yokluğun dahi bünyesinde yok olduğu sözlük erkeğidir. tenine sigaranızı sürterek yakabilirsiniz.
devamını gör...

(bkz: dont feed the troll)
devamını gör...

adana'dan mersine denize gelenler de cennetten kaçıp geliyorlar demek.
devamını gör...

ablam sınıf öğretmeni . kendi öğrenciliğimi ve onun öğretmenliğini referans alarak bağıra bağıra söyleyebilirimki öğretmenlerimizin kalitesi inanılmaz yüksek .
devamını gör...

aklıma hep "beyaz zambaklar ülkesinde" adlı kitabı getiren ve bir zamanlar ülkeye fazla katkı sağlamış ama kısa sürede kapatılmış eğitim kurumudur.

günümüzde belki finlandiya bunu uygulamıyordur fakat türkiye cumhuriyeti'nin mutlaka uygulaması gereken bir eğitim sistemidir. verimli topraklarımız var. hayvancılığımız var... ülkemizdeki bir çok zanaat ve sanat yok oluyor. herkes şehirlerde yaşıyor ve büyük bir işsiz ordusu var.

bu işsizler ordusu eğitimli, bir konuda eğitim almış ve o mesleği icra etmek istiyor; fakat herkes aynı şeyi yapmaya çalışıyor. herkes aynı mesleklere sahip artık. en son ne zaman bir ipek böcekciliği yapan biriyle tanıştınız?

halbuki, bölgesel olarak ipek böcekciliği eğitiminin bile verildiği kurumlarmış.

aşağıdaki fotoğraflarda kız çocuklarını da görüyoruz, demek ki köylerimizde yaşayan kız öğrencilere bile ulaşmış eğitimdir. bir kadın olarak bu kurumdan mezun olmayı yeğlerdim. işsiz kaldığım bir mühendislik diplomam var elimde ama sırf "mühendis" olabilmek için bir zanaat veya sanat öğretilmedi bizlere.

galeri1

dersler
devamını gör...

bazılarının çok fazla önyargı ile yaklaştığı japon usulü çizgi film ve dizilere verilen isim. evet, anime çizgi filmdir. ben ona karşı çıkan anime fanboylarından değilim. keyfine izliyorum arada sadece. konuya giriş yapmadan önce bunu belirtmek isterim.

bana kalırsa bu kadar önyargı ile yaklaşılmasının sebebi aşırıya kaçan anime fanlarıdır. profil resminden, duvar kağıdına; konuştuğu tüm konuları ve gördüğü her şeyi animeye bağlayan insanları, hele bir de hentaicileri görünce, daha önce anime izlememiş kişiler de biraz mesafeli yaklaşıyor doğal olarak. ancak ben yine de animelere haksızlık edildiğini düşünüyorum. death note, attack on titan, one piece gibi animelere yeni başladım ve çok güzel kurgulanmış senaryosunun olduğunu söyleyebilirim. hiç olmazsa animelerin yapımının arka planında çok ciddi bir emek ve çizim yeteneğinin bulunduğu gerçeği göz ardı edilmemeli, ve saygı duyulmalıdır.
devamını gör...

(bkz: başkası adına utanmak)
devamını gör...

karşılıklı olması elzem bir meseledir. insanların birbirini anlayamamasının temelinde sadece iletme çabası vardır. "iş" kısmının unutuyoruz çoğu zaman; çünkü hakikaten bir iş bu iş*.

iletişimin öğelerine bakalım ki neymiş takılı kaldığımız nokta herkes kendi için bir düşünsün:

kaynak: mesajı gönderen kişiyi* ifade eder. iletişimi başlatır. hepimizin tek yaptığı bu aslında :) şimdi ötesine bakmamız lazım.

alıcı: mesajı kime göndermek istiyorsanız o'dur.

mesaj: iletmek istediğimiz sözler, duygular, düşüncelerdir. mesaj oluşturma işi bir sanattır değerli yazarlar. sözlü ifadelerimizi her zaman beden dilimiz, jest ve mimiklerimiz destekler. sevdiğini söylerken size gülümsemeyen birinin verdiği mesaj şüphe yaratır. bazen sadece susmak bile ne kadar anlamlıdır değil mi? neler barındırır içinde, hangi fırtınalar kopar, hangi sevinci barındırır, hangi utancı saklar kimbilir...

kanal: mesaji gönderme biçimidir. mesajı gönderirken kullandığımız araçlardır. sesli öğeler, görsel yansımalar, telefon, televizyon, radyo...

bağlam: iletişimin gerçekleştiği ortamdır. ses, hava, ışık gibi fiziksel ortamlara ek olarak duygusal paylaşımların, yıkımların olduğu ortamı da düşünmeliyiz. gergin bir ortamda yapacağınız espri birinin gururuna dokunabilir, aman dikkat.

dönüt: alıcının mesajı aldığına dair verdiği ipucu yada cevaptır. bu direkt cevap olarak yapılabildiği gibi mavi tik olarak da yansıtılabilir.

pekala hepsini yapıyoruz, yaşıyoruz. peki iletişim kazasını nerede yaşıyoruz biz?
-------
öncelikle mesajlarımızı güzel hazırlamıyoruz. kullandığımız dil hep "sen" oluyor. suçlayıcı ve savunma haline getirecek cümleler kuruyoruz. sen yaptın, senin yüzünden diyoruz; ben bunu yapacak gücü kendimde bulamadim demek yerine.
bir de net cümleler kurun mesela. ben ima edeyim o anlasın demeyin, seviyorsanız söyleyin. bıraktığınız boşluklar keyfe göre doldurulmasın.
-------
bağlamı değerlendirmiyoruz. karşımızdaki başka duygularla savaşırken size gül atsın istiyorsunuz, bencillik yapıyorsunuz. her mesajin yeri ve zamanı vardır. öyle zaman yaşarız ki bir kelimemiz hiç beklenmedik tepkiye neden olur. halbuki her zaman yaptığın şey değil mi? ne oldu da bu kez ters tepti?
------
kanalları yönetemiyoruz. mesajı yazarken cümlenin sonuna koyacağımız bir emoji, yazının ve mesajın gücünü artırır. yani mümkün olduğu kadar etkili kullanmak lazım geliyor.
------
geribildirim hani nerede? bir mesaj geldiği vakit ona cevap vermek gerekir. geciktirmek de bir anlam ifade eder. cevapsız bırakmak ise şahsım adına saygısızlık barındırır. geribildirimi etkili kullanabilmek için mutlaka teyit etmemiz gerekir aldığımız mesajı. en çok yanlış anlaşılmalar hep bu yüzdendir. ben ne söyledim, o ne anladı dememek için hemen bir "did you mean...?*" geçin altyazıda :) doğru mu anladım, bunu mu demek istedin diye sormaktan çekinmeyin. kafanızda kurmaya çalıştığınız aslında iletilmek istenen olmayabilir.
------
yazarken epey yoruldum, uçuşan düşünceleri bir araya getirmek bir hayli zor oldu. laf lafı açar, asıl vermek istenen mesaj kaybolur gider. sonra oldu mu size iletişim kazası :) o sebepledir ki emniyetli davranmak gerek. kemerinizi takın efendim, kemer önemli.
devamını gör...

franz kafka tarafından yazılmış olağanüstü bir eserdir.
kitabın baş kahramanı olan gregor samsa'nın bir sabah uyandığında bir böceğe dönüşmesi ile başlar.
bilirsiniz bu kitap başlangıcı çok bilindik bir başlangıçtır.

böceğe dönüşmesinin ardından başta kendinden korkar.biraz daha zorlaşmıştır hayat onun için. daha ilk başlarda kendini ailesine göstermese de olayın anlaşılması için gregor kendini gösterir. anne, babası ve kardeşinin korkması üzerine gregor artık kendini göstermez.
kardeşi, odayı temizlemek için ve yemek vermek için odaya girdiğinde kendisini saklar onlar korkmasın diye, rahatsız olmasın diye...
zamanla gregor artık sınırları açmaya başlıyor ve artık görünmek istiyordu. ailesinin bu durum karşısında tepkileri oluyor. baştan beri onun 'gregor' olduğunu düşünen kardeşi bile artık inanmıyordu bu halinden sonra.
eğer o gregor samsa olsaydı düşünceli davranıp kendini gözler önünden çekerdi diye düşünür artık.
gregor onların istediği gibi davranmayınca artık pislik, mikrop muamelesi görür.

her ne kadar bir böcek olsa da onun hala duyguları vardı
dışlandığını hissediyor ve artık bedenindeki ağrılar artıyor, ona fazla geliyordu. hareket etmesi zorlaşıyordu...

kitap bir gün gregor'un hareketsiz bedeninin bulunması ile son buluyor*

daha derinlere inilecek olursa bu kitapta gizli bir ayrıntı da vardır.
: zamanla toplum için; çalışmayan, işe yaramayan ve dediklerinin tersine doğru giden biri olursan böcek gibi olursun.
tam bir böcek gibi olur, dışlanırsın ve zamanla acılarının içinde ölürsün...


ah gregor çok şey yaşadın sen;
acı çektin, dışladın, aileni kaybettin...
devamını gör...

olmasaydın olmazdık.
-ot dergisi
devamını gör...

logaritma matematikte bir konudur. nasıl ki çarpmanın tersi bölme, toplamanın tersi çıkarma ise üstel fonksiyonların tersi de logaritmadır.bir denklem çözerken eşitliğin bir tarafında x bilinmeyeni üs olarak kullanılmışsa onun değerini bulmak için altındaki sayıyı diğer tarafa logaritma olarak göndeririz.
devamını gör...

konuşman gereken tek kişiyle konuşamamak.
devamını gör...

"aldatan kişinin cinsiyeti ne olursa olsun, medeni hali şerefsizdir." aziz nesin
devamını gör...

ibadetin de ,kabahatin de gizlisi makbuldür, diye bize öğretilen.
devamını gör...

cnbc-e’de çıkan diziler.
yarım yamalak izliyordum birçoğunu ama şöyle oturup baştan sona izlediğim the vampire diaries sanırım.
devamını gör...

aşti’de bolca duyduğum lütfen çığırtkanlara itibar etmeyiniz anonsu.
devamını gör...

hanımlar, erkeklerin etek boylarına karışıyor mudur acaba.
devamını gör...

bu kız "akıl yaşta değil baştadır"ın vücut bulmuş hâli.
evet tanımları, tavırları çok olgun amaaaa bu, benim ona küçük bir kız çocuğunu severcesine yaklaşma isteğimi değiştirmiyor.
hele hele burada da bana olan aşkını itiraf etmiş: #730602 bu kız benim kaderim agaa.*
bundan sonraaa bu kızıı üzeen karşısında beni buluuur.
kalp kalp kalp, gülücük gülücük gülücük *
devamını gör...

kim bilir kaçıncı kez tanımadığı bir yatakta uyanıyordu. usulca doğrulup etrafında ne var ne yok göz gezdirdi. anımsamaya çalıştı odadaki nesneleri. çok fazla eşya yoktu. kırık dökük bir masa, yanında ahşap sallanan bir sandalye, üç çekmecesi olan bir elbise dolabı. şimdilik gözüne çarpan bunlardı. uyanır uyanmaz odayı yokladıktan sonra ilk aklına gelen evde kendisinden başka biri olup olmadığını kontrol etmek oldu. yataktan hafifçe sıyrıldı, başucundaki hırkayı üzerine geçirip yola koyuldu. teker teker mutfağa, salona ve banyoya baktı. bu ufak ve bir o kadar soğuk, yabancı evde tek başınaydı.

uzun zamandan beri adı konulmamış bu hastalığın ya da sendromun pençesindeydi buğra. uykuya dalmadan önce ertesi sabah nerede uyanacağını bilmeden kafasında soru işaretleri ve içinden çıkamadığı bir bilinmezlikle boğuşuyordu. bir ailesi yoktu, daha doğrusu onları hiç tanımamıştı. varlıklarından bir haber olduğu aile daha yolun başında onu yalnız bırakmıştı. kendini bildiğinde yetimhanedeydi. ev diyebileceği, uyandığında aidiyet hissedebileceği, yanıdığı tek yuva orasıydı. azımsanmayacak bir zamandır yuvadan uzaktaydı. zaman mefhumunda bir sıkıntı olmasa da mekanda süregelen bir bilinmezlik mevcuttu. kim olduğunu, hangi yılın hangi ayının hangi gününde olduğunu biliyordu. sürekli değişen ise nerede olduğuydu.

bugün günlerden pazartesi, buna eminim. bütün pazarımı ikinci el eşya ve kitap satan dükkanın tozlu raflarını temizlemek ve düzene sokmakla geçirmiştim. zor ya da öğrenilmesi vakit alacak bir iş değildi. kalıcı olmadığımı bilsem de bu işi sevmiştim. dükkan sahibi sadık abi anlayışlı ve halden anlayan bir adamdı. yabancılık süreci yaşatmadı desem yeridir. o pazardan tam iki hafta önce bu dükkanın asma katındaki kanepeden bozma yatakta uyanmıştım. sadık abi beni bulduğunda hırsız olduğuma ihtimal vermediği için şanslıydım. belli bir süredir bu mekansız uyanmalardan muzdarip olduğumdan artık uyanınca yapacağım izahatler hazır oluyordu. bu sefer hikaye uydurmam gerekmedi. sadık ne söylerse onaylıyordum. senaryoyu benim yerime o yazmıştı. evsiz olduğumu, sığınacak bir yer ararken kendisinin dükkanını bulduğumu, allaha emanet kapısını zorlanmadan açtığımı ve geceyi burada geçirdiğimi onayladım. kimsesiz olduğumu zaten ilk bakışta anlamıştı. galiba yüzüme ve duruşuma işlemişti bu süresiz yalnızlık. bir dahaki bilinmez uyanışa kadar burada kalabilirdim. sanki o asma kat zaten uzun zamandır beni bekliyormuş gibiydi. işim de olmuştu, dükkanın getir götürünü, temizliğini yapıyordum. burada geçen günlerimi arayacaktım, eminim. insanın hiçbir yere ait olamaması kadar acı verici bir şey olmasa gerek. bundan daha kötüsü kim olduğunu bilmemek, sokaklarda kimliksiz dolaşmak olurdu ancak.

peki şimdi neredeydim? bu ev kimindi ve ben yine ait olmadığım bu yere nasıl gelmiştim? her sabah böyle olmuyordu, hatta bu sendromun sıklığıyla ilgili en ufak bir istatistiğim dahi yoktu. bazen üç ay, bazen iki hafta, bazense bir gün. ama muhakkak er ya da geç oluyordu. muhakkak bir sabah uyandığımda evvelki gece bulunduğum mekanın dışında yabancı olduğum yeni bir yerde gözlerimi açıyordum. bitmek bilmiyordu bu ızdırap. hiçbir yere alışamıyor, hiçbir yerde tam anlamıyla yerleşemiyordum. mutfağa girdiğimde kimsenin evde olmadığına artık emin olmuştum. diğer mekanlarda kimseye rastlamadığı gibi evin içinde gezinirken yeltendiği "kimse var mı?" soruları da cevapsız kalmıştı. şansına buzdolabında kahvaltı için malzemeler mevcuttu. üstünkörü de olsa bir şeyler atıştırdıktan sonra keşif turu için üzerini değiştirmeden evden ayrıldı. dolapta kendinin olup olmadığından emin olamadığı kıyafetleri şimdilik denemedi. zaten üstünde gündelik elbiselerle uyumuş olduğundan hazır bir şekilde evden çıktı. ilk işi sokağın başındaki bakkala gitmek oldu. ilk zamanlarda olduğu gibi "ben nerdeyim", "burası hangi şehir", "hangi mahalledeyiz" sorularını karşı tarafı ürkütmemek için artık sormuyordu. bulunduğu mekanı kavramak için daha dolaylı yollara başvuruyordu. bakkaldan yerel bir gazete aldı, gazetenin üstünde eskişehir merhaba gazetesi yazıyordu. dün istanbul'da uykuya dalan buğra bugün eskişehir'de gözlerini açmıştı. zaman zaman bu oluyordu, şehir değiştirme. ilk başlarda sadece aynı şehir içerisinde mekan değiştiren bedeni zaman içerisinde bir sabah ankara bir sabah sakarya gezer olmuştu. işin en acıklı yanı ise buğra'nın bu durumu paylaşabileceği kimsesi olmamasıydı.

aklına ilk istanbul'a dönme fikri geldi. daha önce de denemişti. önceden bulunduğu mekanı, tanıştığı insanları bulabilmek için yeni uyandığı yerden eskisine yolculuğa çıkmıştı. ama bir önceki adresine gittiğinde ne kaldığı yerden, ne yaptığı işten, ne de tanıştığı insanlardan bir iz bulabilmişti. sanki o anlar hiç varolmamış gibiydi. yine hüsranla karşılaşmamak için istanbul'a dönme fikrini şimdilik erteledi. eskişehir'de ne işi vardı onu bulmalıydı. cüzdanını kontrol etmek yeni aklına gelmişti. anadolu üniversitesi'ne ait personel kartı gözüne ilişti. bunun yanında bir maaş kartı, birkaç da kartvizit vardı cüzdanda. acaba buradaki yolculuğu ne kadar sürecekti, burada ne işi olduğunu çözmeye değecek kadar süre geçirip geçirmeyeceğini bilmese de araştırmaya karar verdi. şarkıda sil baştan başlamak gerek bazen diyordu ya, buğra için artık sil baştan başlamamak gerekiyordu. kim bilir kaçıncı kez sıfırdan başladığı hayatı artık onu usandırmıştı. adımlarına bu durumun yarattığı yılgınlık sirayet etmişti ama daha tam olarak pes etmemişti. biliyordu. bir gün artık buraya kadar deyip pes edecek ve belki de bu hayata artık daha fazla katlanamadığını farkedip kısa yoldan bu işi bitirecekti. ama şimdi değil.

üniversiteye vardığında kimlik kartını turnikeye okutup içeri girdi.kapıdaki güvenlik uzun süredir tanıdığına delalet eden bir iyi günler dileğiyle karşıladı onu. evet ama şimdilik ne yapacaktı. güvenliğe burada ne işi olduğunu sormak abes olurdu. içeride yolunu yardım olmadan bulmak ise imkansız. havadan sudan bir muhabbetle konuyu buradaki işine getirebilirdi ve denedi. şansına geveze güvenlik konuştukça konuştu ve bir ara kütüphanede işler nasıl cümlesi geçti. bingo ! kütüphanede memurdu buğra. doğrudan oraya yönelmedi, biraz daha sohbet etti ve öyle yoluna gitti, istediğini almıştı. kütüphaneyi bulduğunda saat 10'u geçmişti. bankoda görevli olan, emekliliğine az kalmış yaşlı kurt ihsan nerede kaldın yahu, başına bir iş geldi sandık diye karşıladı onu. telefonun da kapalı, kaç kere aradım. bunca yılın tecrübesine rağmen buğra bu sabah en önemli şeyi atlamıştı, telefonunu kontrol etmek. bu kadar uğraşmasına gerek kalmayacaktı belki. şarjım bitmiş, farketmemişim diye başından savdı ihtiyarı. kütüphane içerisinde şüphe çekmeden bir tur attı, o sırada ihsan'ın şüpheli bakışları onu takip etmeye devam ediyordu. bu çocukta bir haller var bugün ama hayırlısı dedi içinden. sonrasında daha fazla dayanamadı. " oğlum buğra ne dolanıp duruyorsun, gel otursana yerine" diye seslendi. neyse ki yeri belliydi, zaman içerisinde bu ihtiyardan yaptığı işi de öğrenirdi. gerçi şimdiden belliydi neyin ne olduğu az çok. kütüphanede öğrencilerin aldığı kitapları sisteme işliyorlar, iade kitapları yerlerine yerleştiriyorlar, kısacası bir kütüphane memuru gün içerisinde ne yaparsa onu yapıyorlardı. ihsan'ı fazla şüphelendirmemek için çok soru sormadı. öğle yemeğine kadar yerinde sakince oturup onu takip ederek işinin gerekliliklerini kafasında bir yere not etti. bu kaçıncı iş öğrenişim diye geçti aklından bir ara. artık hafızası doluyordu. sürekli yeni bir işe adapte olmak zorunda kalmak, işin gereksinimlerini öğrenmek yoruyordu onu. ama bu seferki çok zorlayıcı sayılmazdı.

günün sonunda yorgun hissediyordu. eve dönüş yolunu bulma derdi olmadı. kapının önündeki servisçi sabah yoktun buğra bey deyince anladı mevzuyu. kısa bir izahat sonrası servise atladı, evin önündeki sokakta indi. eskişehir'deki ilk işi günü bitmişti. akşam yemeği için bakkaldan birkaç şey aldıktan sonra eve geldi. evden çıkmadan pencereleri açmadığına pişman oldu, boğucu ve havasız bir ortam karşıladı onu. temizlik yapmaya değer mi diye düşündü, biraz beklemeliydi. burada ne kadar kalacağını bilmediğinden öteledi bu işi de. yemeğini yedikten sonra telefonunu kurcalama vakti geldi nihayet. buğra'nın bir sosyal medya hesabı yoktu ama internetten ya da mail adresinden bir şeyler öğrenebilirdi. okula ait mail adresinde okunmamış 72 mail bekliyordu. çoğu okulla alakalı duyurular olan gereksiz mail yığını arasında biri ilgisini çekmişti. gelen mail suat'tandı. yetimhanede edindiği ender arkadaşlardan biriydi. yazıda kendisine uzun zamandır ulaşmaya çalıştığını, internette ismini aratırken üniversitenin sitesinden mail adresine ulaştığını belirtiyordu. bunca zamandır ne yaptığını, nerelerde olduğunu da iliştirmişti soru olarak. buğra için yeni bir umut ışığı doğmuştu, sonunda hayatının normal seyrinde olduğu çocukluk günlerinden biri ona ulaşmıştı. suat'ın yazdıkları arasında kendisinden bahsettiği kısımlara tekrardan göz attı ve ankara'da yaşadığını gördü. mailin sonunda müsait oldukları bir zamanda buluşalım diye eklemişti.

sisli bir ankara sabahunda gözleri suat'ı arıyordu kızılay meydanında. bir dönem bu şehirde yaşamıştı, üç ay kadar. o zamanlar bakanlıklardan birinde uzman yardımcısı görevindeydi. uyanışların en iyilerinden birisiydi. oldukça prestijli bir hayata uyanmıştı ankara'da. tabi sürdüremedi bu durumu. iki yıl aradan sonra aynı şehirde bulunmak garip hissettirmişte, hafifçe ürperdi. saat tam 10'da suat'ı üzerinde gri bir palto, omzunda bir evrak çantası kendisine doğru gülümseyerek gelirken farketti. mailde yetişkin haline ait fotoğrafını iliştirdiği için tanımak zor olmadı. meydana yakın kafelerden birine girdiler. geçmişle ilgili kısa bir konuşmanın ardından şimdiki zaman geldi sıra. suat avukat olmuştu, çankaya'da bir hukuk bürosunda çalışıyordu. evlenmiş, bir kız çocuğu sahibi olmuştu. kılık kıyafetinden de anlaşılacağı üzere hali vakti yerindeydi. kendisi hakkında olan biteni anlattıktan sonra buğra'ya gelmişti sıra. kısaca eskişehir'den bahsetti. orada yeni olduğunu ve uyanışları anlatmadı. aslında buraya gelirken niyeti bunları ona anlatmaktı ama deli damgası yemekten korkuyordu. sonuçta anlatacakları aklı başında kimseye mantıklı gelecek türden şeyler değildi. bunu denese kaybedecek bir şeyi olmazdı belki, suat bu zamana kadar ortalarda yoktu, bundan sonra onu deli belleyip görüşmese ne eksilirdi. sadece kendine yediremediğindendi bu tavır, yoksa suat'ın ne düşüneceği çok da umrunda olmazdı. neden sonra muhabbet bir anda yetimhaneye geldi, ikisi de ayrıldıktan sonra bir daha oraya uğramamıştı. oradan hatıra kalan birini görmek bir anda buğra'ya buraya tekrar gitme isteği uyandırmıştı. ne kaybederdi ki.

ve her şeyin başladığı yerdedir. aradan geçen 12 yıldan sonra yetimhanededir. doğrusunu söylemek gerekirse artık burası bir yetimhane de değildir. terk edileli uzun zaman olmuş, metruk, yıkık dökük bir yer halini almıştır. buğra etrafında kimselerin olmadığı binanın içerisine yavaş adımlarla girer. kapı ardından kapandığında bir an süren karanlığın ardından her şeyi yerli yerinde bulur. koğuşu, ranzası, yemekhane, ilk yardım odası. her şey 12 yıl önce bıraktığı gibidir. koğuşuna gider, yatağını bulur. yorgunluktan kapanan gözlerini açık tutamaz ve uykuya dalar. artık ait olduğu yerdedir. hatta bu hayatta ait olabileceği tek yerdedir. uyandığında ve tekrar uyuduğunda, değişmeyen tek yerdedir.
devamını gör...

sonra diyorsunuz islam hoşgörü dini. hoşgörüyü böyle gösteriyorsanız göstermeyin daha iyi.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim