insanı rahatlatan bitki kokuları
karanfil, tarçın ve lavanta.
t: insanı rahatlatan bitki kokuları başlığı.
t: insanı rahatlatan bitki kokuları başlığı.
devamını gör...
mahlaslardan meslek tahmin etmek
shadamehr: bir şirkette müdür veya benzeri pozisyonda olduğunu düşündüğüm yazarımız.
bir bilen: her konuya hakim olduğunu düşündüğüm kadar öğretmen olabilme ihtimali yüksek bir moderatörümüz.
son feci mars: uzay bilimine meraklı ve bilimsel konularda araştırmacı bir karaktere sahip bir öğrenci yazarımız olabilir.
bir bilen: her konuya hakim olduğunu düşündüğüm kadar öğretmen olabilme ihtimali yüksek bir moderatörümüz.
son feci mars: uzay bilimine meraklı ve bilimsel konularda araştırmacı bir karaktere sahip bir öğrenci yazarımız olabilir.
devamını gör...
radyo dinlemek
1990 yılından sonra doğan nesilde radyo dinleme alışkanlığı olduğu söylenemez. bir de çoğu radyonun kaliteli, farklı ve ruhu tatmin edici müzik yayını yapmaktan yoksun olmaları, bilgisayara komut verip, otomasyona bassın , non - stop müzik yayını yapalım modunda takılmaları, dinleyicinin spotify'da, apple music'ta, youtube'da bulabileceğim müziği sen bana versen ne olur vermesin ne olur diye pozisyon belirlemesi ile radyoların alanı sadece uzun yol ve trafik meşgalesi olarak sınırlı kaldı.
devamını gör...
anayurt oteli
anayurt oteli(1973), yusuf atılgan'ın psikolojik ve sürrealist tarzda yazılmış ikinci romanı, ziyadesiyle taşralı bir roman örneği.
birey üzerinden tüme varıyor yazar, taşranın; ahlaksal bocalamasına, iki yüzlülüğüne, yalnızlığına, monotonluğuna dair her şeyi gözler önüne seriyor. bireyin göğüs kafesinden kaybolmayan o boşluk hissini, varoluş sancısını, yaşam boyu süreçte topluma ve kendine yabancılaşmasını , tüm bu gerçekleri harmanlıyor romanında. bilinen fakat dillendirilmeyen anadolu'ya da gerçekçi bir gözle bakıyor atılgan, cesur söylemlerde bulunuyor, dul ve kısır ortalıkçı kadın karakteri üzerinden anadolu'nun ahlak bekçisi erkeklerine adeta haykırıyor iki yüzlülüklerini. yaşamının büyük bir kısmı taşrada geçen yazarın, taşranın insanına, yaşamına atmosferine tamamen hakim olduğunu söylemek yerinde bir tespit olacaktır.
yazarın biyografisini incelediğimizde, eğitim aldığı hocalarının onun edebi kişiliği üzerinde oldukça etkili olduğunu görüyoruz. üniversitede üç dönem ahmet hamdi'den dersler alıyor yusuf atılgan. ahmet hamdi ise yahya kemal'in öğrencisi. yahya kemal'den , ahmet hamdi'ye ondan da yusuf atılgana miras yoluyla başarılı bir şekilde aktarılmış bu titiz yazma geleneği. şiirlerin ve düz yazıların üzerinde sarraf titizliğiyle çalışma hassasiyeti bu üç kuşakta göze çarpan bir ayrıntı. ne yazık ki aynı geleneği öğrencilerine aktarma şansı verilmiyor yusuf atılgan'a.
romanda da ilk göze çarpan bu oluyor zaten; temiz, sade bir dil, seçkin bir üslup, özenle seçilmiş kelimeler. uzun ve meşakkatli bir çalışmanın emeği olduğu hissediliyor. roman henüz yazarın zihninde bir taslak halindeyken, karaktere dair bir çok psikolojik ve sosyolojik okumalar yaptığını söylemekte yanlış olmaz.
romanda olaylar arka planda kalıyor, öne çıkan ise bireyin iç dünyası, yalnızlığı, ruhsal bunalımları, tutunamayışı, monotonluğu ve en nihayetinde de topluma ve kendine yabancılaşması oluyor.
belki basıldığı yıllarda türk toplumu için yeni bir konu olan yabancılaşma, günümüz okuru için oldukça sıradan bir tema. zebercet karakterini; apartmanda kendi halinde komşumuzda,sokakta sessiz sakin yürüyen bir adamda ya da modern taşra ankara'nın; kurulmuş saat gibi sabah 8 akşam 5 çalışan , içi boşaltılmış memurlarında ziyadesiyle görüyoruz. şehirler zebercet karakterine aşina artık. modern bireyin belki de en temel sorunu yabancılaşma. bu ise romanın konusunu ilginç ve farklı olmaktan çıkarıyor, sıradanlaştırıyor. yerli ve yabancı yüzlerce kitap var bu konunun etrafında dönüp duran.
anayurt oteli varoluşsal bir yabancılaşmayı konu ediniyor, olaylar tamamen zebercet karakterinin ruh dünyası ve psikolojisi üzerinden ilerliyor, roman zebercet'in bilinçaltından besleniyor, akıl ve mantık değersizleşiyor bir nevi.
zebercet bir nesil öncesini bile bilemeyen bir karakter. bu bilinmemezlik onda bir yere ait olma isteği doğuruyor, kendini otelin de sahibi olan zengin ve soylu bir ailenin ,keçecilerin, devamı olarak görüyor fakat yine de hiçbir yere ait olamama duygusunun esiri olmaktan kurtulamıyor.
yazar, zebercet karakterini yaratırken onu bilinçli bir şekilde hayata yenik başlatıyor. dış görünüşün sosyal statü açısından önemli olduğu, erkek egemenliği altındaki bir toplumda o kısa boylu, zayıf ve cılız bir dış görünüşe sahip, pasif, edilgen, fakir işçi sınıfı bir aileden geliyor. bir şekilde bulunduğu ortamlarda hep dışlanmış, aşağılanmış, alay edilmiş, küçük düşürülmüş. anayurt oteli'nin onun için adeta bir kaçış ve saklanma mekanı olduğunu söyleyebiliriz.
tüm bu süreçler onda sosyal olarak geri çekilmeyi doğuruyor. toplumsal ilişkilerden kopuk, çevreden izole, yalnız ve içe dönük yaşıyor ;insanlara karşı soğuk, gerekmedikçe konuşmayan bir karakter, konuşması amaca yönelik ve kısa. cinsel yaşamı çoğunlukla fanteziler üzerine kurulu, ara sıra cinsel ilişki yaşadığı gündelikçi kadın bu ilişki sırasında uykusundan dahi uyanmaz. erkek bireyler için zihinde büyük bir yer kaplayan iktidar olma olgusu onda hiçbir zaman başarıya ulaşamıyor. erkeklik ve iktidar göstergesini bıyık olarak sembolize ediyor yazar romanda birçok yerde.
gecikmeli ankara treniyle gelen kadının, gelmesine kadar ki süreçte, zebercet'in hayatındaki her şey tekdüzedir, monotondur. kadının otele gelmesi ve giderken de döneceğini söylemesiyle hayat birden farklılaşır onun için. daha öncesinde yaşamını gözlemlememiş sorgulamamıştır zebercet. fakat şimdi içinde büyük bir sevme sevilme ihtiyacı hisseder ve bu ihtiyacını da o kadınla karşılamak ister.
artık yarına dair beklediği şeyleri vardır onun, yaşama devam etmesini sağlayacak umuda sahiptir. bu bekleyiş değişimlere de gebedir. kendine çeki düzen vermek adına alışveriş yapar, tıraş olur vs...
günler geçer fakat kadın gelmez, umudunu yitirir zebercet. umudun ölmesi beraberinde sınırsız bir özgürlük hissini getirir zebercet için. otele müşteri almaz artık. toplumun yargı değerlerince kabul görmeyen, genel ahlak kurallarına aykırı şeylerle sınar kendini. cinsel kimlik arayışı içine girer. bir erkekle cinsel ilişki kurmak ister, sonrasında bir hayvanla, cansız nesnelerle ve hayat kadınıyla. horoz dövüşlerine gider, içkili lokantalarda yemek yer, cinayet işler. fakat yazar bu insanlık dışı gibi görünen süreçleri öyle güzel kotarıp okuyucuya aktarır ki, okuyucu zebercet'i dışlamaz, ondan nefret etmez bilakis onu benimser, anlamaya çalışır, empati kurar.
tüm bu anlamsız ve sancılı süreci bitirmek adına, gücü ilk defa eline alan zebercet kendi hayatına son verir.
kitap sonu baştan belli, tahmin edilebilir şekilde biter, zebercet'in intiharı şaşırtmaz okuyucuyu. anayurt oteline benzer birçok romanın sonunda da kahraman intihar eder zaten.o halde kitabı okunur kılan, diğerlerinden ayıran nedir diye bir soru sormak hiç de mantıksız değildir. kitabı, aynı temaların işlendiği diğer kitaplardan ayıran hiç şüphesiz yazarın kendine has üslubudur.
devamını gör...
uzun entryleri okumak
merakla okuyorum.
copy - paste olmadığına kanaat getirirsem de basıyorum beğeniyi.
copy - paste olmadığına kanaat getirirsem de basıyorum beğeniyi.
devamını gör...
mutlu eden basit şeyler
yemek yemek ve kahve içmek.
devamını gör...
kargocu yalanları
hala daha çalışan bir kurye olarak belirteyim ki çoğu yalan değildir. oturduğu evin adresini bilmeyen adam kalkmış bana yol tarifi veriyor "orada beyaz bi ev var onun hemen üç apartıman altında, sarılı turınculu olan" yaşadığımız fiziksel evrende hangi yön alt tarafa tekamül ediyor onu da dese tamam olacak ama yok.
komşuya gider zili duyarım diye ama duymaz. sorsan biz gelmedik, daire nosu yazmaz zile basmadınız der, ararsın hemen 5 dakikaya geliyordur beklemenizi ister ve daha bu 5 dakikaya geliyorum diyipte gelene rastlamadım ben. kişisel tecrübelerinizi anlatın bence sağdan soldan duyduğunuz tek taraflı bakış açılarını değil.
bir de kuryelerin telefon etme mecburiyeti yoktur. tüm hizmetler gibi telefonla aramakta ücrete tabidir. hem ucuz olsun hem eve gelince arasınlar, evde yoksam beklesinler, tarif ettiğim yere getirsinler. ne len bu, şahsi köleniz mi sanıyorsunuz siz kuryeleri.
komşuya gider zili duyarım diye ama duymaz. sorsan biz gelmedik, daire nosu yazmaz zile basmadınız der, ararsın hemen 5 dakikaya geliyordur beklemenizi ister ve daha bu 5 dakikaya geliyorum diyipte gelene rastlamadım ben. kişisel tecrübelerinizi anlatın bence sağdan soldan duyduğunuz tek taraflı bakış açılarını değil.
bir de kuryelerin telefon etme mecburiyeti yoktur. tüm hizmetler gibi telefonla aramakta ücrete tabidir. hem ucuz olsun hem eve gelince arasınlar, evde yoksam beklesinler, tarif ettiğim yere getirsinler. ne len bu, şahsi köleniz mi sanıyorsunuz siz kuryeleri.
devamını gör...
kanagawa oki nami ura
the great wave. türkçesiyle kanagawa'nın büyük dalgası ya da büyük dalga.
katsushika hokusai'nin en tanınan eseridir. tahta baskı tekniğiyle yapılmıştır. dalga emojisinin ilham kaynağıdır.
katsushika hokusai'nin en tanınan eseridir. tahta baskı tekniğiyle yapılmıştır. dalga emojisinin ilham kaynağıdır.
devamını gör...
ernest hemingway
cesareti "baskı altındayken nezaketi elden bırakmamak" olarak tanımlayan yazar.
devamını gör...
eski türkçe kelimeler
zat-ı muhterem
devamını gör...
ağırınıza giden sözler
"şu hayatta zor şeyler yaşayan tek sen değilsin" hadi ya gerçekten mi? ben de dünyadaki bütün dertleri ben çekiyorum zannediyordum(!) dostlar karşınızdaki kişinin yaşadığı şey sizin için kolay olsa da o kişi için kolay olmayabilir. insanların acısına saygı duymayı öğrenin lütfen. daha sonra "neden bu kadar meaafelisin?", "neden hiçbir derdini anlatmiyorsun?" acaba neden?
devamını gör...
bilgisayar
bilgisayar önce masaüstüne, sonra dizimize daha sonra da cebimize girdi. bir sonra gireceği yerin düşüncesi bile beni ürkütüyor.
devamını gör...
normal sözlük’te ayrıştırıcı başlıklar açmak
keşke dahi anlamındaki “de” leri ve “da” ları da ayrıştırabilseydiniz diye cevap vermek istediğim durumdur.
devamını gör...
nötron yıldızı
oluşum aşamasındaki kütlesi 8-10 güneş kütlesinden 20 güneş kütlesine kadar olan yıldızların merkezî bölgelerindeki yakıtları bittiğinde çekrideklerinin çökmesi ve üst katmanlarının süpernova ile uzaya savrulmasından geriye kalan cisim. 20 güneş kütlesinden büyük yıldızlar ise "ölünce" kara deliklere dönüşürler. yani nötron yıldızları da, kara delikler de aslında sadece birer yıldız ölüsüdür.
pulsar, magnetar gibi farklı isimle anılan cisimler aslında birer nötron yıldızıdır.
kara delikleri doğrudan göremediğimiz için, evrende doğrudan gözlenebilen en yoğun cisimler nötron yıldızlarıdır. ne kadar yoğun? orta büyüklükte bir şehir kadarlık bir hacim içerisine 2 tane güneş kütlesi sığdırdığınızı düşünün. bu yıldızların iç kesimlerinden 1 çay kaşığı madde almayı başarabilseydiniz, bu madde dünyada milyarlarca ton ağırlığında olurdu.
***
buraya ek bilgi koyuyorum. uzun yazı okumak istemeyenler bir sonraki bölümden devam edebilir.
yıldızların içinde sistem basitçe şöyle işler: kütle çekim etkisi nedeniyle yıldızı oluşturan madde sürekli olarak yıldızın merkezine (yani çekirdeğine) doğru çekilir. bu madde hareketine konveksiyon deriz. çekirdekte basınç ve sıcaklık son derece yüksek olduğundan nükleer füzyon başlar. yıldızın öncelikli "yakıtı" hidrojendir. füzyon yoluyla çekirdekte bulunan hidrojen bittiğinde helyum, o da bittiğinde sırayla başka elementler...
yıldız hayatına ilk başladığında hidrojenden ürettiği enerjiyi, dış yüzeyinden uzaya yaymakta olduğundan hidrostatik denge ve termal denge içindedir. enerji üretimi için kullanılan ilk materyal olan hidrojeni tükenen yıldızın dengesi bozulur. denge bozulunca yıldız "debelenmeye" başlar, yani dengeyi tekrar bulmak için bir genişleyip bir daraldığı evrelere geçiş yapar. örneğin kırmızı dev böyle bir evredir. yıldız eğer çok küçük ya da orta kütleliyse, yakıt üretecek yeni elementi olan helyumu, karbon ve oksijene uzun süre boyunca dönüştüremez ve patlayarak bir beyaz cüceye dönüşür.
eğer yıldızın kütlesi ilk tanımda bahsi geçen aralıktaysa, yıldız sırayla her elementi (karbon, neon, oksijen, silikon ve demir) tükettiğinde benzer evrelerden geçer ve son element türünü de (yani demiri) bitirdiğinde, iç katmanları ile atmosferi arasında ortaya çıkan dengesiz durumlar ve şok dalgası hücumu nedeniyle yıldızın çekirdeği içeriye doğru çöker. zira artık üretilen enerjiden kaynaklı, dışarıya doğru olan bir basınç yoktur ve kütle çekimi galip gelmiştir. atmosfer katmanları ise büyük bir süratle patlayarak uzaya dağılır.
sonuçta ortada demir gibi ağır bir elementin sıkıştığı küçücük, yoğun ve ağır bir hacimdeki çekirdek kalmıştır.
atmosfer neden uzaya saçıldı? çünkü aslında o da çekirdekle birlikte içeriye doğru süratle (ışık hızının %25'i kadar bir süratle) çöküyordu. ancak iç kısımdaki son derece yoğun çekirdeğin üzerinden geriye "sekti" ve şok dalgaları da bu nedenle ortaya çıkarak yıldızın atmosferini dağıttı.
***
nötron yıldızı ismi nereden geliyor?
elimizde yıldızdan geriye kalan yoğun bir çekirdek var. bu çekirdekteki atomlar normal şartlarda belirli bir düzene sahipti. merkezlerinde proton ve nötronlar, dış katmanlarında da elektronlar vardı. fakat yıldızın çekirdeği kendi üzerine doğru çökerken, basınç aşırı derecede arttı. öyle arttı ki, demir atomlarının proton ve elektronlarını birbiriyle kaynaştırıp nötron oluşumunu sağlayacak bir seviyeye geldi. böylece atomda zaten var olan nötronlara, bu birleşmeler sonucu ortaya çıkan nötronlar da eklendi. şimdi elimizde yoğun olarak nötronlardan oluşmuş bir çekirdek var. yaklaşık 25 kilometrelik bir çapa sahip hacim içerisinde sıkışmış, milyarlarca dünya kütlesi kadar nötronla dolu...
güneş yüzeyinin sıcaklığı 6000 dereceye yakınken, nötron yıldızının sıcaklığı 1 milyon derece civarındadır. nötron yıldızları tıpkı gezegenler gibi atmosfer, kabuk ve çekirdek katmanlarından oluşur. kabuğun dış kısmı normal demir atomlarından oluşurken içeriye doğru inildikçe bu yapı değişir ve nükleer makarna dediğimiz yapıya dönüşür. bu yapının evrendeki en sert ve dayanıklı yapı olduğu tahmin edilmektedir. çekirdek kısmında ise gerçekten neler olup bittiğini tam olarak bilemiyoruz. burada bir kuark - gluon plazması olabilir.
lafı yeterince uzattım. daha çok şey yazılır çizilir bu konuda ama benden bu kadar olsun.
edit: 1-2 imla düzeltmesi
pulsar, magnetar gibi farklı isimle anılan cisimler aslında birer nötron yıldızıdır.
kara delikleri doğrudan göremediğimiz için, evrende doğrudan gözlenebilen en yoğun cisimler nötron yıldızlarıdır. ne kadar yoğun? orta büyüklükte bir şehir kadarlık bir hacim içerisine 2 tane güneş kütlesi sığdırdığınızı düşünün. bu yıldızların iç kesimlerinden 1 çay kaşığı madde almayı başarabilseydiniz, bu madde dünyada milyarlarca ton ağırlığında olurdu.
***
buraya ek bilgi koyuyorum. uzun yazı okumak istemeyenler bir sonraki bölümden devam edebilir.
yıldızların içinde sistem basitçe şöyle işler: kütle çekim etkisi nedeniyle yıldızı oluşturan madde sürekli olarak yıldızın merkezine (yani çekirdeğine) doğru çekilir. bu madde hareketine konveksiyon deriz. çekirdekte basınç ve sıcaklık son derece yüksek olduğundan nükleer füzyon başlar. yıldızın öncelikli "yakıtı" hidrojendir. füzyon yoluyla çekirdekte bulunan hidrojen bittiğinde helyum, o da bittiğinde sırayla başka elementler...
yıldız hayatına ilk başladığında hidrojenden ürettiği enerjiyi, dış yüzeyinden uzaya yaymakta olduğundan hidrostatik denge ve termal denge içindedir. enerji üretimi için kullanılan ilk materyal olan hidrojeni tükenen yıldızın dengesi bozulur. denge bozulunca yıldız "debelenmeye" başlar, yani dengeyi tekrar bulmak için bir genişleyip bir daraldığı evrelere geçiş yapar. örneğin kırmızı dev böyle bir evredir. yıldız eğer çok küçük ya da orta kütleliyse, yakıt üretecek yeni elementi olan helyumu, karbon ve oksijene uzun süre boyunca dönüştüremez ve patlayarak bir beyaz cüceye dönüşür.
eğer yıldızın kütlesi ilk tanımda bahsi geçen aralıktaysa, yıldız sırayla her elementi (karbon, neon, oksijen, silikon ve demir) tükettiğinde benzer evrelerden geçer ve son element türünü de (yani demiri) bitirdiğinde, iç katmanları ile atmosferi arasında ortaya çıkan dengesiz durumlar ve şok dalgası hücumu nedeniyle yıldızın çekirdeği içeriye doğru çöker. zira artık üretilen enerjiden kaynaklı, dışarıya doğru olan bir basınç yoktur ve kütle çekimi galip gelmiştir. atmosfer katmanları ise büyük bir süratle patlayarak uzaya dağılır.
sonuçta ortada demir gibi ağır bir elementin sıkıştığı küçücük, yoğun ve ağır bir hacimdeki çekirdek kalmıştır.
atmosfer neden uzaya saçıldı? çünkü aslında o da çekirdekle birlikte içeriye doğru süratle (ışık hızının %25'i kadar bir süratle) çöküyordu. ancak iç kısımdaki son derece yoğun çekirdeğin üzerinden geriye "sekti" ve şok dalgaları da bu nedenle ortaya çıkarak yıldızın atmosferini dağıttı.
***
nötron yıldızı ismi nereden geliyor?
elimizde yıldızdan geriye kalan yoğun bir çekirdek var. bu çekirdekteki atomlar normal şartlarda belirli bir düzene sahipti. merkezlerinde proton ve nötronlar, dış katmanlarında da elektronlar vardı. fakat yıldızın çekirdeği kendi üzerine doğru çökerken, basınç aşırı derecede arttı. öyle arttı ki, demir atomlarının proton ve elektronlarını birbiriyle kaynaştırıp nötron oluşumunu sağlayacak bir seviyeye geldi. böylece atomda zaten var olan nötronlara, bu birleşmeler sonucu ortaya çıkan nötronlar da eklendi. şimdi elimizde yoğun olarak nötronlardan oluşmuş bir çekirdek var. yaklaşık 25 kilometrelik bir çapa sahip hacim içerisinde sıkışmış, milyarlarca dünya kütlesi kadar nötronla dolu...
güneş yüzeyinin sıcaklığı 6000 dereceye yakınken, nötron yıldızının sıcaklığı 1 milyon derece civarındadır. nötron yıldızları tıpkı gezegenler gibi atmosfer, kabuk ve çekirdek katmanlarından oluşur. kabuğun dış kısmı normal demir atomlarından oluşurken içeriye doğru inildikçe bu yapı değişir ve nükleer makarna dediğimiz yapıya dönüşür. bu yapının evrendeki en sert ve dayanıklı yapı olduğu tahmin edilmektedir. çekirdek kısmında ise gerçekten neler olup bittiğini tam olarak bilemiyoruz. burada bir kuark - gluon plazması olabilir.
lafı yeterince uzattım. daha çok şey yazılır çizilir bu konuda ama benden bu kadar olsun.
edit: 1-2 imla düzeltmesi
devamını gör...
getir
beş para etmez bir uygulama.
devamını gör...
avuç içi kadar mutluluk
devamını gör...
bilginin sınırı
her bilenin üstünde mutlaka bir bilen vardır. bu da demektir ki bilginin sınırı olmaz. fakat kişi, aklının genişliği nispetinde bilgi sahibi olabilir. yani bilginin sınırı yoktur amma akıl mahdûd olduğu için sınırsız bilgiyi bünyesinde barındıramaz.
devamını gör...
sarhoş olmak
sevilen, arada ihtiyaç duyulandır.
devamını gör...
insanları yargıladığı gerekçesiyle birisini yargılamak
geri gelen mektup'a büyük ölçüde katılıyorum.
eleştirmek ile yargılamak arasında belirgin bir fark var.
eleştirmek tdk'da, bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit şeklinde tanımlanmıştır.
açıkça görüleceği üzere eleştiri, objektif bir şekilde değerlendirmeyi gerektirmektedir. objektif olabilmek için de meseleyi tartmak icap eder. tartmak'tan tartışmak
yargılamak ise meseleyi tarttıktan sonra ortaya çıkan negatif unsurlar sebebiyle o insanı zihnimizdeki menfi duygulara mahkum etmektir.
dolayısıyla bir kişiyi birilerini yargıladığı için yargılarsak biz de o kişinin durumuna düşmüş oluruz.
fakat nihayetinde insanız ne ölçüde bu idealizmi yaşatabiliriz orası tartışılır.
edit: ilk tanımda yargılamanın doğru veya yanlış olamayacağı yani tek bir yargılamanın varlığından bahsedebileceğimizi belirtiyor geri gelen mektup. ve bu yargılamanın yanlış olduğu sonucuna varılıyor. bu elbette insan ilişkileri için geçerli ve belki de olması gereken bir durum.
fakat bunun istisnasını takdir edersiniz ki mahkemeler eliyle yapılan yargılamalar meydana getiriyor. bu durumda adil bir yargılama, doğru bir yargılama örneği teşkil edecektir.
eleştirmek ile yargılamak arasında belirgin bir fark var.
eleştirmek tdk'da, bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit şeklinde tanımlanmıştır.
açıkça görüleceği üzere eleştiri, objektif bir şekilde değerlendirmeyi gerektirmektedir. objektif olabilmek için de meseleyi tartmak icap eder. tartmak'tan tartışmak
yargılamak ise meseleyi tarttıktan sonra ortaya çıkan negatif unsurlar sebebiyle o insanı zihnimizdeki menfi duygulara mahkum etmektir.
dolayısıyla bir kişiyi birilerini yargıladığı için yargılarsak biz de o kişinin durumuna düşmüş oluruz.
fakat nihayetinde insanız ne ölçüde bu idealizmi yaşatabiliriz orası tartışılır.
edit: ilk tanımda yargılamanın doğru veya yanlış olamayacağı yani tek bir yargılamanın varlığından bahsedebileceğimizi belirtiyor geri gelen mektup. ve bu yargılamanın yanlış olduğu sonucuna varılıyor. bu elbette insan ilişkileri için geçerli ve belki de olması gereken bir durum.
fakat bunun istisnasını takdir edersiniz ki mahkemeler eliyle yapılan yargılamalar meydana getiriyor. bu durumda adil bir yargılama, doğru bir yargılama örneği teşkil edecektir.
devamını gör...
