hayatta yapmam denilen şeylerin yapılması
'kınamayiniz, kinadiginiz sey başınıza gelmedikçe olmezsiniz. " hadisini hatirlatmaktadir. ben asla yapmam demedigim şeyleri bile yaptım. bir de demiş olsam allah muhafaza...
devamını gör...
evli çiftlerin itici davranışları
evli olunca sınıf atladıklarını zannedip, bekarlara ikinci sınıf insan muamelesi yapmaları, ve sanki "amaan boşver hiç evlenme en iyisini sen yapıyosun valla çok akıllısın" filan diyince, lütfetmiş gibi akıllarınca onore ediyorlar, sanki kendilerine özeniliyormuş, bekarlar hep evlenmediği için üzülüyormuş gibi davranıyorlar..
halbuki herkesin gündemi farklı, öncelikleri farklı, siz kimsinizki bekar insanlara acıyorsunuz.. ben size acıyorum, büyük bir çoğunluğunuz, değer görmedikleri, saygı görmedikleri, sevilmedikleri halde, sahtekarca sürdürüyorlar ilişkilerini.. eşleriyle konuşamıyorlar bile, yaşadıkları mutsuzluğun farkına varacak vakitleri bile yok..
halbuki herkesin gündemi farklı, öncelikleri farklı, siz kimsinizki bekar insanlara acıyorsunuz.. ben size acıyorum, büyük bir çoğunluğunuz, değer görmedikleri, saygı görmedikleri, sevilmedikleri halde, sahtekarca sürdürüyorlar ilişkilerini.. eşleriyle konuşamıyorlar bile, yaşadıkları mutsuzluğun farkına varacak vakitleri bile yok..
devamını gör...
iyiliksever cinsiyetçilik
benevolent sexism olarak geçer. şimdi anlatıyorum.
öncelikle ben bu iyiliksever cinsiyetçilerin flama tutanı, bayrak sallayanı olabilirim zira tüm tanımlamalar karakterime cuk oturuyor.
evet, işin gerçeği şudur: erkekler ağlamaz, gülmez; kadınlar da çiçektir, yorulmaz.
yani burada cinsiyetçilik şunu söylüyor. güçlü ve daha dayanıklı olan, erkek olarak benim. yanımdaki kadın için yorulurum da, emek de veririm, ölürüm de yeter ki mutlu olsun. çünkü o bana göre daha zayıf. evet burada net bir cinsiyetçilik var arkadaşlar. cinsiyetler arasındaki ayrımı sadece bu cümleden bile görebilirsiniz.
5 adet bilimsel çalışma şunu göstermiştir; b.s. erkekler her ne kadar kadına karşı aşağılayıcı ve hükmedici bir tavır sergilese de aynı zamanda kadını koruma, kaynak sağlama ve geleceğe yönelik birliktelik sinyalleri vermektir. bu bulgular kadınların b.s.'nin zararlı yönlerinin farkında olsalar bile bunu onaylama nedenlerini açıklamaktadır.
yani işin gerçeği bizler babanız gibiyiz kızlar.
otoriter, kuralları olan, domine eden evet bunlar zor insanlar olduğumuzu gösterir.
ancak karşılığında sonsuz güven ve sevilme sunuyoruz. alışveriş gibi düşününüz.
öncelikle ben bu iyiliksever cinsiyetçilerin flama tutanı, bayrak sallayanı olabilirim zira tüm tanımlamalar karakterime cuk oturuyor.
evet, işin gerçeği şudur: erkekler ağlamaz, gülmez; kadınlar da çiçektir, yorulmaz.
yani burada cinsiyetçilik şunu söylüyor. güçlü ve daha dayanıklı olan, erkek olarak benim. yanımdaki kadın için yorulurum da, emek de veririm, ölürüm de yeter ki mutlu olsun. çünkü o bana göre daha zayıf. evet burada net bir cinsiyetçilik var arkadaşlar. cinsiyetler arasındaki ayrımı sadece bu cümleden bile görebilirsiniz.
5 adet bilimsel çalışma şunu göstermiştir; b.s. erkekler her ne kadar kadına karşı aşağılayıcı ve hükmedici bir tavır sergilese de aynı zamanda kadını koruma, kaynak sağlama ve geleceğe yönelik birliktelik sinyalleri vermektir. bu bulgular kadınların b.s.'nin zararlı yönlerinin farkında olsalar bile bunu onaylama nedenlerini açıklamaktadır.
yani işin gerçeği bizler babanız gibiyiz kızlar.
otoriter, kuralları olan, domine eden evet bunlar zor insanlar olduğumuzu gösterir.
ancak karşılığında sonsuz güven ve sevilme sunuyoruz. alışveriş gibi düşününüz.
devamını gör...
bir abinizin normal sözlük gözlemleri
yazın ve geçin arkadaşlar.
genele hitap eden ilgi çekici bir başlığınız varsa, insanlar zaten altına üç beş kelime bile olsa fikir beyan ediyorlar.
işimbu'nun farkındalık duyarına katılmakla beraber ağbi, abla, üstad, mentor gibi kavramların özgür düşünceye pranga vuracağını düşünüyorum.
herkes 1000'lerce kitap okuyup, yüzlerce farklı fraksiyonun savunuculuğunu yapmak zorunda bırakılmamalı.
bırakınız yazsınlar, bırakınız ellerinden geldiğince seni, beni, öbürünü eleştirsinler. gerekiyorsa özelden fikirleri için en namuslu ve küfürlü kavgalarını versinler.
genele hitap eden ilgi çekici bir başlığınız varsa, insanlar zaten altına üç beş kelime bile olsa fikir beyan ediyorlar.
işimbu'nun farkındalık duyarına katılmakla beraber ağbi, abla, üstad, mentor gibi kavramların özgür düşünceye pranga vuracağını düşünüyorum.
herkes 1000'lerce kitap okuyup, yüzlerce farklı fraksiyonun savunuculuğunu yapmak zorunda bırakılmamalı.
bırakınız yazsınlar, bırakınız ellerinden geldiğince seni, beni, öbürünü eleştirsinler. gerekiyorsa özelden fikirleri için en namuslu ve küfürlü kavgalarını versinler.
devamını gör...
hayatta başarısız olup anne babasını suçlayan evlat
başarılı olsa da suçlar, aile olmaz ise başkasını suçlar, toplumu suçlar, hayatın kendisini suçlar, kendini de suçlar.
suçlayacak insanda bitmez, sebep de, neden de, suçun kendisi de.
tek gerçek var dır ki mutlak olan;
kanatlarını sonsuzluğa da açsan, nasibin kadar uçarsın.
suçlayacak insanda bitmez, sebep de, neden de, suçun kendisi de.
tek gerçek var dır ki mutlak olan;
kanatlarını sonsuzluğa da açsan, nasibin kadar uçarsın.
devamını gör...
elma vs armut
"elmayı soy da ye armudu say da ye" demişler. şimdi armut ne kadar cazibeli olsa da elma, beni bilen bilir havasındadır. o yüzden "elma dersem çık armut dersem çıkma" demişler. bu söz elmayı daha popüler yapıyor. ha bunların arasında bir de ayva vardır. onu hesaba katmıyoruz. nitekim varlığı bir dert yokluğu yaradır ayvanın.
devamını gör...
unutulmak mı isterdiniz yoksa hatırlanmak mı sorusu
aslında ben de başlığa entry girmiş yazarlarla aynı noktadayım biraz.** daha net bir cevap için soruyu biraz özele indirgemek gerektiğini düşünüyorum. mesela, yaşarken hatırlanmak veya unutulmak mı yoksa ölümden sonra hatırlanmak veya unutulmak mı? öte yandan nasıl hatırlanacağı da var. nitekim iyi de hatırlanabilir insan, lanetler de yağdırılabilir arkasından. yani sanıyorum ki kolay kolay kimse kötü hatırlanmak istemez, öyle değil mi? nasıl hatırlanacağı umurunda olmayabilir ama yine de bu, kötü hatırlanmak istediği anlamına gelmez diye düşünüyorum. aynı şekilde ben de ne yaşarken ne de ölümümden sonra kötü hatırlanmak istemem. kötü hatırlanmaktansa bir hiç olmayı tercih edebilirim. zaten biraz da yaşarken de bir hiçiz, ölümümüzden sonra neden olmayalım? işte, biraz ne alâkadır fakat şükrü erbaş'ın 'yaşıyoruz sessizce' adlı şiir kitabının ismi dahi başlı başına çok derin gelir bana bu yüzden. aslında birçoğumuz yaşıyoruz işte sessizce. bir hiçiz. öyle çok da önemli değiliz. hatta hiç önemli değiliz.
sorunun bir de yaşarken veya ölümden sonra hatırlanmak veya unutulmak kısmı var, yazının başında da değindiğim gibi. şahsen ben, yaşarken hatırlanmak isterdim. neyi kastediyorum peki bununla? yıllarca arkadaşlık yaptığınız biriyle artık arkadaş olmadığınızda mesela veya bir zamanlar romantik anlamda sevdiğiniz/sevildiğiniz bir insanın* sizi hatırlaması.* burada hatırlanmaktan kastım, o insana acı, dert, hüzün olmak değil de eğer beni hiçbir şekilde, hiçbir zaman hatırlamıyorsa benim bir birey, bir insan olarak herhangi bir anlam taşımadığımı gösterir bence bu. en azından ben böyle düşünüyorum.
ölümden sonra hatırlanmak kısmına gelirsek şayet, dipsiz bir kuyu. daha önce de bahsettiğim gibi ben, ölümümden sonra da bir hiç olmayı tercih edebilirim kesinlikle. aslında hatırı sayılır bir süredir yaşarken de bir hiçim çünkü ve bunun o kadar da kötü bir durum olmadığını düşünüyorum ve hissediyorum tüm içtenliğimle. inanılmaz bir rahatlığı var çünkü bir hiç olmanın. sevdiğinin olmamasının, seveninin olmamasının, dünyada bir yerinin olmamasının, varlığın ile yokluğunun bir olmasının inanılmaz bir rahatlığı var.* ancak benim için 'ölümden sonra hatırlanmak kısmının' dilemması, kararsızlığı, cevabı net olmayan soru bölümü biraz burada başlıyor. nitekim ölümümden sonra bir hiç olmayı isteyeceğim kadar fikirlerimle, duygularımla hatırlanmayı da isterim. fakat bence burada bireyselliğimin çok bir önemi yok, en azından ön planda olmamalı, assolist o olmamalı. zübde, fikirlerim ve duygularım olmalı. ne demek istiyorsun derseniz, dostoyevski gibi hatırlanmak isterdim mesela, george orwell gibi, chester bennington gibi, kurt cobain gibi, vincent van gogh gibi, pablo picasso gibi... örnekler sonsuza kadar çoğaltılabilir. tabii işin bu kısmına geldiğimizde, sen veya ben bu şekilde hatırlanmayı hak ediyor muyuz, bu şekilde hatırlanacak melekelerimiz, yeteneklerimiz veya imkanlarımız var mı konusu apayrı bir derya. oraya girmiyorum. öte yandan 'ölümden sonra hatırlanmak kısmının' yakınlarımız tarafından, hayatımıza girip çıkan insanlar veya bizim hayatına girip çıktığımız insanlar tarafından hatırlanma veya unutulma bölümü var ki ben, işin bu kısmının gayet yüzeysel olduğunu düşünüyorum. ölümünden sonra bir insanı gerçekten, hakikaten hatırlayacak çok az sayıda insanı olur insanın. annesi olur babası olur, eşi olur çocuğu olur, belki çok çok yakın bir arkadaşı olur ki bu sayılanlar da hatırlamayabilir veya hatırlamak istemeyebilir şayet ortada gerçek ve sağlıklı bir ilişki yoksa. bunun dışında herkes unutulur gider, herkes unutur ve hayatına devam eder. kabullenmek istemesek de kimi zaman adil gelmese de bu iş böyledir.
son olarak, ne yazdın be kardeş, özet geç p.. diyenler olabilir. hak veriyorum. ben de bilmiyorum, yazasım varmış. ama başlık da güzel, hakkını vermek gerek. açan yazara da teşekkür ediyorum. pek nitelikli başlıklar açılmadığı da aşikar sonuçta.* öte yandan, başlık ile unforgiven'ın piyano coverı bir olunca deyişik* kafalar yaşandığı da bir gerçek, inkar edemeyeceğim.
sorunun bir de yaşarken veya ölümden sonra hatırlanmak veya unutulmak kısmı var, yazının başında da değindiğim gibi. şahsen ben, yaşarken hatırlanmak isterdim. neyi kastediyorum peki bununla? yıllarca arkadaşlık yaptığınız biriyle artık arkadaş olmadığınızda mesela veya bir zamanlar romantik anlamda sevdiğiniz/sevildiğiniz bir insanın* sizi hatırlaması.* burada hatırlanmaktan kastım, o insana acı, dert, hüzün olmak değil de eğer beni hiçbir şekilde, hiçbir zaman hatırlamıyorsa benim bir birey, bir insan olarak herhangi bir anlam taşımadığımı gösterir bence bu. en azından ben böyle düşünüyorum.
ölümden sonra hatırlanmak kısmına gelirsek şayet, dipsiz bir kuyu. daha önce de bahsettiğim gibi ben, ölümümden sonra da bir hiç olmayı tercih edebilirim kesinlikle. aslında hatırı sayılır bir süredir yaşarken de bir hiçim çünkü ve bunun o kadar da kötü bir durum olmadığını düşünüyorum ve hissediyorum tüm içtenliğimle. inanılmaz bir rahatlığı var çünkü bir hiç olmanın. sevdiğinin olmamasının, seveninin olmamasının, dünyada bir yerinin olmamasının, varlığın ile yokluğunun bir olmasının inanılmaz bir rahatlığı var.* ancak benim için 'ölümden sonra hatırlanmak kısmının' dilemması, kararsızlığı, cevabı net olmayan soru bölümü biraz burada başlıyor. nitekim ölümümden sonra bir hiç olmayı isteyeceğim kadar fikirlerimle, duygularımla hatırlanmayı da isterim. fakat bence burada bireyselliğimin çok bir önemi yok, en azından ön planda olmamalı, assolist o olmamalı. zübde, fikirlerim ve duygularım olmalı. ne demek istiyorsun derseniz, dostoyevski gibi hatırlanmak isterdim mesela, george orwell gibi, chester bennington gibi, kurt cobain gibi, vincent van gogh gibi, pablo picasso gibi... örnekler sonsuza kadar çoğaltılabilir. tabii işin bu kısmına geldiğimizde, sen veya ben bu şekilde hatırlanmayı hak ediyor muyuz, bu şekilde hatırlanacak melekelerimiz, yeteneklerimiz veya imkanlarımız var mı konusu apayrı bir derya. oraya girmiyorum. öte yandan 'ölümden sonra hatırlanmak kısmının' yakınlarımız tarafından, hayatımıza girip çıkan insanlar veya bizim hayatına girip çıktığımız insanlar tarafından hatırlanma veya unutulma bölümü var ki ben, işin bu kısmının gayet yüzeysel olduğunu düşünüyorum. ölümünden sonra bir insanı gerçekten, hakikaten hatırlayacak çok az sayıda insanı olur insanın. annesi olur babası olur, eşi olur çocuğu olur, belki çok çok yakın bir arkadaşı olur ki bu sayılanlar da hatırlamayabilir veya hatırlamak istemeyebilir şayet ortada gerçek ve sağlıklı bir ilişki yoksa. bunun dışında herkes unutulur gider, herkes unutur ve hayatına devam eder. kabullenmek istemesek de kimi zaman adil gelmese de bu iş böyledir.
son olarak, ne yazdın be kardeş, özet geç p.. diyenler olabilir. hak veriyorum. ben de bilmiyorum, yazasım varmış. ama başlık da güzel, hakkını vermek gerek. açan yazara da teşekkür ediyorum. pek nitelikli başlıklar açılmadığı da aşikar sonuçta.* öte yandan, başlık ile unforgiven'ın piyano coverı bir olunca deyişik* kafalar yaşandığı da bir gerçek, inkar edemeyeceğim.
devamını gör...
çaylak sisteminin değişmesi
100 karma puana ulaşıldığı zaman yapılan değerlendirme, ilk 10 tanım olarak güncellenmiş durumda. şaşırtan bir değişiklik. ben karma puanın daha bir yükselmesini beklerdim açıkçası. #288341
edit: bilen bilir, övünmek için söylemiyorum ama çaylaklara en büyük desteği verenlerden biri benim bu sözlükte. ama ak ile karayı ayırabilmek açısından karma puanın yükselmesi gerektiğini düşündüm. 4 saat içinde çaylaklıktan yazar olan bile oldu sonuçta. merak edenler için (bkz: supportgirl)
edit: bilen bilir, övünmek için söylemiyorum ama çaylaklara en büyük desteği verenlerden biri benim bu sözlükte. ama ak ile karayı ayırabilmek açısından karma puanın yükselmesi gerektiğini düşündüm. 4 saat içinde çaylaklıktan yazar olan bile oldu sonuçta. merak edenler için (bkz: supportgirl)
devamını gör...
oğuz atay
daha çok tutunamayanlar kitabı ile gündeme gelse de korkuyu beklerken , tehlikeli oyunlar kitapları da gayet güzel olan çağını aşmış bir yazardır. daha çok toplumsal gerçeklere ve meselelere önem veren bir yazardır. lakin tutunamayanlar kitabında bireysel çözümlemeleri göze çarpmaktadır.
devamını gör...
mıknatıs
efsaneye göre mıknatıs(magnes) sözcüğü sürüsünü otlatırken ayakkabısının çivileri ve sopasının demir ucu yere yapışıp kalan magnes adlı bir çobandan gelmektedir.
bir başka varsayıma göre mıknatıs(magnes) sözcüğü, mıknatıslık özelliği taşıyan manyetit taşların bolca bulunduğu manisa(magneisa) kentinden gelmektedir.
ilk başta sadece metalleri çekme özelliğiyle ilgilenilen bu taşların daha sonraları bir ipin ucuna serbestçe asıldığında yada bir tahta parçası üzerinde suya bırakıldığında daima kuzey güney doğrultusunu gösterdiği fark edildi. sonraki yıllarda mıknatısın bu özelliğinden yararlanılarak denizciler için pusulalar geliştirildi.
günümüzde evlerde buzdolaplarının kapısının kapalı kalmasını sağlayan şeritlerde, buzdolabı kapak süslerinde, pusulalarda, elektrik motorlarında olmak üzere pek çok alanda kullanılan mıknatıslar yaşamımızın vazgeçilmez unsurlarındandır.
bir başka varsayıma göre mıknatıs(magnes) sözcüğü, mıknatıslık özelliği taşıyan manyetit taşların bolca bulunduğu manisa(magneisa) kentinden gelmektedir.
ilk başta sadece metalleri çekme özelliğiyle ilgilenilen bu taşların daha sonraları bir ipin ucuna serbestçe asıldığında yada bir tahta parçası üzerinde suya bırakıldığında daima kuzey güney doğrultusunu gösterdiği fark edildi. sonraki yıllarda mıknatısın bu özelliğinden yararlanılarak denizciler için pusulalar geliştirildi.
günümüzde evlerde buzdolaplarının kapısının kapalı kalmasını sağlayan şeritlerde, buzdolabı kapak süslerinde, pusulalarda, elektrik motorlarında olmak üzere pek çok alanda kullanılan mıknatıslar yaşamımızın vazgeçilmez unsurlarındandır.
devamını gör...
türkiye ampute milli takımının avrupa şampiyonu olması
19 eylül gaziler gününde üst üste 2. kez avrupa şampiyonu türkiye ampute milli takımı! tebrikler bizim çocuklar daha nice başarılarınız olsun! canlı yayın
devamını gör...
kız çocuk istemeyen erkek
eşinin doğum/muayene gibi işlemleri için kadın hastalıkları uzmanı'yla görüşmesi gerektiğinde dumur olacak kişi.
eğer kız çocuğu istemiyorsa; "eşime kadın doktor baksın," demeyecek. madem kadınlara karşı, öyleyse bazı şeylere tahammül etmesi gerekiyor. yazık kafasına.
eğer kız çocuğu istemiyorsa; "eşime kadın doktor baksın," demeyecek. madem kadınlara karşı, öyleyse bazı şeylere tahammül etmesi gerekiyor. yazık kafasına.
devamını gör...
sanal bebek
basit bir alet. görünüşte küçük ama insana bir beklenti yüklüyor, duygusal sorumluluk yüklüyor. kediye bakar gibi bakılıyordu bu oyuncaklara. ihmal edilirse bebek ölüyordu.
devamını gör...
türkiye
gençlerin umutsuzluk içerisinde yaşlanacağı ülke
devamını gör...
imamoğlu'nun melih gökçek'i twitter'dan engellemesi
melih gökçek gibi boş bir insanın tweetlerini okuyup vakit mi kaybetsin adam. çalmıyor ki çalışıyor kendisi. dinozor heykeli ve fışkiye değil hizmet yapıyor.
doğru bir eylemdir.
doğru bir eylemdir.
devamını gör...
mağara alegorisi
platon'un "devlet" adlı eserinde değindiği alegori. hakkında birkaç şey söylemek isterim:
mağaranın içindekileri nasıl dışarı çıkarabiliriz diye bir soru sormak istiyorum. ama bunun yanında onları dışarı çıkarmanın onlara hakikati öğrenme sürecini öğretmek anlamına geldiğini düşünüyorum. yani dışarı çıkarlarsa, aydınlanma sürecinde kendilerine yer bulurlar. çünkü her ne kadar dışarı çıktı desek de, dışarı çıkan kişinin de gördükleri karşısında bir kabul sunacağı anlamına gelmez.
filozofun nihai görevi bu bakımdan hakikati bildiğini söylememektir. herkesin bir alışkanlığı vardır, mağaradakiler alışkanlıkları neticesinde o durumdalardır ve dışarıyı göremezler. herkesin içinde bir korku vardır ve bu korku yaradılış kökenlidir. o halde bu korkuya karşılık, savaş açmak, yani insanlara hakikati öğretmeye çalışmak ne kadar doğrudur? onları dışarı çıkarmak istiyorsak şayet, bence bu filozofluğa aykırı bir davranıştır. çünkü filozofun görevi yani mağara dışına çıkan kişinin görevi, içinde bulundukları gerçekliğin farkında olmaktır. örneğin karınca kolonileri, karıncalar da kendi içlerinde basbayağı bir gerçekliğe sahiptirler. hatta akıllı varlıklar olduklarını da söyleyebiliriz doğaları gereği. o halde akvaryumda bir balıktan ne farkımız olabilir? bu gerçeğin farkında olmalıdır mağara dışına çıkanın yani filozofun. yani mağara dışında olsa bile bir yalanın içinde olabileceği gerçeği. bu gerçeklikten hareketle filozof şüpheci olmalıdır, yoksa sokrates’in yaptığı gibi tanrılara inandığı düşüncesiyle baldıran zehrini içmek değil. o yüzden idea dünyası ve sezgi dünyası ikilisi tutarlı değildir diye düşünüyorum. daha üst bir gerçekliğin, daha da ilerisi bir bilincin varlığını bilmek gerekir. ve insanlara “bunlar cahil, bunlara bir şey anlatmak” demek yanlıştır. içeri girip tekrar, siyaset felsefesi yapmak da mantıksızdır. onlar yaşadığı toplum içerisinde böyle düşünüyor olabilirler, gerçeği de kucaklıyor olabilirler. o yüzden şüpheci olmak gerekli. tabii o zamandaki site devletlerinin bir getirisi bu siyaset felsefesi… yine de yanlış bir rotaydı kanımca.
mağaranın içindekileri nasıl dışarı çıkarabiliriz diye bir soru sormak istiyorum. ama bunun yanında onları dışarı çıkarmanın onlara hakikati öğrenme sürecini öğretmek anlamına geldiğini düşünüyorum. yani dışarı çıkarlarsa, aydınlanma sürecinde kendilerine yer bulurlar. çünkü her ne kadar dışarı çıktı desek de, dışarı çıkan kişinin de gördükleri karşısında bir kabul sunacağı anlamına gelmez.
filozofun nihai görevi bu bakımdan hakikati bildiğini söylememektir. herkesin bir alışkanlığı vardır, mağaradakiler alışkanlıkları neticesinde o durumdalardır ve dışarıyı göremezler. herkesin içinde bir korku vardır ve bu korku yaradılış kökenlidir. o halde bu korkuya karşılık, savaş açmak, yani insanlara hakikati öğretmeye çalışmak ne kadar doğrudur? onları dışarı çıkarmak istiyorsak şayet, bence bu filozofluğa aykırı bir davranıştır. çünkü filozofun görevi yani mağara dışına çıkan kişinin görevi, içinde bulundukları gerçekliğin farkında olmaktır. örneğin karınca kolonileri, karıncalar da kendi içlerinde basbayağı bir gerçekliğe sahiptirler. hatta akıllı varlıklar olduklarını da söyleyebiliriz doğaları gereği. o halde akvaryumda bir balıktan ne farkımız olabilir? bu gerçeğin farkında olmalıdır mağara dışına çıkanın yani filozofun. yani mağara dışında olsa bile bir yalanın içinde olabileceği gerçeği. bu gerçeklikten hareketle filozof şüpheci olmalıdır, yoksa sokrates’in yaptığı gibi tanrılara inandığı düşüncesiyle baldıran zehrini içmek değil. o yüzden idea dünyası ve sezgi dünyası ikilisi tutarlı değildir diye düşünüyorum. daha üst bir gerçekliğin, daha da ilerisi bir bilincin varlığını bilmek gerekir. ve insanlara “bunlar cahil, bunlara bir şey anlatmak” demek yanlıştır. içeri girip tekrar, siyaset felsefesi yapmak da mantıksızdır. onlar yaşadığı toplum içerisinde böyle düşünüyor olabilirler, gerçeği de kucaklıyor olabilirler. o yüzden şüpheci olmak gerekli. tabii o zamandaki site devletlerinin bir getirisi bu siyaset felsefesi… yine de yanlış bir rotaydı kanımca.
devamını gör...
akrosefali
bazı eklemlerin erken kemikleşmesi sonucu, kafanın yüksekliğindeki artış ve böylece kule gibi şekil almasıyla sonuçlanan kafatası biçim bozukluğu.
devamını gör...
leyla ile mecnun replikleri
herşeyi salla çayı demle hacı.
devamını gör...