kurucu
profilime girince anlık şok yaşadığım yazıdır. kendi kendime (bkz: elf gözlerin neler görüyor legolas) oldum.
dedim moderasyon kesin bir hata yaptı eli kaydı bunların nasıl oldu derken herkese yapılmış meğer günün anlam önemi belirten minik bir hediye.
dedim moderasyon kesin bir hata yaptı eli kaydı bunların nasıl oldu derken herkese yapılmış meğer günün anlam önemi belirten minik bir hediye.
devamını gör...
bir erkeğin en tehlikeli cümlesi
ilk defa böyle hissediyorum.
devamını gör...
gırtlak müziği
moğol folk metal grubu the hu da pek güzel yapar gırtlak müziğini. orta asya'da at koşturan, kıl çadırda oturan, kımız içen atalarımızı hatırlamak için birebir*.
devamını gör...
bursa'ya gideceklere tavsiyeler
beni bulun ve yemek ısmarlayın ben sizi gezdiririm
devamını gör...
erkekler neye aşık olur sorunsalı
özgür ruhlu kadınlar. toplumun ona dayattığı şeyleri reddeden kadınları hoş buluyorum açıkçası.
(bkz: catherine tramell)
(bkz: catherine tramell)
devamını gör...
pkk'ya pekeke diyen tip
türkçe'de 'ka' diye bir harf olmadığını da biliyor olabilecek insan.
devamını gör...
erkekleri itici yapan detaylar
(parmak yapısı aşırı güzel olanlar hariç) uzun tırnak.
aşırı kısa şort.
kalabalık ortamda küfür etmekten çekinmemesi.
kas pazarlaması
inatla dik dik bakması
aşırı kısa şort.
kalabalık ortamda küfür etmekten çekinmemesi.
kas pazarlaması
inatla dik dik bakması
devamını gör...
doksan sekiz alınca yüz alamadım diye ağlayan öğrenci
45 alıp sevinç nidaları atan öğrenci'nin zıt anlamlısıdır.
devamını gör...
unutulmayan magazin olayları
teoman'ın 40'ıncı yaş partisine 40 eski sevgilisini çağırması.
devamını gör...
herkes hayatta korktuğuyla sınanır
ben asansörle sınanmak istemiyorum
devamını gör...
türkiye
gençlerin umutsuzluk içerisinde yaşlanacağı ülke
devamını gör...
funny games (1997)
beni gerim gerim geren, uzun zaman ve hala etkisinde kalmama neden olan film.
geren kısmı ise her şeyin, herkesin normal görünmesi. atmosfere gerginlik aşılayan ışıklandırma hileleri uygulanmamış. katiller çirkinleştirilmemiş. klişelerin dışına çıkılmış, bu vesileyle de bu tür tipler her zaman karşımıza çıkabilir havası verilmiş. etkisinde kalmama neden olan da buydu.
psikopat olan 2 kardeş, gayet temiz yüzlü, temiz giyimli efendi tipler. üzerlerinde bir gerginlik yok, çok normal hareket ediyorlar. sanki öldürmek çok normalmiş, hayatın olağan işleyişinim bir parçasıymış gibi. en akılda kalacak repliği ‘ yumurtanız var mı?’ , en akılda kalıcı sahnesi de yine bu sahne. gel de tanımadığın birine yumurta ver şimdi.
diğer yıktığı klişe de, çocuklarının ilk önce ölmesi. orada ağzım açık kaldı, bir daha da kapanmadı zaten. normalde ya çocuklar ölmez ya da en son ölürdü. ilk olarak çocuğu öldürdüler ya la. diğer yıktığı klişe de, kurtulan kimsenin olmamasıydı. naomi yaşayacak dedim ama yok, o da gitti garibim.
gerilim filmlerini çok sevmesem de , fark yaratması açısından etkileyici bir filmdi. bir daha izler miyim? asla. boşuna gerginliğe lüzum yok.
oyuncular: naomi watts,tim roth, michael pitt,brady corbet.
geren kısmı ise her şeyin, herkesin normal görünmesi. atmosfere gerginlik aşılayan ışıklandırma hileleri uygulanmamış. katiller çirkinleştirilmemiş. klişelerin dışına çıkılmış, bu vesileyle de bu tür tipler her zaman karşımıza çıkabilir havası verilmiş. etkisinde kalmama neden olan da buydu.
psikopat olan 2 kardeş, gayet temiz yüzlü, temiz giyimli efendi tipler. üzerlerinde bir gerginlik yok, çok normal hareket ediyorlar. sanki öldürmek çok normalmiş, hayatın olağan işleyişinim bir parçasıymış gibi. en akılda kalacak repliği ‘ yumurtanız var mı?’ , en akılda kalıcı sahnesi de yine bu sahne. gel de tanımadığın birine yumurta ver şimdi.
diğer yıktığı klişe de, çocuklarının ilk önce ölmesi. orada ağzım açık kaldı, bir daha da kapanmadı zaten. normalde ya çocuklar ölmez ya da en son ölürdü. ilk olarak çocuğu öldürdüler ya la. diğer yıktığı klişe de, kurtulan kimsenin olmamasıydı. naomi yaşayacak dedim ama yok, o da gitti garibim.
gerilim filmlerini çok sevmesem de , fark yaratması açısından etkileyici bir filmdi. bir daha izler miyim? asla. boşuna gerginliğe lüzum yok.
oyuncular: naomi watts,tim roth, michael pitt,brady corbet.
devamını gör...
dark tranquillity
bu zamana kadar 24 albüm yapmış ve melodic death metal denildiğinde de ilk akla gelen isveç kökenli melodic death metal grubudur. aslında 1989 yılının başlarında farklı bir isimde thrash metal türünde grup kurmuşlar sonra enfeebled earth demo kaset hazırlıkları sırasında ani bi kararla grubun ismini değiştirmişler ve death metal tarzı şarkılar yapmaya karar vermişler. ilginç hikayesi var elemanların.
dark tranquillity adını gruba verince de trail of life decayed, a moonclad reflection demolarını yayınlamışlar ve bu demolarla iyi çıkış yakalamışlar.
her ne kadar death metal yapsalarda thrash metalle harmanlayarak hazırlamışlar bu demoları. ardından 1992 yılında ilk albümlerini çıkarmışlar, o şahane albümün ismi de, skydancer’dır. albüm çıktıktan sonra anders friden gruptan ayrıldı ve mikael stanne vokalist rolünü üstlenmiş. bence andres’ın gruptan ayrıldığı iyi olmuş zira albümde pek ön planda olan birisi değildi bana göre. yerine gelen mikael’ın brutal ve scream atışı son derece muazzam. zaten skydancer albümü black metal tarzında olan bir albümdü, güzeldi de dark tranquillity’nin tarzına pek uygun değildir.
sonra grup the gallery albümünü çıkarmış ve bu albümü hazırlarken özgün çalışmışlar, kendi tarzlarını yansıtmışlar. azizim bu albüm öyle güzel ki şarkı birbirinden lezzetlidir, metal dünyasında da büyük beğeni toplamıştır.
the gallery albüm çalışmaları sırasında grubun vokali ayrılmış ve in flames grubuna transfer olmuştur. yalnız grubun yükselme aşamasında kendisinin emeği de çoktur. hakkı ödenmez hiçbir zaman. her neyse, sonradan the mind's ı albümünü çıkarmışlar bu albümde sevilmiş metal camiasında ama bu albümden sonra çıkardıkları albüm, yani projector dark tranquillity hayranları tarafından eleştirilmiş lakin sonradan da çok beğenip en güzel albüm ilan etmişler. ilginç tabi.
her neyse, grup sonra haven, damage done, character albümlerini piyasaya sürmüş ve hayran kitlesi iyice artmıştır. albüm eleştirmenlerinden de tam not almıştır. şimdi bazı grup üyeleri gruptan ayrıldı, eski tadı kalmadı ama zamanında cidden konserlerde fırtınalar estiren bir grupmuş. ne diyelim ki? eskiden her şey daha güzeldi, aynı dark tranquillity gibi…
şunu eklemeyi unutmuşum. ekleyeyim. bu grubun en çok sevdiğim albümü damage done’dir. çünkü bu albüm tam anlamıyla olan bir melodic death metal albümüdür. albümün içindeki bazı şarkılar cidden çok güzel herkese tavsiye ederim. misal format c: for cortex, single part of two, the treason wall gibi gibi. bu şarkılar dibine kadar melodic death metal türünün hakkını verir.
dark tranquillity adını gruba verince de trail of life decayed, a moonclad reflection demolarını yayınlamışlar ve bu demolarla iyi çıkış yakalamışlar.
her ne kadar death metal yapsalarda thrash metalle harmanlayarak hazırlamışlar bu demoları. ardından 1992 yılında ilk albümlerini çıkarmışlar, o şahane albümün ismi de, skydancer’dır. albüm çıktıktan sonra anders friden gruptan ayrıldı ve mikael stanne vokalist rolünü üstlenmiş. bence andres’ın gruptan ayrıldığı iyi olmuş zira albümde pek ön planda olan birisi değildi bana göre. yerine gelen mikael’ın brutal ve scream atışı son derece muazzam. zaten skydancer albümü black metal tarzında olan bir albümdü, güzeldi de dark tranquillity’nin tarzına pek uygun değildir.
sonra grup the gallery albümünü çıkarmış ve bu albümü hazırlarken özgün çalışmışlar, kendi tarzlarını yansıtmışlar. azizim bu albüm öyle güzel ki şarkı birbirinden lezzetlidir, metal dünyasında da büyük beğeni toplamıştır.
the gallery albüm çalışmaları sırasında grubun vokali ayrılmış ve in flames grubuna transfer olmuştur. yalnız grubun yükselme aşamasında kendisinin emeği de çoktur. hakkı ödenmez hiçbir zaman. her neyse, sonradan the mind's ı albümünü çıkarmışlar bu albümde sevilmiş metal camiasında ama bu albümden sonra çıkardıkları albüm, yani projector dark tranquillity hayranları tarafından eleştirilmiş lakin sonradan da çok beğenip en güzel albüm ilan etmişler. ilginç tabi.
her neyse, grup sonra haven, damage done, character albümlerini piyasaya sürmüş ve hayran kitlesi iyice artmıştır. albüm eleştirmenlerinden de tam not almıştır. şimdi bazı grup üyeleri gruptan ayrıldı, eski tadı kalmadı ama zamanında cidden konserlerde fırtınalar estiren bir grupmuş. ne diyelim ki? eskiden her şey daha güzeldi, aynı dark tranquillity gibi…
şunu eklemeyi unutmuşum. ekleyeyim. bu grubun en çok sevdiğim albümü damage done’dir. çünkü bu albüm tam anlamıyla olan bir melodic death metal albümüdür. albümün içindeki bazı şarkılar cidden çok güzel herkese tavsiye ederim. misal format c: for cortex, single part of two, the treason wall gibi gibi. bu şarkılar dibine kadar melodic death metal türünün hakkını verir.
devamını gör...
geceye bir söz bırak
gariptir insanoğlu. aynı espriye defalarca gülmez ama aynı acıya defalarca ağlar.
devamını gör...
normal sözlük ocak devrimi
biz köftehorların hoşuna giden pek çok yeniliği görmemize vesile olmuş benjo devrimi.
yapanların ellerine sağlık.
milinski'nin de dediği gibi sabaha buralar coşar, yerimizi sıcak saatlerde aldık, geceniz hayır olsun köftehorlar.
yapanların ellerine sağlık.
milinski'nin de dediği gibi sabaha buralar coşar, yerimizi sıcak saatlerde aldık, geceniz hayır olsun köftehorlar.
devamını gör...
erbaş'tan zenginlere zekat çağrısı
kendisi içinde geçerli mi acaba?
devamını gör...
l-manyak
1999-2001 yılları arasında ortaokullu bir bebe olarak her gün çerkezköy-çorlu arası giderkene leman'a sarmıştım. her leman'ın son sayfalarında l-manyak reklamı olurdu, robinson cruose & cuma falan vardı. leman'ın siyasi oluşu hoşuma gittiğinden çok yüz vermezdim l-manyak'a en başlarda. sonra o bir gün bunu da alam nolcak dedim sonra bir baktım hakan karataş, fatih solmaz, bahadır baruter, cüstün, büstün, memcoş, oky, bahadır boysal, memo tembel çizer, gürcan yurt filan bir nefeste hayatıma girmiş. şuan yaklaşık 20 yıl öncesine ait sayılar var elimde bebeyken okuduydum, hala dönüp dönüp bakarım.
mektuplaşabilirdiniz o zamanlar dergi ile internet yoktu garipti, mektupla mastder kartı verirlerdi. ortaokullu fotoğrafımı yollamıştım, fotoğraflı kartımı anam bu len diye hacıladıydı, sonra salak derneği gibi bir şey çıktıydı konu salağı ile ilgili olaraktan. son sayfalarında ıvır-zıvır alıp satanlar, grup elemanı arayanlar ücretsiz ilan verirdi. sonra lombak'a bölündüler sevdiklerimin çoğu orada diye onlara asıldım yine de almayı bırakmadım bir süre. sonra nasıl oldu bıraktım tümden bu adamları ben de hatırlamıyorum, işte o ara büyüdüm herhal.
ps: kenan yarar'ı nasıl unuttum yaw hilal gelirse oyar walla.
mektuplaşabilirdiniz o zamanlar dergi ile internet yoktu garipti, mektupla mastder kartı verirlerdi. ortaokullu fotoğrafımı yollamıştım, fotoğraflı kartımı anam bu len diye hacıladıydı, sonra salak derneği gibi bir şey çıktıydı konu salağı ile ilgili olaraktan. son sayfalarında ıvır-zıvır alıp satanlar, grup elemanı arayanlar ücretsiz ilan verirdi. sonra lombak'a bölündüler sevdiklerimin çoğu orada diye onlara asıldım yine de almayı bırakmadım bir süre. sonra nasıl oldu bıraktım tümden bu adamları ben de hatırlamıyorum, işte o ara büyüdüm herhal.
ps: kenan yarar'ı nasıl unuttum yaw hilal gelirse oyar walla.
devamını gör...
başladım yürümeye
sene 1998. mavi sakal, kan kokusu albümünü çıkarmış. bir şekilde kaseti aldım. tabi bir şekilde derken illegal yollardan bahsetmiyorum elbette.* cebimdeki harçlığı son kuruşuna kadar verip almıştım kaseti. o sebeple de üzerimde hatırı sayılır bir gerginlik vardı. albüm kötü çıkarsa ölü yatırım yapmış olacaktım, okuldaki ekmek arası patates keyfinden de mahrum kalacaktım. yani mevzu sıkıntılıydı. kalmıştım iki arada bir derede. bir heyecan açtım kasetin kapağını, çıkardım ve yerleştirdim walkman'e...
tabi çoklarınız bilmez o muhteşem teknolojiyi. japonlar yapmıştı yine yapacağını ve teknolojiyi kulaklarımıza getirmişti. zaten teknolojinin geldiği en son seviye walkman'dir benim gözümde, sonrasında çok bozdu. bozuk teknoloji ile aram bozuk anlayacağınız.
neyse efendim, taktım kulaklıkları. ve başladım yürümeye... albüm üvertür adlı parça ile başlıyor. hımm tamam derken arkadan ikinci şarkı girdi; balta! şarkıya resmen bayılmıştım. içimden helal olsun size tüm harçlığım diyerek yürümeye devam ediyorum. balta bitiyor, ne kadar başlıyor, o şarkının da farklı bir tadı var. ama enteresan bir şey oluyor o noktada, eve dönüş yolunda yol ayrımımız vardı bizim, tam o yol ayrımının başına geldiğimde iki yol adlı şarkı çalmaya başlamasın mı? işte orada ruhani bir şeylerden şüpheleniyorum.* şarkının girişi de çoğunuzun bildiği gibi şöyle; ''neden soruyosun, nereye gideyim, iki yol var demiştin, hangisini seçeyim?'' elbette eve gideni seçeceğim bu da soru mu yahu? falan derken 8. şarkıya kadar geldim. işte o anda başladım yürümeye adlı şarkıya geçiş yaptık. ben zaten yürümeye başlamıştım ama yol bir türlü bitmiyordu. albümü dinleyeceğim diye yürümeyi tercih etmiştim ve işte bu şarkının girişi ile birlikte tabiri caizse gaza geldim. enerji ile doldum.
başladım yürümeye
bir de baktım yine baştayım.
baştayım.
başladım yürümeye
bir de baktım yine baştayım.
baştayım.
birden bire her şey,
her şey iyi, her şey güzel
geldi bana...
başladım isyana
bir de baktım yine baştayım,
baştayım.
birden bire her şey,
her şey yazık, her şey değmez
geldi bana...
ne için?
kim için ?
ne için
sözler benim için muazzam. basit ama derin. müziğin de tadından yenmiyor. ritimler, riffler içimi kıpır kıpır ediyor. çalarım ben bunu deyip gazlanmış kendime iyice gaz veriyorum. elektro gitar sevdasına yeni kapılmışız, çocuk yaşta sayılırız, malum her şeyi yapmak çok basit o yaşlarda(!) o özgüvenle şarkıyı bitiriyorum. sonrasında 9. şarkıya geçmiyorum, şarkıyı başa sarıyorum. zira tekrar dinlemem lazım. ''başladım tekrar yürümeye, bir de baktım yine baştayım...'' derken sesim biraz yüksek çıkmış olmalı, çevremde olup bitenin farkında değilim, kafamı hafif hafif sallayarak ilerliyorum. işte olan da o anda oluyor. enseme bir şaplak yiyiveriyorum. lan ne oluyor? kim bu derken, kulaklık çıkartılıyor kulaklarımdan... ''başlarım senin yürümene ''diye bir ses işitiyorum. dönüyorum bakıyorum ki, rahmetli babam gülümseyerek beni sarsıyor. sonra kakara kikiri beraberce eve doğru ilerliyoruz.
işte bu yüzden en sevdiğim şarkılardan birisi olan ''başladım yürümeye'' isimli şarkı, rahmetli babam sayesinde, benim için ''başlarım senin yürümene'' adını almış oldu. hala severek dinler ve söylerim. kendisini kaybettikten sonra da, başka bir anlamlı geliyor artık...
işte böyle. eh o halde dinleyiverin gari;
tabi çoklarınız bilmez o muhteşem teknolojiyi. japonlar yapmıştı yine yapacağını ve teknolojiyi kulaklarımıza getirmişti. zaten teknolojinin geldiği en son seviye walkman'dir benim gözümde, sonrasında çok bozdu. bozuk teknoloji ile aram bozuk anlayacağınız.
neyse efendim, taktım kulaklıkları. ve başladım yürümeye... albüm üvertür adlı parça ile başlıyor. hımm tamam derken arkadan ikinci şarkı girdi; balta! şarkıya resmen bayılmıştım. içimden helal olsun size tüm harçlığım diyerek yürümeye devam ediyorum. balta bitiyor, ne kadar başlıyor, o şarkının da farklı bir tadı var. ama enteresan bir şey oluyor o noktada, eve dönüş yolunda yol ayrımımız vardı bizim, tam o yol ayrımının başına geldiğimde iki yol adlı şarkı çalmaya başlamasın mı? işte orada ruhani bir şeylerden şüpheleniyorum.* şarkının girişi de çoğunuzun bildiği gibi şöyle; ''neden soruyosun, nereye gideyim, iki yol var demiştin, hangisini seçeyim?'' elbette eve gideni seçeceğim bu da soru mu yahu? falan derken 8. şarkıya kadar geldim. işte o anda başladım yürümeye adlı şarkıya geçiş yaptık. ben zaten yürümeye başlamıştım ama yol bir türlü bitmiyordu. albümü dinleyeceğim diye yürümeyi tercih etmiştim ve işte bu şarkının girişi ile birlikte tabiri caizse gaza geldim. enerji ile doldum.
başladım yürümeye
bir de baktım yine baştayım.
baştayım.
başladım yürümeye
bir de baktım yine baştayım.
baştayım.
birden bire her şey,
her şey iyi, her şey güzel
geldi bana...
başladım isyana
bir de baktım yine baştayım,
baştayım.
birden bire her şey,
her şey yazık, her şey değmez
geldi bana...
ne için?
kim için ?
ne için
sözler benim için muazzam. basit ama derin. müziğin de tadından yenmiyor. ritimler, riffler içimi kıpır kıpır ediyor. çalarım ben bunu deyip gazlanmış kendime iyice gaz veriyorum. elektro gitar sevdasına yeni kapılmışız, çocuk yaşta sayılırız, malum her şeyi yapmak çok basit o yaşlarda(!) o özgüvenle şarkıyı bitiriyorum. sonrasında 9. şarkıya geçmiyorum, şarkıyı başa sarıyorum. zira tekrar dinlemem lazım. ''başladım tekrar yürümeye, bir de baktım yine baştayım...'' derken sesim biraz yüksek çıkmış olmalı, çevremde olup bitenin farkında değilim, kafamı hafif hafif sallayarak ilerliyorum. işte olan da o anda oluyor. enseme bir şaplak yiyiveriyorum. lan ne oluyor? kim bu derken, kulaklık çıkartılıyor kulaklarımdan... ''başlarım senin yürümene ''diye bir ses işitiyorum. dönüyorum bakıyorum ki, rahmetli babam gülümseyerek beni sarsıyor. sonra kakara kikiri beraberce eve doğru ilerliyoruz.
işte bu yüzden en sevdiğim şarkılardan birisi olan ''başladım yürümeye'' isimli şarkı, rahmetli babam sayesinde, benim için ''başlarım senin yürümene'' adını almış oldu. hala severek dinler ve söylerim. kendisini kaybettikten sonra da, başka bir anlamlı geliyor artık...
işte böyle. eh o halde dinleyiverin gari;
devamını gör...
enes batur'un tbmm'de konuşma yapacak olması
yalnız ve güzel ülkemde tuhaf olmayan ne var ki buna şaşıralım? her yer bilgisi olmayan konularda fikir beyan eden, yetkisi olmayan konularda ahkam kesen, haddi olmayan konuları yorumlayanlarla dolu. ülkede eğer kendini yetiştirmiş bir sosyal medya uzmanı olsaydı belki de o konuşurdu mecliste. belki de vardır, hatta benim bildiğim üç beş kişi var ama beğeni almayı oy almaktan daha çok seven iktidar ve muhalefet tabii ki arayıp bulamaz onları.
enes batur’un bir suçu günahı yok bu konuda. tutmayın pepe muarrem’i konuşsun istediği kadar.
enes batur’un bir suçu günahı yok bu konuda. tutmayın pepe muarrem’i konuşsun istediği kadar.
devamını gör...
