8-9 lira olan süt 15-16 lira oldu.
tüm süt, et ve damızlık sığır yetiştiricileri derneği (tüsedad) başkanı sencer solakoğlu, raftaki pastörize sütün litresini şu anda 8-9 lira, nisanda 15-16 liraya çıkabileceğini söyledi.
solakoğlu, “ürünler o kadar pahalı olacak ki insanlar alamayacak. evet, rafta ürün var ama fiyatlar bazı insanlar için altın değerinde. bu onlar için kıtlık. türkiye’de bir kıtlık var ve bunun artarak devam edeceğini düşünüyoruz” dedi.
ocak 2021’de 65.5 lira olan 1 çuval gübrenin, şu anda 340 liraya, ekim 2021’de 145 lira olan 1 çuval yemin şimdi 231 liraya çıktığını vurgulayan sencer solakoğlu ile tarım ve hayvancılık sektörünü cumhuriyet'ten şehriban kılıç haberinde anlattı.
türkiye tarım ve hayvancılıkta kendine neden yetmiyor?
türkiye’de hayvancılık sektörü son 20 yıldır sürekli geriye gidiyor. bunu ana nedeni verimsizlik. türkiye’de bir çiftçi bir dekar alandan 250-270 kilo buğday alıyor. bu amerika ve avrupa’da 500 kilolarda. bir hayvandan 200-250 kilo karkas et alırken amerika’da 360 kilo mertebesinde. çiftçiyi bilinçlendirip verim artışına sevk etmek yerine, popülist desteklerle verimsizlikte ısrar ediliyor. tarımda öngörülü olmak, dünyayı takip etmek şart. hangi üründe rekolte ne kadar olacak diye bakılmalı ki rekoltesi düşen ürün burada ekilmeli. hububat bizim için çok önemli. 2000 yılı başında 75 milyon dekara buğday ekilirken şimdi 55 milyon dekara inmiş. bu çok vahim.
verimli tarım umudu var mı?
mevcut yönetim anlayışında tarım için hiçbir politika yok. yapılan hataların doruk noktasına geldik. öngörüden yoksun olunduğu için gözü kapalı yolda yürüyorsunuz. sürekli bir yerlere çarpıyorsunuz ve sürekli bir yerlerinizi bantlıyorsunuz. öncelikle gözü açmak lazım.
tmo dünya fiyatlarının dışında bir fiyatla yurtiçine hububat satışı yapmasın. tmo yurtdışına 4 bin 500 lira olan mısırı 2 bin 500 liradan piyasaya sürmemeli. tmo kanalıyla buğday, arpa, mısır satarak bu ürünlerin fiyatını uzun süreli aşağıda tutma şansınız yok. suni hamleler tarımda başarılı olmuyor.
et ve süt üreticisi ne durumda?
burada da büyük hatalar yapıldı. et ve sütte fiyatları frenlemek isteniyor. buna karşın maliyetler dolar bazında artıyor. yemin yarısı ithal geliyor, burada üretilen diğer yarısı da dolarla fiyatı artan gübre ve elektriğe endeksli. buna rağmen et fiyatları et ve süt kurumu, süt fiyatları da ulus süt konseyi vasıtasıyla artmayacak dendi. çifti yapmayın batıyoruz dedi. birçok anaç damızlık hayvanın kesimine neden oldular. bu kesimler de devam ediyor. şu anda alım gücü çok düşen halkın süte ve ete ilgisi azalmış olmasına karşın yine de fiyatlar maliyet artışından kaynaklı yükseliyor. sütte ulusal süt konseyi ne diyorsa o fiyat uygulanıyor. en son çiğ süt fiyatını 4.70 tl olarak açıkladı, ama bir çiftçinin eline ortalama 4.41 kuruş geçiyor.
hem üretici hem tüketici mağdur, kimse kazanmıyor hepimiz mağduruz!
kimse kazanmıyor. hepimiz iflas ediyoruz, batıyoruz. gıda fiyatları tüm dünyada dolara endeksli hareket eder. bizim gelirimiz çok düştüğü için bize çok pahalı geliyor. çiftçinin tüm giderleri dolar bazında arttığı için bu artış karşısında hepimiz eziliyoruz. öngörülebilir tarım politikası olmak zorunda. 100 çiftçiden 1’i kazanıyor 99’u kaybediyor. çiftçiye öngörülebilir piyasa koşulları sunmazsanız o zaman bu çiftçi batar. döviz kurunun arttığı yerde, yem ilaç maliyetleri artıyor. devlet zamlarından hiç taviz vermiyor. biz sütü, eti soğutmak için müthiş derecede elektrik kullanıyoruz. bunlarda indirim yok. hatta sürekli zam yapılıyor, ama bizden fiyatımızı düşük tutmamız isteniyor. çiftçi yerlerde sürünüyor. zarar ettiğiniz için sermayeden yiyorsunuz.
çiftçinin sermayesi var mı?
çizmeyi ayağından çıkaran çiftçiye bir daha o çizmeyi giydirmeniz mümkün değil. tarımda geminin dümenini bir kere kırdınız mı onu tekrar rotaya oturtmanız çok zor. türkiye her geçen yıl üretimden kaybetti. dünyada kuraklık var ve çin bazı ürünlerde bir yıllık stokçuluk yapıyor. bu dünya fiyatlarında bir çalkantıya neden oluyor. türkiye’nin de belli ürünlerde stok yapması şart. bugün rusya ve ukrayna buğday ihraç etmiyorum dediği zaman, ithalat yapabileceğimiz ülke abd olur, o zaman ekmeği 5 liradan aşağıya yiyemeyiz.
fiyatlar daha da artarsa bu halk ne yiyecek, ne içecek.
o zaman bu çiftçi ne yapacak!
1 çuval gübre ocak 2021’de 65.5 liraydı, şu anda 340 lira. bunu yem bitkisi üretmek için kullanıyorum. ne kadar acı bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlatamam. bir çuval yemin fiyatı ekim 2021’de 145 liraydı, şimdi 231 lira. fiyatlar daha da artarsa bu halk ne yiyecek, ne içecek. o zaman bu çiftçi ne yapacak!
önümüzdeki ilk tehdit mart ayında başlıyor. dolar arttığı için 44 bin tonluk bir gemi yemi yurtdışından 200 milyon liraya getiriyorlar. bu eskiden 80 milyon tl civarındaydı. tüm kredi hatları kapandı. faizler yüzde 40’a dayandı. tüm bu maliyetleri üretici yüklenmek zorunda. bu olursa bu iş yapılmaz hale gelecek, üretici kredi bulamadığı için tefecinin eline düşecek. zaten türkiye’de yem fabrikalarının satışları yüzde 30 düştü. çiftçi kötü bir döngüye girdi.
maliyetler yükseldiği için, hayvan kesimi arttı mı?
tarım bakanlığı’ndan bir yetkili ile görüştüğümde dedim ki bu senaryoyu 2008-2010 arasında izledik. o zaman 1 milyon damızlık hayvan kesildiği söyleniyordu. şimdi de o kadar kesilmiştir dedim. yok 500 binlerde falan hesaplıyoruz dedi. 500 bin anaç hayvanın kesilmesi telafisi çok zor bir olaydır. 2008’de yapılan hatanın türkiye’ye maliyeti 9.2 milyar dolar olmuş. şu andaki kesimlerin türkiye’ye maliyeti 5-6 milyar dolar seviyesine gelmiştir.
türkiye et ve süt eksikliğini ne zaman hissedecek?
ne zaman ki turistler gelmeye başlayacak o zaman ete ve süte talep artacak. nisan ayı gibi et ve süt açığı ortaya çıkacak. tüm üreticiler müthiş talep var deyip fiyat artırmaya başlayacaklar. nisan mayısta fiyat artışının önü alınmayacağı için bu sefer aynı maliyetler raflara da yansıyacak.
'ürünler o kadar pahalı olacak ki insanlar alamayacak'
raftaki pastörize sütün litresini şu anda 8-9 lira, nisanda 1 euro yani 15-16 lira civarında olacak. en az yüzde 30 en kötü senaryoda yüzde 40 fiyatı artabilir. dolar daha da artarsa fiyat daha da yükselir. karkas ette 60 tl olan fiyat 80 liraya çıkabilir, kıyma da 120 lira olur.
2010’da şu vardı: türkiye’de karkas etin kilosu 18 liraydı, polonya’da 8 liraydı. bugün türkiye’de karkas et 60 tl. yurtdışında yaklaşık 5 euro. yani 75 lira. zaten yüzde 20-25’lik bir fiyat artışını buradan koyacaksınız.
ürünler o kadar pahalı olacak ki insanlar alamayacak. evet, rafta ürün var ama fiyatlar bazı insanlar için altın değerinde. bu onlar için kıtlık. türkiye’de bir kıtlık var ve bunun artarak devam edeceğini düşünüyoruz.
bu maliyetler böyle devam ederse, çiftçi kalacak mı?
küçük aile işletmeleri çok hızlı yok olmaya başlayacak. büyük işletmeler de bu dönemde dişini sıkacaktır. bu türkiye için hayırlı değil.
vatandaşın fiyat artışında tüketimi ne kadar düştü?
kendi firmamızdan gördüğümüz eskiden 5 litre alan müşterilerim şimdi 3 litre süt alıyorlar. haftada iki kere alan bir kere almaya başladı. şarküterilerde sucuk, salam satışında yüzde 30’dan fazla düşüş var. genel anlamda tüketimde büyük düşüş var. zengin lüks mekândan düşük ucuz mekânlara kayış var.
maliyetleri kurtarmak için et ve süt fiyatı kaç lira olmalı?
üreticinin 1 litre süt ile 1 kilo yem alabilmesi gerekiyor. şu anda 1 kilo yem en ucuzu 6 lira 62 kuruş. en pahalısı 4 lira 80 kuruş. sütün litresi 6 lira 99 kuruşa satılması gerekiyor ki sadece yem maliyetini çıkarabilsin.
'tarımda türkiye uçurumdan aşağıya hızla düşüyor'
tarımda türkiye uçurumdan aşağıya hızla düşüyor. maliyet baskısı 2022’de devam edecek. çiftçinin enflasyonun sebebi olmadığını, enflasyonun kurtarıcısı da olamayacağını insanların anlaması lazım. devlet hiç hatayı kendinde aramıyor. eskiden tarımda kullanılan elektrik ucuzdu. şimdi evde kullanılanla aynı rakama geldi. eğer siz tarımda gıdada enflasyon istemiyorsanız bir kere devletin elektrik mazot fiyatlarını minimuma çekmesi lazım.
çiftçi şu anda kredi çekerken yüzde 40 faiz ödemek zorunda kalıyor. çiftçi zaten ziraat bankası ve tarım kredi kooperatifi’nden gırtlağına kadar borca batmış. traktörünü, ineğini her şeyini verdi. bundan sonra tefecinin eline düşer.
kaynak; onedio.com/haber/uzmanlar-u...
sonumuz iyilik olsun cidden kıtlık kapıda!
8-9 lira olan süt 15-16 lira oldu 8-9 lira olan süt 15-16 lira oldu.
tüm süt, et ve damızlık sığır yetiştiricileri derneği (tüsedad) başkanı sencer solakoğlu, raftaki pastörize sütün litresini şu anda 8-9 lira, nisanda 15-16 liraya çıkabileceğini söyledi.
solakoğlu, “ürünler o kadar pahalı olacak ki insanlar alamayacak. evet, rafta ürün var ama fiyatlar bazı insanlar için altın değerinde. bu onlar için kıtlık. türkiye’de bir kıtlık var ve bunun artarak devam edeceğini düşünüyoruz” dedi.
ocak 2021’de 65.5 lira olan 1 çuval gübrenin, şu anda 340 liraya, ekim 2021’de 145 lira olan 1 çuval yemin şimdi 231 liraya çıktığını vurgulayan sencer solakoğlu ile tarım ve hayvancılık sektörünü cumhuriyet'ten şehriban kılıç haberinde anlattı.
türkiye tarım ve hayvancılıkta kendine neden yetmiyor?
türkiye’de hayvancılık sektörü son 20 yıldır sürekli geriye gidiyor. bunu ana nedeni verimsizlik. türkiye’de bir çiftçi bir dekar alandan 250-270 kilo buğday alıyor. bu amerika ve avrupa’da 500 kilolarda. bir hayvandan 200-250 kilo karkas et alırken amerika’da 360 kilo mertebesinde. çiftçiyi bilinçlendirip verim artışına sevk etmek yerine, popülist desteklerle verimsizlikte ısrar ediliyor. tarımda öngörülü olmak, dünyayı takip etmek şart. hangi üründe rekolte ne kadar olacak diye bakılmalı ki rekoltesi düşen ürün burada ekilmeli. hububat bizim için çok önemli. 2000 yılı başında 75 milyon dekara buğday ekilirken şimdi 55 milyon dekara inmiş. bu çok vahim.
verimli tarım umudu var mı?
mevcut yönetim anlayışında tarım için hiçbir politika yok. yapılan hataların doruk noktasına geldik. öngörüden yoksun olunduğu için gözü kapalı yolda yürüyorsunuz. sürekli bir yerlere çarpıyorsunuz ve sürekli bir yerlerinizi bantlıyorsunuz. öncelikle gözü açmak lazım.
tmo dünya fiyatlarının dışında bir fiyatla yurtiçine hububat satışı yapmasın. tmo yurtdışına 4 bin 500 lira olan mısırı 2 bin 500 liradan piyasaya sürmemeli. tmo kanalıyla buğday, arpa, mısır satarak bu ürünlerin fiyatını uzun süreli aşağıda tutma şansınız yok. suni hamleler tarımda başarılı olmuyor.
et ve süt üreticisi ne durumda?
burada da büyük hatalar yapıldı. et ve sütte fiyatları frenlemek isteniyor. buna karşın maliyetler dolar bazında artıyor. yemin yarısı ithal geliyor, burada üretilen diğer yarısı da dolarla fiyatı artan gübre ve elektriğe endeksli. buna rağmen et fiyatları et ve süt kurumu, süt fiyatları da ulus süt konseyi vasıtasıyla artmayacak dendi. çifti yapmayın batıyoruz dedi. birçok anaç damızlık hayvanın kesimine neden oldular. bu kesimler de devam ediyor. şu anda alım gücü çok düşen halkın süte ve ete ilgisi azalmış olmasına karşın yine de fiyatlar maliyet artışından kaynaklı yükseliyor. sütte ulusal süt konseyi ne diyorsa o fiyat uygulanıyor. en son çiğ süt fiyatını 4.70 tl olarak açıkladı, ama bir çiftçinin eline ortalama 4.41 kuruş geçiyor.
hem üretici hem tüketici mağdur, kimse kazanmıyor hepimiz mağduruz!
kimse kazanmıyor. hepimiz iflas ediyoruz, batıyoruz. gıda fiyatları tüm dünyada dolara endeksli hareket eder. bizim gelirimiz çok düştüğü için bize çok pahalı geliyor. çiftçinin tüm giderleri dolar bazında arttığı için bu artış karşısında hepimiz eziliyoruz. öngörülebilir tarım politikası olmak zorunda. 100 çiftçiden 1’i kazanıyor 99’u kaybediyor. çiftçiye öngörülebilir piyasa koşulları sunmazsanız o zaman bu çiftçi batar. döviz kurunun arttığı yerde, yem ilaç maliyetleri artıyor. devlet zamlarından hiç taviz vermiyor. biz sütü, eti soğutmak için müthiş derecede elektrik kullanıyoruz. bunlarda indirim yok. hatta sürekli zam yapılıyor, ama bizden fiyatımızı düşük tutmamız isteniyor. çiftçi yerlerde sürünüyor. zarar ettiğiniz için sermayeden yiyorsunuz.
çiftçinin sermayesi var mı?
çizmeyi ayağından çıkaran çiftçiye bir daha o çizmeyi giydirmeniz mümkün değil. tarımda geminin dümenini bir kere kırdınız mı onu tekrar rotaya oturtmanız çok zor. türkiye her geçen yıl üretimden kaybetti. dünyada kuraklık var ve çin bazı ürünlerde bir yıllık stokçuluk yapıyor. bu dünya fiyatlarında bir çalkantıya neden oluyor. türkiye’nin de belli ürünlerde stok yapması şart. bugün rusya ve ukrayna buğday ihraç etmiyorum dediği zaman, ithalat yapabileceğimiz ülke abd olur, o zaman ekmeği 5 liradan aşağıya yiyemeyiz.
fiyatlar daha da artarsa bu halk ne yiyecek, ne içecek.
o zaman bu çiftçi ne yapacak!
1 çuval gübre ocak 2021’de 65.5 liraydı, şu anda 340 lira. bunu yem bitkisi üretmek için kullanıyorum. ne kadar acı bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlatamam. bir çuval yemin fiyatı ekim 2021’de 145 liraydı, şimdi 231 lira. fiyatlar daha da artarsa bu halk ne yiyecek, ne içecek. o zaman bu çiftçi ne yapacak!
önümüzdeki ilk tehdit mart ayında başlıyor. dolar arttığı için 44 bin tonluk bir gemi yemi yurtdışından 200 milyon liraya getiriyorlar. bu eskiden 80 milyon tl civarındaydı. tüm kredi hatları kapandı. faizler yüzde 40’a dayandı. tüm bu maliyetleri üretici yüklenmek zorunda. bu olursa bu iş yapılmaz hale gelecek, üretici kredi bulamadığı için tefecinin eline düşecek. zaten türkiye’de yem fabrikalarının satışları yüzde 30 düştü. çiftçi kötü bir döngüye girdi.
maliyetler yükseldiği için, hayvan kesimi arttı mı?
tarım bakanlığı’ndan bir yetkili ile görüştüğümde dedim ki bu senaryoyu 2008-2010 arasında izledik. o zaman 1 milyon damızlık hayvan kesildiği söyleniyordu. şimdi de o kadar kesilmiştir dedim. yok 500 binlerde falan hesaplıyoruz dedi. 500 bin anaç hayvanın kesilmesi telafisi çok zor bir olaydır. 2008’de yapılan hatanın türkiye’ye maliyeti 9.2 milyar dolar olmuş. şu andaki kesimlerin türkiye’ye maliyeti 5-6 milyar dolar seviyesine gelmiştir.
türkiye et ve süt eksikliğini ne zaman hissedecek?
ne zaman ki turistler gelmeye başlayacak o zaman ete ve süte talep artacak. nisan ayı gibi et ve süt açığı ortaya çıkacak. tüm üreticiler müthiş talep var deyip fiyat artırmaya başlayacaklar. nisan mayısta fiyat artışının önü alınmayacağı için bu sefer aynı maliyetler raflara da yansıyacak.
'ürünler o kadar pahalı olacak ki insanlar alamayacak'
raftaki pastörize sütün litresini şu anda 8-9 lira, nisanda 1 euro yani 15-16 lira civarında olacak. en az yüzde 30 en kötü senaryoda yüzde 40 fiyatı artabilir. dolar daha da artarsa fiyat daha da yükselir. karkas ette 60 tl olan fiyat 80 liraya çıkabilir, kıyma da 120 lira olur.
2010’da şu vardı: türkiye’de karkas etin kilosu 18 liraydı, polonya’da 8 liraydı. bugün türkiye’de karkas et 60 tl. yurtdışında yaklaşık 5 euro. yani 75 lira. zaten yüzde 20-25’lik bir fiyat artışını buradan koyacaksınız.
ürünler o kadar pahalı olacak ki insanlar alamayacak. evet, rafta ürün var ama fiyatlar bazı insanlar için altın değerinde. bu onlar için kıtlık. türkiye’de bir kıtlık var ve bunun artarak devam edeceğini düşünüyoruz.
bu maliyetler böyle devam ederse, çiftçi kalacak mı?
küçük aile işletmeleri çok hızlı yok olmaya başlayacak. büyük işletmeler de bu dönemde dişini sıkacaktır. bu türkiye için hayırlı değil.
vatandaşın fiyat artışında tüketimi ne kadar düştü?
kendi firmamızdan gördüğümüz eskiden 5 litre alan müşterilerim şimdi 3 litre süt alıyorlar. haftada iki kere alan bir kere almaya başladı. şarküterilerde sucuk, salam satışında yüzde 30’dan fazla düşüş var. genel anlamda tüketimde büyük düşüş var. zengin lüks mekândan düşük ucuz mekânlara kayış var.
maliyetleri kurtarmak için et ve süt fiyatı kaç lira olmalı?
üreticinin 1 litre süt ile 1 kilo yem alabilmesi gerekiyor. şu anda 1 kilo yem en ucuzu 6 lira 62 kuruş. en pahalısı 4 lira 80 kuruş. sütün litresi 6 lira 99 kuruşa satılması gerekiyor ki sadece yem maliyetini çıkarabilsin.
'tarımda türkiye uçurumdan aşağıya hızla düşüyor'
tarımda türkiye uçurumdan aşağıya hızla düşüyor. maliyet baskısı 2022’de devam edecek. çiftçinin enflasyonun sebebi olmadığını, enflasyonun kurtarıcısı da olamayacağını insanların anlaması lazım. devlet hiç hatayı kendinde aramıyor. eskiden tarımda kullanılan elektrik ucuzdu. şimdi evde kullanılanla aynı rakama geldi. eğer siz tarımda gıdada enflasyon istemiyorsanız bir kere devletin elektrik mazot fiyatlarını minimuma çekmesi lazım.
çiftçi şu anda kredi çekerken yüzde 40 faiz ödemek zorunda kalıyor. çiftçi zaten ziraat bankası ve tarım kredi kooperatifi’nden gırtlağına kadar borca batmış. traktörünü, ineğini her şeyini verdi. bundan sonra tefecinin eline düşer.
kaynak; onedio.com/haber/uzmanlar-u...
devamını gör...
totoloji
bir bileşik önermenin, kendisini oluşturan her değer için, her zaman doğru olması durumu. bir şeyi kendi kaplamıyla tanımlar. yeni bilgi vermez. anlatımı kafa karışıklığına yol açmış olsa da bir çoğumuzun totolog olduğuna kesin gözüyle baktığım durum.
örnek:
kadın gibi kadın
adam gibi adam
sıfır, elde var sıfır gibi.
örnek:
kadın gibi kadın
adam gibi adam
sıfır, elde var sıfır gibi.
devamını gör...
ifade edilmemiş duygular
belirli bir noktadan sonra, şiddetli ve kontrolsüz duygusal patlamalar şeklinde dışa vurması muhtemel duygulardır.
devamını gör...
yoğurdu bir üst noktaya çıkaran detaylar
içine doğranan salatalık ve üzerine gezdirilen zeytinyağı.
devamını gör...
escape room: tournament of champions
escape room: tournament of champions, escape room serisinin 2. filmidir. yönetmenliğini adam robitel, senaristliğini ise will honley ve maria melnik üstlenmiştir. değişmeyen ana iki oyuncumuz taylor russell mckenzie ve logan miller’a; thomas cocquerel, holland roden, indya moore, tanya van graan, ısabelle fuhrman, carlito olivero ve james frain eşlik etmektedir.
ilk filmimizde 8 maceraperest karakterimiz kendilerini ölümcül bir oyunun içinde bulmuşlardı. bir odadan başka bir odaya çözümledikleri bulmacalar ile geçmişlerdi. kaçış odalarından çıkmayı başaran karakterlerimiz de zoey ve ben’di.
zoey ve ben kaçış odasından sonra arkadaş olup sık sık görüşmeye devam ediyorlar. bir gün zoey, ben’e kaçış odasını oluşturanları bulup onlara engel olmak istediğini söylüyor. her ne kadar ben ilk istemese de sonrasında razı oluyor. aslında ben ve zoey bunları düşünürken oyunkurucuların onlara kuracağı tuzağı hesaba katmıyorlar ve kendilerini yeni bir oyunun içinde bulmaları pek de fazla zaman almıyor. escape room’un diğer galipleriyle birlikte bir metroda ölümcül maceraları başlıyor.
serinin bu filmi bende birinci filmin etkisini yaratmadı. olaylar çok hızlı ilerledi. sanki karakterler bilmeceleri önceden biliyor da tak tak çözüyor gibiydiler her ne kadar şampiyon da olsalar biraz daha düşünmelerini beklerdim. oda sayısı az olsaydı ya da film bi tık daha uzun olsaydı da bizim de düşünmeye vaktimiz olsaydı keşke. yine de boş vakitte izlenebilir bir filmdi. 10 üzerinden 5.5-6 verilir. devam filmi de olacak gibi görünüyor, umarım daha güzel bir şekilde ilerler diyelim.
bu filmde de sonda bir ters köşe vardı, devam filminin olacağı kanısına da bundan vardım.
edit: orijinal başlığı altında tekrar ekledim
ilk filmimizde 8 maceraperest karakterimiz kendilerini ölümcül bir oyunun içinde bulmuşlardı. bir odadan başka bir odaya çözümledikleri bulmacalar ile geçmişlerdi. kaçış odalarından çıkmayı başaran karakterlerimiz de zoey ve ben’di.
zoey ve ben kaçış odasından sonra arkadaş olup sık sık görüşmeye devam ediyorlar. bir gün zoey, ben’e kaçış odasını oluşturanları bulup onlara engel olmak istediğini söylüyor. her ne kadar ben ilk istemese de sonrasında razı oluyor. aslında ben ve zoey bunları düşünürken oyunkurucuların onlara kuracağı tuzağı hesaba katmıyorlar ve kendilerini yeni bir oyunun içinde bulmaları pek de fazla zaman almıyor. escape room’un diğer galipleriyle birlikte bir metroda ölümcül maceraları başlıyor.
serinin bu filmi bende birinci filmin etkisini yaratmadı. olaylar çok hızlı ilerledi. sanki karakterler bilmeceleri önceden biliyor da tak tak çözüyor gibiydiler her ne kadar şampiyon da olsalar biraz daha düşünmelerini beklerdim. oda sayısı az olsaydı ya da film bi tık daha uzun olsaydı da bizim de düşünmeye vaktimiz olsaydı keşke. yine de boş vakitte izlenebilir bir filmdi. 10 üzerinden 5.5-6 verilir. devam filmi de olacak gibi görünüyor, umarım daha güzel bir şekilde ilerler diyelim.
bu filmde de sonda bir ters köşe vardı, devam filminin olacağı kanısına da bundan vardım.
edit: orijinal başlığı altında tekrar ekledim
devamını gör...
fuzûlî
mahlasının değişik bir hikayesi olan divan şairidir.
o dönemde fuzuli, başka bir mahlasla yazan ünlü bir şair olduğu için onun mahlasını çalan oldukça fazla insan varmış. tabii ki o zamanlar telif hakkı falan olmadığı için bir çare bulamamış bizim fuzuli de bu duruma. sonra ‘’fuzuli’’ mahlasını almaya karar vermiş. bu mahlasın anlamının ‘’gereksiz, boş iş’’ anlamına geldiğini bilen o ‘’mahlas hırsızı’’ şairler de artık bu bizim fuzuli’nin mahlasını çalmamaya karar vermişler.
oysa ki fuzuli, aynı zamanda ‘’faziletli, güzel’’ anlamına da geliyormuş.
o dönemde fuzuli, başka bir mahlasla yazan ünlü bir şair olduğu için onun mahlasını çalan oldukça fazla insan varmış. tabii ki o zamanlar telif hakkı falan olmadığı için bir çare bulamamış bizim fuzuli de bu duruma. sonra ‘’fuzuli’’ mahlasını almaya karar vermiş. bu mahlasın anlamının ‘’gereksiz, boş iş’’ anlamına geldiğini bilen o ‘’mahlas hırsızı’’ şairler de artık bu bizim fuzuli’nin mahlasını çalmamaya karar vermişler.
oysa ki fuzuli, aynı zamanda ‘’faziletli, güzel’’ anlamına da geliyormuş.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
öncesinde zamanı yavaşlatıyor, esnasında hızlandırıyor, falan. bir garip yayın. ama sen güzelsin kadın!
5 saat var. yazıyla beş. koskoca beeşşş! hooff...
5 saat var. yazıyla beş. koskoca beeşşş! hooff...
devamını gör...
ince bele sıkıca bağlanmış sarı tulumla tamirciye gitmek
hasır şapka ve tatlı gülümsemeyle beraber kullanılması daha avantajlı olacaktır.
devamını gör...
yazarların karşılaştığı yobazlıklar
birinin * kadınların utanç verici ve haram olduğu, bu yüzden hayatları boyunca kapanıp -örtünüp-, kendini teşhir etmemesi gerektiğini söylesi. *
devamını gör...
311 numaralı oda
güney afrika'nın cape town şehrindeki bir hastanede devamlı esrarengiz ölümler oluyordu. hemşireler haftalardır üst üste her cuma günü 311 numaralı yoğun bakım odasına yatırılan hastaları ölü bulmaktaydılar.bu sırlı ölümlere uzun süre açıklama getirilemedi. herkes meselenin çözülmesi için seferber oldu. uzmanlar odanın havasını bakteriyolojik bakımdan kontrol ettiler.güney afrikanın önde gelen bilim adamları ölenlerin aileleriyle üç hafta boyunca görüşmeler yaptılar.hatta işin içine polis girdi ve akla gelen her ihtimal tek tek değerlendirildi,ancak onların araştırmaları da sonuçsuz kaldı. ve tabii bu arada 311 numaralı odadaki hastalar sebepsiz ölmeyerek hastaların kaldığı 311 numaralı yoğun bakım odası devamlı gözetim altına alındı ve sonunda odadaki ölümlerin sebebi ortaya çıktı.
sonuç traji komikti.cuma sabahı saat 6'da odaları temizleyen temizlikçi kadının,hastanın bağlı bulunduğu solunum cihazının fişini çekerek kendi elektrik süpürgesinin fişini taktığı ve işini bitirince sonra solunum cihazının fişini tekrar yerine takip gittiği görüldü.
sonuç traji komikti.cuma sabahı saat 6'da odaları temizleyen temizlikçi kadının,hastanın bağlı bulunduğu solunum cihazının fişini çekerek kendi elektrik süpürgesinin fişini taktığı ve işini bitirince sonra solunum cihazının fişini tekrar yerine takip gittiği görüldü.
devamını gör...
kurt cobain
20 şubat 1967'de doğmuş müzisyen. nirvana grubunun gitaristi, solisti kısacası her şeyi. dünyaya "smeels like a teen spirit" kazandırmış sanatçı. eroinle savaşı bütün ömrü boyunca devam etmiş, eroin yüzünden kendine saygısını da kaybetmiş, söyleyeceklerini söylemiş ve hayatının sonuna asil bir şekilde kendi karar vermiş bir adam. kendi elleriyle suratını dağıtıp, bu dünyadan gencecik yaşta ayrılan ve bir de kızı olan şahsiyet. bu dünyaya belki de hiç ait olmayanlardan biri. bir de bir arkadaşımın " hayatta olsa, sevgilimi kesin bununla aldatırdım."dediği kadar eli yüzü düzgün bir adam. imzası bulunan albümlerin bir kısmı; bleach, nevermind, in utero ,incesticide... diye devam edip giden, dünyaya iyi ki uğramış olanlardan…
devamını gör...





