asil nadir
kktc'nin en zengin adamı, cem uzan'dan önce "avrupa'ya kazık atmış" medarı iftiharımız, özal'ın prensi, ersin tatar'ın eski patronu, ayşegül tecimer'in eski eşi vs vs.
1941'de o yıllarda ingiltere kolonisi olan kıbrıs'ta, lefke şehrinde doğar. babası ingiliz dominyonunda polis olarak çalışırken ayrılıp bir şirkette çevirmenlik yapmaktadır. daha sonra magosa'ya taşınır ve maraş'ta ticari atılımlara girerler (önce hediyelik eşya dükkanı açar, sonra otobüs işine girer falan), yani küçük asil'in hayatı belli bir refah içinde geçer. ilk ve orta eğitimini mağusa'da tamamladıktan sonra istanbul üniversitesi iktisat fakültesi'ne kaydolur. burada okuduğu yıllarda, ülkesinde eoka terörü azmış ve kıbrıslı türkler sürekli ezilmektedir. bu sırada nadir ailesi de ingiltere'ye göç etmeye karar verir. asil de londra'ya gelerek tekstil işine girmiş olan ailesine destek olur, aile şirketinin başına geçer. wearwell markasını satın alan asil aile şirketini bu marka altında sürdürerek hızla büyütür, derken 1974'te türk askerinin adaya çıkması üzerine kıbrıs'a dönerek adada yatırımlarına devam eder, kurtlar vadisi'nde mehmet karahanlı'dan bildiğimiz narenciye kabzımallığını da yıllardır içinde oldukları tekstil sektörüne eklerler. 1979'da batık polly peck şirketini satın alan asil nadir, artık ingiltere'nin en zengin adamlarından biri olarak görülmekte ve kktc'nin başlıca sponsoru kabul edilmektedir.
1980'lerde türkiye'de "globalisation" denince akla hemen adı gelen (eti değil ehehehehe) turgut özal'ın teşvikleriyle türkiye'ye ye de gelen asil nadir, manisa'da vestel fabrikasını kurar. ingiliz ferguson ve japon akai elektronik firmalarının televizyonlarını, vhs oynatıcılarını monte edip türkiye pazarına sürer. 90'ları hatırlayanların gayet iyi bildiği vhs oynatıcıyı çoğu eve (daha doğrusu girdiği çoğu eve, çünkü bir bizde vardı) sokan vestel'dir. ayrıca pizza hut'ı da türkiye'ye getirir, derken özal'ın tavsiyeleriyle anap'lı medya oluşturmak üzere medyaya girer. önce haldun simavi'nin günaydın gazetesini satın alır, sonra güneş gazetesini, derken gelişim yayınlarını (ki nokta ve limon(u: leman) dergilerini barındırıyordu)... hürriyet gazetesine de talip olduğu duyulur ama erol simavi ile anlaşamaz. erol simavi, özal'ın gözünün önünde "gel sana satayım gazeteyi, turgut beye de komisyonu veririz" diye asil nadir'e meydan okur hatta. hürriyet'i alamaz ya, bu daha nedir ki?
1980'lerin sonunda nadir imparatorluğu çatırdamaya başlar. polly peck şirketi iflas eder, ardından şirketlerin finansmanını zimmetine geçirmek, hileli iflas gibi kalemlerden dolayı ingiltere'de tutuklanır. birleşik krallık başta birçok ülkedeki yatırımlarını (türkiye dahil) yok pahasına elden çıkaran veya el konan nadir küçülerek sadece kktc'deki yatırımlarına kapanır. 2010'da tekrar londra mahkemelerine gider, bu sefer 10 yıl hapse mahkum edilir, altı yıl yattıktan sonra türkiye'ye iade edilir. halen kktc'de yaşıyor ve havacılık sektöründe faaliyet gösteriyor...
aniden iflas etmesinin nedenini de "1989'da amerikalılar denktaş'ın yerine beni başkan yapmak istediler, kabul etmedim" diye açıklamışlığı vardır (bu konuda sabahattin önkibar da "imamlar ve haramiler medyası" adlı kitabında benzeri şeyler söyler). bu girdide linklerdeki haberlerin yanı sıra asil nadir'in annesi safiye nadir hakkındaki şu linkten de faydalandık.
1941'de o yıllarda ingiltere kolonisi olan kıbrıs'ta, lefke şehrinde doğar. babası ingiliz dominyonunda polis olarak çalışırken ayrılıp bir şirkette çevirmenlik yapmaktadır. daha sonra magosa'ya taşınır ve maraş'ta ticari atılımlara girerler (önce hediyelik eşya dükkanı açar, sonra otobüs işine girer falan), yani küçük asil'in hayatı belli bir refah içinde geçer. ilk ve orta eğitimini mağusa'da tamamladıktan sonra istanbul üniversitesi iktisat fakültesi'ne kaydolur. burada okuduğu yıllarda, ülkesinde eoka terörü azmış ve kıbrıslı türkler sürekli ezilmektedir. bu sırada nadir ailesi de ingiltere'ye göç etmeye karar verir. asil de londra'ya gelerek tekstil işine girmiş olan ailesine destek olur, aile şirketinin başına geçer. wearwell markasını satın alan asil aile şirketini bu marka altında sürdürerek hızla büyütür, derken 1974'te türk askerinin adaya çıkması üzerine kıbrıs'a dönerek adada yatırımlarına devam eder, kurtlar vadisi'nde mehmet karahanlı'dan bildiğimiz narenciye kabzımallığını da yıllardır içinde oldukları tekstil sektörüne eklerler. 1979'da batık polly peck şirketini satın alan asil nadir, artık ingiltere'nin en zengin adamlarından biri olarak görülmekte ve kktc'nin başlıca sponsoru kabul edilmektedir.
1980'lerde türkiye'de "globalisation" denince akla hemen adı gelen (eti değil ehehehehe) turgut özal'ın teşvikleriyle türkiye'ye ye de gelen asil nadir, manisa'da vestel fabrikasını kurar. ingiliz ferguson ve japon akai elektronik firmalarının televizyonlarını, vhs oynatıcılarını monte edip türkiye pazarına sürer. 90'ları hatırlayanların gayet iyi bildiği vhs oynatıcıyı çoğu eve (daha doğrusu girdiği çoğu eve, çünkü bir bizde vardı) sokan vestel'dir. ayrıca pizza hut'ı da türkiye'ye getirir, derken özal'ın tavsiyeleriyle anap'lı medya oluşturmak üzere medyaya girer. önce haldun simavi'nin günaydın gazetesini satın alır, sonra güneş gazetesini, derken gelişim yayınlarını (ki nokta ve limon(u: leman) dergilerini barındırıyordu)... hürriyet gazetesine de talip olduğu duyulur ama erol simavi ile anlaşamaz. erol simavi, özal'ın gözünün önünde "gel sana satayım gazeteyi, turgut beye de komisyonu veririz" diye asil nadir'e meydan okur hatta. hürriyet'i alamaz ya, bu daha nedir ki?
1980'lerin sonunda nadir imparatorluğu çatırdamaya başlar. polly peck şirketi iflas eder, ardından şirketlerin finansmanını zimmetine geçirmek, hileli iflas gibi kalemlerden dolayı ingiltere'de tutuklanır. birleşik krallık başta birçok ülkedeki yatırımlarını (türkiye dahil) yok pahasına elden çıkaran veya el konan nadir küçülerek sadece kktc'deki yatırımlarına kapanır. 2010'da tekrar londra mahkemelerine gider, bu sefer 10 yıl hapse mahkum edilir, altı yıl yattıktan sonra türkiye'ye iade edilir. halen kktc'de yaşıyor ve havacılık sektöründe faaliyet gösteriyor...
aniden iflas etmesinin nedenini de "1989'da amerikalılar denktaş'ın yerine beni başkan yapmak istediler, kabul etmedim" diye açıklamışlığı vardır (bu konuda sabahattin önkibar da "imamlar ve haramiler medyası" adlı kitabında benzeri şeyler söyler). bu girdide linklerdeki haberlerin yanı sıra asil nadir'in annesi safiye nadir hakkındaki şu linkten de faydalandık.
devamını gör...
kamyon arkası sözleri
kalbinde yer yoksa güzelim fark etmez ben ayakta da giderim.
devamını gör...
regl olayının çok abartılması
kadınları geçtim de sözlük ortamında abartılmasa yeter diyorum.
devamını gör...
seni seviyorum diyemeyen erkekler
"seni seviyorum." bu iki cümle yazıldığı kadar kolay söylenmez. söylenmediği zaman sevginin olmadığını mı düşünüyorsunuz? öyle bir şey yok ki. bazı kişiler söyleyemez, onları da öyle kabul edelim. her şey söylemek değildir. seni seviyorum, demeyen sevgilimiz, benim canım çikolata çekti, dediğiniz zaman 1 saat içinde o çikolatayı getiriyorsa ve sizin mutluluğunuzdan mutlu oluyorsa bu sevmediği anlamına mı geliyor? bence söylemek yerine "senin için yaptım, sen seversin diye..." eylemlerini yaptığımız zaman zaten yüreğinde hisseder ve hissetmek her şeyden bin kat daha önemlidir. gözlerinden, sarılışından, verdiği değerden de bir kişinin sizi sevdiğini anlarsınız ve bunlar söylemenin etkisinin yanında çok daha güzeldir.
devamını gör...
kendimizde değişik bulduğumuz bazı durumlar
evin içinde dur yere "papucumun satanistiii!" diye bağırıyorum.
devamını gör...
sabah evden çıkarken gelen bir şey unutmuşum hissi
ben de tam tersi mutlu uyandığım ve zamanımı iyi kullandığım evden erken çıktığım günlerde bir şeyi unuttum hissi oluyor. artık gerginlik ve telaş ile yaşamaya nasıl alıştıysa bünyem...
bir donem sık sık yaşıyordum ki defalarca apartmandan çıkıp köşeyi donmus olmama rağmen geri dönüp evi kontrol etmiştim.
bu konuda biraz araştırma yapınca çevresi tarafından sürekli uyarı alan kontrol odaklı insanlarla yaşayanlarda daha sık yaşanan bir durummus. kendine güven duyma ile ilgili yani. bir başka kaynakta b12 eksikliği ve unutkanlikla ilgili başka durumların bu hissi desteklediğini söylüyordu.
bunu yaşamamak için bir kaç gün uyandigimdan itibaren her işimi dikkatle yapıp her aşamanın sonrasında yüksek sesle tekrarladım. örneğin; çayın altını kapattim. ütünün fişini çektim vb. bir kaç gün sonra yüksek sesle konuşmasam bile evden çıkmadan önce bir kez evin odalarını gezip emin olunca dışarı çıktığımda "acaba ??" diye sorsam da kendimi geri dönmemek konusunda ikna etmek daha kolay oluyordu.
vesvese şeytan tarafından insana musallat olan bir durummuş.
ayetel kürsi, nas ve felak sürelerini okumak da kabin sakinlesmesine yardımcı oluyor.
enes b. mâlik tarafından rivâyet edilen bir hadiste hz. peygamber şöyle buyurmuştur: "evinden çıkarken ,şu duâyı okuyan kişiye bu duâ kâfidir. o adam muhafaza altına alınır. şeytan da o adamdan uzaklaşıp bir kenara çekilir. o duâ: bismillâhi tevekeltü alallâhi lâ havle velâ kuvvete illâ billâh'tır" (tirmizi, daavât, 34)
kaynak: www.sorularlaislamiyet.com
bir donem sık sık yaşıyordum ki defalarca apartmandan çıkıp köşeyi donmus olmama rağmen geri dönüp evi kontrol etmiştim.
bu konuda biraz araştırma yapınca çevresi tarafından sürekli uyarı alan kontrol odaklı insanlarla yaşayanlarda daha sık yaşanan bir durummus. kendine güven duyma ile ilgili yani. bir başka kaynakta b12 eksikliği ve unutkanlikla ilgili başka durumların bu hissi desteklediğini söylüyordu.
bunu yaşamamak için bir kaç gün uyandigimdan itibaren her işimi dikkatle yapıp her aşamanın sonrasında yüksek sesle tekrarladım. örneğin; çayın altını kapattim. ütünün fişini çektim vb. bir kaç gün sonra yüksek sesle konuşmasam bile evden çıkmadan önce bir kez evin odalarını gezip emin olunca dışarı çıktığımda "acaba ??" diye sorsam da kendimi geri dönmemek konusunda ikna etmek daha kolay oluyordu.
vesvese şeytan tarafından insana musallat olan bir durummuş.
ayetel kürsi, nas ve felak sürelerini okumak da kabin sakinlesmesine yardımcı oluyor.
enes b. mâlik tarafından rivâyet edilen bir hadiste hz. peygamber şöyle buyurmuştur: "evinden çıkarken ,şu duâyı okuyan kişiye bu duâ kâfidir. o adam muhafaza altına alınır. şeytan da o adamdan uzaklaşıp bir kenara çekilir. o duâ: bismillâhi tevekeltü alallâhi lâ havle velâ kuvvete illâ billâh'tır" (tirmizi, daavât, 34)
kaynak: www.sorularlaislamiyet.com
devamını gör...
yaptığınız illegal işler
duvara spreyle yazı yazmıştım. bir ara iddia oynamayı da düşünüyorum. annemden gizli ayakkabıyla içeri de girdiğim oldu bir kaç kez. bu kadar.
devamını gör...
geceye ilginç bir bilgi bırak
amerika'daki alkol yasağının uygulandığı dönemde (prohibition era) amerikan hükümeti insanların yasağa riayet etmemesi sonucu alkol kaçakçılığı yapılan içkilere zehir katmaya karar verdi ve 1933 yılında bu yasağın kaldırılmasıyla toplamda 10.000 kişi izlenen bu uygulamadan ötürü hayatını kaybetti.
detaylı bilgi
detaylı bilgi
devamını gör...
bilardo
çuha kaplı dikdörtgen bir masa üzerinde, isteka ve toplarla oynanan oyun.
dünya çapında turnuvaları düzenlenen bir spor bilardo. izlemesi de oynaması kadar keyifli ama izledikçe "olsa da oynasam" diye yerinde duramamak var işin ucunda.
amerikan ve üç top olmak üzere başlıca iki türü var ama bunlar da kendi içlerinde çeşitli farklı isim ve şekillerde oynanıyor. amerikan genel olarak çoğu kişinin oynadığı, üzerinde sayıları yazan 15 topla ve delikli masayla oynanan versiyonu. toplar çizgili ve düz olmak üzere iki çeşit. rakiplerden biri düzü, diğeri çizgilileri seçer ve kendisine ait olanları sırasıyla deliklere sokmaya çalışır. en son 8 numaralı siyah top atılır.
üç top ise insanlara, amerikan'a kıyasla biraz daha zor gelebilen tür. bunda sadece 3 tane top var ve masada delik yok. amaç, topun birinin, diğer ikisine çarptırılması. tabi epey hesap kitap gerektiren durumlar var ve bana göre daha zevkli diğerine kıyasla.
9 topla, 4 topla oynanan çok farklı versiyonlar da var, dediğim gibi.
***
bir zamanlar her gün oynardım. ablam öğretmişti bana üç topu. ben de kuzenime öğretmiştim. kendi aramızda turnuvalar bile yapardık salonda. en çok duyduğumuz cümle de "kızlar 3 top oynar mıymış?" cümlesiydi ama bunu söyleyip yenilenlerin suratını görmek müthiş bir duyguydu.
keşke eski ortamımız olsa da yine oynasak...
dünya çapında turnuvaları düzenlenen bir spor bilardo. izlemesi de oynaması kadar keyifli ama izledikçe "olsa da oynasam" diye yerinde duramamak var işin ucunda.
amerikan ve üç top olmak üzere başlıca iki türü var ama bunlar da kendi içlerinde çeşitli farklı isim ve şekillerde oynanıyor. amerikan genel olarak çoğu kişinin oynadığı, üzerinde sayıları yazan 15 topla ve delikli masayla oynanan versiyonu. toplar çizgili ve düz olmak üzere iki çeşit. rakiplerden biri düzü, diğeri çizgilileri seçer ve kendisine ait olanları sırasıyla deliklere sokmaya çalışır. en son 8 numaralı siyah top atılır.
üç top ise insanlara, amerikan'a kıyasla biraz daha zor gelebilen tür. bunda sadece 3 tane top var ve masada delik yok. amaç, topun birinin, diğer ikisine çarptırılması. tabi epey hesap kitap gerektiren durumlar var ve bana göre daha zevkli diğerine kıyasla.
9 topla, 4 topla oynanan çok farklı versiyonlar da var, dediğim gibi.
***
bir zamanlar her gün oynardım. ablam öğretmişti bana üç topu. ben de kuzenime öğretmiştim. kendi aramızda turnuvalar bile yapardık salonda. en çok duyduğumuz cümle de "kızlar 3 top oynar mıymış?" cümlesiydi ama bunu söyleyip yenilenlerin suratını görmek müthiş bir duyguydu.
keşke eski ortamımız olsa da yine oynasak...
devamını gör...
yök'ün etik dışı ödev ve tez yazanlara kamu davası açması
yerinde bir karar ama yetmez. sahte tezlerle üniversitede ders veren hocaları da ortaya çıkarsınlar. profesör olanların unvanını ellerinden alsınlar. fen bilimlerini bilmiyorum ama sosyal bilimler alanında özgün tezler yok zaten.
devamını gör...
cem yılmaz
twitter’da aptala anlatır gibi açıklama yapan oyuncudur.
adam açmış viskisini numune elemanlara derdini anlatmaya çalışıyor.
üzme cem abi kendini boşver uğraşma duvara anlatıyorsun tepkisi veriyorum içinden.
adam açmış viskisini numune elemanlara derdini anlatmaya çalışıyor.
üzme cem abi kendini boşver uğraşma duvara anlatıyorsun tepkisi veriyorum içinden.
devamını gör...
bir kadına tosunum demek
"seni sevdim be tosunum." sözünü akıllara getiren başlıktır.
haber için tık
haber için tık
devamını gör...
patron mutlu son istiyor
2014 yılında kıvanç baruönü’nün yönetmenliğinde yılmaz erdoğan'ın senaristliğinde çekilen romantik komedi filmidir.
sinan (tolga çevik) filmde şaşkın bir senaristi oynamaktadır. patronu isfendiyar onu ürgüp'e bir film yazması için gönderir. üç şartı vardır. aman öyle çok abartılacak şartlar değil canım. komik olsun, içinde aşk olsun ve mutlu sonla bitsin. ne var bunlarda sanki hıh?
sinan ürgüp'e gelir gelmesine ama yazma işini bir türlü beceremez. uğraşırda uğraşır başlangıcını bile yapamaz. ah bir başlasa zaten.
sinan küçük bir butik otele gelir. tam giriş yapacakken bir güzel girer kapıdan içeri sinan'ın aklını başından iyice alacak olan. eylül! ( sinan'ın 'lambadan çıkan cin dile benden ne dilersen dediğinde dilenecek üç şeyden üçü de sensin' dediği kadın.) sevimli, akıllı, tatlı mı tatlı...
fakat sinan'ı kötü bir sürpriz bekler. eylül (ezgi mola) nişanlıdır. hemde eski dost yeni düşman olan faruk'la (murat başoğlu). faruk'la sinan çok eskiden can arkadaşlardır. faruk sinan'ın sevgilisini alır elinden. sonra o dostluk düşmanlığa dönüşür. sinan unutmaz faruk umursamaz yıllar geçer. faruk çok çok ünlü bir aktör olur ve butik otel sahibi izzet beyin kızı eylül ile nişanlanır. ama faruk hak eder mi eylül'ü sinan'ın aklını karıştıran budur.
sinan kendi aşkını yazmaya koyulur. çokta güzel gider isfendiyar'ın dibi düşer aa bir bakar sonu yok. çabuk dön oraya ve bu filmin sonunu mutlu yaz der. peki ya sinan bunu becerebilecek mi?
film renkli karakterler barındırıyor içinde. atçı arif rolüyle erkan can sinan'a arkadaşlık yapıyor film boyu. araba tamircisiyle (mustafa uzunyılmaz) diyalogları güldürüyor. taksici lokman'la (ersin korkut) yine gülümsetiyor.
gerek oyunculuk gerek müzikler, gerek görsel güzellik çekiyor seyirciyi filme.
iyi seyirler efem...
sinan (tolga çevik) filmde şaşkın bir senaristi oynamaktadır. patronu isfendiyar onu ürgüp'e bir film yazması için gönderir. üç şartı vardır. aman öyle çok abartılacak şartlar değil canım. komik olsun, içinde aşk olsun ve mutlu sonla bitsin. ne var bunlarda sanki hıh?
sinan ürgüp'e gelir gelmesine ama yazma işini bir türlü beceremez. uğraşırda uğraşır başlangıcını bile yapamaz. ah bir başlasa zaten.
sinan küçük bir butik otele gelir. tam giriş yapacakken bir güzel girer kapıdan içeri sinan'ın aklını başından iyice alacak olan. eylül! ( sinan'ın 'lambadan çıkan cin dile benden ne dilersen dediğinde dilenecek üç şeyden üçü de sensin' dediği kadın.) sevimli, akıllı, tatlı mı tatlı...
fakat sinan'ı kötü bir sürpriz bekler. eylül (ezgi mola) nişanlıdır. hemde eski dost yeni düşman olan faruk'la (murat başoğlu). faruk'la sinan çok eskiden can arkadaşlardır. faruk sinan'ın sevgilisini alır elinden. sonra o dostluk düşmanlığa dönüşür. sinan unutmaz faruk umursamaz yıllar geçer. faruk çok çok ünlü bir aktör olur ve butik otel sahibi izzet beyin kızı eylül ile nişanlanır. ama faruk hak eder mi eylül'ü sinan'ın aklını karıştıran budur.
sinan kendi aşkını yazmaya koyulur. çokta güzel gider isfendiyar'ın dibi düşer aa bir bakar sonu yok. çabuk dön oraya ve bu filmin sonunu mutlu yaz der. peki ya sinan bunu becerebilecek mi?
film renkli karakterler barındırıyor içinde. atçı arif rolüyle erkan can sinan'a arkadaşlık yapıyor film boyu. araba tamircisiyle (mustafa uzunyılmaz) diyalogları güldürüyor. taksici lokman'la (ersin korkut) yine gülümsetiyor.
gerek oyunculuk gerek müzikler, gerek görsel güzellik çekiyor seyirciyi filme.
iyi seyirler efem...
devamını gör...
necip fazıl kısakürek
açılın, ben de bir kaç cümle yazacağım.
bilmiyorum hepsini okuyan olur mu ancak öncelikle bana içimi dökme ve derdimi paylaşama imkanı veren bu sözlük ortamına canıgönülden teşekkür ederek başlamak istiyorum.
şimdi, değerli sözlük yazarları, genç kardeşlerim, atinalılar!
necip fazıl hakkında yazmaya cüret edeceklerim kendi eserlerinde yazmış olduğu şeylerdir, ben bunlara ne ekleme ne çıkarma yapacağım. bu sebeple öncelikle genel itibari ile daha sonra yukarıdaki bir kaç girdi de yazılanlara cevap vermiş olacağım. kısa bir özet geçmek gerekirse kendisi varlıklı ve soylu bir ailede tek erkek olmasından ötürü ikinci abdülhamit'in avukatı olan ve aynı zamanda dönemin mühim bir hukukçusu olan dedesi maraşlı kısakürekzade mehmet hilmi efendi'nin bizzat ilgi ve alakası ile büyümüştür. dönemin ehemmiyetli bir mesleği olan askerliğin denizcilik kolu diyebileceğimiz bugünkü adı ile deniz harp okulu olan mekteb-i fünûn-u bahriye-i şâhâne'ye başlar. sürekli kıyas edilen nazım hikmet ran ise kendisinden bir üst devrededir. burada okurken hastanede yatan hasta annesini ziyatere gider ve onun "şair olmanı ne çok isterdim!" demesi üzerine şiire başlar. deniz harp okulunda iken çeşitli dergilerde şiirleri yayımlanmış olan necip fazıl daha sonra avrupaya tahsile gönderilecek öğrencilerin belirlenmesi için açılan bir sınava girer ve gözünü paris'te açar. bana kalırsa kendisinin "üstad" olarak anılmasını sağlayacak şey burada yaşadıklarıdır. bu yaşına kadar maddî bir sıkıntı yaşamamış, el bebek, gül bebek büyümüş necip fazıl, bir anda bir "hiçlik" içinde bulacak kendisini. sorbonne üniversitesi felsefe bölümüne kayıt yaptırdıktan bir sene sonra düştüğü kumar ve alkol batağından ötürü bursu kesilmiş ve bulduğu borç paralar ile türkiye'ye dönmek zorunda kalmıştır. türkiye'ye dönüşünde de "bohem" hayatına bir süre devam etmiş ancak en azından şiir yazmayı bırakmamış ve düzenli bir iş sahibi olmuştur. dönemin itibarlı bankalarında çalıştıktan sonra osmanlı bankasında müfettişliğe kadar yükselmiştir. burada peyami safa ile birlikte çalışmış, ankara'da bulunması sebebi ile de yakup kadri karaosmanoğlu, falih rıfkı atay gibi isimlerle de arkadaşlık kurmuştur.
şimdi gelelim asıl meseleye... abdülhakîm arvâsî hazretleri ile tanışması. necip fazıl bir gün vapurda iken birisi yanına geliyor ve "sen necip fazıl değil misin?" diyor, evet deyince kendisini sohbet yapılan dergaha davet ediyor. necip fazıl kendi içerisinde yaşadığı muhasebeden sonra abidin dino ile birlikte kaşgari murtaza efendi cami'ne gitmeye karar veriyor. necip fazıl'ın mürşid isimli şiirini şuraya eklesem burada yaşananların özeti olur:
bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;
ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız! (1940)
necip fazıl, arvâsî'den çok etkilenir ve dizinin dibinden ayrılmaz. tabi ilk başlarda sıkıntılar, buhranlar yaşamaya devam eder. mesela kendisine hediye edilen kitabı sobaya atar, daha sonra pişman olur ve yanan sobadan kitabı kurtarmaya çalışır. ancak sohbetlere devam ettikçe bu buhranlar yerini bir rahatlamaya bırakacağını düşünürken, daha büyük buhranlar başlar. bu sefer ki buhranlar ise fikrî buhranlardır ve kendi tabiri ile hapis hayatı, üniversite hocalığı hayatından daha uzun sürecektir. *
necip fazıl, arvâsî ile tanıştıktan sonra kendisini "bir şeyler yapmaya" mecbur hisseder. artık -buraya yazarken uydurdum bunu- onun için sanat sanat için değil, sanat toplum içindir. kalemini gençleri iyiye, güzele ve doğruya yönlendirmek için kullanmaya başlar. ancak bununda kendisi içinde farklı aşamaları olacaktır. ilk başta sadece annesinin hatrı için şiire başlayan, ancak şair olarak vapurda herhangi birisi tarafından tanınacak kadar dahi ün yapan necip fazıl, mürşidi ile tanıştıktan sonra kaleme aldığı "tohum" isimli piyesi ile "artık ben eski ben değilim!" demektedir. tohum dönemin ünlü isimlerinden muhsin ertuğrul tarafından oynanmış, sanat camiasında olumlu yönden tepkiler almıştır. bu henüz başlangıç... akılcılık eleştirisinde bulunduğu bir adam yaratmak isimli piyesi ile çalışmalarına devam etmiş olan necip fazıl'ın zannediyorum ki hâlâ kafasında bir şeyler tam oturmuş değildir. ne ile, nasıl mücadele edeceğini tam olarak kestirememiş ancak hâlâ "bir şeyler yapmaya" isteklidir. işte tam bu ne, nasıl gelgitleri içerisinde iken fazla islâmcı olduğu için değiştirilmesi düşünülen mehmet akif ersoy'un yazdığı istiklal marşı yerine yeni bir marş düşünülmektedir ve bu sebeple ulus gazetesi bir yarışma düzenler. yarışmaya büyük doğu marşı isimli şiiri ile katılan necip fazıl'ın burada en azından cemil meriç'in ışık doğudan gelir dediği gibi aklını ve ruhunu doğuya döndüğünü, avrupa'nın bütün dünyaya itelediği sözde medeniyet zırvalarına sırt çevirip, türk kültürü ve islam medeniyeti içerisindeki cevherin eski günlerine kavuşması için çalışmaya başladığını ve bunun en nihayetinde "büyük doğu" olarak isimlendirdiğini görüyoruz. büyük doğu, daha sonra necip fazıl'ın çıkaracağı derginin isminden ziyade, bir aşkın, bir davanın ismi olacaktır. bu saatten sonra necip fazıl bütün varıyla yoğuyla büyük doğu idealini altın harflerle gökyüzüne yazmanın derdindedir. bu araya cemil meriç'ten bir alıntı eklemek istiyorum: murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanıp uçmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. ıv. murat’a: süleyman devrine dön! diye haykıran koçi bey’den reşit paşa’ya kadar osmanlı devleti’nin bütün ıslahatçıları gerici. dante, yaşadığı çağdan iğrenir. balzac eserini iki ezeli hakikatin ışığında yazar: kilise ve krallık. dostoyevski maziye aşık. dante gerici, balzac gerici, dostoyevski gerici. *
peki, bu büyük doğu ideali nasıl olacak altın harflerle gökyüzüne yazılacaktır? yaşadığı bohem hayatı sebebiyle gün geçtikçe yalnızlaşan, kendi içerisindeki buhranlar sebebiyle yıpranan necip fazıl, bankadaki müfettişlik görevinde o dönem için gayet iyi bir maaş almakta iken dergi yayın işleri ile daha çok ilgilenebilmek için istifa edip yayın işlerini sürdürürken, maaşlı olarak başka gazetelerde çalışmaya başlamıştır. bu arada dönemin milli eğitim bakanı hasan ali yücel tarafından ankara devlet yüksek konservatuvarı'na öğretim görevlisi olarak atanmış, ancak bu görevinin dergi işlerine devam edebilmesi için istanbul'a verilmesini istemiş, nihayetinde güzel sanatlar akademisi'ne tayin edilmiş, bu görevi sırasında robert kolej'inde edebiyat dersleri vermiştir. bu kolejdeki öğrencilerinden birisi ise şair ve siyasetçi bülent ecevit'tir.
bu araya bir kaç şey ekleme istiyorum, hani dedik ya bu işler nasıl olacak diye, işte bu dönemde necip fazıl, cumhuriyet halk partisi milletvekili olmak için başvuruda bulunacaktır. bunu necip fazıl "düşmanı" insanlar çok dile getirir ancak necip fazıl'ın mürşidi ile temasından itibaren izah ettiği şeyi, yani manayı anlamamaktadırlar. zira necip fazıl "bir şeyler yapmak" için yol yordam aramaktadır ve seneler sonra bir konferansında "frengiyi, frengi olarak yenemezsiniz!" diyerek avrupa taklitçiliğini, avrupa taklidi yaparak düzeltemeyeceğini izah edecekken kendisinin o dönemin şartları gereği yapabileceğim şey buydu dediğini anlamazlar. bir de şu var... siyasi tarih bilgisi olanlar zaten bu olayın 1940'ta yaşandığını öğrenince gülecektir. o dönemde kaç tane siyasi parti var ki kalkmış necip fazıl bu şekilde itham ediliyor? 1923-1945 arası türkiye cumhuriyet tarihinin tek partili yönetimle idare edildiği dönemdir ki 1923'ten, yani cumhuriyetin ilanından sonra cumhuriyet halk partisi'nden sonra kurulan tek parti 1945 senesinde nuri demirağ tarafından kurulan millî kalkınma partisi'dir. yani şunu deyim, siyaset yapmak isteyen, milletvekili olmak isteyen birisinin çalacağı başka kapı yok. bu husustaki laflar komik bir durum teşkil ediyor.
her neyse... necip fazıl'ın demokrasi hususundaki görüşleri sokrates ve platon ile aynıdır. bir röportajında anket ve oy işini " beyin cerrahı ameliyat yapacağı zaman size nasıl yapması gerektiğini soruyor mu?" diyerek eleştirir. ben bunu bizzat kendisinden okumadım ancak öyle zannediyorum ki necip fazıl, demokrasinin hangi toplumda olursa olsun bir oklokrasi olduğunu düşünüyor. zira -ilerde izah edeceğim- daha sonraları kaleme alacağı ideolocya örgüsü isimli eserinde kurmuş olduğu sistem herodotos'un tarih isimli eserinde karşılaştırmasını yaptığı sistemler arasında en doğru devlet yönetim sistemi dediği perslerin devlet yönetimine benzer bir meşrutiyet sistemidir. her neyse, konuyu uzatmadan şunu demek istiyorum, necip fazıl bu döneme kadar -bu benim görüşüm- iyiyi, doğruyu, güzeli anlatmak için, ki ona göre bunun adı islâm'dır, islâm'ı anlatmak için ne varsa denemektedir. ancak bunun siyasiler aracılığı ile olmayacağını daha sonra kendisi de fark edecek ve sadece dergi yayın işleri ile meşgul olacak, ülkenin farklı yerlerine ziyaretler gerçekleştirip, konferanslar düzenleyecektir.
her neyse, yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi büyük doğu ismi artık necip fazıl için bir idealin ismidir ve 17 eylül 1943 tarihinde çıkan ilk büyük doğu dergisi ile artık bambaşka bir maceranın içerisindedir.
büyük doğu dergisi, çıktığı dönem itibari ile bir boşluğu doldurmuştur. zira islâmî yayın yapan bir gazete/dergi mevcut olmadığı gibi, gerek mevcut yönetime karşı, gerek hemen dibimizde biten komünizm tehdidine karşı olduğu gibi her türlü kapitalist düzene karşı da ses çıkaran bu muhalif dergi kısa zamanda büyük bir okur kitlesi edinmiştir. şöyle ki, isim vermeyeyim, bugün "solcu" cenahın başucu eserim dediği kitapların yazarlarının bizzat kendi röportajlarından "büyük doğu dergisi çıksa da alsak!" dediklerini okumuşluğum vardır. bu kadar amme hizmeti olmaz, isim vermek istemiyorum ancak, cahit tanyol'un necip fazıl ile olan arkadaşlığını araştırmanız bu dönemin "solcu" yazarlarının büyük doğu ve necip fazıl'a bakışlarını anlamanıza yardımcı olacaktır. bana göre burada toplum kesiminde necip fazıl'ın islâmî bir çizgisinin olması ses bulmuşken, aydın kesiminde ise sisteme karşı gelişi, yani okuyanlar "abi nasıl olur ya, adam demokrasiye, cumhuriyete laf ediyor!" şokunu yaşamışlar ve dünyaya farklı bir gözden bakabilmenin imkanını bulmuşlardır.
büyük doğu dergisinin her kesimde büyük bir ilgi ve alaka uyandırdı demiştik. tabi bu derginin başına gelmedik kalmamış. evvela eserlerinde ifade ettiği şekliyle türk milletine mensup olmaktan büyük bir memnuniyet duyan ve her fırsatta türk milletinin fethettiği, egemen olduğu topraklarda yaşayan halklar üzerinde adil ve hoşgörülü yönetimini dillendirerek, türk tarihinde zerre miktarı olsun bir kara leke bulunmadığının övüncünü yaşayan, islâm dinine verdiği hizmetler için gurur duyan necip fazıl, gün gelecek türklüğe hakaretten tutuklu olarak hapis yatacak, ancak kovuşturma sonucunda beraat edecektir. sadece bu değil, bir ara meraktan bu dergi kaç kez kapatılmış diye saymıştım... yukarıda bir komiklikten bahsetmiştim, gelelim başka bir komikliğe, bu dergi yayın hayatına başladığı eylül 1943'ten 1947 senenesine kadar, yani beş senelik süreçte 2 kere kapatılmış, necip fazıl burada yazdığı yazılardan ötürü iki kez birisi tutuklu yargılanmak üzere mahkemeye çıkmışken sabır taşı isimli piyesi ile cumhuriyet halk partisi sanat mükâfatı ödülüne layık görülmüş ancak "birileri" necip fazıl'ın bu ödülü almasına mâni olmuş.
bu beş senelik süreçte evindeki eşyaları satacak duruma gelen necip fazıl, en büyük sıkıntıyı ise demokrat parti döneminde yaşamıştır demek zor değil. zira yukarıda anlattığım gibi defalarca kapatılan dergisi, adnan menderes yönetiminde daha dağıtıma çıkmadan toplatılacaktır. hazır buraya gelmişken, şunu izah etmek gerek, necip fazıl, vaktinde siyasete girmeyi denemiş, olmamış, dergi işleri ile meşgul olmuş, ancak iktidara demokrat parti gelince zannediyorum ki içerisinde bir ümit yeşermiştir. gene yukarıda yazdığım gibi bugün bir çok gazetecinin hakkında karalama kampanyası olarak kullandığı adnan menderes dönemine ilişkin hatıraların daha detaylısını bizzat kendisi benim gözümde menderes isimli eserinde kaleme almıştır. sadece bu eser değil, dergi yazılarının toplandığı kitaplarda da bu döneme dair daha ayrıntılı ve bu dönemin idarecilerine dair daha ağır eleştirileri kendi kaleminden okuyabilirsiniz. adnan menderes'ten sonra necmettin erbakan ile siyasete devam eden necip fazıl gene bir fikir ayrılığı yaşamış, partinin isminin verilmesine kadar bir çok aşamasında birlikte olduğu necmettin erbakan ile de yolları ayrılınca alparslan türkeş ile birlikte siyaseti denemiş, ancak gene muvaffak olamamıştır. rapor serisinde bütün siyasiler ile olan ilişkilerini en ince ayırıntısına kadar anlatan necip fazıl hiç bir siyasetçi ile anlaşamamaktadır zira beklentiler farklıdır. siyasetçi kişi kendi koltuğunu, oy sayısını, partisinin geleceğini düşünürken, necip fazıl bir ideoloji çerçevesinde bir milletin geleceğine yön vermeye çalışmaktadır. aslında burada kazan/kazan ilişkisi vardır diyebiliriz. çünkü dönemin "chp zihniyeti" dışında yayın yapan derginin sahibi olan necip fazıl fikirlerini aksiyona dönüştürecek bir mecra ararken, siyasi partiler ise propagandalarının yapılacağı bir mecraya muhtaçtır. siyasiler ile yaşanan diyalogların bir neticeye varamamasının sebebi budur.
tek tek siyasetçiler ile yaşadıklarını anlatmaya çalışırsam gerçekten günler sürer. kendisinin yaşadığı siyasi ve ana fikre zarar vermeyecek mahiyetteki günlük politikaya dair değişiklikler benim haddim değildir. kimsenin haddi değildir. insanoğlunun fikirleri değişebilir. zaten insanoğlunu bugünlere getiren şey budur. zira insanoğlu sabit fikirli olsa idi bugün hâlâ mağara duvarlarına resimler çiziyor olurduk.
bütün bu keşmekeşin arasında dergi ve konferans işlerini devam ettiren necip fazıl 1968 senesinde bu eser, benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim... ben, arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım. şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım «müştemilât»dan başka bir şey değil... dediği ideolocya örgüsü isimli eserini yayımladı. aslına bakarsanız bu eser necip fazıl'ın mürşidi ile hemhal oluşundan itibaren yazdığı her şeyin özünü bularak sistemleştirilmiş ve kitaplaştırılmış halidir.
necip fazıl bu eserinde başyücelik devleti isimli bir sistemi izah eder. bir nevi bu kitap, bu sistemin anayasasıdır diyebiliriz. eser, mahiyeti bakımından, türk tarihinde yazılmış olan idarecilere tavsiye veren farabi'nin ideal devlet'inden veya nizamül mülk'ün siyasetname isimli eserinden farklıdır. çünkü bu eserde yöneticilere tavsiye değil, aksine, devletin teşekkülü kaleme alınmıştır ve bu açıdan kıyaslanabileceği eser platon'un devlet isimli eseridir.
necip fazıl, platon gibi düşünmekte ve "...ahlaki yönden amacı, insanı fazilet sahibi kılmak ve nihayetinde kemâle eriştirmek ise, bu fazileti yüklenmeye ve kemâle erişmeye yatkın olan nâtık varlığı inşa etmede toplumsal bir yapı ve bu yapıyı belirli ilke ve kurallarla işlevsel hâle getirecek aygıtlar gereklidir. bu toplumsal yapıyı oluşturan önemli aygıtlardan biri de devlettir." demektedir.
necip fazıl, devlet idaresi hususunda ihtisas sahibi kişileri öne çıkarıyor, kabaca, geri kalan işine baksın diyor. ancak, geri kalan işine baksın bakmasına da ona da bir çizgi çiziyor. eğer sen çiftçi isen dünyadaki en kalifiye çiftçi olacaksın diyor. zira bunu bilmem kaç bin sene evvel platon'un devlet'inde okuyoruz. * devlet, topyekun olarak cahillikle savaş halinde ancak dışarıdan telkin edilen şeyler hususunda da temkinli necip fazıl. burayı daha anlaşılır kılmak için biraz ters olacak ancak platon'un mağara alegorisi'ni kullanabiliriz. nasıl ki mağaranın içerisinde oturanlar dışarıdaki hayatı bilmiyorlar, necip fazıl her ne kadar islâm inancı sebebiyle bir şeytan ve nefs olsa da, bunları körükleyecek veya ortaya çıkaracak dışarıdan gelecek bütün ahlaksızlıkların önünü tıkama derdinde. kısacası, necip fazıl'ın eleştirdiği sistemde insanların önünde iyi ve kötü iki seçenekten ikisi de bulunurken, bunlardan iyi olana bir şey yapılmaz ancak kötü olana ceza vardır. necip fazıl ise, insanların önüne tek bir sık koymaktadır: iyi.
platon'un devlet'inde filozof olan hükümdar, necip fazıl'ın başyücelik devlet'inde memleketin en ihtisas sahibi kişilerinden oluşan yüceler kurultayı tarafından seçilir ve bundan ötürü filozof olarak addedilmese bile mesleğinde kendisini kanıtlamış, yüceler kurultayı görevinde belli bir devlet yönetimi tedrisatından geçmiş ve kurultay tarafından reis olmaya layık görülmüş kişidir.
necip fazıl için yukarıda da izah ettiğim gibi evveliyat ahlâktır. dergiler çıkarması, konferanslar düzenlemesi vs hepsi idealindeki bu devlet nimazının toplumunu teşkil edecek insanlara bir şeyler kazandırmak, onları iyiye yönlendirmektir. platon'un devlet isimli eserin üçüncü kitabında * izah ettiği gibi gençleri ahlaksızlığa sevk edecek hikâyelerin düzenlenmesini, bazılarının yasaklanmasını istediği gibi, sinema filmlerinin evvela devlet kontrolünden geçirilmesini ve uygun bulunursa yayınlanmasını düşünmektedir ve demektedir ki: amerika ve avrupadan ithal edilen filmler, ancak içtimaî, ruhî, ahlakî, terbiyevî, talimî, bediî bir fayda temsil ve bir hikmet ve ibret telkinine mevzu teşkil ettiği nisbette kabul olunmak talihine maliktir. *
necip fazıl bunları yazar yazmasına ancak gerek içinde yaşadığı dönem müslümanlarını, gerek eski müslümanları en ağır şekilde eleştiriye tabi tutar. onlar için "kaba softa ve ham yobaz" ifadesini kullanırken kimin malını aldımsa, işte malım gelsin alsın; kimin sırtına vurdumsa, işte sırtım, gelsin vursun! diyen allah sevgilisinin ahlâkı... buna muhtacız. çölde, dövesine, kölesiyle nöbetleşe binen reisler reisinin ahlâkı... buna muhtacız. islâm ahlakı, buna muhtacız... * diyerek asr-ı saadet ahlakından çok uzakta olduklarından yakınmaktadır.
artık konuyu bir yere bağlamanın vakti geldi diye düşünüyorum. yukarıda yazılan entrylerin hiç birisinde necip fazıl şiiri veya fikri yönüne dair değil. hepsi vaktinde yaşadığı hayata dair. kaldı ki bunu yukarıda defalarca izah ettim, necip fazıl bunların hiç birini inkar etmediği gibi, keşke bunları yazan arkadaşlar kitaplarını okusalarda daha çok yazdığını okusalar diyebilirim. necip fazıl geçmişini inkar eden birisi değil, sadece ben bu hayattan vazgeçtim demektedir. her kim olursa olsun bir insanı geçmişi ile yargılamanın mantığını ben bu yaşıma kadar anlayabilmiş değilim. ne yani, nazım hikmet, vefatına doğru türkeş ile takılsa veya hacca gitse, hâlâ onu komünist diye mi anacaktık? kaldı ki necip fazıl geçmişinden tövbe etmiş birisidir ve bu hali ile geçmişini eşelemek kimsenin haddi değildir.
ben isterim ki bu başlık altında türk tarihinde hiç yapılmamış bir şeyi yapan necip fazıl'ın devlet teşekkülünün izahını yapan fikirlerini ve eserlerini tartışalım. ancak ne yazık ki bunu bugüne kadar yapabilecek kimseye denk gelmedim. hali hazırda google'a başyücelik devleti yazdığınızda karşınıza bir tane eleştiri mahiyetinde yazı çıkmamakta. tek bir cümle dahi çıkmamakta.
bu yazıdan sonra araştırma yapacaklara konuyla alakası yok ancak ilber ortaylı'nın şu videosunu bırakıyorum ki demek istediğim umarım anlaşılır.
buraya kadar sabrettiğiniz için teşekkür eder, sürçülisan etti isem affımı dilerim.
bilmiyorum hepsini okuyan olur mu ancak öncelikle bana içimi dökme ve derdimi paylaşama imkanı veren bu sözlük ortamına canıgönülden teşekkür ederek başlamak istiyorum.
şimdi, değerli sözlük yazarları, genç kardeşlerim, atinalılar!
necip fazıl hakkında yazmaya cüret edeceklerim kendi eserlerinde yazmış olduğu şeylerdir, ben bunlara ne ekleme ne çıkarma yapacağım. bu sebeple öncelikle genel itibari ile daha sonra yukarıdaki bir kaç girdi de yazılanlara cevap vermiş olacağım. kısa bir özet geçmek gerekirse kendisi varlıklı ve soylu bir ailede tek erkek olmasından ötürü ikinci abdülhamit'in avukatı olan ve aynı zamanda dönemin mühim bir hukukçusu olan dedesi maraşlı kısakürekzade mehmet hilmi efendi'nin bizzat ilgi ve alakası ile büyümüştür. dönemin ehemmiyetli bir mesleği olan askerliğin denizcilik kolu diyebileceğimiz bugünkü adı ile deniz harp okulu olan mekteb-i fünûn-u bahriye-i şâhâne'ye başlar. sürekli kıyas edilen nazım hikmet ran ise kendisinden bir üst devrededir. burada okurken hastanede yatan hasta annesini ziyatere gider ve onun "şair olmanı ne çok isterdim!" demesi üzerine şiire başlar. deniz harp okulunda iken çeşitli dergilerde şiirleri yayımlanmış olan necip fazıl daha sonra avrupaya tahsile gönderilecek öğrencilerin belirlenmesi için açılan bir sınava girer ve gözünü paris'te açar. bana kalırsa kendisinin "üstad" olarak anılmasını sağlayacak şey burada yaşadıklarıdır. bu yaşına kadar maddî bir sıkıntı yaşamamış, el bebek, gül bebek büyümüş necip fazıl, bir anda bir "hiçlik" içinde bulacak kendisini. sorbonne üniversitesi felsefe bölümüne kayıt yaptırdıktan bir sene sonra düştüğü kumar ve alkol batağından ötürü bursu kesilmiş ve bulduğu borç paralar ile türkiye'ye dönmek zorunda kalmıştır. türkiye'ye dönüşünde de "bohem" hayatına bir süre devam etmiş ancak en azından şiir yazmayı bırakmamış ve düzenli bir iş sahibi olmuştur. dönemin itibarlı bankalarında çalıştıktan sonra osmanlı bankasında müfettişliğe kadar yükselmiştir. burada peyami safa ile birlikte çalışmış, ankara'da bulunması sebebi ile de yakup kadri karaosmanoğlu, falih rıfkı atay gibi isimlerle de arkadaşlık kurmuştur.
şimdi gelelim asıl meseleye... abdülhakîm arvâsî hazretleri ile tanışması. necip fazıl bir gün vapurda iken birisi yanına geliyor ve "sen necip fazıl değil misin?" diyor, evet deyince kendisini sohbet yapılan dergaha davet ediyor. necip fazıl kendi içerisinde yaşadığı muhasebeden sonra abidin dino ile birlikte kaşgari murtaza efendi cami'ne gitmeye karar veriyor. necip fazıl'ın mürşid isimli şiirini şuraya eklesem burada yaşananların özeti olur:
bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;
ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız! (1940)
necip fazıl, arvâsî'den çok etkilenir ve dizinin dibinden ayrılmaz. tabi ilk başlarda sıkıntılar, buhranlar yaşamaya devam eder. mesela kendisine hediye edilen kitabı sobaya atar, daha sonra pişman olur ve yanan sobadan kitabı kurtarmaya çalışır. ancak sohbetlere devam ettikçe bu buhranlar yerini bir rahatlamaya bırakacağını düşünürken, daha büyük buhranlar başlar. bu sefer ki buhranlar ise fikrî buhranlardır ve kendi tabiri ile hapis hayatı, üniversite hocalığı hayatından daha uzun sürecektir. *
necip fazıl, arvâsî ile tanıştıktan sonra kendisini "bir şeyler yapmaya" mecbur hisseder. artık -buraya yazarken uydurdum bunu- onun için sanat sanat için değil, sanat toplum içindir. kalemini gençleri iyiye, güzele ve doğruya yönlendirmek için kullanmaya başlar. ancak bununda kendisi içinde farklı aşamaları olacaktır. ilk başta sadece annesinin hatrı için şiire başlayan, ancak şair olarak vapurda herhangi birisi tarafından tanınacak kadar dahi ün yapan necip fazıl, mürşidi ile tanıştıktan sonra kaleme aldığı "tohum" isimli piyesi ile "artık ben eski ben değilim!" demektedir. tohum dönemin ünlü isimlerinden muhsin ertuğrul tarafından oynanmış, sanat camiasında olumlu yönden tepkiler almıştır. bu henüz başlangıç... akılcılık eleştirisinde bulunduğu bir adam yaratmak isimli piyesi ile çalışmalarına devam etmiş olan necip fazıl'ın zannediyorum ki hâlâ kafasında bir şeyler tam oturmuş değildir. ne ile, nasıl mücadele edeceğini tam olarak kestirememiş ancak hâlâ "bir şeyler yapmaya" isteklidir. işte tam bu ne, nasıl gelgitleri içerisinde iken fazla islâmcı olduğu için değiştirilmesi düşünülen mehmet akif ersoy'un yazdığı istiklal marşı yerine yeni bir marş düşünülmektedir ve bu sebeple ulus gazetesi bir yarışma düzenler. yarışmaya büyük doğu marşı isimli şiiri ile katılan necip fazıl'ın burada en azından cemil meriç'in ışık doğudan gelir dediği gibi aklını ve ruhunu doğuya döndüğünü, avrupa'nın bütün dünyaya itelediği sözde medeniyet zırvalarına sırt çevirip, türk kültürü ve islam medeniyeti içerisindeki cevherin eski günlerine kavuşması için çalışmaya başladığını ve bunun en nihayetinde "büyük doğu" olarak isimlendirdiğini görüyoruz. büyük doğu, daha sonra necip fazıl'ın çıkaracağı derginin isminden ziyade, bir aşkın, bir davanın ismi olacaktır. bu saatten sonra necip fazıl bütün varıyla yoğuyla büyük doğu idealini altın harflerle gökyüzüne yazmanın derdindedir. bu araya cemil meriç'ten bir alıntı eklemek istiyorum: murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanıp uçmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. ıv. murat’a: süleyman devrine dön! diye haykıran koçi bey’den reşit paşa’ya kadar osmanlı devleti’nin bütün ıslahatçıları gerici. dante, yaşadığı çağdan iğrenir. balzac eserini iki ezeli hakikatin ışığında yazar: kilise ve krallık. dostoyevski maziye aşık. dante gerici, balzac gerici, dostoyevski gerici. *
peki, bu büyük doğu ideali nasıl olacak altın harflerle gökyüzüne yazılacaktır? yaşadığı bohem hayatı sebebiyle gün geçtikçe yalnızlaşan, kendi içerisindeki buhranlar sebebiyle yıpranan necip fazıl, bankadaki müfettişlik görevinde o dönem için gayet iyi bir maaş almakta iken dergi yayın işleri ile daha çok ilgilenebilmek için istifa edip yayın işlerini sürdürürken, maaşlı olarak başka gazetelerde çalışmaya başlamıştır. bu arada dönemin milli eğitim bakanı hasan ali yücel tarafından ankara devlet yüksek konservatuvarı'na öğretim görevlisi olarak atanmış, ancak bu görevinin dergi işlerine devam edebilmesi için istanbul'a verilmesini istemiş, nihayetinde güzel sanatlar akademisi'ne tayin edilmiş, bu görevi sırasında robert kolej'inde edebiyat dersleri vermiştir. bu kolejdeki öğrencilerinden birisi ise şair ve siyasetçi bülent ecevit'tir.
bu araya bir kaç şey ekleme istiyorum, hani dedik ya bu işler nasıl olacak diye, işte bu dönemde necip fazıl, cumhuriyet halk partisi milletvekili olmak için başvuruda bulunacaktır. bunu necip fazıl "düşmanı" insanlar çok dile getirir ancak necip fazıl'ın mürşidi ile temasından itibaren izah ettiği şeyi, yani manayı anlamamaktadırlar. zira necip fazıl "bir şeyler yapmak" için yol yordam aramaktadır ve seneler sonra bir konferansında "frengiyi, frengi olarak yenemezsiniz!" diyerek avrupa taklitçiliğini, avrupa taklidi yaparak düzeltemeyeceğini izah edecekken kendisinin o dönemin şartları gereği yapabileceğim şey buydu dediğini anlamazlar. bir de şu var... siyasi tarih bilgisi olanlar zaten bu olayın 1940'ta yaşandığını öğrenince gülecektir. o dönemde kaç tane siyasi parti var ki kalkmış necip fazıl bu şekilde itham ediliyor? 1923-1945 arası türkiye cumhuriyet tarihinin tek partili yönetimle idare edildiği dönemdir ki 1923'ten, yani cumhuriyetin ilanından sonra cumhuriyet halk partisi'nden sonra kurulan tek parti 1945 senesinde nuri demirağ tarafından kurulan millî kalkınma partisi'dir. yani şunu deyim, siyaset yapmak isteyen, milletvekili olmak isteyen birisinin çalacağı başka kapı yok. bu husustaki laflar komik bir durum teşkil ediyor.
her neyse... necip fazıl'ın demokrasi hususundaki görüşleri sokrates ve platon ile aynıdır. bir röportajında anket ve oy işini " beyin cerrahı ameliyat yapacağı zaman size nasıl yapması gerektiğini soruyor mu?" diyerek eleştirir. ben bunu bizzat kendisinden okumadım ancak öyle zannediyorum ki necip fazıl, demokrasinin hangi toplumda olursa olsun bir oklokrasi olduğunu düşünüyor. zira -ilerde izah edeceğim- daha sonraları kaleme alacağı ideolocya örgüsü isimli eserinde kurmuş olduğu sistem herodotos'un tarih isimli eserinde karşılaştırmasını yaptığı sistemler arasında en doğru devlet yönetim sistemi dediği perslerin devlet yönetimine benzer bir meşrutiyet sistemidir. her neyse, konuyu uzatmadan şunu demek istiyorum, necip fazıl bu döneme kadar -bu benim görüşüm- iyiyi, doğruyu, güzeli anlatmak için, ki ona göre bunun adı islâm'dır, islâm'ı anlatmak için ne varsa denemektedir. ancak bunun siyasiler aracılığı ile olmayacağını daha sonra kendisi de fark edecek ve sadece dergi yayın işleri ile meşgul olacak, ülkenin farklı yerlerine ziyaretler gerçekleştirip, konferanslar düzenleyecektir.
her neyse, yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi büyük doğu ismi artık necip fazıl için bir idealin ismidir ve 17 eylül 1943 tarihinde çıkan ilk büyük doğu dergisi ile artık bambaşka bir maceranın içerisindedir.
büyük doğu dergisi, çıktığı dönem itibari ile bir boşluğu doldurmuştur. zira islâmî yayın yapan bir gazete/dergi mevcut olmadığı gibi, gerek mevcut yönetime karşı, gerek hemen dibimizde biten komünizm tehdidine karşı olduğu gibi her türlü kapitalist düzene karşı da ses çıkaran bu muhalif dergi kısa zamanda büyük bir okur kitlesi edinmiştir. şöyle ki, isim vermeyeyim, bugün "solcu" cenahın başucu eserim dediği kitapların yazarlarının bizzat kendi röportajlarından "büyük doğu dergisi çıksa da alsak!" dediklerini okumuşluğum vardır. bu kadar amme hizmeti olmaz, isim vermek istemiyorum ancak, cahit tanyol'un necip fazıl ile olan arkadaşlığını araştırmanız bu dönemin "solcu" yazarlarının büyük doğu ve necip fazıl'a bakışlarını anlamanıza yardımcı olacaktır. bana göre burada toplum kesiminde necip fazıl'ın islâmî bir çizgisinin olması ses bulmuşken, aydın kesiminde ise sisteme karşı gelişi, yani okuyanlar "abi nasıl olur ya, adam demokrasiye, cumhuriyete laf ediyor!" şokunu yaşamışlar ve dünyaya farklı bir gözden bakabilmenin imkanını bulmuşlardır.
büyük doğu dergisinin her kesimde büyük bir ilgi ve alaka uyandırdı demiştik. tabi bu derginin başına gelmedik kalmamış. evvela eserlerinde ifade ettiği şekliyle türk milletine mensup olmaktan büyük bir memnuniyet duyan ve her fırsatta türk milletinin fethettiği, egemen olduğu topraklarda yaşayan halklar üzerinde adil ve hoşgörülü yönetimini dillendirerek, türk tarihinde zerre miktarı olsun bir kara leke bulunmadığının övüncünü yaşayan, islâm dinine verdiği hizmetler için gurur duyan necip fazıl, gün gelecek türklüğe hakaretten tutuklu olarak hapis yatacak, ancak kovuşturma sonucunda beraat edecektir. sadece bu değil, bir ara meraktan bu dergi kaç kez kapatılmış diye saymıştım... yukarıda bir komiklikten bahsetmiştim, gelelim başka bir komikliğe, bu dergi yayın hayatına başladığı eylül 1943'ten 1947 senenesine kadar, yani beş senelik süreçte 2 kere kapatılmış, necip fazıl burada yazdığı yazılardan ötürü iki kez birisi tutuklu yargılanmak üzere mahkemeye çıkmışken sabır taşı isimli piyesi ile cumhuriyet halk partisi sanat mükâfatı ödülüne layık görülmüş ancak "birileri" necip fazıl'ın bu ödülü almasına mâni olmuş.
bu beş senelik süreçte evindeki eşyaları satacak duruma gelen necip fazıl, en büyük sıkıntıyı ise demokrat parti döneminde yaşamıştır demek zor değil. zira yukarıda anlattığım gibi defalarca kapatılan dergisi, adnan menderes yönetiminde daha dağıtıma çıkmadan toplatılacaktır. hazır buraya gelmişken, şunu izah etmek gerek, necip fazıl, vaktinde siyasete girmeyi denemiş, olmamış, dergi işleri ile meşgul olmuş, ancak iktidara demokrat parti gelince zannediyorum ki içerisinde bir ümit yeşermiştir. gene yukarıda yazdığım gibi bugün bir çok gazetecinin hakkında karalama kampanyası olarak kullandığı adnan menderes dönemine ilişkin hatıraların daha detaylısını bizzat kendisi benim gözümde menderes isimli eserinde kaleme almıştır. sadece bu eser değil, dergi yazılarının toplandığı kitaplarda da bu döneme dair daha ayrıntılı ve bu dönemin idarecilerine dair daha ağır eleştirileri kendi kaleminden okuyabilirsiniz. adnan menderes'ten sonra necmettin erbakan ile siyasete devam eden necip fazıl gene bir fikir ayrılığı yaşamış, partinin isminin verilmesine kadar bir çok aşamasında birlikte olduğu necmettin erbakan ile de yolları ayrılınca alparslan türkeş ile birlikte siyaseti denemiş, ancak gene muvaffak olamamıştır. rapor serisinde bütün siyasiler ile olan ilişkilerini en ince ayırıntısına kadar anlatan necip fazıl hiç bir siyasetçi ile anlaşamamaktadır zira beklentiler farklıdır. siyasetçi kişi kendi koltuğunu, oy sayısını, partisinin geleceğini düşünürken, necip fazıl bir ideoloji çerçevesinde bir milletin geleceğine yön vermeye çalışmaktadır. aslında burada kazan/kazan ilişkisi vardır diyebiliriz. çünkü dönemin "chp zihniyeti" dışında yayın yapan derginin sahibi olan necip fazıl fikirlerini aksiyona dönüştürecek bir mecra ararken, siyasi partiler ise propagandalarının yapılacağı bir mecraya muhtaçtır. siyasiler ile yaşanan diyalogların bir neticeye varamamasının sebebi budur.
tek tek siyasetçiler ile yaşadıklarını anlatmaya çalışırsam gerçekten günler sürer. kendisinin yaşadığı siyasi ve ana fikre zarar vermeyecek mahiyetteki günlük politikaya dair değişiklikler benim haddim değildir. kimsenin haddi değildir. insanoğlunun fikirleri değişebilir. zaten insanoğlunu bugünlere getiren şey budur. zira insanoğlu sabit fikirli olsa idi bugün hâlâ mağara duvarlarına resimler çiziyor olurduk.
bütün bu keşmekeşin arasında dergi ve konferans işlerini devam ettiren necip fazıl 1968 senesinde bu eser, benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim... ben, arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım. şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım «müştemilât»dan başka bir şey değil... dediği ideolocya örgüsü isimli eserini yayımladı. aslına bakarsanız bu eser necip fazıl'ın mürşidi ile hemhal oluşundan itibaren yazdığı her şeyin özünü bularak sistemleştirilmiş ve kitaplaştırılmış halidir.
necip fazıl bu eserinde başyücelik devleti isimli bir sistemi izah eder. bir nevi bu kitap, bu sistemin anayasasıdır diyebiliriz. eser, mahiyeti bakımından, türk tarihinde yazılmış olan idarecilere tavsiye veren farabi'nin ideal devlet'inden veya nizamül mülk'ün siyasetname isimli eserinden farklıdır. çünkü bu eserde yöneticilere tavsiye değil, aksine, devletin teşekkülü kaleme alınmıştır ve bu açıdan kıyaslanabileceği eser platon'un devlet isimli eseridir.
necip fazıl, platon gibi düşünmekte ve "...ahlaki yönden amacı, insanı fazilet sahibi kılmak ve nihayetinde kemâle eriştirmek ise, bu fazileti yüklenmeye ve kemâle erişmeye yatkın olan nâtık varlığı inşa etmede toplumsal bir yapı ve bu yapıyı belirli ilke ve kurallarla işlevsel hâle getirecek aygıtlar gereklidir. bu toplumsal yapıyı oluşturan önemli aygıtlardan biri de devlettir." demektedir.
necip fazıl, devlet idaresi hususunda ihtisas sahibi kişileri öne çıkarıyor, kabaca, geri kalan işine baksın diyor. ancak, geri kalan işine baksın bakmasına da ona da bir çizgi çiziyor. eğer sen çiftçi isen dünyadaki en kalifiye çiftçi olacaksın diyor. zira bunu bilmem kaç bin sene evvel platon'un devlet'inde okuyoruz. * devlet, topyekun olarak cahillikle savaş halinde ancak dışarıdan telkin edilen şeyler hususunda da temkinli necip fazıl. burayı daha anlaşılır kılmak için biraz ters olacak ancak platon'un mağara alegorisi'ni kullanabiliriz. nasıl ki mağaranın içerisinde oturanlar dışarıdaki hayatı bilmiyorlar, necip fazıl her ne kadar islâm inancı sebebiyle bir şeytan ve nefs olsa da, bunları körükleyecek veya ortaya çıkaracak dışarıdan gelecek bütün ahlaksızlıkların önünü tıkama derdinde. kısacası, necip fazıl'ın eleştirdiği sistemde insanların önünde iyi ve kötü iki seçenekten ikisi de bulunurken, bunlardan iyi olana bir şey yapılmaz ancak kötü olana ceza vardır. necip fazıl ise, insanların önüne tek bir sık koymaktadır: iyi.
platon'un devlet'inde filozof olan hükümdar, necip fazıl'ın başyücelik devlet'inde memleketin en ihtisas sahibi kişilerinden oluşan yüceler kurultayı tarafından seçilir ve bundan ötürü filozof olarak addedilmese bile mesleğinde kendisini kanıtlamış, yüceler kurultayı görevinde belli bir devlet yönetimi tedrisatından geçmiş ve kurultay tarafından reis olmaya layık görülmüş kişidir.
necip fazıl için yukarıda da izah ettiğim gibi evveliyat ahlâktır. dergiler çıkarması, konferanslar düzenlemesi vs hepsi idealindeki bu devlet nimazının toplumunu teşkil edecek insanlara bir şeyler kazandırmak, onları iyiye yönlendirmektir. platon'un devlet isimli eserin üçüncü kitabında * izah ettiği gibi gençleri ahlaksızlığa sevk edecek hikâyelerin düzenlenmesini, bazılarının yasaklanmasını istediği gibi, sinema filmlerinin evvela devlet kontrolünden geçirilmesini ve uygun bulunursa yayınlanmasını düşünmektedir ve demektedir ki: amerika ve avrupadan ithal edilen filmler, ancak içtimaî, ruhî, ahlakî, terbiyevî, talimî, bediî bir fayda temsil ve bir hikmet ve ibret telkinine mevzu teşkil ettiği nisbette kabul olunmak talihine maliktir. *
necip fazıl bunları yazar yazmasına ancak gerek içinde yaşadığı dönem müslümanlarını, gerek eski müslümanları en ağır şekilde eleştiriye tabi tutar. onlar için "kaba softa ve ham yobaz" ifadesini kullanırken kimin malını aldımsa, işte malım gelsin alsın; kimin sırtına vurdumsa, işte sırtım, gelsin vursun! diyen allah sevgilisinin ahlâkı... buna muhtacız. çölde, dövesine, kölesiyle nöbetleşe binen reisler reisinin ahlâkı... buna muhtacız. islâm ahlakı, buna muhtacız... * diyerek asr-ı saadet ahlakından çok uzakta olduklarından yakınmaktadır.
artık konuyu bir yere bağlamanın vakti geldi diye düşünüyorum. yukarıda yazılan entrylerin hiç birisinde necip fazıl şiiri veya fikri yönüne dair değil. hepsi vaktinde yaşadığı hayata dair. kaldı ki bunu yukarıda defalarca izah ettim, necip fazıl bunların hiç birini inkar etmediği gibi, keşke bunları yazan arkadaşlar kitaplarını okusalarda daha çok yazdığını okusalar diyebilirim. necip fazıl geçmişini inkar eden birisi değil, sadece ben bu hayattan vazgeçtim demektedir. her kim olursa olsun bir insanı geçmişi ile yargılamanın mantığını ben bu yaşıma kadar anlayabilmiş değilim. ne yani, nazım hikmet, vefatına doğru türkeş ile takılsa veya hacca gitse, hâlâ onu komünist diye mi anacaktık? kaldı ki necip fazıl geçmişinden tövbe etmiş birisidir ve bu hali ile geçmişini eşelemek kimsenin haddi değildir.
ben isterim ki bu başlık altında türk tarihinde hiç yapılmamış bir şeyi yapan necip fazıl'ın devlet teşekkülünün izahını yapan fikirlerini ve eserlerini tartışalım. ancak ne yazık ki bunu bugüne kadar yapabilecek kimseye denk gelmedim. hali hazırda google'a başyücelik devleti yazdığınızda karşınıza bir tane eleştiri mahiyetinde yazı çıkmamakta. tek bir cümle dahi çıkmamakta.
bu yazıdan sonra araştırma yapacaklara konuyla alakası yok ancak ilber ortaylı'nın şu videosunu bırakıyorum ki demek istediğim umarım anlaşılır.
buraya kadar sabrettiğiniz için teşekkür eder, sürçülisan etti isem affımı dilerim.
devamını gör...
mahlassızım
ortak moderatör işine girdik biz bu yazar arkadaşla, aramızda anlaştık hazall'ın dörtte üçü ona ait, gerisi benim.
şaka maka da benim pay iyice azaldı bu ara? biraz da bana bıraksan mı acaba?*
şaka maka da benim pay iyice azaldı bu ara? biraz da bana bıraksan mı acaba?*
devamını gör...
bursa'ya gideceklere tavsiyeler
beni bulun ve yemek ısmarlayın ben sizi gezdiririm
devamını gör...
siyasal islam
hem sömürdüğü dini, hem de sömürdüğü ülkeyi batırdı.
sanıyorum ki son nefesime kadar sizden her gün nefret edeceğim.
sanıyorum ki son nefesime kadar sizden her gün nefret edeceğim.
devamını gör...


