ses hızı
concorde uçaklarının uçarken geçtiği hız.
devamını gör...
ateist kaplumbağa
tanımlarında ince espri ve mantıklı bakış açısı gördüğümüz değerli yazar. nedendir bilinmez bazen tanımlarda istemeden ilk nicke bakıyorum. kendisi ne yazmış diye ayrı bir merak ile okuduğum yazarlardan biridir. sözlükte kalıcı olmasını dilerim.
devamını gör...
dünyanın tadının kaçmaya başladığı yıl
2000 yılından itibaren masumiyet yerini materyalist ve şekilci bir dünyaya bıraktı.
devamını gör...
cumhuriyet tarihinin en düşük nüfus artış oranı
eğitim ve farkındalığın yüksek olmasındandır.insanlar gelecek sunamadıkları çocuklar dünyaya getirmek istemiyorlar. bakabildikleri kadar veya kaliteli yaşam sunabilecekler mi daha çok ona bakıyorlar bence.
devamını gör...
yalnızlıklar
“her şey olan” yalnızlıktan bahseden yazar hasan ali toptaş, son dönemde türk dilinin yetiştirdiği en büyük yazar.
alçakgönüllü oluşu kendisiyle yapılan her konuşmada kendini göstermekte ve yazar tevazuu ölçüsünde devleşmekte, büyüdükçe okurların gözünde o kadar saklamakta kendini ama bunu yapma amacı bir kendini beğenmişlik duygusu değil bir inanmazlık.
çünkü aldığı ödüllerden sonra şaşkınlığa düşen bir dev, bu yazar. daha önce hiç şiir kitabı tanımı yazmamıştım, aslında bu satırların yazarına göre de okuduğu kitap bir şiir kitabı değil bir öykü kitabıdır.
ancak her karşılıştığım yerde kitaba şiir kitanı dendiği için ben de bunu sizinle paylaşmak istedim. ben bu kitabı bir öykü kitabı olarak okudum, kitap kapağında da aksi bir uyarı bulunmadığı için haklı olduğumu varsayıyorum. kitabı okuyanlar bana bu konuda yardımcı olabilirler sanırım.
hasan ali toptaş, yalnızlıklarını anlatmış kitabında ve yalnızlığın var olduğunu kabul etmiş. yalnızlıkların ne kadar büyük yer tuttuğunu da anlatmış hayatımızda. daha önce hiç yapmadığım şeylerde birini daha yapıyor ve buraya ondan uzun sayılacak bir alıntı kopyalıyorum:
“yazmak bence bir yalnızlıktan bir yalnızlığa yolculuk. okuru hesaba katsan da böyle bu, katmasan da. başka bir deyişle, bir öyküye, bir şiire, bir romana başlarken yalnızsın; bitirdiğinde daha da yalnızsın. metinlerimdeki mahşeri kalabalıkları da ben yalnızlığın başka bir biçimi olarak görüyorum. içinde bulundukları metnin vazgeçilmez bir malzemesi ya da kurgunun temel bir parçası gibi gözükseler de (ki öyledirler, öyle kılınmışlardır), bu mahşeri kalabalıkların, ruhsal yapımdan kaynaklanan, benim bile farkına varmadığım çok daha başka nedenleri de olabilir tabii. çocukluğumdan bu yana bir türlü yenemediğim kalabalık fobim olabilir sözgelimi. sonsuzluğa nokta’nın kahramanında da vardır bu fobi; otobüs terminalinin kalabalığından bile korkar o, dehşet verici sahneler hayal eder. ben fobimi kahramana yükleyerek başımdan defetmeye kalkışmış değilim tabii, o fobi o kahramanın kılındı. bir anlamda, hem beyhude bir defetme çabası gerçekleştirildi, hem de o fobi o kahramanın yapısını oluşturan bir malzemeye dönüştürüldü. kalabalıkla yazmanın ilişkisi bana pek açıklanabilir gibi görünmüyor. yazmak, belki de kalabalık bir tenhalık hali.”
kitabın ilk sayfası aslında kitap hakkında önemli bir ipucu veriyor bize, hatta onun için bir özet ya da bir önsöz diyebiliriz. “insana en yakın yalnızlıktır insan.” en yakınımızdaki yalnızlıklara ulaşabilmek için okuyunuz bu kitabı.
alçakgönüllü oluşu kendisiyle yapılan her konuşmada kendini göstermekte ve yazar tevazuu ölçüsünde devleşmekte, büyüdükçe okurların gözünde o kadar saklamakta kendini ama bunu yapma amacı bir kendini beğenmişlik duygusu değil bir inanmazlık.
çünkü aldığı ödüllerden sonra şaşkınlığa düşen bir dev, bu yazar. daha önce hiç şiir kitabı tanımı yazmamıştım, aslında bu satırların yazarına göre de okuduğu kitap bir şiir kitabı değil bir öykü kitabıdır.
ancak her karşılıştığım yerde kitaba şiir kitanı dendiği için ben de bunu sizinle paylaşmak istedim. ben bu kitabı bir öykü kitabı olarak okudum, kitap kapağında da aksi bir uyarı bulunmadığı için haklı olduğumu varsayıyorum. kitabı okuyanlar bana bu konuda yardımcı olabilirler sanırım.
hasan ali toptaş, yalnızlıklarını anlatmış kitabında ve yalnızlığın var olduğunu kabul etmiş. yalnızlıkların ne kadar büyük yer tuttuğunu da anlatmış hayatımızda. daha önce hiç yapmadığım şeylerde birini daha yapıyor ve buraya ondan uzun sayılacak bir alıntı kopyalıyorum:
“yazmak bence bir yalnızlıktan bir yalnızlığa yolculuk. okuru hesaba katsan da böyle bu, katmasan da. başka bir deyişle, bir öyküye, bir şiire, bir romana başlarken yalnızsın; bitirdiğinde daha da yalnızsın. metinlerimdeki mahşeri kalabalıkları da ben yalnızlığın başka bir biçimi olarak görüyorum. içinde bulundukları metnin vazgeçilmez bir malzemesi ya da kurgunun temel bir parçası gibi gözükseler de (ki öyledirler, öyle kılınmışlardır), bu mahşeri kalabalıkların, ruhsal yapımdan kaynaklanan, benim bile farkına varmadığım çok daha başka nedenleri de olabilir tabii. çocukluğumdan bu yana bir türlü yenemediğim kalabalık fobim olabilir sözgelimi. sonsuzluğa nokta’nın kahramanında da vardır bu fobi; otobüs terminalinin kalabalığından bile korkar o, dehşet verici sahneler hayal eder. ben fobimi kahramana yükleyerek başımdan defetmeye kalkışmış değilim tabii, o fobi o kahramanın kılındı. bir anlamda, hem beyhude bir defetme çabası gerçekleştirildi, hem de o fobi o kahramanın yapısını oluşturan bir malzemeye dönüştürüldü. kalabalıkla yazmanın ilişkisi bana pek açıklanabilir gibi görünmüyor. yazmak, belki de kalabalık bir tenhalık hali.”
kitabın ilk sayfası aslında kitap hakkında önemli bir ipucu veriyor bize, hatta onun için bir özet ya da bir önsöz diyebiliriz. “insana en yakın yalnızlıktır insan.” en yakınımızdaki yalnızlıklara ulaşabilmek için okuyunuz bu kitabı.
devamını gör...
yazıları için takip edildiğini düşünen sözlük hanımefendisi
bahsettiği kesim tarafından gerçekten yazıları için takip edilen kadın.
ne sanıyorsunuz? kimin ne amaçla takip ettiğini anlamadığımızı mı? iyi kötü kimin gerçekten okuduğunu da, kimin okumadan p*çlik amaçlı oyladığını da, kimin "yürüdüğünü" de gayet iyi anlayabiliyoruz merak etmeyin. iyice salak yerine koydunuz bizi.
ayrıca bizi takip edenlerin hepsi erkek değil. kadın kadına kendi aramızdaki hukukumuza da karışmayın bir zahmet.
ne sanıyorsunuz? kimin ne amaçla takip ettiğini anlamadığımızı mı? iyi kötü kimin gerçekten okuduğunu da, kimin okumadan p*çlik amaçlı oyladığını da, kimin "yürüdüğünü" de gayet iyi anlayabiliyoruz merak etmeyin. iyice salak yerine koydunuz bizi.
ayrıca bizi takip edenlerin hepsi erkek değil. kadın kadına kendi aramızdaki hukukumuza da karışmayın bir zahmet.
devamını gör...
posta güvercini
birinci dünya savaşı'nda 194 askerin hayatını kurtarmış olan bir güvercindir.
1. dünya savaşında, almanlar argonne ormanında amerikan 77. tümeninden 554 kadar askeri izole eder. almanlarla girdikleri çatışmada tümenin büyük bir kısmı ölür veya esir düşer. geriye kalan askerler ise, orada olduklarını bilmeyen amerikan topları tarafından bombalanmaktadır. 3 posta güvercini uçururlar. ilk 2 güvercin hedeflerine ulaşamadan vurulur. 4 ekim 1918 günü ellerinde kalan son güvercin olan cher ami (fr. maskülen, değerli dostum) sol bacağına bağlanan mesajı iletmeyi başarır. cher ami havalanırken almanlar tarafından vurularak düşürülür, ancak tekrar uçmayı ve 40 kilometrelik mesafeyi 25 dakika kadar kısa bir sürede almayı başararak mesajı iletir.
1. dünya savaşında, almanlar argonne ormanında amerikan 77. tümeninden 554 kadar askeri izole eder. almanlarla girdikleri çatışmada tümenin büyük bir kısmı ölür veya esir düşer. geriye kalan askerler ise, orada olduklarını bilmeyen amerikan topları tarafından bombalanmaktadır. 3 posta güvercini uçururlar. ilk 2 güvercin hedeflerine ulaşamadan vurulur. 4 ekim 1918 günü ellerinde kalan son güvercin olan cher ami (fr. maskülen, değerli dostum) sol bacağına bağlanan mesajı iletmeyi başarır. cher ami havalanırken almanlar tarafından vurularak düşürülür, ancak tekrar uçmayı ve 40 kilometrelik mesafeyi 25 dakika kadar kısa bir sürede almayı başararak mesajı iletir.
devamını gör...
irem sak'ın kendisinden 11 yaş küçük sevgili edinmesi
sadece ikisini ilgilendiren durum. magazin d mi burası diye sorgulatan başlık
devamını gör...
boyoz
yanında genellikle haşlanmış yumurta ile tüketilen, izmir'e has bir hamur işi türüdür. orijinali sade olanıdır. baklava hamurundan ipincecik açılmış hamurun üst üste gelmesi ve fırınlanması gibidir. milföy hamurunu andırır.
yalnız dikkat etmek gerekir, çok yağlı bir besindir. hatta yine bir izmir efsanesi olarak, yağsız çeşidinin yağlı çeşidinden daha yağlı olduğu iddia edilir.
marmara'da yaşayanlar sabahları sarıyer börekçisi'nden yediği kıymalı soğanlı böreği midesine saygı duymadan nasıl yiyorsa, biz izmirliler de bu yiyeceği öyle yiyoruz.
edit: yalova'da öğrencilik yıllarımda "boyoz var mı?" diye sorup, "boza satmıyoruz" cevabı alalı seneler olmuş. hem bu kadar tarihi olup, hem başka şehirlere yeni yeni yayılan bir yiyecektir.
yalnız dikkat etmek gerekir, çok yağlı bir besindir. hatta yine bir izmir efsanesi olarak, yağsız çeşidinin yağlı çeşidinden daha yağlı olduğu iddia edilir.
marmara'da yaşayanlar sabahları sarıyer börekçisi'nden yediği kıymalı soğanlı böreği midesine saygı duymadan nasıl yiyorsa, biz izmirliler de bu yiyeceği öyle yiyoruz.
edit: yalova'da öğrencilik yıllarımda "boyoz var mı?" diye sorup, "boza satmıyoruz" cevabı alalı seneler olmuş. hem bu kadar tarihi olup, hem başka şehirlere yeni yeni yayılan bir yiyecektir.
devamını gör...
sanat toplum içindir
son derece doğru önermedir. sanat tabii ki de toplum için, topluma bir şeyler katmak içindir. sanatçı, kişiliğiyle, yaşamıyla ve kalemiyle halka örnek olması gereken bir öğretmendir para avcısı değil! sanat eserinin amacı güzel bir üslupla, doğruları estetik güzelliğe serpiştirmek suretiyle doğruları insanları yormadan, onları sıkmadan, onlara estetik bir duyguyla insan hayatının bir parçası haline getirmektir. öğretici bir metin halkın büyük çoğunluğu için sıkıcıdır genel anlamda zira çok yoğundur, insanı yorar, akıcı değildir. ancak sanat sağlam bir fikrin estetik bir güzelliğin içine güzel bir üslupla eleştirilmesidir. sözgelimi hemen hemen kimse kaşığı pul bibere daldırıp yemek istemez çünkü bu çok yoğun bir acı verip insanın dilini yakacak ve hatta insanı öksürtecektir. ama aynı bir kaşık pul biberi bir kebabın içine katarsanız kebaba lezzet katacaktır hem lezzetli bir yemek yemiş olursunuz hem de o biberi yemiş olursunuz.
devamını gör...
george orwell
kimileri ajan der, ama büyük yazardır kanımca distopyalarından öğreniriz corona zamanını çokça.
not: herkes (bkz: hayvan çiftliği)kitabı için marksizim komünizim eleştiririsi yapar der yanlıştır. yazar burada stalinizim eleştirisi yapar ki o da marksizim içinde harhangi bir koldur.
not: herkes (bkz: hayvan çiftliği)kitabı için marksizim komünizim eleştiririsi yapar der yanlıştır. yazar burada stalinizim eleştirisi yapar ki o da marksizim içinde harhangi bir koldur.
devamını gör...
psöriazis
sedef hastalığının diğer adıdır.
gümüş renkli, iyi sınırlı eritematöz plaklarla karakterize hiperproliferatif bir deri hastalığıdır.
epidermal turnover(yenilenme) süresi kısalmıştır.genellikle ekstensör yüzleri (ör:dirsek) tutar.
(bkz: koebner fenomeni) görülür.
klinik bulguları:munro mikroabseleri
auspitz bulgusu:kabuklar kaldırılınca oluşan noktasal kanamalar
akantozis
parakeratoz
mum lekesi belirtisi
tedavisi için ilk tercih topikal steroidler kullanılır.kalsipotriol(psorcutan) d3 vitamini de kullanılabilmektedir.
fototerapi,metotreksat,retinoik asit,siklosporin kullanılmaktadır.
sistemik steroidler yüksek relaps nedeniyle kullanılmaz.
gümüş renkli, iyi sınırlı eritematöz plaklarla karakterize hiperproliferatif bir deri hastalığıdır.
epidermal turnover(yenilenme) süresi kısalmıştır.genellikle ekstensör yüzleri (ör:dirsek) tutar.
(bkz: koebner fenomeni) görülür.
klinik bulguları:munro mikroabseleri
auspitz bulgusu:kabuklar kaldırılınca oluşan noktasal kanamalar
akantozis
parakeratoz
mum lekesi belirtisi
tedavisi için ilk tercih topikal steroidler kullanılır.kalsipotriol(psorcutan) d3 vitamini de kullanılabilmektedir.
fototerapi,metotreksat,retinoik asit,siklosporin kullanılmaktadır.
sistemik steroidler yüksek relaps nedeniyle kullanılmaz.
devamını gör...
antalya’yı çekici kılan detaylar
en sevdiğim yanı kış ılıklığı.doğasını da es geçemeyiz.bence çok pahalı bir şehir de değil.şimdi orda olmak vardı...
devamını gör...
sözlük radyosunun yayına başlaması
küfürsüz ortam denildi, 800 tanım derken konu nerelere geldi. hey gidi günler nerden nereye.
yönetim:
biz daha iyisini yapana kadar en iyisi bu.
haydi hayırlı uğurlu olsun, kurdeleyi kesin artık.
üyeler: makas kesmiyorrrr. karma puanımız yetmiyorr. *
yönetim:
biz daha iyisini yapana kadar en iyisi bu.
haydi hayırlı uğurlu olsun, kurdeleyi kesin artık.
üyeler: makas kesmiyorrrr. karma puanımız yetmiyorr. *
devamını gör...
musee des beaux arts
auden tarafından yazılmış ustalara saygı köşesi tadında bir şiir. şiirin ismini motamot çeviri yaparsak musée (müze) beaux (güzel) arts (sanatlar) yani güzel sanatlar müzesi anlamına gelir.
başlıktan da anlaşılabileceği gibi anlatıcımız bu şiiri bir güzel sanatlar müzesi hakkında yazmış-- böyle düşündünüz değil mi. bence değil, çünküüü spoilers :
evet aslında ilk bakışta bir güzel sanatlar müzesi hakkında yazılmış olmasına dair bir sürü ipucu var, ki bu herhangi bir müze için değil. özellikle bir müze için konuşmamız gerekir bu konuda fakat hangisi söylemiyorum. bilene kahve sözü *. birazdan dize dize şiiri incelediğimizde bahsi geçen 3 eserin üçü de aynı müzede ve bir güzel sanatlar müzesi. hazırsanız başlıyoruz-- bu arada dizelerin motamot türkçesini çevirmek yerine tefsirini yapmayı tercih edeceğim.
1-2
about suffering they were never wrong,
the old masters: how well they understood
old masters olarak bahsettiği kişiler hür duvar ustaları değiller. bu şiir 1938-39 yılları civarında yazılmış. bahsettiği "usta"lar da çok çok önce yaşamış olan ressamlar. bir tanesi pieter bruegel (baba olan. oğlu da var bunun aynı isimde). "nerde o eski bayramlar" edasıyla eski usta ressamların yaptığı resimlere bir hayıf, bir özlem var bu dizelerde. onların ıstırabı ne kadar doğru kavradıklarını ve ustalıkla resmettiklerini anlatıyor.
2-3
how well they understood
its human position
eski usta ressamlar o kadar iyi anlamışlar ki ıstırabın insansı formunu-- öyle ki bütün insanlar için evrensel bir şeydir. herkes acı çeker.
3-4
how it takes place
while someone else is eating or opening a window or just walking dully along
şairin baktığı tablolara geleceğiz yavaş yavaş ama hepsinin ortak özelliği, bir noktada bir acı bir ıstırap varken başka yerlerde günlük yaşantının devam ettiğinin görülmesidir. dizelerde de böyle diyor, "biri yerken ya da pencereyi açarken ya da öyle boş boş yürürken bir yerlerde ıstırap kendine yer bulur". insan ister ki kendi acısına başkaları da ortak olsun, destek görsün, birileri ona moral versin. bunun yerine şunu fark eder ki aslında kendi hayatı ve kendi acısı büyük resim yanında çok küçük bir parça. aynı zamanda şiirin serbest şiir olmasıyla da bağlantı kurarsak bütün bu ıstırabın bu hayat gailesinde kendine yer bulması, bir insanın acı çekerken diğerlerinin bunu hiç umursamayıp hayatına devam etmesi, yemek yemesi ya da pencereyi açması gibi karman çormanlığın içine cuk diye oturması aslında perfectly imperfect. auden bu dizeleri (ya da bu dizelere bahis tabloları) bilerek seçmiş olabilir. yemek yemek ya da pencereyi açmak şart mı bir şiir yazmak için? çok sıradan işler değil mi bunlar, tıpkı bizim her gün yaptığımız işler gibi. sabah uyan, dişini fırçala, ayakkabı bağcıklarını bağla, evden çıkmadan "hadi oğlum ev sana emanet" diye kediye ev emanet et... alt komşun bu arada ne yapıyordu, bakkal dükkanı açtı mı, şadiye teyzenin hollanda'dan oğlu gelmiş diyolar... nasıl ki senin yaptığın şeyin onlar için önemi yoksa onların yaptıklarının da senin için önemi yok. günlük işlerimizi nasıl ki umursamıyorsak başkalarının acısını da umursamıyoruz, ve günlük işlerimiz nasıl ki ufacık tefecik şeyler fakat hayatın bir parçasıysa acı çekmek ve ıstırap da ufacık tefecik fakat hayatın bir parçası. gerçekten perfectly imperfect.
bu dizelerle birlikte aslında pieter bruegel'in the census at bethlehem tablosuna bakmaya başlıyoruz.

hakkında güzel bir inceleme şeyisi şurada var. hem çeşitli yerlere kayıpsız zum yaparak detaycılığın ne kadar güzel işlendiğini göstermiş site, hem de bu detayların ne anlamlara geldiğini falan... dergi gibi, bi göz gezdirin derim.
5-8
how, when the aged are reverently, passionately waiting
for the miraculous birth, there always must be
children who did not specially want it to happen, skating
on a pond at the edge of the wood:
tablonun sol tarafına bakın. bir ev, evin önünde bir kalabalık var. tablonun adından da anlaşılacağı üzre bir nüfus sayımı var burada (census nüfus sayımı demek). luka'ya göre augustus caesar bütün vatandaşların sayılmasını ister, sayılsınlar ve kaydedilsinler ki vergilendirilebilsinler. yusuf da kral davut'un soyundan olduğu için bethlehem'e gelir (günümüz adıyla beytüllahim). hanesinde meryem de olduğu için onu da alır (gebe kadın, evde tek mi bıraksaydı hem. alla alla). tabloda eşek sırtında bir kadın ve elinde testeresi kolunda sepetiyle sarı şapkalı bir adam görmekteyiz. işte bunlar meryem ve yusuf'un ta kendileri. nüfus sayımına gidiyorlar, kaydedilecekler ve vergilerini ödeyip akıllı uslu birer vatandaş olacaklar. kral soyundan da gelseler şımarıklık yapmayacaklar luke 2:1-5
bu tabloda yanlış olan bir şey var. dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama vergi toplanan evin üzerinde habsburg'un çift başlı kartalı var.

habsburg hanedanlığı 1400lü yıllardan başlayan ve 1800lere uzanan bir süreci kapsıyorken isa'nın doğumu ise 6-4 m.ö gibi bir şey kaynak. arada 1400 yıl fark var, mimari desen zaten ayrı. velhasıl, ressamımız uzay-zamanı bükerek her şeyi birbirine birleştirmiş*.
size tabloda olmayan bir olayı spoiler veriyor şairimiz bu arada: meryem bethlehem'e vardıklarında doğuracak. spoiler'ı biraz da ben genişleteyim. meryem doğum yaptıktan sonra bebeği çaputlara sarıp yalağa bırakır, bu sırada komşu köylerden birine bir melek iniverir. der ki "kral davut'un şehri bethlehem'de bir çocuk dünyaya geldi, müjdeler olsun ki bu çocuk sizin kurtarıcınızdır. kumaşlara sarılmış halde bulacaksınız", çiftçiler de "aa valla mı lan, dur bi gidip görelim, yılın bu mevsiminde çok fazla peygamber yapmıyo sonuçta buralar" deyip yola düşüyor ve gerçekten de doğum yapmış bir kadın ve çaputlara kumaşlara sarılmış oğlunu görüyorlar. işte bu çiftçiler kurtarıcılarının gelişine, tanrının onları görüp duymasına ve birilerini yollamasına çok seviniyor. şiirimizdeki "when the aged are reverently, passionately waiting for the miraculous birth" kısmı tam olarak bunu anlatmakta aslında. yaşlılar sabırla ve sükunetle mucize doğumu bekliyordu.
fakat bu sırada neler oluyor, herkes için dünya aynı mı? ilk dizeleri hatırlayın, nelerden bahsetmiştik biz? herkesin hayat gailesi farklıydı, kimse kimsenin umrunda değildi, di mi? tabloya şimdi geri dönelim. meryem at sırtında, karnı burnunda bir gebe, önünde yusuf, şehir dışından yeni gelmişler. ne bir siz kimsiniz diye soran var, ne buyur eden su veren. herkes vergisini ödemenin derdine düşmüş. parası olan parayla ödüyor, olmayan malıyla mülküyle. bakınız, bir sürü insan sırtında küfe dolusu buğdayla soldan soldan geliyor, kimi çoktan buğdayını getirmiş yığmış, birileri çuval taşıyor sırtında, biri domuzu boğazlıyor, kadının biri de " sucuk yaparım bundan, ziyan olmasın" diye domuzun akacak kanının altına kepçe tutuyor. bir de çocuklar var bu tabloda, ağacın yanındaki gölcükte kayan çocuklar... herkes kendi dünyasında, kimse kimsenin umrunda değil bir yaşam tarzları var. şairin anlatmak istediği şey bu.
9-10
they never forgot
that even the dreadful martyrdom must run its course
konu bir anda değişiyor gibi geliyor ama aslında öyle de değil. birilerinin hatırlayacağını, o tüyler ürpertici katliamı, ve katliamın geride bıraktığı şehitleri de hatırlayacağını, ama hayatın buna rağmen akıp gideceğini söylüyor şair burada. kimler hatırlayacak, muhtemelen yine yaşlılar (unutmadılar ki nesilden nesile aktarıldı bu bilgiler, ve eski ustalar da bunların tablolarını yapabildiler). kimler hatırlanacak (şehitler kim), işte burası trajik ama şehitlerimiz çocuklar. o dönemin kralı herod yahudilerin kralı, akın akın gelen ziyaretçiler diyorlar ki "kralım, mesih doğdu yıldızını gördük. sen biliyor musun ki bu mesih kim?". kral diyor ki bilmiyorum, fakat efsaneyi kendisi de biliyor. bir yahudi çıkacak, kral olacak, kendi hükümdarlığına son verecek. bunu bildiği için kahinlere soruyor, gidin bana bu çocuğu bulun getirin ben de ona secde edeyim diyor. kahinler bethlehem'de isa ve ailesini buluyorlar fakat göklerden gelen bir karar vardır ki amaçlarından vazgeçiyorlar. rüyalarında onlara kral herod'un aslında bebeği öldürmek için istediği söylenince hepsi memleketine dönüyor. rüyasında tehlikeyi yusuf da görünce tası tarağı toplayıp mısır'a doğru kaçıveriyorlar. bu sırada kandırıldığını anlayan kral herod, bethlehem ve çevresindeki 2 yaşın altındaki bütün çocukların öldürülmesi emrini veriyor ve büyük bir katliama imza atıyor (çok benzer hikaye musa'nın doğumunda da var).
işte şiirimizdeki şehitlerimiz bu çocuklar. anneleri tarafından elleriyle gömülen, arkalarından ağlanan, asla unutulmayan çocuklar... o anneler, o babalar unutsalardı çocuklarını eğer; şimdi bizler de hatırlamıyor olacaktık. iyi ki unutulmayıp anlatılmışlar ki biz artık biliyoruz.

bu da bruegel'in şiire konu olan bir başka eseri. yukarıda anlattığım hikayede 2 yaşın altındaki çocukları öldürmeye gelen askerlerin resmedildiği tablo. bütün bu yaşanan trajedilere rağmen hayat devam etmiş, insan kendi acısına bile bir süre sonra görmezden gelebilir hale gelebiliyor demek ki.
ayrıca iki tabloyu birbirine bağlarsak (children who did not specially want it to happen the miraculous birth), çocukların katledilmemek için bu kutsal doğumu istemediklerine bile yorabiliriz belki.en nihayetinde kim öldürülmek ister ki, hele de çocukken?
11-13
anyhow in a corner, some untidy spot
where the dogs go on with their doggy life and the torturer's horse
scratches its innocent behind on a tree.
bir de tabii hayvanlar var. insanlar acı çekmiş, üzülmüşler, birileri işkenceye maruz kalmış, onca çocuk öldürülmüş falan umurlarında değil. auden'in betimlediği tabloya dikkat edin, bilerek çok yavan tutuyor. cafcaflı süslü sözcükleri yok, köpeklere kahramanlıklar atfetmemiş, atları allayıp pullamamış. çünkü köpek köpektir, hayatı da köpek gibidir. at da attır, hayatı da at gibidir. massacre of innocents tablosuna tekrar bakalım mesela. şehir meydanında öldürülen bir sürü kanatlı var, sol-orta tarafta yine ölü bir kanatlı tutan asker görüyoruz. onun çaprazında elindeki bütün yemeği yere düşürmüş bir kadın var, belli ki zorbanın biri elindekileri almak istedi ve boğuştular, ya da askerler kadının yiyeceklerini alıp yere attı. kim bilir. insanlar ağlıyor, insanlar saklanıyor, insanlar yalvarıyor, insanlar karşı koyuyor, tablonun her köşesinde farklı bir olay dönerken bir de köpeklere bakın. ortadaki zırhlı atlı grubun sağında 2 köpek var mesela, birbirleriyle oynuyorlar. soldaki evin önündebir köpek var, dünyayla alakası yok. ağaçlara bağlı atlar var, sakin sakin bekliyorlar. hayvanların umrunda değil insanların çektiği acılar. çünkü at, bir attır. köpek de köpektir. çocuk öldürüldü diye bütün dünyanın durup acı çekmesini istiyoruz, bizim acımızla birlikte bütün dünya acımıza ortak olsun istiyoruz belki ama hayat böyle değil, hiçbir zaman da olmayacak.
14-17
ın breughel's icarus, for instance: how everything turns away
quite leisurely from the disaster; the ploughman may
have heard the splash, the forsaken cry,
but for him it was not an important failure
şairimiz ilk kez müzede aylak aylak dolanıp random tablolar önünde durarak beynimize ve sanat bilgimize eziyet etmeden konuşmaya başlıyor, hangi tablodan bahsettiğini açık açık söylüyor. landscape with the fall of icarus yine bir bruegel tablosu, ve ben ikarus'un hikayesini şurada anlattım #802818. o yüzden ikinci stanzayı daha kolay anlatacağım.

tabloya baktığımızda ne görüyoruz? bir köylü toprağını sürüyor, bir gemi okyanusa açılmak üzre körfezden çıkıyor, koyunlar otluyor, sağ altta bir adam balık tutuyor. geminin arkasındaki bir çift beyaz bacağı gördünüz mü peki? ufak bir detay, yakalaması zor belki de, ama bütün bu şiiri yazdıran şey bu iki bacak. ikarus denize düşüp umutsuzca yardım çığlığı attığında köylü adam tarlasını sürmeye, gemi ise denizde yüzmeye devam etmekteydi. köylü adam ikarus'un çiğlığını duyabilirdi. suya düştüğünde çıkan sesi de duyabilirdi, belki de duydu ve hiçbir şey yapmadı. belki o sularda her gün birileri boğuluyordu, belki yüzme bilmiyorsa suda ne işi vardı, o saatte orada ne işi varmış, belki gün ışığında yapması gereken iş o kadar fazlaydı ki artık yorgunluktan kurtaracak enerjisi kalmamıştı, belki de iş yoğunluğundan duymamıştı... bilemeyeceğiz hiçbirini fakat şairin bütün duygularını tıkıştırdığı "but for him it was not an important failure" dizesinden anlıyoruz ki köylü adamın bu umursamazlığına aşırı kızmış. belki auden, bu tabloyu gördüğünde kafasından şunu geçirmiştir: "acaba kaç kişinin ölmesi gerekir 'important failure' olarak kabul edilebilmek için? 1 mi? 10 belki? 100? 100.000? belli bir ölçütü var mı bunun, kaç hayattan sonra değer vermeye başlayacağız? her hayat aynı ölçüde mi değerlidir yoksa bazı hayatlar daha mı değerlidir?" (ne de güzel iç sesimi yedirdim şair mair diye di' mi. eheheh).
17-21
the sun shone
as it had to on the white legs disappearing into the green
water, and the expensive delicate ship that must have seen
something amazing, a boy falling out of the sky,
had somewhere to get to and sailed calmly on.
şiirin sonuna geldik artık. aynı şeyleri tekrar tekrar söylüyoruz ama hayat devam ediyor. köpek, köpekler ne yaparsa onu yapıyor; at, atlar ne yaparsa onu yapıyor; güneş de güneşler ne yaparsa onu yapıyor ve parlıyor. ayrıca burada dikkat ettiyseniz zaman kullanımı değişiyor şairin. "güneş parladı,zaten olması gerektiği gibi, yeşil sularda beyaz bacaklar kaybolurken" ya da "zarif ve pahalı gemi denize açıldı, bir çocuk gökten düşerken, olması gerektiği yerde çok şaşırtıcı bir şey görmesi gerektiği için" gibi cümlelerden bahsediyorum. bir zaman dilimi katıyor işin içine şair artık. tablo statik olmaktan çıkıp canlı bir zaman dilimini gösteren bir kesite dönüşüyor. gemi yüzdükçe gökten bir çocuk düşüyor, bağırıyor, ama tarlasını süren köylüye sesini duyuramıyor. dalgalar kıyıya vuruyor, koyunlar otlamaya devam ediyor, çocuk boğuluyor, gemi uzaklaşıyor.
tabloyla ilgili dikkat çekmek istediğim bir diğer şey de şu: bu tablo da diğerlerinde olduğu gibi detaylarıyla asıl mesajını veren bir tablo. diğerlerinden farkı ise bütün tablonun 2 adet bacak için çizilmiş olması. onun dışında detayların tamamladığı, hatta yön verdiği bir tablo. biz eğer tablonun hikayesini bilmeseydik, ya da ikarus'un düşüşü olarak isimlendirilmeseydi o bacakların ne olduğunu belki de asla anlayamayacaktık. bruegel ve auden'in yaptığı ise bu detaycılığı kullanarak mitolojiye daha farklı açıdan bakmak olabilir mi sizce? hikayede uçmak isteyen ama beceremeyen bir çocuktan bahsediliyor, kabul. tabloda ise bu çocuk neredeyse yok. etrafındaki bölge resmedilmiş. denizler, koyunlar, gemiler... sıradan bir hayatın sıradan bileşenleri. belki de ikarus'un hikayesinde söylediğim gibi "ikarus, korkularımızın (en azından bir kısmının) sezgisel olduğunu ve yeterli cesaretle üstesinden gelinebileceğini temsil eder" demek istemişlerdir. belki de bütün bu şiir, bütün bu tablolar sıradan insanlar, sıradan hayatlar, ve onların kendi yollarından çıkıp o çocuğu kurtarmamasıyla alakalıdır.
tabloya baktığınızda bu yazıyı okumadan önce (tabi eğer okuduysanız) belki güzel ve pahalı bir gemi, huzurlu bir doğa, doğal bir hayat görüyor olacaktınız. artık insanın ikiyüzlülüğünü ve üstüne basa basa söylediğim hayatın her şeye rağmen devam edişini göreceksiniz bence.
peki biz bu şiirden ne ders çıkartabiliriz:
1. insan acısını kendi içinde yaşar, dünya bunu umursamaz.
2. her şeye rağmen hayat devam eder. ağlasak da, zırlasak da, masanın üstüne çıkıp tepinsek de , devam edecek.
3. auden iflah olmaz bir bruegel sapığı. bütün şiiri bir güzel sanatlar müzeisine yazıyorum ayağına kendinden 300 küsür sene önce göçmüş gitmiş bir ressama olan hayranlığını anlatmak için yazmış.
seçim sizin. şiiri buraya ekleyip daha da uzatmak istemiyorum girdiyi ama şuradan okuyabilirsiniz.
p.s bu entry uzun zamandır taşınmayı bekliyordu. taslak radyo programım gereği işleyeceğim konulardan biri (ve entrysi) olacaktı fakat henüz radyo yayını yapmaya başlayamadım. muhtemelen yapmam da artık, hevesim azıcık kaçtı. ben de çeyizimde saklayacağıma size sunayım istedim.
başlıktan da anlaşılabileceği gibi anlatıcımız bu şiiri bir güzel sanatlar müzesi hakkında yazmış-- böyle düşündünüz değil mi. bence değil, çünküüü spoilers :

evet aslında ilk bakışta bir güzel sanatlar müzesi hakkında yazılmış olmasına dair bir sürü ipucu var, ki bu herhangi bir müze için değil. özellikle bir müze için konuşmamız gerekir bu konuda fakat hangisi söylemiyorum. bilene kahve sözü *. birazdan dize dize şiiri incelediğimizde bahsi geçen 3 eserin üçü de aynı müzede ve bir güzel sanatlar müzesi. hazırsanız başlıyoruz-- bu arada dizelerin motamot türkçesini çevirmek yerine tefsirini yapmayı tercih edeceğim.
1-2
about suffering they were never wrong,
the old masters: how well they understood
old masters olarak bahsettiği kişiler hür duvar ustaları değiller. bu şiir 1938-39 yılları civarında yazılmış. bahsettiği "usta"lar da çok çok önce yaşamış olan ressamlar. bir tanesi pieter bruegel (baba olan. oğlu da var bunun aynı isimde). "nerde o eski bayramlar" edasıyla eski usta ressamların yaptığı resimlere bir hayıf, bir özlem var bu dizelerde. onların ıstırabı ne kadar doğru kavradıklarını ve ustalıkla resmettiklerini anlatıyor.
2-3
how well they understood
its human position
eski usta ressamlar o kadar iyi anlamışlar ki ıstırabın insansı formunu-- öyle ki bütün insanlar için evrensel bir şeydir. herkes acı çeker.
3-4
how it takes place
while someone else is eating or opening a window or just walking dully along
şairin baktığı tablolara geleceğiz yavaş yavaş ama hepsinin ortak özelliği, bir noktada bir acı bir ıstırap varken başka yerlerde günlük yaşantının devam ettiğinin görülmesidir. dizelerde de böyle diyor, "biri yerken ya da pencereyi açarken ya da öyle boş boş yürürken bir yerlerde ıstırap kendine yer bulur". insan ister ki kendi acısına başkaları da ortak olsun, destek görsün, birileri ona moral versin. bunun yerine şunu fark eder ki aslında kendi hayatı ve kendi acısı büyük resim yanında çok küçük bir parça. aynı zamanda şiirin serbest şiir olmasıyla da bağlantı kurarsak bütün bu ıstırabın bu hayat gailesinde kendine yer bulması, bir insanın acı çekerken diğerlerinin bunu hiç umursamayıp hayatına devam etmesi, yemek yemesi ya da pencereyi açması gibi karman çormanlığın içine cuk diye oturması aslında perfectly imperfect. auden bu dizeleri (ya da bu dizelere bahis tabloları) bilerek seçmiş olabilir. yemek yemek ya da pencereyi açmak şart mı bir şiir yazmak için? çok sıradan işler değil mi bunlar, tıpkı bizim her gün yaptığımız işler gibi. sabah uyan, dişini fırçala, ayakkabı bağcıklarını bağla, evden çıkmadan "hadi oğlum ev sana emanet" diye kediye ev emanet et... alt komşun bu arada ne yapıyordu, bakkal dükkanı açtı mı, şadiye teyzenin hollanda'dan oğlu gelmiş diyolar... nasıl ki senin yaptığın şeyin onlar için önemi yoksa onların yaptıklarının da senin için önemi yok. günlük işlerimizi nasıl ki umursamıyorsak başkalarının acısını da umursamıyoruz, ve günlük işlerimiz nasıl ki ufacık tefecik şeyler fakat hayatın bir parçasıysa acı çekmek ve ıstırap da ufacık tefecik fakat hayatın bir parçası. gerçekten perfectly imperfect.
bu dizelerle birlikte aslında pieter bruegel'in the census at bethlehem tablosuna bakmaya başlıyoruz.

hakkında güzel bir inceleme şeyisi şurada var. hem çeşitli yerlere kayıpsız zum yaparak detaycılığın ne kadar güzel işlendiğini göstermiş site, hem de bu detayların ne anlamlara geldiğini falan... dergi gibi, bi göz gezdirin derim.
5-8
how, when the aged are reverently, passionately waiting
for the miraculous birth, there always must be
children who did not specially want it to happen, skating
on a pond at the edge of the wood:
tablonun sol tarafına bakın. bir ev, evin önünde bir kalabalık var. tablonun adından da anlaşılacağı üzre bir nüfus sayımı var burada (census nüfus sayımı demek). luka'ya göre augustus caesar bütün vatandaşların sayılmasını ister, sayılsınlar ve kaydedilsinler ki vergilendirilebilsinler. yusuf da kral davut'un soyundan olduğu için bethlehem'e gelir (günümüz adıyla beytüllahim). hanesinde meryem de olduğu için onu da alır (gebe kadın, evde tek mi bıraksaydı hem. alla alla). tabloda eşek sırtında bir kadın ve elinde testeresi kolunda sepetiyle sarı şapkalı bir adam görmekteyiz. işte bunlar meryem ve yusuf'un ta kendileri. nüfus sayımına gidiyorlar, kaydedilecekler ve vergilerini ödeyip akıllı uslu birer vatandaş olacaklar. kral soyundan da gelseler şımarıklık yapmayacaklar luke 2:1-5
bu tabloda yanlış olan bir şey var. dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama vergi toplanan evin üzerinde habsburg'un çift başlı kartalı var.

habsburg hanedanlığı 1400lü yıllardan başlayan ve 1800lere uzanan bir süreci kapsıyorken isa'nın doğumu ise 6-4 m.ö gibi bir şey kaynak. arada 1400 yıl fark var, mimari desen zaten ayrı. velhasıl, ressamımız uzay-zamanı bükerek her şeyi birbirine birleştirmiş*.
size tabloda olmayan bir olayı spoiler veriyor şairimiz bu arada: meryem bethlehem'e vardıklarında doğuracak. spoiler'ı biraz da ben genişleteyim. meryem doğum yaptıktan sonra bebeği çaputlara sarıp yalağa bırakır, bu sırada komşu köylerden birine bir melek iniverir. der ki "kral davut'un şehri bethlehem'de bir çocuk dünyaya geldi, müjdeler olsun ki bu çocuk sizin kurtarıcınızdır. kumaşlara sarılmış halde bulacaksınız", çiftçiler de "aa valla mı lan, dur bi gidip görelim, yılın bu mevsiminde çok fazla peygamber yapmıyo sonuçta buralar" deyip yola düşüyor ve gerçekten de doğum yapmış bir kadın ve çaputlara kumaşlara sarılmış oğlunu görüyorlar. işte bu çiftçiler kurtarıcılarının gelişine, tanrının onları görüp duymasına ve birilerini yollamasına çok seviniyor. şiirimizdeki "when the aged are reverently, passionately waiting for the miraculous birth" kısmı tam olarak bunu anlatmakta aslında. yaşlılar sabırla ve sükunetle mucize doğumu bekliyordu.
fakat bu sırada neler oluyor, herkes için dünya aynı mı? ilk dizeleri hatırlayın, nelerden bahsetmiştik biz? herkesin hayat gailesi farklıydı, kimse kimsenin umrunda değildi, di mi? tabloya şimdi geri dönelim. meryem at sırtında, karnı burnunda bir gebe, önünde yusuf, şehir dışından yeni gelmişler. ne bir siz kimsiniz diye soran var, ne buyur eden su veren. herkes vergisini ödemenin derdine düşmüş. parası olan parayla ödüyor, olmayan malıyla mülküyle. bakınız, bir sürü insan sırtında küfe dolusu buğdayla soldan soldan geliyor, kimi çoktan buğdayını getirmiş yığmış, birileri çuval taşıyor sırtında, biri domuzu boğazlıyor, kadının biri de " sucuk yaparım bundan, ziyan olmasın" diye domuzun akacak kanının altına kepçe tutuyor. bir de çocuklar var bu tabloda, ağacın yanındaki gölcükte kayan çocuklar... herkes kendi dünyasında, kimse kimsenin umrunda değil bir yaşam tarzları var. şairin anlatmak istediği şey bu.
9-10
they never forgot
that even the dreadful martyrdom must run its course
konu bir anda değişiyor gibi geliyor ama aslında öyle de değil. birilerinin hatırlayacağını, o tüyler ürpertici katliamı, ve katliamın geride bıraktığı şehitleri de hatırlayacağını, ama hayatın buna rağmen akıp gideceğini söylüyor şair burada. kimler hatırlayacak, muhtemelen yine yaşlılar (unutmadılar ki nesilden nesile aktarıldı bu bilgiler, ve eski ustalar da bunların tablolarını yapabildiler). kimler hatırlanacak (şehitler kim), işte burası trajik ama şehitlerimiz çocuklar. o dönemin kralı herod yahudilerin kralı, akın akın gelen ziyaretçiler diyorlar ki "kralım, mesih doğdu yıldızını gördük. sen biliyor musun ki bu mesih kim?". kral diyor ki bilmiyorum, fakat efsaneyi kendisi de biliyor. bir yahudi çıkacak, kral olacak, kendi hükümdarlığına son verecek. bunu bildiği için kahinlere soruyor, gidin bana bu çocuğu bulun getirin ben de ona secde edeyim diyor. kahinler bethlehem'de isa ve ailesini buluyorlar fakat göklerden gelen bir karar vardır ki amaçlarından vazgeçiyorlar. rüyalarında onlara kral herod'un aslında bebeği öldürmek için istediği söylenince hepsi memleketine dönüyor. rüyasında tehlikeyi yusuf da görünce tası tarağı toplayıp mısır'a doğru kaçıveriyorlar. bu sırada kandırıldığını anlayan kral herod, bethlehem ve çevresindeki 2 yaşın altındaki bütün çocukların öldürülmesi emrini veriyor ve büyük bir katliama imza atıyor (çok benzer hikaye musa'nın doğumunda da var).
işte şiirimizdeki şehitlerimiz bu çocuklar. anneleri tarafından elleriyle gömülen, arkalarından ağlanan, asla unutulmayan çocuklar... o anneler, o babalar unutsalardı çocuklarını eğer; şimdi bizler de hatırlamıyor olacaktık. iyi ki unutulmayıp anlatılmışlar ki biz artık biliyoruz.

bu da bruegel'in şiire konu olan bir başka eseri. yukarıda anlattığım hikayede 2 yaşın altındaki çocukları öldürmeye gelen askerlerin resmedildiği tablo. bütün bu yaşanan trajedilere rağmen hayat devam etmiş, insan kendi acısına bile bir süre sonra görmezden gelebilir hale gelebiliyor demek ki.
ayrıca iki tabloyu birbirine bağlarsak (children who did not specially want it to happen the miraculous birth), çocukların katledilmemek için bu kutsal doğumu istemediklerine bile yorabiliriz belki.en nihayetinde kim öldürülmek ister ki, hele de çocukken?
11-13
anyhow in a corner, some untidy spot
where the dogs go on with their doggy life and the torturer's horse
scratches its innocent behind on a tree.
bir de tabii hayvanlar var. insanlar acı çekmiş, üzülmüşler, birileri işkenceye maruz kalmış, onca çocuk öldürülmüş falan umurlarında değil. auden'in betimlediği tabloya dikkat edin, bilerek çok yavan tutuyor. cafcaflı süslü sözcükleri yok, köpeklere kahramanlıklar atfetmemiş, atları allayıp pullamamış. çünkü köpek köpektir, hayatı da köpek gibidir. at da attır, hayatı da at gibidir. massacre of innocents tablosuna tekrar bakalım mesela. şehir meydanında öldürülen bir sürü kanatlı var, sol-orta tarafta yine ölü bir kanatlı tutan asker görüyoruz. onun çaprazında elindeki bütün yemeği yere düşürmüş bir kadın var, belli ki zorbanın biri elindekileri almak istedi ve boğuştular, ya da askerler kadının yiyeceklerini alıp yere attı. kim bilir. insanlar ağlıyor, insanlar saklanıyor, insanlar yalvarıyor, insanlar karşı koyuyor, tablonun her köşesinde farklı bir olay dönerken bir de köpeklere bakın. ortadaki zırhlı atlı grubun sağında 2 köpek var mesela, birbirleriyle oynuyorlar. soldaki evin önündebir köpek var, dünyayla alakası yok. ağaçlara bağlı atlar var, sakin sakin bekliyorlar. hayvanların umrunda değil insanların çektiği acılar. çünkü at, bir attır. köpek de köpektir. çocuk öldürüldü diye bütün dünyanın durup acı çekmesini istiyoruz, bizim acımızla birlikte bütün dünya acımıza ortak olsun istiyoruz belki ama hayat böyle değil, hiçbir zaman da olmayacak.
14-17
ın breughel's icarus, for instance: how everything turns away
quite leisurely from the disaster; the ploughman may
have heard the splash, the forsaken cry,
but for him it was not an important failure
şairimiz ilk kez müzede aylak aylak dolanıp random tablolar önünde durarak beynimize ve sanat bilgimize eziyet etmeden konuşmaya başlıyor, hangi tablodan bahsettiğini açık açık söylüyor. landscape with the fall of icarus yine bir bruegel tablosu, ve ben ikarus'un hikayesini şurada anlattım #802818. o yüzden ikinci stanzayı daha kolay anlatacağım.

tabloya baktığımızda ne görüyoruz? bir köylü toprağını sürüyor, bir gemi okyanusa açılmak üzre körfezden çıkıyor, koyunlar otluyor, sağ altta bir adam balık tutuyor. geminin arkasındaki bir çift beyaz bacağı gördünüz mü peki? ufak bir detay, yakalaması zor belki de, ama bütün bu şiiri yazdıran şey bu iki bacak. ikarus denize düşüp umutsuzca yardım çığlığı attığında köylü adam tarlasını sürmeye, gemi ise denizde yüzmeye devam etmekteydi. köylü adam ikarus'un çiğlığını duyabilirdi. suya düştüğünde çıkan sesi de duyabilirdi, belki de duydu ve hiçbir şey yapmadı. belki o sularda her gün birileri boğuluyordu, belki yüzme bilmiyorsa suda ne işi vardı, o saatte orada ne işi varmış, belki gün ışığında yapması gereken iş o kadar fazlaydı ki artık yorgunluktan kurtaracak enerjisi kalmamıştı, belki de iş yoğunluğundan duymamıştı... bilemeyeceğiz hiçbirini fakat şairin bütün duygularını tıkıştırdığı "but for him it was not an important failure" dizesinden anlıyoruz ki köylü adamın bu umursamazlığına aşırı kızmış. belki auden, bu tabloyu gördüğünde kafasından şunu geçirmiştir: "acaba kaç kişinin ölmesi gerekir 'important failure' olarak kabul edilebilmek için? 1 mi? 10 belki? 100? 100.000? belli bir ölçütü var mı bunun, kaç hayattan sonra değer vermeye başlayacağız? her hayat aynı ölçüde mi değerlidir yoksa bazı hayatlar daha mı değerlidir?" (ne de güzel iç sesimi yedirdim şair mair diye di' mi. eheheh).
17-21
the sun shone
as it had to on the white legs disappearing into the green
water, and the expensive delicate ship that must have seen
something amazing, a boy falling out of the sky,
had somewhere to get to and sailed calmly on.
şiirin sonuna geldik artık. aynı şeyleri tekrar tekrar söylüyoruz ama hayat devam ediyor. köpek, köpekler ne yaparsa onu yapıyor; at, atlar ne yaparsa onu yapıyor; güneş de güneşler ne yaparsa onu yapıyor ve parlıyor. ayrıca burada dikkat ettiyseniz zaman kullanımı değişiyor şairin. "güneş parladı,zaten olması gerektiği gibi, yeşil sularda beyaz bacaklar kaybolurken" ya da "zarif ve pahalı gemi denize açıldı, bir çocuk gökten düşerken, olması gerektiği yerde çok şaşırtıcı bir şey görmesi gerektiği için" gibi cümlelerden bahsediyorum. bir zaman dilimi katıyor işin içine şair artık. tablo statik olmaktan çıkıp canlı bir zaman dilimini gösteren bir kesite dönüşüyor. gemi yüzdükçe gökten bir çocuk düşüyor, bağırıyor, ama tarlasını süren köylüye sesini duyuramıyor. dalgalar kıyıya vuruyor, koyunlar otlamaya devam ediyor, çocuk boğuluyor, gemi uzaklaşıyor.
tabloyla ilgili dikkat çekmek istediğim bir diğer şey de şu: bu tablo da diğerlerinde olduğu gibi detaylarıyla asıl mesajını veren bir tablo. diğerlerinden farkı ise bütün tablonun 2 adet bacak için çizilmiş olması. onun dışında detayların tamamladığı, hatta yön verdiği bir tablo. biz eğer tablonun hikayesini bilmeseydik, ya da ikarus'un düşüşü olarak isimlendirilmeseydi o bacakların ne olduğunu belki de asla anlayamayacaktık. bruegel ve auden'in yaptığı ise bu detaycılığı kullanarak mitolojiye daha farklı açıdan bakmak olabilir mi sizce? hikayede uçmak isteyen ama beceremeyen bir çocuktan bahsediliyor, kabul. tabloda ise bu çocuk neredeyse yok. etrafındaki bölge resmedilmiş. denizler, koyunlar, gemiler... sıradan bir hayatın sıradan bileşenleri. belki de ikarus'un hikayesinde söylediğim gibi "ikarus, korkularımızın (en azından bir kısmının) sezgisel olduğunu ve yeterli cesaretle üstesinden gelinebileceğini temsil eder" demek istemişlerdir. belki de bütün bu şiir, bütün bu tablolar sıradan insanlar, sıradan hayatlar, ve onların kendi yollarından çıkıp o çocuğu kurtarmamasıyla alakalıdır.
tabloya baktığınızda bu yazıyı okumadan önce (tabi eğer okuduysanız) belki güzel ve pahalı bir gemi, huzurlu bir doğa, doğal bir hayat görüyor olacaktınız. artık insanın ikiyüzlülüğünü ve üstüne basa basa söylediğim hayatın her şeye rağmen devam edişini göreceksiniz bence.
peki biz bu şiirden ne ders çıkartabiliriz:
1. insan acısını kendi içinde yaşar, dünya bunu umursamaz.
2. her şeye rağmen hayat devam eder. ağlasak da, zırlasak da, masanın üstüne çıkıp tepinsek de , devam edecek.
3. auden iflah olmaz bir bruegel sapığı. bütün şiiri bir güzel sanatlar müzeisine yazıyorum ayağına kendinden 300 küsür sene önce göçmüş gitmiş bir ressama olan hayranlığını anlatmak için yazmış.
seçim sizin. şiiri buraya ekleyip daha da uzatmak istemiyorum girdiyi ama şuradan okuyabilirsiniz.
p.s bu entry uzun zamandır taşınmayı bekliyordu. taslak radyo programım gereği işleyeceğim konulardan biri (ve entrysi) olacaktı fakat henüz radyo yayını yapmaya başlayamadım. muhtemelen yapmam da artık, hevesim azıcık kaçtı. ben de çeyizimde saklayacağıma size sunayım istedim.
devamını gör...
ahmed arif'in dizeleri
''seviyorsun mümkün
aranızda kurşun
yasak bölge var
sen genç
sevdan ölünecek kadar güzel
kanunu yapanlar ihtiyar.''
''ve bir mavi şarap gözlerindeki
musiki gölgelerinde yorgun
sen hep öylesine güzel sevdalım
ben sana alahsızcasına vurgun''
''ve güneş yasak
duvarlar vardır
ve korkunçtur yalnızlığı ranzaların
sen yatağında yanüstü düşmüşsün
dudaklarında dost cıgaran
kaysılar belki bu gece çiçek açacaktır
çalmış kışlaların yat boruları
kalmışsın en güzel kavgaların haricinde
kalbin, zonguldak'ta çökmüş bir kuyu
kafan, sokak çarpışmasıdır çin'de''
devamını gör...
27 mart 2021 normal sözlük'ün çökmesi
arada değerli yazarlarımız hava alsınlar mola versinler diye fişini çekiyorum. fena olmuyor değil mi? kıymetini anlıyoruz göz nurumuzun.
şaka bi yana servis sağlayıcımız arada ufak şakalar yapıyor böyle. korkulacak bir şey yok.
şaka bi yana servis sağlayıcımız arada ufak şakalar yapıyor böyle. korkulacak bir şey yok.
devamını gör...
normal sözlük'ün daha kalabalık olması gerekliliği
o kalabalık başka sözlükte.. görüyoruz ki hali içler acısı.. hale.. jale.. tüm mahalle olacağına.. biz bize böyle pek bir guzeliz..
devamını gör...

