normal sözlük belgesel veri tabanı
zeitgeist belgesel serisi
zeitgeist the movie 2007
zeitgeıst: addendum (2008)
zeitgeist: movıng forward (2011)
evrene insana dinlere paraya aradığınız çoğu şeyin cevabını bulabileceğiniz bir belgesel serisi
zeitgeist the movie 2007
zeitgeıst: addendum (2008)
zeitgeist: movıng forward (2011)
evrene insana dinlere paraya aradığınız çoğu şeyin cevabını bulabileceğiniz bir belgesel serisi
devamını gör...
yanlıştan yüz çevirmek
yukarıdaki güzel cümlelerden sonra yazan her şeyin biraz eksik kalacağına inandığım başlık.
yanlıştan yüz çevirmek için önce belli merhalelerden geçiyoruz. ne yazık ki çoğu zaman yanlış olduğunu henüz yanlışı görmeden hissederiz ama içimizden bir ses kulağımiza sakinlestirici ve yüreklendirci bahaneler fisildar. o sesi susturup yanlışa hiç batmadan yola devam etmek varken (artık nefis mi denir kader mi yoksa karma mi kişiden kişiye değişmekle beraber ) çoğu zaman yavaş yavas , ucundan kıyısından yanlisa ilerlemeye başlarız. tam geri mi dönsem falan diye dusunurken zaman akar, gözün önündeki sis perdesi kalınlaşır ve biz o yanlisi üretmiş kişiden daha içinde buluruz kendimizi. yanlışın içinde olduğumuzu fark ettiğimizde "ben ne yaptım !!" çanları çalmaya başlar. bir el o çanları susturup ya "zaten oldu artık bir kere, bu saatten sonra değişmez bir şey" der. ya "tamam bu da son olsun bı daha olmaz" der. o ses hiç susmaz. kimi zaman cevrenizdekileri suclar kimi zaman yanlışın içindeki başarıları yüceltir. peki ama ne zamana kadar ? biz herhangi bir sebeple o yanlıştan bir müddet uzaklaştığımiz zamana kadar. işte o uzaklaşma anı yapılan yanlışın aslında o kadar da çekici olmadığını gösterir. hayatta ne kadar çok şeyi iskaladigimizi görürüz. işte bu yanlıştan yüz çevirmek için güzel bir firsat daha sunar bizlere.. ister bir bilgisayar oyunu için geçirilen boş vakit, ister kadehlerin arkasına sığınilan geceler, ister bir başkasının hakkını zaptederek kazanılmış para, isterse kırılmış bir kalp olsun. tövbe kapıları her zaman herkese açıktır. o affedebildigine göre insan kendisini sevebilmeli, affedebilmeli, hiçbir olgu, olay , düşünce, kişi için kendisinden vazgecmemelidir.
yanlıştan yüz çevirmek için önce belli merhalelerden geçiyoruz. ne yazık ki çoğu zaman yanlış olduğunu henüz yanlışı görmeden hissederiz ama içimizden bir ses kulağımiza sakinlestirici ve yüreklendirci bahaneler fisildar. o sesi susturup yanlışa hiç batmadan yola devam etmek varken (artık nefis mi denir kader mi yoksa karma mi kişiden kişiye değişmekle beraber ) çoğu zaman yavaş yavas , ucundan kıyısından yanlisa ilerlemeye başlarız. tam geri mi dönsem falan diye dusunurken zaman akar, gözün önündeki sis perdesi kalınlaşır ve biz o yanlisi üretmiş kişiden daha içinde buluruz kendimizi. yanlışın içinde olduğumuzu fark ettiğimizde "ben ne yaptım !!" çanları çalmaya başlar. bir el o çanları susturup ya "zaten oldu artık bir kere, bu saatten sonra değişmez bir şey" der. ya "tamam bu da son olsun bı daha olmaz" der. o ses hiç susmaz. kimi zaman cevrenizdekileri suclar kimi zaman yanlışın içindeki başarıları yüceltir. peki ama ne zamana kadar ? biz herhangi bir sebeple o yanlıştan bir müddet uzaklaştığımiz zamana kadar. işte o uzaklaşma anı yapılan yanlışın aslında o kadar da çekici olmadığını gösterir. hayatta ne kadar çok şeyi iskaladigimizi görürüz. işte bu yanlıştan yüz çevirmek için güzel bir firsat daha sunar bizlere.. ister bir bilgisayar oyunu için geçirilen boş vakit, ister kadehlerin arkasına sığınilan geceler, ister bir başkasının hakkını zaptederek kazanılmış para, isterse kırılmış bir kalp olsun. tövbe kapıları her zaman herkese açıktır. o affedebildigine göre insan kendisini sevebilmeli, affedebilmeli, hiçbir olgu, olay , düşünce, kişi için kendisinden vazgecmemelidir.
devamını gör...
intihar notu
insanın kendini öldürmeden önce dünyaya bıraktığı son mesajdır.
son çırpınıştır son vedadır.
son kez anlaşılmak istemesidir.
son çırpınıştır son vedadır.
son kez anlaşılmak istemesidir.
devamını gör...
geçmişe özlem duymak
kendi adıma hiç yaşamadığım durum. yaşımdan memnunum; yaşadıklarımdan memnunum iyi veya kötü. keşkem yok. hani bir peri çıksa karşıma, dese ki 20’lerine döndüreceğim seni, aman aman derdim. o zorlukları, o mücadeleleri , o hırsları tekrar yaşamak istemezdim. hayat zorlu bir süreç ve tam o sürecin en zor kısmını bitirmişken, tekrar başlamak istemem. bunu dememin nedeni kötü anılar değil; sadece ‘tatmin olmuş bir hayat’tan ötürü. hayatında keşkeleri çok olan insan, geçmişe özlem duyar zannımca.
devamını gör...
tanrıya karşı söylev
yalnızca kapağında yazan marquis de sade isminden dolayı gereksiz yere eleştirilen ve hatta okunmadan kenara atılan eser. eser hakkında konuşmadan önce şundan söz etmek gerekir bana kalırsa; bir düşünürün, yazarın veya şairin yaşantısı onun her eserini aynı kefeye koymak için yeterli bir sebep midir? daha önce sade okumuş olanlar şüphesiz karşı çıkacaktır bana çünkü onun eserlerinde tüm çıplaklığı ile ortada duran vahşeti okumuş ve hatta belki de şiddetli bir miğde bulantısı hissetmiş olmalılar. yine de üzücüdür ki aynı insanlar charles baudelaire şiirlerine aynı tiksinti ile yaklaşmazlar. oysa baudelaire'ın şiirlerinde de aynı çarpık ahlak anlayışının izleri gözden kaçmayacak kadar büyüktür. yalnızca a carcass şiiri bile yeterli gelirdi muhakkak keyiflerini kaçırmak için.
esere gelecek olursam, tanrıya karşı söylev yetişme çağındaki pek çok insanın okuması gereken bir eser. yetişkinliğin ileri safhasında pek yavan ve hatta eski moda safsatalar olarak gelecek olsa bile; tanrı, cennet, cehennem ve ruh kavramları hakkında yerinde ve hatta zaman zaman oldukça ağır eleştiriler barındırıyor. kimine göre bu eser sade'in gereksiz tutkulu bir biçimde ateizm savunuculuğu yaptığının işaretidir ama bana kalırsa iyi bir gözlem sonucunda ortaya çıkmış olması kaçınılmaz. aslında esere tam olarak sade'e ait demek doğru da değil, alıntılardan oluşan bir derleme yine de içinde barındırdığı düşünceler kendisine ait olduğundan sade'in kaleminden çıktığını söylemek de yanlış olmayacaktır. durup düşünüldüğü zaman insanın pek çok kez çelişkiye düştüğü bir çok konuda sade eleştiri sunmak bir kenara alenen ateş ediyor. okudukça da kimi zaman ne kadar haklı olduğunun da altını çizmek gerek. sade ahlaki açıdan yüksek ihtimalle çoğumuza göre çarpık ve zihinsel açıdan bir noktada dengesiz olsa bile bu durum eserin muazzam bir gözlemciliğin sonucu olduğu gerçeğini değiştirmemeli. yine de şu var; kitap ne kadar iyi bir gözlemciliğin ürünü olsa bile sade'in tutarsız yorumları gözden kaçmayacak kadar fazla ve düşüncelerinin altında yatan sebepler de pek çok noktada oldukça eleştiriye açık. sade'i pek sevmem ve bir şeyin savunuculuğunu yapmayı sağlayan tutku bende oldukça eksik, belki erken yaşta okumamdan ötürü veya henüz çözemediğim bir sebepten dolayı okuduğum en iyi eserlerden sayıyorum. şöyle ufak bir bilgi eklemekte de fayda var; sade'in bu düşüncelerine karşı yorum getirmekten kaçınanların genel tercihi biraz ad hominem'e başvurmak oluyor bana kalırsa. sade'in yetiştiği şartlar, annesinin dindarlığı ve hatta yanında yetiştiği rahip olan amcası ve işin sonunda tanrının varlığına karşı hiçbir inanç belirtisi göstermeyen sade... bunu daha çok erikson'un kimlik statüleri üzerinden sade'i ters-zıt kimlik olarak değerlendirenler de yok değil. yine de alanım olmadığı için yorum yapmaktan kaçınıyorum açıkçası.
"dini gerekli kılan varlığın masalsı varoluşuna dair senin gülünç sistemlerine inanacak kadar zayıf olsaydım, ona nasıl ibadet etmemi bana öğütlerdin? brahma'nın saçmalıklarındansa konfiçyüs’ün hayallerini benimsememi mi isterdin, yoksa zencilerin büyük yılanına mı tapayım, peruluların yıldızına mı, veyahut musa’nın ordularının tanrısına mı, hangi hıristiyan sapkınlık sence tercih edilebilir? cevabına dikkat et."
"insanın anlaşılmayan şeye inanması tamamen imkânsız çünkü. kavramak ile inanmak arasında dolaysız ilişkiler olmalıdır; kavramak inancın ilk besinidir. anlamanın hiç etkili olmadığı yerde,inanç ölüdür ve bu tür durumlarda inanç sahibi olduğunu ileri sürenler inancı dayatır. "
esere gelecek olursam, tanrıya karşı söylev yetişme çağındaki pek çok insanın okuması gereken bir eser. yetişkinliğin ileri safhasında pek yavan ve hatta eski moda safsatalar olarak gelecek olsa bile; tanrı, cennet, cehennem ve ruh kavramları hakkında yerinde ve hatta zaman zaman oldukça ağır eleştiriler barındırıyor. kimine göre bu eser sade'in gereksiz tutkulu bir biçimde ateizm savunuculuğu yaptığının işaretidir ama bana kalırsa iyi bir gözlem sonucunda ortaya çıkmış olması kaçınılmaz. aslında esere tam olarak sade'e ait demek doğru da değil, alıntılardan oluşan bir derleme yine de içinde barındırdığı düşünceler kendisine ait olduğundan sade'in kaleminden çıktığını söylemek de yanlış olmayacaktır. durup düşünüldüğü zaman insanın pek çok kez çelişkiye düştüğü bir çok konuda sade eleştiri sunmak bir kenara alenen ateş ediyor. okudukça da kimi zaman ne kadar haklı olduğunun da altını çizmek gerek. sade ahlaki açıdan yüksek ihtimalle çoğumuza göre çarpık ve zihinsel açıdan bir noktada dengesiz olsa bile bu durum eserin muazzam bir gözlemciliğin sonucu olduğu gerçeğini değiştirmemeli. yine de şu var; kitap ne kadar iyi bir gözlemciliğin ürünü olsa bile sade'in tutarsız yorumları gözden kaçmayacak kadar fazla ve düşüncelerinin altında yatan sebepler de pek çok noktada oldukça eleştiriye açık. sade'i pek sevmem ve bir şeyin savunuculuğunu yapmayı sağlayan tutku bende oldukça eksik, belki erken yaşta okumamdan ötürü veya henüz çözemediğim bir sebepten dolayı okuduğum en iyi eserlerden sayıyorum. şöyle ufak bir bilgi eklemekte de fayda var; sade'in bu düşüncelerine karşı yorum getirmekten kaçınanların genel tercihi biraz ad hominem'e başvurmak oluyor bana kalırsa. sade'in yetiştiği şartlar, annesinin dindarlığı ve hatta yanında yetiştiği rahip olan amcası ve işin sonunda tanrının varlığına karşı hiçbir inanç belirtisi göstermeyen sade... bunu daha çok erikson'un kimlik statüleri üzerinden sade'i ters-zıt kimlik olarak değerlendirenler de yok değil. yine de alanım olmadığı için yorum yapmaktan kaçınıyorum açıkçası.
"dini gerekli kılan varlığın masalsı varoluşuna dair senin gülünç sistemlerine inanacak kadar zayıf olsaydım, ona nasıl ibadet etmemi bana öğütlerdin? brahma'nın saçmalıklarındansa konfiçyüs’ün hayallerini benimsememi mi isterdin, yoksa zencilerin büyük yılanına mı tapayım, peruluların yıldızına mı, veyahut musa’nın ordularının tanrısına mı, hangi hıristiyan sapkınlık sence tercih edilebilir? cevabına dikkat et."
"insanın anlaşılmayan şeye inanması tamamen imkânsız çünkü. kavramak ile inanmak arasında dolaysız ilişkiler olmalıdır; kavramak inancın ilk besinidir. anlamanın hiç etkili olmadığı yerde,inanç ölüdür ve bu tür durumlarda inanç sahibi olduğunu ileri sürenler inancı dayatır. "
devamını gör...
mastürbasyon
(bkz: özkıyım)
devamını gör...
açık istiare
benzetmenin iki ana unsurundan benzeyenin olmadığı ama kendisine benzetilen olduğu için benzeyenin ne ya da kim olduğunu çıkarımlayabildiğimiz benzetme türüdür.
attila ilhan'ın jilet yiyen kız şiirinden bir bölüm üzerinde örnekleyelim:
"..........................................
çarpılmışım başım sersem
sevdim jilet yiyen kızı
göğsündeki kumrulara değsem
gagaları zehirli kırmızı
............................................."
yukarıda kumrular, kendisine benzetilen ögedir, benzeyen söylenmemiştir ama biz kumrularla kastedilenin ne olduğunu anlarız. benzeyen, kızın memeleridir ve burada açık istiare vardır. devamında gaga olarak nitelendirilen de meme uçlarıdır, aynı şekilde gaga kendisine benzetilendir, meme uçları yani benzeyen söylenmemiştir, burada da açık istiare vardır.
bu sabah okuduğum bir ölüm ilanı şöyle başlıyordu:
"canımın babası, arslanlarımın dedesi........."
yukarıdaki can kendisine benzetilendir, adamın karısı kastedilmektedir. arslanlar da kendisine benzetilendir ve adamın erkek çocukları kastedilmektedir.
bir örnek daha verelim ve anlaşılırlığı pekiştirelim:
"ten kafeste durmaz uçar." burada kafes kendisine benzetilendir ve hayatın kendisini anlatır. 'ten'le anlatılan da vücuttur ve burada da yine bir açık istiareden söz etmek mümkündür. -ayrıca (bkz: kapalı istiare)-
görüldüğü gibi, açık istiareyi bulmak zor değildir ve dinlediğimiz her şarkıda, okuduğumuz her yazıda -eğer varsa- kolayca görebiliriz.
attila ilhan'ın jilet yiyen kız şiirinden bir bölüm üzerinde örnekleyelim:
"..........................................
çarpılmışım başım sersem
sevdim jilet yiyen kızı
göğsündeki kumrulara değsem
gagaları zehirli kırmızı
............................................."
yukarıda kumrular, kendisine benzetilen ögedir, benzeyen söylenmemiştir ama biz kumrularla kastedilenin ne olduğunu anlarız. benzeyen, kızın memeleridir ve burada açık istiare vardır. devamında gaga olarak nitelendirilen de meme uçlarıdır, aynı şekilde gaga kendisine benzetilendir, meme uçları yani benzeyen söylenmemiştir, burada da açık istiare vardır.
bu sabah okuduğum bir ölüm ilanı şöyle başlıyordu:
"canımın babası, arslanlarımın dedesi........."
yukarıdaki can kendisine benzetilendir, adamın karısı kastedilmektedir. arslanlar da kendisine benzetilendir ve adamın erkek çocukları kastedilmektedir.
bir örnek daha verelim ve anlaşılırlığı pekiştirelim:
"ten kafeste durmaz uçar." burada kafes kendisine benzetilendir ve hayatın kendisini anlatır. 'ten'le anlatılan da vücuttur ve burada da yine bir açık istiareden söz etmek mümkündür. -ayrıca (bkz: kapalı istiare)-
görüldüğü gibi, açık istiareyi bulmak zor değildir ve dinlediğimiz her şarkıda, okuduğumuz her yazıda -eğer varsa- kolayca görebiliriz.
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın sözlük diyeceğim de karton bardakta sallama çayla gün hiç aydın olmuyor arkadaşlar . çay demleme olacak, cam bardakta olacak.
devamını gör...
kavgada fırlatılan ilginç nesneler
devamını gör...
mitosfer
kendisinde hafiften bal porrrsukluğu seziyordum.*
devamını gör...
hobi sahibi olmak
mevcut ekonomik koşullarda ve öğrenci iseniz, imkansıza yakındır.
devamını gör...
albümin hastalığı
arı kovanlarında arı kurtçuklarının albümin alamamaları sonucu ortaya çıkan hastalık. üreme sezonu, yeterli kadar çiçek tozu bulunmaması yüzünden iyi beslenemeyen larvaların ölmesiyle kendini gösterir.
devamını gör...
zort
bazı yazarların yazdığı takdirde 30 beğeni aldığı ya da alacağı iddia edilen kelimedir.
zort
zort
devamını gör...
fotoğrafın hikayesi
ikinci dünya savaşı'nda sovyet ordusunun 1. belarus cephesi adı verilen oluşumunda yer alan 3. şok ordusu. almanya / 4 mayıs 1945 tarihli bir fotoğraf.
şok orduları düşmanı yok etmek üzere özel olarak oluşturulmuş ve diğer birimlerden daha iyi donatılmış birliklerdi. resimdeki kadınlar, bu şok ordularından birinin "sniper" olarak bildiğimiz keskin nişancılarındandı. bu orduda 2000'den fazla kadın sniper olduğu biliniyor.
fotoğrafa önden arkaya doğru baktığımızda ilk sırada başçavuş stepanova, çavuş belousova ve çavuş vinogradova görülüyor. bu 3 kadının toplam 183 kişiyi öldürdüğü onaylanmış durumda.
ikinci sırada teğmen zhibovskaya, çavuş marinkin ve çavuş marenkina var. bu kadınların öldürdüğü kişi sayısı 173.
üçüncü sırada teğmen belobrova, teğmen lobkovsky, teğmen artamonova ve başçavuş zubchenko görülüyor. toplam öldürme 331.
en üst sırada, yani en arkada görülenler ise çavuş obukhova ve çavuş belyakova. bu iki kadının 88 kişiyi öldürdüğü teyit edilmiş durumda.
yani özetle bu fotoğrafa baktığımızda gördüğümüz şey bir yandan 12 kadınken bir yandan da 775 ölüm.

görselin kaynağı
şok orduları düşmanı yok etmek üzere özel olarak oluşturulmuş ve diğer birimlerden daha iyi donatılmış birliklerdi. resimdeki kadınlar, bu şok ordularından birinin "sniper" olarak bildiğimiz keskin nişancılarındandı. bu orduda 2000'den fazla kadın sniper olduğu biliniyor.
fotoğrafa önden arkaya doğru baktığımızda ilk sırada başçavuş stepanova, çavuş belousova ve çavuş vinogradova görülüyor. bu 3 kadının toplam 183 kişiyi öldürdüğü onaylanmış durumda.
ikinci sırada teğmen zhibovskaya, çavuş marinkin ve çavuş marenkina var. bu kadınların öldürdüğü kişi sayısı 173.
üçüncü sırada teğmen belobrova, teğmen lobkovsky, teğmen artamonova ve başçavuş zubchenko görülüyor. toplam öldürme 331.
en üst sırada, yani en arkada görülenler ise çavuş obukhova ve çavuş belyakova. bu iki kadının 88 kişiyi öldürdüğü teyit edilmiş durumda.
yani özetle bu fotoğrafa baktığımızda gördüğümüz şey bir yandan 12 kadınken bir yandan da 775 ölüm.

görselin kaynağı
devamını gör...
tekrar tekrar okunan kitap
bazı kitaplar büyümenizi bekler,büyütür de sizi; dolayısıyla geçen sene okuduğunuz kitabı bu sene okuduğunuzda çok farklı hisler tecrübe edebilir,çok farklı anlamlar çıkarabilirsiniz..çoğu zaman da aynı duyguları,aynı anlamları..
devamını gör...
üzülmemesi gereken insanlar
çocuklar.
devamını gör...
berberle müşteri arasındaki zaman algısı kaynaklı gerginlik
bir süredir traş olduğum berberim mustafa ile yaşadığım kısa süreli gerginliktir.
uzun süre sabit kalmakta zorlandığım ve ben otururken başımda birilerinin dikilmesinden hoşlanmadığım için berber koltuğunda oturmak benim için başlı başına bir gerginlik nedenidir.
bugün üzerimde bu ön gerginlikle berbere girdiğimde mustafa’ya acelem olduğunu özellikle belirttim ve mustafa da bana “ hemen hallederiz” dedi. bana böyle şeyler söylemesin, neden biliyor musunuz? inanıyorum.
mustafa beni cam kenarındaki koltuğa yönlendirdikten sonra içeride oturan ve hayatta elde etmek istediği hiçbir şeyi elde edememiş gibi bir yüz ifadesi takınmış olan yaşlı akrabasına instagram üzerinden bir reels videosu izletti. mustafa videoya çok güldü, amca ise mutsuzluğuna eklemlenen bu saçmalığa kahrederek uykuya daldı.
daha sonra yanıma gelen mustafa’nın zaman algısındaki sorun devam etmekteydi. çünkü bir süre şarj aleti arayıp telefonu şarja koyduktan sonra tuş takım sesini kapatmadığı telefonu ile mesajlaşmaya başladı. benim acelem devam etse de beklemeye karar verdim.
sonunda sıra bana gelmişti. ancak mustafa elindeki örtüyü 1789 yılından beri sakladığı için boğazımı koparmak amacıyla sıkarken televizyonda açık olan anadolu yurdum tv’de bir adam afrikalı çocuklara gönderdiğimiz kuran’ların ömrünün altı ay olduğunu anlatmaya başladı. çünkü program bir doğrudan satış reklamı idi ve kur’an satıyordu. yani altı ayda bir gönderirsek bu kitabı okuyan çocukların sevapları kendilerinden eksilmeden bize de ekleniyordu. bu uhrevi win-win durumu üzerine uzun yorumlar yapan mustafa konuşurken beni traş edemediği için hiç rahatsız değildi.
bu konu da tatlıya bağlandıktan sonra en sonunda en günahsız olan ilk makası vurdu. içime bir ferahlık geldi. kervan yolda düzülürdü. ve ben düzülmek fiilinin benim zaman algım üzerinde bambaşka bir anlamda kullanılacağını bilmiyordum.
birkaç makas darbesinden sonra mustafa gündüz vakti ışığın yetersiz olduğuna karar verdi. ve ışıkları yakacak olan kumanda arandı bir süre. bulunduğunda benim zaman algım yara almıştı ama olsundu. mustafa kumanda ile ışıkları yaktı ve sadece aynaların etrafındaki turuncu led ışıklar yandı ve o esnada da daha önce bahsettiğim yaşlı amca elinde bir bardakla içeri girdi. hemen aynadan elindeki bardağa baktım ve çay olduğunu görünce rahatladım zira viski olabilirdi ve şartlar nuri alço için oldukça uygundu.
zaman akıp giderken benim için, mustafa sanki zamanı bükme hevesinde idi. bir süre traş etmeye devam etti beni ama sonra saç kurutma makinesine ihtiyaç duydu ve tabii ki makinenin kablosu karışmıştı. bu düğümün çözülmesi de aylar sürdü elbette.
sıkılmaya başladığımı anlayan mustafa “ hocam senin saçlarda işçilik çok” dedi. o an mustafa’ya kafama toki konutları yapmasına gerek olmadığını anlatmaya çalıştım ama nafile. mustafa michelangelo titizliği ile kafamdaki her saç köküyle ayrı ayrı uğraşmaya yeminli idi.
arada bir de kenan doğulu’nun konserlerinde yaptığı elinde mikrofon çevirme hareketinin bir benzerini makasla yapıyordu mustafa. bu da bize her hamle de saniyeler kaybettiriyor ve ben içimden kurşun adres sormaz ki, mustafa demek istiyordum.
traşın sonuna geldiğimizde mustafa saçlarımı haşlamaya da karar verdi. kendimi öğrenci evinde haşlanan makarna gibi hissettiğim anlarda mustafa dışarıdan gelen cıvıltılı genç kız seslerine dalmıştı bile. kafam kulak memesi kıvamına geldiğinde ve ben şahika encümen’in dalış rekorunu kırdığımda mustafa beni hatırladı ve kafama döktüğü şampuanla etrafa bir buhar yayıldı.
bunu da atlattıktan sonra koltuktan kalktım. acelem olduğunu söylemediğimde kırk dakika süren traş, acelem olduğu için bir buçuk saat sürmüştü. saatleri ayarlama enstitüsü kitabındaki mübarek isimli saati mustafa’nın kafasında kırma isteğini bastırdım. ve mustafa’ya borcumun ne kadar olduğunu sordum. mustafa da benim elli lira vermemin yeterli olduğunu söyledi. cömertliği kursağımda kalmasa güzel olacaktı. çünkü fiyat çizelgesinde saç sakal elli lira yazıyordu. yani her kim ki elli lira verir, bu berber işin yeterli olurdu.
çok kızgın, geç kalmış bir halde berberden çıkınca önümüzdeki ay mustafa’ya acelem olduğunu söylememe kararı aldım. zira zaman algılarımızın arasındaki fark mustafa’da olmasa bile bende büyük bir gerginlik yaratıyordu. allahtan çok yakışıklı oldum da mustafa’ya o kadar kızgın değilim şu an.
uzun süre sabit kalmakta zorlandığım ve ben otururken başımda birilerinin dikilmesinden hoşlanmadığım için berber koltuğunda oturmak benim için başlı başına bir gerginlik nedenidir.
bugün üzerimde bu ön gerginlikle berbere girdiğimde mustafa’ya acelem olduğunu özellikle belirttim ve mustafa da bana “ hemen hallederiz” dedi. bana böyle şeyler söylemesin, neden biliyor musunuz? inanıyorum.
mustafa beni cam kenarındaki koltuğa yönlendirdikten sonra içeride oturan ve hayatta elde etmek istediği hiçbir şeyi elde edememiş gibi bir yüz ifadesi takınmış olan yaşlı akrabasına instagram üzerinden bir reels videosu izletti. mustafa videoya çok güldü, amca ise mutsuzluğuna eklemlenen bu saçmalığa kahrederek uykuya daldı.
daha sonra yanıma gelen mustafa’nın zaman algısındaki sorun devam etmekteydi. çünkü bir süre şarj aleti arayıp telefonu şarja koyduktan sonra tuş takım sesini kapatmadığı telefonu ile mesajlaşmaya başladı. benim acelem devam etse de beklemeye karar verdim.
sonunda sıra bana gelmişti. ancak mustafa elindeki örtüyü 1789 yılından beri sakladığı için boğazımı koparmak amacıyla sıkarken televizyonda açık olan anadolu yurdum tv’de bir adam afrikalı çocuklara gönderdiğimiz kuran’ların ömrünün altı ay olduğunu anlatmaya başladı. çünkü program bir doğrudan satış reklamı idi ve kur’an satıyordu. yani altı ayda bir gönderirsek bu kitabı okuyan çocukların sevapları kendilerinden eksilmeden bize de ekleniyordu. bu uhrevi win-win durumu üzerine uzun yorumlar yapan mustafa konuşurken beni traş edemediği için hiç rahatsız değildi.
bu konu da tatlıya bağlandıktan sonra en sonunda en günahsız olan ilk makası vurdu. içime bir ferahlık geldi. kervan yolda düzülürdü. ve ben düzülmek fiilinin benim zaman algım üzerinde bambaşka bir anlamda kullanılacağını bilmiyordum.
birkaç makas darbesinden sonra mustafa gündüz vakti ışığın yetersiz olduğuna karar verdi. ve ışıkları yakacak olan kumanda arandı bir süre. bulunduğunda benim zaman algım yara almıştı ama olsundu. mustafa kumanda ile ışıkları yaktı ve sadece aynaların etrafındaki turuncu led ışıklar yandı ve o esnada da daha önce bahsettiğim yaşlı amca elinde bir bardakla içeri girdi. hemen aynadan elindeki bardağa baktım ve çay olduğunu görünce rahatladım zira viski olabilirdi ve şartlar nuri alço için oldukça uygundu.
zaman akıp giderken benim için, mustafa sanki zamanı bükme hevesinde idi. bir süre traş etmeye devam etti beni ama sonra saç kurutma makinesine ihtiyaç duydu ve tabii ki makinenin kablosu karışmıştı. bu düğümün çözülmesi de aylar sürdü elbette.
sıkılmaya başladığımı anlayan mustafa “ hocam senin saçlarda işçilik çok” dedi. o an mustafa’ya kafama toki konutları yapmasına gerek olmadığını anlatmaya çalıştım ama nafile. mustafa michelangelo titizliği ile kafamdaki her saç köküyle ayrı ayrı uğraşmaya yeminli idi.
arada bir de kenan doğulu’nun konserlerinde yaptığı elinde mikrofon çevirme hareketinin bir benzerini makasla yapıyordu mustafa. bu da bize her hamle de saniyeler kaybettiriyor ve ben içimden kurşun adres sormaz ki, mustafa demek istiyordum.
traşın sonuna geldiğimizde mustafa saçlarımı haşlamaya da karar verdi. kendimi öğrenci evinde haşlanan makarna gibi hissettiğim anlarda mustafa dışarıdan gelen cıvıltılı genç kız seslerine dalmıştı bile. kafam kulak memesi kıvamına geldiğinde ve ben şahika encümen’in dalış rekorunu kırdığımda mustafa beni hatırladı ve kafama döktüğü şampuanla etrafa bir buhar yayıldı.
bunu da atlattıktan sonra koltuktan kalktım. acelem olduğunu söylemediğimde kırk dakika süren traş, acelem olduğu için bir buçuk saat sürmüştü. saatleri ayarlama enstitüsü kitabındaki mübarek isimli saati mustafa’nın kafasında kırma isteğini bastırdım. ve mustafa’ya borcumun ne kadar olduğunu sordum. mustafa da benim elli lira vermemin yeterli olduğunu söyledi. cömertliği kursağımda kalmasa güzel olacaktı. çünkü fiyat çizelgesinde saç sakal elli lira yazıyordu. yani her kim ki elli lira verir, bu berber işin yeterli olurdu.
çok kızgın, geç kalmış bir halde berberden çıkınca önümüzdeki ay mustafa’ya acelem olduğunu söylememe kararı aldım. zira zaman algılarımızın arasındaki fark mustafa’da olmasa bile bende büyük bir gerginlik yaratıyordu. allahtan çok yakışıklı oldum da mustafa’ya o kadar kızgın değilim şu an.
devamını gör...


