kara delik
bir çeşit gök cismi. tam olarak nasıl oluştuklarını büyük kütleli yıldızlar başlığından okuyabilirsiniz. bu arada sadece yıldızların ölümüyle oluşmazlar. galaksilerin merkezinde bulunan kara deliklerin nasıl oluştuğu henüz kesin olarak bilinmiyor. ayrıca teorik olarak enerjiden de oluşabilirler. (bkz: kugelblitz)
yeterince özelliğinden bahsedilmiş. ben başka bir özelliğine değineyim istedim.
kara delikler soğuktur. sıcaklıkları kütleleri arttıkça daha fazla düşer. örneğin bir galaksi merkezinde bulunan süper kütleli bir kara deliğin sıcaklığı neredeyse mutlak sıfıra yakındır. ceres kütlesinde bir kara deliğiniz varsa, bunun sıcaklığı ancak -150 derecelerde olur. yani ne kadar az kütle, o kadar çok sıcaklık... herhangi bir maddeyi dışarıya geri yaymadıkları için, sıcaklık ya da başka herhangi bir ışınım kaynakları da yoktur bu cisimlerin. hawking radyasyonu'nu hariç tutarsak tabii. bu da zaten bir kara deliği ısıtmaya yetecek bir mekanizma değil belli ki. en azından bugün bildiğimiz kadarıyla... aslında zaten bahsi geçen bu sıcaklıklar büyük ihtimalle hawking radyasyonundan kaynaklı olduğu için bu kadar düşük diyebiliriz.
kara deliğin etrafındaki birikim diskine gelince... bunlar henüz olay ufkundan içeriye düşmemiş, büyük hızlarla kara delik etrafında dönerken ısınan maddelerden oluştuğu için bunların sıcaklığı milyonlarca kelvin ile ölçülür. ısınan ve ışınım yayan esas malzeme bunlar olduğundan, bir kara deliği "görmek" birikim diskini görmektir aslında.
yeterince özelliğinden bahsedilmiş. ben başka bir özelliğine değineyim istedim.
kara delikler soğuktur. sıcaklıkları kütleleri arttıkça daha fazla düşer. örneğin bir galaksi merkezinde bulunan süper kütleli bir kara deliğin sıcaklığı neredeyse mutlak sıfıra yakındır. ceres kütlesinde bir kara deliğiniz varsa, bunun sıcaklığı ancak -150 derecelerde olur. yani ne kadar az kütle, o kadar çok sıcaklık... herhangi bir maddeyi dışarıya geri yaymadıkları için, sıcaklık ya da başka herhangi bir ışınım kaynakları da yoktur bu cisimlerin. hawking radyasyonu'nu hariç tutarsak tabii. bu da zaten bir kara deliği ısıtmaya yetecek bir mekanizma değil belli ki. en azından bugün bildiğimiz kadarıyla... aslında zaten bahsi geçen bu sıcaklıklar büyük ihtimalle hawking radyasyonundan kaynaklı olduğu için bu kadar düşük diyebiliriz.
kara deliğin etrafındaki birikim diskine gelince... bunlar henüz olay ufkundan içeriye düşmemiş, büyük hızlarla kara delik etrafında dönerken ısınan maddelerden oluştuğu için bunların sıcaklığı milyonlarca kelvin ile ölçülür. ısınan ve ışınım yayan esas malzeme bunlar olduğundan, bir kara deliği "görmek" birikim diskini görmektir aslında.
devamını gör...
kız istemenin kadınları aşağılaması
"kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz. almak, vermek; bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkar mahiyeti veren şeylerdir. ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır. bilmelidirler ki iki cins birbiriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, hayat ortağı demektir. bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimağı ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir. memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen ve taşıyan değil, el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahluk olarak göreceğimiz günün uzak olmamasını dilerim."*
aklıma ilk bu sözler geldi. şahsen bu paragrafta en çok ilk cümleye katılıyorum. kadın bir erkeğe verilmez ya da ona varmaz. hatta zaten aslında kız istemede kadının fikri sorulmaksızın direkt babaya hitap edilmesi de saygıdan dolayı gösterilse de çok doğru değil aslında. ama şöyle bir şey var ki bu eski bir adet. o zamanki mantığı çok da kötü ya da aslında o zamanki mantığı işte kadınları bir malmış gibi alıp verelim olayı değildi bence. yani ben öyle olduğunu düşünüyorum. sadece büyüklere saygıdan gibi duruyor bu adet. ki zaten artık çok fazla da bir numarası kalmadı. zaten babalar değil esasında kadınlar karar veriyor yollarını birleştirmek istedikleri erkeğe. erkek de aynı şekilde. bu yüzden bu kadar büyütmeye gerek yok aslında. hani öyle eskilerden bir adet ve kötü yorumlanmadığı sürece ve kötü bir şekilde uygulanmadığı sürece çok da büyük bir sıkıntı olduğunu düşünmüyorum. bence asıl sıkıntı zihniyette. yukarıdaki yazıda olduğu gibi bir kadının alınıp verilebileceği gibi bir zihniyet varsa asıl sorun orada. ve eğer bu adet o zihniyetlerce yanlış yorumlanıyorsa işte sıkıntı burada. yoksa artık bu adeti böyle görmeye gerek yok. formalite gibi gelip geçiliyor. bunu nasıl yorumladığınıza bağlı. hem biraz da tanışmak olsun maksat. yoksa karar zaten verilmiş. o yüzden de önemli olan adetler değil önemli olan zihniyet. bu adete de bu kadar çok takmayın derim. sonuçta artık bunun çok da bir önemi de kalmadı. ister bu adeti yerine getirin ister getirmeyin. ama artık o kadar değeri ve önemi de kalmadığı için aşağılama gibi bir durum da yok aslında. siz sadece sabahattin ali'nin sözlerine dikkat edin derim*.
aklıma ilk bu sözler geldi. şahsen bu paragrafta en çok ilk cümleye katılıyorum. kadın bir erkeğe verilmez ya da ona varmaz. hatta zaten aslında kız istemede kadının fikri sorulmaksızın direkt babaya hitap edilmesi de saygıdan dolayı gösterilse de çok doğru değil aslında. ama şöyle bir şey var ki bu eski bir adet. o zamanki mantığı çok da kötü ya da aslında o zamanki mantığı işte kadınları bir malmış gibi alıp verelim olayı değildi bence. yani ben öyle olduğunu düşünüyorum. sadece büyüklere saygıdan gibi duruyor bu adet. ki zaten artık çok fazla da bir numarası kalmadı. zaten babalar değil esasında kadınlar karar veriyor yollarını birleştirmek istedikleri erkeğe. erkek de aynı şekilde. bu yüzden bu kadar büyütmeye gerek yok aslında. hani öyle eskilerden bir adet ve kötü yorumlanmadığı sürece ve kötü bir şekilde uygulanmadığı sürece çok da büyük bir sıkıntı olduğunu düşünmüyorum. bence asıl sıkıntı zihniyette. yukarıdaki yazıda olduğu gibi bir kadının alınıp verilebileceği gibi bir zihniyet varsa asıl sorun orada. ve eğer bu adet o zihniyetlerce yanlış yorumlanıyorsa işte sıkıntı burada. yoksa artık bu adeti böyle görmeye gerek yok. formalite gibi gelip geçiliyor. bunu nasıl yorumladığınıza bağlı. hem biraz da tanışmak olsun maksat. yoksa karar zaten verilmiş. o yüzden de önemli olan adetler değil önemli olan zihniyet. bu adete de bu kadar çok takmayın derim. sonuçta artık bunun çok da bir önemi de kalmadı. ister bu adeti yerine getirin ister getirmeyin. ama artık o kadar değeri ve önemi de kalmadığı için aşağılama gibi bir durum da yok aslında. siz sadece sabahattin ali'nin sözlerine dikkat edin derim*.
devamını gör...
amentü
ismet özel'in 1974 yılında yayınlanan şiiridir.
insan
eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için karnıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı.
dilce susup
bedence konuşulan bir çağda
biliyorum kolay anlaşılmayacak
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
yanık yağda boğulan yapıların arasında
delirmek hakkını elde bulundurmak
rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
bana deha değil
belgeler gerekli
kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza
gençken
peşpeşe kaç gece yıllarca
acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
bilmezdim neden bazı saatler
alaturka vakitlere ayarlı
neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
yazgı desem
kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
tokat
aklıma bile gelmezdi
babam onbeşli olmasa.
meyan kökü kazarmış babam kırlarda
ben o yaşta koltuğumda kitaplar
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
kafamda yasak düşünceler, gide mesela.
kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
oysa hergün
merkep kiralayıp da kazılan kökleri
forbes firmasına satan babamdı.
budur
işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
işte şehirleri bayındır gösteren yalan
işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
güç bela kurduğum cümle işte bu;
ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan
tenimin olanca ağırlığı yok oldu.
solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak
bile bir bir çınlayan
ihtilal haberidir
ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu
nisan ayları gelince vücudu hafifletir
şahlanan grevler içinde kahkahalarım küstah
bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
biraz ağlayabilmek için
fotoğraflar çektirir
babam
seferberlikte mekkâredir.
insanın
gölgesiyle tanımlandığı bir çağda
marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
belki ruhların gölgesi
düşer de marşlara
mümkün olur babamı
varlık sancısıyla çağırmak:
ezan sesi duyulmuyor
haç dikilmiş minbere
kâfir yunan bayrak asmış
camilere, her yere
öyle ise gel kardeşim
hep verelim elele
patlatalım bombaları
çanlar sussun her yerde
çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere:tanrı uludur tanrı uludur
polistir babam
cumhuriyetin bir kuludur
bense
anlamış değilim böyle maceralardan
ne godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
yalnız
coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
nüfus cüzdanımda tuhaf
ekmek damgası durur
benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu
etin ıslak tadına doğru
yavaş yavaş uyanmak
çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp
hırsız cenazelerine bine bine
temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme
korkak dualarından cibinlikler kurarak
dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz
nakışsız yaşamakları
silâhlanmak sanarak
çıkardım
boğaza tıkanan lokmanın hartasını
çıkınımda güneşler halka dağıtmak için
halkı suvarmak bin saçlarımda bin ırmak
ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış
hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa
fly pan-am
drink coca-cola
tutun ve yüzleştirin hayatları
biri kör batakların çırpınışında kutsal
biri serkeş ama oldukça da haklı.
ölümler
ölümlere ulanmakta ustadır
hayatsa bir başka hayata karşı.
orada
aşk ve çocuk
birbirine katışmaz
nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı
kendi tehlikesi peşinden gider insan
putların dahi damarından
aktığı güne kadar
sürdürür yorucu kovalamacayı.
hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?
nerde, hangi yöremizde zihnin
tunç surlardan berkitilmiş ülkesi
ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan
parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?
hangi cisimdir açıkça bilmek isterim
takvim yapraklarının arasını dolduran
nedir o katı şey
ki gücü
gönlün dağdağasını durultacak?
hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
ve rüzgâr.
ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi alemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.
insan
eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için karnıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı.
dilce susup
bedence konuşulan bir çağda
biliyorum kolay anlaşılmayacak
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
yanık yağda boğulan yapıların arasında
delirmek hakkını elde bulundurmak
rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
bana deha değil
belgeler gerekli
kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza
gençken
peşpeşe kaç gece yıllarca
acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
bilmezdim neden bazı saatler
alaturka vakitlere ayarlı
neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
yazgı desem
kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
tokat
aklıma bile gelmezdi
babam onbeşli olmasa.
meyan kökü kazarmış babam kırlarda
ben o yaşta koltuğumda kitaplar
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
kafamda yasak düşünceler, gide mesela.
kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
oysa hergün
merkep kiralayıp da kazılan kökleri
forbes firmasına satan babamdı.
budur
işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
işte şehirleri bayındır gösteren yalan
işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
güç bela kurduğum cümle işte bu;
ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan
tenimin olanca ağırlığı yok oldu.
solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak
bile bir bir çınlayan
ihtilal haberidir
ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu
nisan ayları gelince vücudu hafifletir
şahlanan grevler içinde kahkahalarım küstah
bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
biraz ağlayabilmek için
fotoğraflar çektirir
babam
seferberlikte mekkâredir.
insanın
gölgesiyle tanımlandığı bir çağda
marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
belki ruhların gölgesi
düşer de marşlara
mümkün olur babamı
varlık sancısıyla çağırmak:
ezan sesi duyulmuyor
haç dikilmiş minbere
kâfir yunan bayrak asmış
camilere, her yere
öyle ise gel kardeşim
hep verelim elele
patlatalım bombaları
çanlar sussun her yerde
çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere:tanrı uludur tanrı uludur
polistir babam
cumhuriyetin bir kuludur
bense
anlamış değilim böyle maceralardan
ne godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
yalnız
coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
nüfus cüzdanımda tuhaf
ekmek damgası durur
benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu
etin ıslak tadına doğru
yavaş yavaş uyanmak
çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp
hırsız cenazelerine bine bine
temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme
korkak dualarından cibinlikler kurarak
dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz
nakışsız yaşamakları
silâhlanmak sanarak
çıkardım
boğaza tıkanan lokmanın hartasını
çıkınımda güneşler halka dağıtmak için
halkı suvarmak bin saçlarımda bin ırmak
ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış
hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa
fly pan-am
drink coca-cola
tutun ve yüzleştirin hayatları
biri kör batakların çırpınışında kutsal
biri serkeş ama oldukça da haklı.
ölümler
ölümlere ulanmakta ustadır
hayatsa bir başka hayata karşı.
orada
aşk ve çocuk
birbirine katışmaz
nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı
kendi tehlikesi peşinden gider insan
putların dahi damarından
aktığı güne kadar
sürdürür yorucu kovalamacayı.
hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?
nerde, hangi yöremizde zihnin
tunç surlardan berkitilmiş ülkesi
ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan
parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?
hangi cisimdir açıkça bilmek isterim
takvim yapraklarının arasını dolduran
nedir o katı şey
ki gücü
gönlün dağdağasını durultacak?
hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
ve rüzgâr.
ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi alemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.
devamını gör...
düşünmek
"öğret bana nasıl unutulur düşünmek?"
devamını gör...
yazarların duydukları enfes cümleler
suçlunun beraat ettiği yerde,yargıç hüküm giyer. kim söyledi bilmiyorum,uğur dündar'ın bir yazısında okumuştum..
devamını gör...
şarkılarda sorulan en zor soru
"would you love me more, if i killed someone for you?"
"eğer senin için birini öldürürsem, beni daha çok sever misin?"
"eğer senin için birini öldürürsem, beni daha çok sever misin?"
devamını gör...
nanoaraba
yakın gelecekte tıp alanında sıklıkla kullanılacağı tahmin edilen nanometre boyutlarındaki "moleküler cihaz".
nanoaraba gerçek bir araba değil. dolayısıyla bir arabanın sahip olduğu motor, direksiyon gibi bir aksamı yok. ancak uzaktan kumanda ile yönlendirilebilir. bu şekilde kumanda edilerek, hastalıkların tedavisinde kullanılan akıllı ilaçlar gibi, belirli hücre gruplarına yönelik işlemler yapabilir.
günümüzde, örneğin kanser tedavisinde, kanserli hücreleri öldüren bazı tedavi yöntemleri, sağlıklı hücrelere de zarar verebiliyor. bir nanoaraba ile bu durumun önüne geçilebilir. kanserli hücrelerin yeri tam olarak belirlendiğinde, ilaç taşıyan bu molekül, doğrudan o hücrelere yönlendirilerek ilacı sadece o hücrelere enjekte edebilir. bu da sağlıklı hücrelerin ilaçtan etkilenme olasılığını en aza indirir.
bu tür moleküler bir taşıyıcının önündeki en büyük engellerden biri, hareket için ihtiyaç duyacağı enerji kaynağını bulabilmek. motorlu bir araç için bu mümkün ama herhangi bir motoru ya da yakıtı olmayan biyolojik bir yapı için bu kolay bir iş değil.
enerji kaynağı için bazı çalışmalar var hâlihazırda. örneğin nanoaraba molekülü belirli bir kimyasalın içine yerleştiriliyor ve uç kısımlarında ortaya çıkan potansiyel fark hareketi sağlıyor. bir başka çalışma, nanoarabaları manyetik alanla yönlendirebilmek için, içlerine metal çubuklar yerleştirmek şeklinde. bir başka çalışma, ışık kullanarak oluşturulacak iyonlar aracılığıyla elektrik alanı yaratmak ve molekülün hareketini sağlamak üzerine.
çalışmalar içinde -bence- en ilginç olanı ise enerji kaynağı olarak bakterileri kullanmak. bakteriler, nanoarabanın arkasına yerleştirilir ve kamçılı yapıları aracılığıyla molekülü itmeleri sağlanır.
bir gün bu teknoloji tam olarak istendiği şekilde geliştirilebilirse, ameliyatları deriyi kesmeden yapmak ve hasta dokular dışındaki dokulara zarar vermeden hastalıkları tedavi edebilmek mümkün olacak.

görselin kaynağı
nanoaraba gerçek bir araba değil. dolayısıyla bir arabanın sahip olduğu motor, direksiyon gibi bir aksamı yok. ancak uzaktan kumanda ile yönlendirilebilir. bu şekilde kumanda edilerek, hastalıkların tedavisinde kullanılan akıllı ilaçlar gibi, belirli hücre gruplarına yönelik işlemler yapabilir.
günümüzde, örneğin kanser tedavisinde, kanserli hücreleri öldüren bazı tedavi yöntemleri, sağlıklı hücrelere de zarar verebiliyor. bir nanoaraba ile bu durumun önüne geçilebilir. kanserli hücrelerin yeri tam olarak belirlendiğinde, ilaç taşıyan bu molekül, doğrudan o hücrelere yönlendirilerek ilacı sadece o hücrelere enjekte edebilir. bu da sağlıklı hücrelerin ilaçtan etkilenme olasılığını en aza indirir.
bu tür moleküler bir taşıyıcının önündeki en büyük engellerden biri, hareket için ihtiyaç duyacağı enerji kaynağını bulabilmek. motorlu bir araç için bu mümkün ama herhangi bir motoru ya da yakıtı olmayan biyolojik bir yapı için bu kolay bir iş değil.
enerji kaynağı için bazı çalışmalar var hâlihazırda. örneğin nanoaraba molekülü belirli bir kimyasalın içine yerleştiriliyor ve uç kısımlarında ortaya çıkan potansiyel fark hareketi sağlıyor. bir başka çalışma, nanoarabaları manyetik alanla yönlendirebilmek için, içlerine metal çubuklar yerleştirmek şeklinde. bir başka çalışma, ışık kullanarak oluşturulacak iyonlar aracılığıyla elektrik alanı yaratmak ve molekülün hareketini sağlamak üzerine.
çalışmalar içinde -bence- en ilginç olanı ise enerji kaynağı olarak bakterileri kullanmak. bakteriler, nanoarabanın arkasına yerleştirilir ve kamçılı yapıları aracılığıyla molekülü itmeleri sağlanır.
bir gün bu teknoloji tam olarak istendiği şekilde geliştirilebilirse, ameliyatları deriyi kesmeden yapmak ve hasta dokular dışındaki dokulara zarar vermeden hastalıkları tedavi edebilmek mümkün olacak.

görselin kaynağı
devamını gör...
ilk buluşmada sevişmek istediğini söylemek
her yol sevişmeye mi çıkar??
gizliden olacağına makul zaman da söylerse..
karşıdaki de ona göre şekillenir..
bir de neden hep erkek kişisi düşünecek gibi yazılmış..
ne kadınlar var.. size denk gelmemiş..
gizliden olacağına makul zaman da söylerse..
karşıdaki de ona göre şekillenir..
bir de neden hep erkek kişisi düşünecek gibi yazılmış..
ne kadınlar var.. size denk gelmemiş..
devamını gör...
abdurrahim karakoç
...yar,deyince kalem elden düşüyor
gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
lambada titreyen alev üşüyor
aşk kağıda yazılmıyor mihriban...
gibi muhteşem dizeleri çok sevip kavuşamadığı mihriban'ına yazan şairimiz.mihriban'ın bu satırlara karşılık olarak gönderdiği mektubuna ise abdürrahim karakoç efsanevi bir şekilde şöyle cevap vermiş:
“unutmak kolay mı? ” deme
unutursun mihriban’ım.
oğlun, kızın olsun hele
unutursun mihriban’ım.
zaman erir kelep kelep..
meyve dalında kalmaz hep.
unutturur birçok sebep
unutursun mihriban’ım.
yıllar sinene yaslanır
hâtıraların paslanır.
bu deli gönlün uslanır...
unutursun mihriban’ım.
süt emerdin gündüz gece
unuttun ya, büyüyünce...
ha işte tıpkı öylece
unutursun mihriban’ım.
gün geçer, azalır sevgi
değişir her şeyin rengi
bugün değil, yarın belki
unutursun mihriban’ım.
düzen böyle bu gemide
eskiler yiter yenide.
beni değil, sen seni de
unutursun mihriban’ım.
gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
lambada titreyen alev üşüyor
aşk kağıda yazılmıyor mihriban...
gibi muhteşem dizeleri çok sevip kavuşamadığı mihriban'ına yazan şairimiz.mihriban'ın bu satırlara karşılık olarak gönderdiği mektubuna ise abdürrahim karakoç efsanevi bir şekilde şöyle cevap vermiş:
“unutmak kolay mı? ” deme
unutursun mihriban’ım.
oğlun, kızın olsun hele
unutursun mihriban’ım.
zaman erir kelep kelep..
meyve dalında kalmaz hep.
unutturur birçok sebep
unutursun mihriban’ım.
yıllar sinene yaslanır
hâtıraların paslanır.
bu deli gönlün uslanır...
unutursun mihriban’ım.
süt emerdin gündüz gece
unuttun ya, büyüyünce...
ha işte tıpkı öylece
unutursun mihriban’ım.
gün geçer, azalır sevgi
değişir her şeyin rengi
bugün değil, yarın belki
unutursun mihriban’ım.
düzen böyle bu gemide
eskiler yiter yenide.
beni değil, sen seni de
unutursun mihriban’ım.
devamını gör...
betül kaçar
nasa tarafından evrende yaşamın izlerini araştırmak için oluşturulan bir ekibe kabul edilen türk bilim insanı.
marmara üniversitesi’nde kimya bölümünde okuyan kaçar, daha sonra howard hughes medical institute’a başvurdu ve biyomoleküler kimya alanında doktora yaptı.
2012 yılında harvard üniversitesi’nde organizma ve evrimsel biyoloji departmanı’nda görev aldı. 2017 yılında arizona üniversitesi’ne geçiş yaptı. burada da astronomi ile moleküler ve hücre biyolojisi alanında doçentlik yaptı.
betül kaçar, nasa’dan burs alan ilk türk vatandaşıdır. ayrıca tokyo teknoloji enstitüsü earth-life science institute’ta da doçentbet unvanı bulunuyor.
marmara üniversitesi’nde kimya bölümünde okuyan kaçar, daha sonra howard hughes medical institute’a başvurdu ve biyomoleküler kimya alanında doktora yaptı.
2012 yılında harvard üniversitesi’nde organizma ve evrimsel biyoloji departmanı’nda görev aldı. 2017 yılında arizona üniversitesi’ne geçiş yaptı. burada da astronomi ile moleküler ve hücre biyolojisi alanında doçentlik yaptı.
betül kaçar, nasa’dan burs alan ilk türk vatandaşıdır. ayrıca tokyo teknoloji enstitüsü earth-life science institute’ta da doçentbet unvanı bulunuyor.
devamını gör...
yoldaş'ın sözlükten aldığı haz
hayal edemezsiniz. soyle tasvir edeyim. yoldas iko'cum bu aksam x devrimini yayina almamiz gerek dediginde ortam aynen boyle oluyor.
devamını gör...
gece olduğunda duyguları daha yoğun hissetmek
hastalık, üzüntü, heyecan, pişmanlık gibi duyguları gece daha yoğun hissederiz. acaba kendimizle gerçekten baş başa kaldığımız tek an geceleri olmasından mıdır?
devamını gör...
kişinin kendi yaptığı espriye gülmesi
esprisini yaparken kişi o kadar içten gülüyordur ki, o an en saçma şeyler bile dünyanın en komik esprisi gibi gelebilir dinleyenlere. sevilesidir böyle zamanlar, gözlerden yaş gelecekse gülmekten gelsin.
devamını gör...
ihmal
türkiye'de kesinlikle cezası olmayan, sorumlusunu bulamayacağınız şey. boşvercilik.
devamını gör...
sözlük yazarlarının söylemek istedikleri
boşlukta kürek çekiyormuşum gibi hissediyorum.
devamını gör...
zaman yolculuğu mümkün olsaydı gitmek istenilen zaman dilimi
denizin ortadan ikiye ayrıldığı ana gitmek isterdim.
video çekip fenomen olurdum.
video çekip fenomen olurdum.
devamını gör...
koku: bir katilin hikayesi
2006 yapımı, patrick süskind'in perfume isimli etkileyici romanından uyarlanan sinema filmi. ülkemizde koku: bir katilin hikayesi adıyla vizyona girmiştir.
--! spoiler !--
filmde olaylar 18. yüzyılda fransa'da geçmektedir. sefalet, açlık ve pislik içerisinde yüzen paris halkının içerisinden alınan kesitlerle başlar olaylar. jean-baptiste grenouille bir balık satıcısı kadının oğlu olarak tezgâh arkasında çöplerin arasında doğar. annesi ölü doğumlar konusunda sabıkalı olduğu için onu da ölecek sanarak çöplerin arasına atmıştır. lakin jean yaşar ve bir yetimhanede büyür. güçlü bir koku alma yeteneği olduğunu çok geçmeden fark eder. gençlik döneminde tabakhanede çalışmaya başlayan jean, şehre indiği günlerden birinde güzel bir genç kızın kokusunun büyüsüne kapılır ve onu takip eder. bir süre sonra kıza ulaştığında kız korkar ve çığlık atar. çevrenin onu duymasından endişelenen jean da panik içinde onun ağzını elleriye kapar. ne var ki bu durum kızın boğularak ölmesine yol açar. jean burada kızın her yerini koklayarak güzelliğin ve ölümün kokusunu içine sindirir. paris'in o dönemki parfüm endüstrisi liderlerinden giuseppe baldini diğer üreticilerle rekabet içindedir. jean onun dükkânını görmüş ve bu koku imparatorluğuna hayran kalmıştır. bir gün tabaklanmış derileri baldini'ye getiren jean ona paris'in en iyi burnunun kendisi olduğunu söyler. baldini önce inanmaz ancak jean rakip üreticinin mamulünü kısa bir sürede üretince şaşırır. bir süre sonra da jean ona mükemmel kokular üreterek yanında çalışmaya başlar. ancak jean'ın artık bir hedefi vardır. her şeyin kokusunu esir edebilmek. baldini'den bunu ona öğretmesini ister. güllerden imbiklerle koku üretimini gören jean her şeyin kokusunu bu sayede çıkarabileceğini düşünür. lakin işler umduğu gibi gitmez. imbikte kaynatıp damıtmayı denediği cam ve kedinin kokusunu alamaz. baldini o sırada ona koku konusunda efsaneyle karışık bilgiler vermiştir. 12 ana kokudan, bunların vereceği hissiyattan ve birleşecekleri 13. koku ile oluşturacakları mükemmeliyetden bahsetmektedir. bu konuşma jean'a yeni amacını gösterir. güzelliğin o kokusunu yakalamak. baldini'nin yanında onun teknikleri ile bu kokuları elde edemeyeceğini anlayan jean ondan grasse'de ki çiçekleme tekniğini öğrenir ve oraya gitmek üzere yola çıkar. grasse'de çalışmaya başlayan jean için ilk deneyini yapma vakti gelmiştir. bulduğu ilk kadını içine attığı imbikden de herhangi bir koku elde edemez. bunun üzerine tekniğini değiştirir ve onları önce hayvansal yağla kaplayarak sonra bu yağı damıtma yoluna gider. ikinci cinayeti sonrası tekniği verimini verir. insanın kokusunu elde etmiştir. cinayetler peş peşe başlar. bu arada kent halkında da panik başlar. kentin önde gelen kişilerinden antoine richis'in kızı laure jean'ın yeni gözdesidir. on üçüncü şise için onun güzelliğini seçer. on iki cinayet tamamlanınca bulunan yanlış katiller nedeni ile jean işini rahatlıkla götürür. ancak sıra laura'ya gelince babası bir şekilde kızının başına geleceği hissetmiş ve onu şehir dışına kaçırmıştır. jean için şehir dışı da olsa laurayı bulmak zor olmaz. istenmeyen ama beklenen olur ve laura'da damıtılmış 13. şişede yerini alır. aynı anda jean'ın çalıştığı eski yerde eski kurbanlara ait giysi ve saçlar bulunmuş ve onu bulumak üzere yola koyulunmuştur. jean iksiri tamamladığı anda yakalanır. işkence ve ölüme mahkûm edilir. şehir meydanında işkence platformu hazırlanır. meydana gelen jean iksirini sürdüğü an bir anda öfkeli kalabalık yerini bir sevgi kalabalığına bırakır. laura'nın babası dahi onu affeder. koku gücünü göstermiştir. ancak jean yalnızdır. paris'e geri döner, kokuyu üzerine boca eder ve halkın sevgi dolu saldırıları arasında yok olur gider.
--! spoiler !--
--! spoiler !--
filmde olaylar 18. yüzyılda fransa'da geçmektedir. sefalet, açlık ve pislik içerisinde yüzen paris halkının içerisinden alınan kesitlerle başlar olaylar. jean-baptiste grenouille bir balık satıcısı kadının oğlu olarak tezgâh arkasında çöplerin arasında doğar. annesi ölü doğumlar konusunda sabıkalı olduğu için onu da ölecek sanarak çöplerin arasına atmıştır. lakin jean yaşar ve bir yetimhanede büyür. güçlü bir koku alma yeteneği olduğunu çok geçmeden fark eder. gençlik döneminde tabakhanede çalışmaya başlayan jean, şehre indiği günlerden birinde güzel bir genç kızın kokusunun büyüsüne kapılır ve onu takip eder. bir süre sonra kıza ulaştığında kız korkar ve çığlık atar. çevrenin onu duymasından endişelenen jean da panik içinde onun ağzını elleriye kapar. ne var ki bu durum kızın boğularak ölmesine yol açar. jean burada kızın her yerini koklayarak güzelliğin ve ölümün kokusunu içine sindirir. paris'in o dönemki parfüm endüstrisi liderlerinden giuseppe baldini diğer üreticilerle rekabet içindedir. jean onun dükkânını görmüş ve bu koku imparatorluğuna hayran kalmıştır. bir gün tabaklanmış derileri baldini'ye getiren jean ona paris'in en iyi burnunun kendisi olduğunu söyler. baldini önce inanmaz ancak jean rakip üreticinin mamulünü kısa bir sürede üretince şaşırır. bir süre sonra da jean ona mükemmel kokular üreterek yanında çalışmaya başlar. ancak jean'ın artık bir hedefi vardır. her şeyin kokusunu esir edebilmek. baldini'den bunu ona öğretmesini ister. güllerden imbiklerle koku üretimini gören jean her şeyin kokusunu bu sayede çıkarabileceğini düşünür. lakin işler umduğu gibi gitmez. imbikte kaynatıp damıtmayı denediği cam ve kedinin kokusunu alamaz. baldini o sırada ona koku konusunda efsaneyle karışık bilgiler vermiştir. 12 ana kokudan, bunların vereceği hissiyattan ve birleşecekleri 13. koku ile oluşturacakları mükemmeliyetden bahsetmektedir. bu konuşma jean'a yeni amacını gösterir. güzelliğin o kokusunu yakalamak. baldini'nin yanında onun teknikleri ile bu kokuları elde edemeyeceğini anlayan jean ondan grasse'de ki çiçekleme tekniğini öğrenir ve oraya gitmek üzere yola çıkar. grasse'de çalışmaya başlayan jean için ilk deneyini yapma vakti gelmiştir. bulduğu ilk kadını içine attığı imbikden de herhangi bir koku elde edemez. bunun üzerine tekniğini değiştirir ve onları önce hayvansal yağla kaplayarak sonra bu yağı damıtma yoluna gider. ikinci cinayeti sonrası tekniği verimini verir. insanın kokusunu elde etmiştir. cinayetler peş peşe başlar. bu arada kent halkında da panik başlar. kentin önde gelen kişilerinden antoine richis'in kızı laure jean'ın yeni gözdesidir. on üçüncü şise için onun güzelliğini seçer. on iki cinayet tamamlanınca bulunan yanlış katiller nedeni ile jean işini rahatlıkla götürür. ancak sıra laura'ya gelince babası bir şekilde kızının başına geleceği hissetmiş ve onu şehir dışına kaçırmıştır. jean için şehir dışı da olsa laurayı bulmak zor olmaz. istenmeyen ama beklenen olur ve laura'da damıtılmış 13. şişede yerini alır. aynı anda jean'ın çalıştığı eski yerde eski kurbanlara ait giysi ve saçlar bulunmuş ve onu bulumak üzere yola koyulunmuştur. jean iksiri tamamladığı anda yakalanır. işkence ve ölüme mahkûm edilir. şehir meydanında işkence platformu hazırlanır. meydana gelen jean iksirini sürdüğü an bir anda öfkeli kalabalık yerini bir sevgi kalabalığına bırakır. laura'nın babası dahi onu affeder. koku gücünü göstermiştir. ancak jean yalnızdır. paris'e geri döner, kokuyu üzerine boca eder ve halkın sevgi dolu saldırıları arasında yok olur gider.
--! spoiler !--
devamını gör...
kendini geliştirmek adına okunabilecek kitaplar
kendinizi hangi konuda geliştirmek isteyeceğinize göre değişen durumdur.
ben naçizane halil inalcık bütün eserleri diyerek öneride bulunmak istiyorum.
bu kadar değerli bir insanı kendi dilimizde okumak çok keyifli.
ayrıca iknanın psikolojisi adlı kitap herkesin okuması elzem olan bir eserdir.
ben naçizane halil inalcık bütün eserleri diyerek öneride bulunmak istiyorum.
bu kadar değerli bir insanı kendi dilimizde okumak çok keyifli.
ayrıca iknanın psikolojisi adlı kitap herkesin okuması elzem olan bir eserdir.
devamını gör...
çirkin kadınlara tavsiyeler
başlığı açan da sanırsın olimpos'un sönmeyen ateşi, nerelerdeydin ya biz de seni bekliyorduk...!
devamını gör...
