the human centipede
2010 yılında yayınlanmış korku filmi türünde olan fakat fazlaca psikopatlık ve gerilim içeren film.
film psikopat bir cerrahın insandan kırkayak yapmayı deneyimlemesini anlatıyor. merak edip izlemeye cesaret edemeyenler için kısa bir özet geçmek gerekirse.
filmdeki çoğu şey klişe üzerine kurulu, fakat klişeye biraz farklılık katıp üstüne de iğrençlik ekleyelim diyerek bu senaryoyu ortaya çıkarmışlar.
ilk sahne, ben safım ölmeye müsaitim diyen iki kız arkadaşın çıktıkları tatil yolunda arabalarının arıza yapmasıyla başlıyor. yoldan geçenlerden yardım isteyen kızlar bekledikleri yardımı bulamayınca çok mantıklı bir fikir olan ormana doğru yola çıkıyorlar bir de ne görsünler ormanda son derece güvenli görünen minnoş bir ev. tabi kızlarımız hemen atlıyor zili çalmaya başlıyolar. işte filmde kızlara tam olarak bu sahneden sonra üzülmeyi bırakıyorsunuz. kapıyı açan cerrahın suratı ben psikopatım diye bağırıyor, ama kızlar o kadar saf ve çaresizler ki adamın davetini kabul edip içeri giriyorlar. anormal olaylar da bu sahneden sonra başlıyor. adamın evini görüyorsunuz. insan kırkayak şeklinde tabloları var kısacası adamın evi bu eve girerseniz bi daha çıkamazsınız diye bağırıyor ama kızlarımız yine de eve girip adamla sohbet etmeye başlıyorlar. sohbet ilerledikçe kızlarımızdan biri nihayet aklını çalıştırıp adamın normal olmadığını anlıyor ve gitmek istiyor ama o kadar salak ki nasıl hareket edeceğini nasıl davranması gerektiğini bilmediği için doktorumuzu kızdırıp boyunlarından iğneyi yiyorlar.
ertesi sabah ameliyathane gibi bir odada yanlarında bir başka adamla uyanıyorlar o da onlar gibi yatağa bağlanmış ne olduğunu anlamaya çalışıyor.
daha sonra doktor abimiz gelip bu arkadaşlarımızın kafa karışıklığını gideriyor ve hayalinde yapmak istediği insan kırkayak modelini anlatıyor ama o nasıl anlatmak. zevk alıyor, adama bir haller oluyor. mideniz bulanıyor izlerken. tabii bunları duyan kızlar keşke ölseydik bizi öldür, bize bunu yapma diye yalvarıyorlar ama adam kafasına koymuş bir kere sizi mi dinleyecek salaklığınıza yanın demekten başka çare kalmıyor. ağzınıza bir adet mide bulantısı hapı atarak izlemeye devam ediyorsunuz filmi.
kızlarımız dehşet korku içinde kaçma girişimlerinde bulunmuyor mu derseniz bulunuyorlar ama yakalanıyorlar ve kaderlerine teslim olmak zorunda kalıyorlar.
hatta doktorumuz kaçan kıza ceza olsun diye kırkayakın en ortasına koyuyor daha fazla acı çekmesi için öyle bir psikopat yani düşünün.
ameliyat gerçekleştikten sonra filmin asıl iğrenç sahneleri o zaman başlıyor zira ağzınızın bir başkasının poposuna yapışmış olduğunu düşündüğünüzde mideniz hiç zorlanmadığı kadar zorlanıyor üstüne bu insanların karınlarını doyurmak için önlerindeki insanın dışkısını yemek zorunda olduğunu anladığınızda devam etmesem mi diye düşünüp filmin bitmesine çok az kaldığını farkedip vazgeçiyorsunuz.
eee bu kızların arabası ormanda kaldı kimse mi sorgulamadı derseniz sorguluyorlar tabii ama doktorcuğumuz birkaç kere başından savmayı beceriyor. fakat bu sefer arama emri ile gelen polisleri eve almaktan başka çaresi kalmıyor.
seslerden şüphelenen polis evi aramaya başlıyor ve hayatlarının en büyük şokuyla karşılaşıyor bunu gören doktor polisi polis de doktoru vuruyor. diğerleri de kan kaybından ölüyor zaten.
tam anlamıyla iğrenç bir film. sadece midenizin ne kadar zorlanacağını merak ediyorsanız izlenebilir sonra pişman olur musunuz orasını bilemem.
film psikopat bir cerrahın insandan kırkayak yapmayı deneyimlemesini anlatıyor. merak edip izlemeye cesaret edemeyenler için kısa bir özet geçmek gerekirse.
filmdeki çoğu şey klişe üzerine kurulu, fakat klişeye biraz farklılık katıp üstüne de iğrençlik ekleyelim diyerek bu senaryoyu ortaya çıkarmışlar.
ilk sahne, ben safım ölmeye müsaitim diyen iki kız arkadaşın çıktıkları tatil yolunda arabalarının arıza yapmasıyla başlıyor. yoldan geçenlerden yardım isteyen kızlar bekledikleri yardımı bulamayınca çok mantıklı bir fikir olan ormana doğru yola çıkıyorlar bir de ne görsünler ormanda son derece güvenli görünen minnoş bir ev. tabi kızlarımız hemen atlıyor zili çalmaya başlıyolar. işte filmde kızlara tam olarak bu sahneden sonra üzülmeyi bırakıyorsunuz. kapıyı açan cerrahın suratı ben psikopatım diye bağırıyor, ama kızlar o kadar saf ve çaresizler ki adamın davetini kabul edip içeri giriyorlar. anormal olaylar da bu sahneden sonra başlıyor. adamın evini görüyorsunuz. insan kırkayak şeklinde tabloları var kısacası adamın evi bu eve girerseniz bi daha çıkamazsınız diye bağırıyor ama kızlarımız yine de eve girip adamla sohbet etmeye başlıyorlar. sohbet ilerledikçe kızlarımızdan biri nihayet aklını çalıştırıp adamın normal olmadığını anlıyor ve gitmek istiyor ama o kadar salak ki nasıl hareket edeceğini nasıl davranması gerektiğini bilmediği için doktorumuzu kızdırıp boyunlarından iğneyi yiyorlar.
ertesi sabah ameliyathane gibi bir odada yanlarında bir başka adamla uyanıyorlar o da onlar gibi yatağa bağlanmış ne olduğunu anlamaya çalışıyor.
daha sonra doktor abimiz gelip bu arkadaşlarımızın kafa karışıklığını gideriyor ve hayalinde yapmak istediği insan kırkayak modelini anlatıyor ama o nasıl anlatmak. zevk alıyor, adama bir haller oluyor. mideniz bulanıyor izlerken. tabii bunları duyan kızlar keşke ölseydik bizi öldür, bize bunu yapma diye yalvarıyorlar ama adam kafasına koymuş bir kere sizi mi dinleyecek salaklığınıza yanın demekten başka çare kalmıyor. ağzınıza bir adet mide bulantısı hapı atarak izlemeye devam ediyorsunuz filmi.
kızlarımız dehşet korku içinde kaçma girişimlerinde bulunmuyor mu derseniz bulunuyorlar ama yakalanıyorlar ve kaderlerine teslim olmak zorunda kalıyorlar.
hatta doktorumuz kaçan kıza ceza olsun diye kırkayakın en ortasına koyuyor daha fazla acı çekmesi için öyle bir psikopat yani düşünün.
ameliyat gerçekleştikten sonra filmin asıl iğrenç sahneleri o zaman başlıyor zira ağzınızın bir başkasının poposuna yapışmış olduğunu düşündüğünüzde mideniz hiç zorlanmadığı kadar zorlanıyor üstüne bu insanların karınlarını doyurmak için önlerindeki insanın dışkısını yemek zorunda olduğunu anladığınızda devam etmesem mi diye düşünüp filmin bitmesine çok az kaldığını farkedip vazgeçiyorsunuz.
eee bu kızların arabası ormanda kaldı kimse mi sorgulamadı derseniz sorguluyorlar tabii ama doktorcuğumuz birkaç kere başından savmayı beceriyor. fakat bu sefer arama emri ile gelen polisleri eve almaktan başka çaresi kalmıyor.
seslerden şüphelenen polis evi aramaya başlıyor ve hayatlarının en büyük şokuyla karşılaşıyor bunu gören doktor polisi polis de doktoru vuruyor. diğerleri de kan kaybından ölüyor zaten.
tam anlamıyla iğrenç bir film. sadece midenizin ne kadar zorlanacağını merak ediyorsanız izlenebilir sonra pişman olur musunuz orasını bilemem.
devamını gör...
hayal kırıklığı
bir süre sonra ortada hayâl kalmadığında, ruhen çöküş de başlar. ne mutlu insanlar ki; onlar hayâl kurabiliyorlar, umut edebiliyorlar.
hayâlleri tüketmek gerçekten çok ağırdır. kıymetini bilin hayâllerinizin. halâ kurabiliyorsanız çok şanslısınız.
hayâlleri tüketmek gerçekten çok ağırdır. kıymetini bilin hayâllerinizin. halâ kurabiliyorsanız çok şanslısınız.
devamını gör...
çocukken yapılan salaklıklar
televizyonun içine bu insanlarr nereden girer nereden çıkar diye cihazı parçalamaya çalışmak.
annem yetişip kurtarmış cihazı. hep söylerdi, oğlum sen yedi düvel düşmana bedelsin diye.
annem yetişip kurtarmış cihazı. hep söylerdi, oğlum sen yedi düvel düşmana bedelsin diye.
devamını gör...
en sevilen balık
oltanın ucuna karpuz kabuğu, ayakkabı, pet şişe vs takılmadığı sürece hepsi olarak cevaplanabilecek balıklardır.
ha bir de babamı saymıyorum.*
ha bir de babamı saymıyorum.*
devamını gör...
migren
sıklıkla başın bir tarafında periyodik olarak ortaya çıkan ve genellikle bulantı kusma ishal veya kabızlık ışığa karşı aşırı duyarlılık ve görme bozuklukları gibi belirtilerin eşlik ettiği zonklayıcı baş ağrısıdır.
devamını gör...
sözlük yazarlarının yaptığı mesleğin en zor yanı
her gün ayrı ayrı yalan söylemek.
evet bildiniz , esnafım.*
evet bildiniz , esnafım.*
devamını gör...
natural
şahane bir imagine dragons şarkısı.
"that's the price you pay
leave behind your heart and cast away
just another product of today
rather be the hunter than the prey"
derler kendileri. ne güzel derler.
buyursunlar:
"that's the price you pay
leave behind your heart and cast away
just another product of today
rather be the hunter than the prey"
derler kendileri. ne güzel derler.
buyursunlar:
devamını gör...
normal sözlük aşık atışması
noluya kardeşim ne bu tantana
bıçaklar bilendi iki laf atana
çekemez olmuş kimse kimseyi
bitsin bu kavga herkes doğru yatağa
bıçaklar bilendi iki laf atana
çekemez olmuş kimse kimseyi
bitsin bu kavga herkes doğru yatağa
devamını gör...
yazarların başından geçen tebessüm ettiren olaylar
sevdiğim kedinin ya da köpeğin yol boyunca beni takip etmesi.
devamını gör...
sokrates
tüm dünyaya, en zor ahlaki sözü bırakan kişi: kendini bil!
devamını gör...
sözlük yazarlarının ruh halini anlatan görseller
devamını gör...
nippon
japonların ülkelerine verdikleri isimdir. güneşin doğduğu ülke anlamına gelir.
kelimenin çincesi 'japuen'dir. dünyaya japonya olarak yayılmıştır.
kelimenin çincesi 'japuen'dir. dünyaya japonya olarak yayılmıştır.
devamını gör...
piyanist (yazar)
p// ballade no. 4 in f minor, op. 52
kendi başlığımın altına kendi hakkımda bir şeyler yazmak sanırım bir hakkımdır. karalayacağım bir şeyler. kendi tanımımı yazdıklarımla veriyorum zaten fakat buraya yazdığım biraz daha olağandışı olacaktır.
uzun bir yazı olacak o yüzden şimdiden okumayı bırakıp daha önemli işlerinize yönelebilirsiniz. baştan söyleyeyim: bu satırları yazan kişi yazdığı her saniyeden tiksinecek, her an çekip gitmeye davranacak. fakat bu satırların yazarı yine de kendini zorlayacak anlatmak için. yani bütün bu trajedinin, komedinin bir saçmalıktan öteye gitmeyeceğini ben de kabul ediyorum bir bakıma. ve iç karartıcı olduğunun altını çizmem gerekir yazılanların. ama bir aydınlık da barındırıyor olamaz mı? yaşam gibi...
ayrıyeten siz dostlarım, arkadaşlarım, yabancılarım ve düşmanlarım; sizinle benim aramda olsun bu yazdıklarım. pek çok dostum dahi bu yazıyı okumaktan imtina edecektir. ben olsam ben de ederdim, yalan yok. pek kişisel bir yazı sayılabilir. hem kendime yazdığım kısım ağır basıyor, başkalarına yazdığım kısım muhtemelen üç beş paragraf. her neyse. tüm sözleri baştan savmak için bir savunma üretiyorum kendimce, devam edeyim.
bir veda niteliğinde olacaktır yazdıklarım, diğer yandan bir teşekkür yazısıdır. kime ve niçin? benimle konuşan ve biraz olsun yüzümü güldüren kimselere teşekkür. sözlüğün kurulmasına vesile olan herkese bir teşekkür. karşıma çıktıkları gerçeklerle beni düşündüren ve hüzünlendirenlere teşekkür. ve vesaire vesaire... üslubumu bağışlayın. pek önemsiz bir şey yazacağım. yine de okunursa... okunmuş olur.
niçin veda olduğuna gelirsek. önceden burasının gidişatından memnun olmadığımı söylemiştim. yani sadece benim fikrim bu. sadece bu memnuniyetsizlik hissi bastırdı, huzursuzluğu doğurdu. haliyle burada kalmam güçleşti. fakat huzursuzluğun sözlükle de pek ilgisi yok. kişisel sebep dedikleri şey benimki.
burası güzel bir ortam, yalan değil. birçok insanla tanıştım, konuştum. arkadaş oldum. ve arkadaşlığımı ilerlettim ve tanıdım ve anladım vs. vs... hoştu her şey. başlangıçtaki sayımız azdı ve belki de bu yüzden bu kadar hoşuma gitmişti bu ortam. yalan değil, ilk kez bir sözlük ortamındaydım. moderatör de oldum, radyo sunucusu da. artık ne kadar layığıyla yapabildiysem işimi... sonra, agora meyhanesi'ni kurmak başlı başına bir keyifti benim için. ve eh... beni insanlara yakınlaştırdı.
buradan yazamadığım, konuşamadığım, epeydir görüşmediğim arkadaşlarıma kucak dolusu sevgiler! bireysel olarak veda etmeyi isterdim ama buradan veda ediyorum işte. haykırıyorum sizleri sevdiğimi. her bir sohbetiniz, cümleniz benimki türünden bir yaratılışa sahip birisi için paha biçilmezdi. ve bu cümlede söylemek istediğim az sonraki yazdıklarımda daha iyi anlaşılacaktır. ve bu cümleden sonrası kişisel olacaktır.
beni insanlara yakınlaştırdı diyorum çünkü -beni takip edenler de bilecektir- sanırım, epey karanlıktayım. ve bu karanlıkta olduğum süre o kadar uzun bir geçmişe dayanıyor ki! (hali hazırda yazının gidişatını bu parantez aracılığıyla göreceksinizdir, gerisini okumaktan vazgeçebilirsiniz, çünkü silmeyeceğim.) bunun sıradan bir karanlıkta kalma durumu olmadığını da biliyorum. yani şöyle bir şey vardır psikolojide: hasta olan hastalığını reddetmeye daha meyillidir. * yani bunu söylemem belki de söylediklerimi haklı çıkarmayacak, aksine hastalığımın boyutunu bir kat daha artıracak. bilmiyorum. ben şüpheci bir adamım. her şeye duyduğum şüphe, beni içten içe öldürüyor. karanlık ve aydınlığın arasında bir yere mıhladı beni. bir yanımda cennet, öbür yanımda cehennem. bunun nasıl bir his olduğunu tam olarak anlatamam, lakin anlatmaya yaklaşabilirim sanıyorum.
[ ve ne desem bilemedim. demiştim ya başta çekip gitmeye davranacağım diye, bu durum beni kelimelerle boğuşturuyor. lafı evirip çeviriyorum. ömrüm boyu yapmaktan vazgeçemediğim şeydir. bir türlü kendini ifade edememek, anlatamamak. ne kadar korkunç bir duygu olduğunu anlatmama gerek yoktur sanırım. her neyse devam edeceğim. ]
içimi olduğu gibi göstermek istiyorum sizlere! yemin ediyorum korkuyorum. kendimi bağımlılıkların kollarına bıraktım. pişman değilim. zaten yaşamak istemiyordum, bunu fark ettim. vebalı bir insanım. ve vebam o kadar büyük ki gerçekten gören birileri olsa bile kaçıyor. bana aşık olan da benim aşık olduğum da... ailem de dostlarım da... kime sorsak yalnızım der. karanlıktayım der belki, evet. kendimden bahsetmekten o yüzden nefret ediyorum. o yüzden susuyorum. o yüzden yazıyorum ve yazdıklarımda bu durumdan nefret ettiğimi söylüyorum. fakat bunu derken de hemen ardından bir sahtekar olduğumu iliştiriyorum ki adım temize çıkmasın. niçin? insan doğasından bu denli tiksindiğim için mi? kendimi temize çıkarırsam eğer, insanlardan farkım kalmaz diye mi? kimilerinizin "popülizm" dediğinden mi? hiçbir şey. hiçbir şey umurumda değil. aslında umurumda da... anlayın işte.
geçmişte, kapatmıştım kendimi eve. aylarca çıkmadım. kimseyle konuşmadım. neden? bir aydınlanma mı gelmişti? hakikat dedikleri şeyi mi keşfetmiştim de yaşamdan elimi ayağımı çekmiştim? hiçbir sorun yoktu ortada. yalnızca geçmişimi arkamda bırakmanın verdiği ferahlık vardı. ama yine de kendime duyduğum nefreti saklayamadım, gizleyemedim kendimden bunu. o denli acı çekiyordum ki bu acımı kimseyle paylaşmak istemedim. ölmekten korkmuyordum, yaşamaktan korkuyordum. yemek yemek istemiyor, yatağımdan çıkmıyordum. bakın, ben psikolojiye pek de inanabilen bir kimse değilim. "soyut düşünme becerisi yüksek" bir insan olduğumu söyleyeceklerini ve anlatacağım onca felsefenin arasında haklı olduğumu söyleyeceklerini biliyordum. toplumu olduğu gibi kabul etmemi ve yüreğimin etrafına ördüğüm kalın duvarları aşmam gerekeceğini söyleyeceklerini biliyordum. şu anda da aynını söylüyorlar. halen tedavi oluyorum. tedavi! ne hikmetse artık... zihnimin yerinde olduğunu biliyorum ama sanırım fazla düşünen ve sorgulayan bir kimseyim. hiçbir şey olduğu yok. ilaçlarla kendimi uyuşturabilirim. veyahut daha ağırlarıyla bir yaşayan ölüye dönüşebilirim. bir operaya gider, saf saf bakınır etrafa ve mutlu olduğumu sanırım. yaşarım. gülümserim insanlara ve kimseye geçmişimden bir şeyi belli etmem. ardından alkışlarım. derin derin bakan ama bir şey söylemeyen gözlerle yaşayıp gider, aylaklık yaparım. ama böyle yaşamak istemiyorum. varsın içimdeki ateş beni yakmaya devam etsin.
[ bir deliyi tımarhaneye kapatmışlar sırf toplum ondan korkuyor diye. devlet teorisine giriş, ders bilmem kaç! ]
eh... bir ruh hastalığına sahip olmadığımın hemen hemen farkında gibiyim. isimlendirme konusunda doktorlar çok başarılı. ben sanırım katılmıyorum. ama katılmamam da gerçeği değiştirmez. "gerçek"... kimin gerçeğiyse artık. insan doğasından bu kadar tiksinmek ve ona uygun hareket edememekse hastalığım, kabul. ama niçin? niçin bencil olmalı, sevmemeli, kendini kaptırmamalı insan? "oh! sevgili piyanist!" deseler, "senin acın sevgisizliğindenmiş!" saçmalamayın derim. kelimelerle oyun oynuyorum o kadar. ya da kendimi kandırıyorum. çünkü her şey mümkün! hanımlar, baylar; her şey mümkün. insan doğasına kendimi teslim etmedim henüz. ve bundan hoşnut sayılırım. acı çekiyorum, her gün. çünkü yaşamak da insan doğasının bir parçası. lakin anlaşılması gereken şey şu: insan olmaktan mutluyum ben. yani yaşamaktan. fakat onlar gibi yaşayamıyorum. kim gibi? sizin gibi. sizin neyiniz var? sahiden soruyorum, niçin ötekileştirmeye gidiyorum? çünkü siz anlamıyorsunuz. neyi? insan olmanın ne demek olduğunu. bir fidana bakıp da gözyaşı dökmenin ne demek olduğunu anlamıyorsunuz. gerçeği ve yaşamı her an görmeyi anlamıyorsunuz. acıyı özümsemek nedir bilmiyorsunuz. merhamet ise size çok uzak bir kavram. gerçekten merhametli olduğunuzu sanıyorsunuz, ayda yılda bir hayır kurumlarına bağışlar yapıyorsunuz, sırf kendinizi aklamak için. sırf ben iyi biriyim diyebilmek için. ama siz insanlar, unutuyorsunuz insan olmanın ne demek olduğunu. bütün oynanan oyunların kendi çıkarınıza hizmet ettiğini anlayamıyorsunuz, anlayamadığınızı kabul etmiyorsunuz, yardımsever görünmeye devam ediyorsunuz; ta ki biri ya da bir şey çıkarınıza karşı davranana kadar. oracıkta yardım etmiş, sevmişseniz bile o şeyi; öldürüveriyorsunuz. başlangıçta haykırırsınız "ben merhamet ve sevgi doluyum" diye. ne zaman birisi acıtırsa canınızı, o gülü oracıkta yakıveriyorsunuz. zamanında koklamış, sevmiş, hediye etmiştiniz ama ne zaman battı, o zaman küle çevirdiniz onu. işte insan doğası bu. bakın topluma, yaşadığımız şu gezegende yere çöp atmamanın bilincinde olan kaç kişi var? "ben erdemli bir insanım." hayır, hayır; siz erdemli bir insan değilsiniz bayım. yalnızca yere çöp atmayarak kendinizi düşünüyorsunuz. ne gezegeni ne de başka birisini. yalnızca kendinizi.
ama burada korkunç bir gerçek daha var. bütün bu anlatılanların saçmalıktan öteye gidemeyecek olabilmesi. insanoğlu zaten evrimsel boyutta kendine hizmet etmek için yaratılmamış mıydı? hayatta kalıyor herkes. ama kimse ölmeye cesaret edemiyor. kimse kendi canını ikinci plana alamıyor. niçin? ve gerçekten kendimizi ikinci plana mı almalıyız bu hayatta? bütün psikoloji bunu reddedecektir. buyruğu altında yaşadığımız normlar bizi bu hale getiriyor: kendi malın her şeyden kıymetlidir. zaten insan burada hata yaptı: leviathan'ı yarattı. belki de hata yapmadı... belki olması gereken buydu. belki psikolojinin bazılarını deli olarak görmesi haklıdır bu yüzden falan filan. ama uzatmayacağım. sıkıldım.
işte bu anlatılanlardan insan doğasının bir diğer boyutuna geliyoruz: belirsizlikler üzerinden hayatı kurgulayan bir adamın portresi. ve her şey işte bu noktada anlamını yitiriyor. bazılarını kıskanıyorum. ben bunları düşünürken onlar yeni aldığı cep telefonuyla mutlu oluyor. fakat yine bencillikle bezeli, hayatı anlamlandırma derdinde değil, yaşamın güzelliğini göremiyor. fakat benim aksime yaşamın karanlığını da öyle.
herkes diyecektir yaşam bu ikisinin varlığıyla var. biliyorum. sorun bunun bilincinde olmak. ve bu bilinçlilik halinin çok yüksek olması. bazıları bunu yüzeysel olarak adlandırıp yaşamlarına devam ediyor. imreniyorum sizlere.
bazılarıysa hiç farkında değil. size de imreniyorum.
ve bazılarıysa... işte benim gibi. insan doğasından ölesiye tiksiniyor ve insan doğasından bağımsız yaşayamıyor. ya bir şeyler koymalı böyleleri ortaya (sanat, sevgi gibi), yani enerjilerini bir şeye odaklamalılar tamamen; ya da ansızın kafalarına sıkıp bu dünyadan vazgeçmeliler.
bütün tabloyu gördüğümü sanıyorum. fakat bunun bir sanrı olabileceğinin de farkındayım. bu yüzden, bana her şeyi görebildiğimi söyleme cesareti veriyor bu. illaki bir şüphe payı bırakıyorum ki her şeyi kabullenebileyim. işte bunu kabullenmem neticesinde arasında bulunduğum karanlık ve aydınlık beni daha da sert darbelerle kilitliyor gerçekliğime.
yani kendimi hiçbir şekilde yüceltmediğimin de farkına varıyorum. ötekileştirmeye gidip kendi kıymetimin daha fazla olduğuna inandıramıyorum. birçokları inandırıyor. bense olanca sıradanlığımla kendime nefret kusuyorum. fakat burada yine bir ötekileştirmeye gidip kendimi aklamaya çalışmadığımın bilincindeyim. sorun da burada.
düşünmemeli. asla düşünmemeli.
p// partita no. 2, bwv 826 c-moll: i. "sinfonia"
ama bu kadar felsefe yeter. bütün bu düşüncelerin arasında hiç mi nefes alacak yerim yoktu benim?
öylesine gururla çekiyorum ki tatlı havayı ciğerlerime, beni gören yaşam sevinciyle dolar.
odamdan çıkmış ve nihayet dışarı adımımı atmıştım. ne kadar gün olmuştu sahi? epey. gerçi çıkmak işime de gelmiyordu pek; açlıktan ölmüş ve çürümeye yüz tutmuş bedenimi bulmalarını istemediğimden belki de çıkıvermiştim. "yeter ki bulunmayayım!"
dış dünyada sevmeye ve anlamaya değer bir şeyler aramaya başladım. insanlarla başlangıçta iletişimi tutturmakta zorlandım, yalan değil. ve bu durum yaklaşık iki yıl devam etti. zaten dipteydim. kaybedecek bir şeyim yoktu. o halde konuşmaya çalışmamam için bir neden yoktu. özgüvenli olmalı ve birileriyle konuşmalıydım. sokaktan birilerini çevirir, rastgele bir şey sorardım. örneğin saati. saatim vardı ya gerçi... "siz, bayım, saatin kaç olduğunu söyler misiniz acaba?" -oh, saat altıyı altı geçiyor delikanlı! vs. vs...
ama kendimden ve yaşadıklarımdan -özellikle de böylesine anlamsız detaylardan- bahsetmeyi sevmediğimi anlıyorum şimdi. o yüzden bu kısmı geçelim. gerçi bunu anlatmak bir şey kazandırmayacaktır hiçbir okura. (gerçi tüm yazı için bunu söyley-)
eh! gerçekten eh! sanıyor musunuz ki piyanist bu sözleri edebiyat olsun diye söylüyor? utanıyor ve korkuyor. (korkak herifin teki çıktı! kutlama yapmalıyız!) hayatındaki önemli ayrıntıları döküp de utancını katlamayacak! susacak!
bu noktadan sonra neyden bahsedeceğimi ben de kestiremiyorum. öfkeliyim birazcık. ve işin garibi eskiden öfkelenemezdim bile! artık öfkelenebiliyorum! şu merhametimi bir kenara bırakmayı öğrenmeye çalışıyorum. alttan almamaya çalışıyorum. hem böylece farklı bir pencere açabilirim hayatıma.
fakat bu olumlamanın da bir yanlışlığı var. benim evim sadece bir sokağa bakıyor.
ahhh, belki taşınırım... belki değişir! belki farkına varırım nihayet!
ama öfke? insan niçin öfke duyar? öfkeyi hak eder mi insanlar?
sadece biraz sarhoşum.
hak ederler tabii ya. sahtekarlıkları ve gösterişçilikleri sayesinde hak ederler. sayesinde, evet! yalnızca ben değil, onlar da ölmeli bu hayatta. ama gerçeği anlayamayacaklar. anlasalar bile -küçük bir ihtimal- kafalarına sıkacak cesarete asla sahip olamayacaklar. biliyorum. tanıyorum. güzel yüzleri ve tatlı sözleriyle aramızdalar. ama üçkağıtçılar! gerçeği biliyorlar ve gerçeği göremeyen diğer insanları da kendi gerçekleriyle kandırıyorlar. buna nasıl güç bulabiliyorsunuz! beni öldürmeseydiniz, ne olurdu sanki?
bütün karanlıkların ardında daha da derin bir karanlık varmış. dip sonsuzdur elbette. fakat bu nasıl bir karanlık böyle?
gün ışıyor tüm güzelliğiyle penceremden. hiçbir söze gerek yok artık. süslü cümlelerden de şu baş ağrıtan düşüncelerden de yoruldum. yolun sonuna geliyoruz.
bütün bu yazıyı yazmam anlamsızdı belki de. evet. lakin hiçbir sözüm anlaşılmasa da ve dinlenmek istemesem de kendimi ifade etme fırsatı buluyorum. benliğimi haykırıyorum. bazıları gülüp geçecektir. ama onları da yüce gönüllülükle karşılıyorum. karşılamalıyım. yaşama saygım var benim. merhametliyim. ve içimdeki bu merhamet beni öldürüyor.
her ne kadar yazdıysam da anlam bütünlüğünden yoksun bir yazı olduğunu düşünmeden edemiyorum. kelimeler, kelimeler... yetersiz. gözlerimin içine baksaydınız tüm gerçeği görürdü bazıları. çünkü yaşam bu. kucaklanmalı.
fakat zamanı gelince çekip gitmeyi bilmeli hanımlar, baylar. hiçbir şeyin önemi olmadığı hakkında boşuna konuşmuyorum. yine de bu mesajın, tanımın, mektubun, yazının, artık her ne isim koyuyorsanız onun bir anlamı var. en azından benim için. bu yüzden utanç duymamalıyım. yaşananlar yaşanmış olarak kalmalı ve insan usulca kabullenmeli yaşamla ölümü. ayrıyeten okurların bazıları da alt metni kendi içlerinde tartışacaktır. buna minnettar olurum.
yine de saçma sapan bir yazı. bir anlamı yoktu, demiştim. (tutarsız konuşuyorsun, tutarsız!) yine de gidiyorum bu tutarsızlıklarımla. toparlanmalıyım, yaşama tutunmalıyım. kötü birisi değilim... bazılarınız bu kötü birisi değilim lafını oldukça basit anlayacaktır. sokaktan geçen birisinin kötü biri değilim demesi gibi veya tanıdık olan birisinin iyi hissetmediğini belirtmesi gibi. insanların anlama yetisinden çok şey beklememeliyim. birçoğu akıldan yoksun hali hazırda. ve orada burada bizi gözettiklerinden, yönettiklerinden, sevdiklerinden söz ediyorlar. sadece mide bulandırıcı. tüm bu toplum mide bulandırıcı aslına bakarsanız. halen aramızda olup da bizleri kandırmaları yok mu! güler yüzleriyle kapıyı açıyorlar sizlere ve ardından kapıyı arkanızdan kilitleyip gülüveriyorlar. ama zaten herkes bunun farkında. öyle değil mi? yoksa farkında da olmayabilir. ya da belki ben kafamda kuruyorumdur. bilmiyorum. sadece dinlenmeye ihtiyacım var.
bu yazıyı atıp da inzivaya çekilmek oldukça dramatik bir fikir. bundan kaçınmak adına belki de bunun hemen arkasından başka tanımlar girip giderim.
sadece güçlü olmak istemiyorum bir sefer. yalnızca ağlamalıyım. anlayın beni. bu itiraf, bu safsatalar hep bir parçası ağlamanın. fakat bunu demek ile insanlara ne kadar anlam yüklediğimizin göstergesi. kimin yanında güçlü oluyoruz sanki... sahtekarların canı cehenneme. lanetleriyle bir ömür yaşasınlar. diğerleriyse anlamadan yoksun zaten. kimin yanında güçlü? kimsenin.
en azından kendi düşüncemi korkusuzca anlatabildim. çekinmeden eleştirdim, sövdüm, saydım, anlattım... bu itirafın sonuna gelelim öyleyse. daha da yazardım... ama yeter. dinlenmeli, iyileşmeliyim. belki ileride gelir, tekrar yazarım. hem günlük gibi de oldu. biraz hoş, bence.
içimde olup biten ne varsa yazmak isterdim. belki kaç yıldır yazmaya çalıştığım kitabımı bitiririm. yeni taslaklar oluştururum. ya da ne bileyim, yurtdışına çıkarım. ya da bir bakarım tekrardan dönüp buraya gelmişim! insanlardan haz etmeyen ben, onlardan da ayrı kalamamış olur!
ama biliyorum. dostlarımı kaybetmeye devam edeceğimi biliyorum. şu huysuz olduğundan bahsedilen insanlardan birine dönüşeceğim, bilincindeyim bunun. kimseyle geçinemeyeceğim. kısa süreli ilişkiler, arkadaşlıklar... ne denir? geleceği kafamda kurmam mantıklı değil. yine de az çok kendimi tanıyorum. ve bir noktada aydınlık halen var. bunun için çabalayacağım, tedavi olacağım ve yere basacağım. tabii teoride... pratikte ne yapacağımı kim bilir? ben bilmiyorum. dengesizliğimle mücadele ederken ayağım takılıp düşmem umarım. ve bu ayağının takılabilmesinin bilincinde olmak, işte bu insanı sıkıştırıyor ve geriyor. bu gerginlikten kurtulmak için insan kendini salıvermeli biraz. ama salıverirsem de işte o zaman bir rehavet anıyla kafama sıkmam bir olur. ya da kendi kendime karıştırıyorum durumu. bilmiyorum. yetti bu kadar yazdığım.
epey pesimist bir yazı olduğu kabul. ama bu seferlik, sadece bu seferlik insanlar ne der diye düşünmeyeceğim. ne derseniz deyin.
işte size günahın karanlık tortusu.
kendi başlığımın altına kendi hakkımda bir şeyler yazmak sanırım bir hakkımdır. karalayacağım bir şeyler. kendi tanımımı yazdıklarımla veriyorum zaten fakat buraya yazdığım biraz daha olağandışı olacaktır.
uzun bir yazı olacak o yüzden şimdiden okumayı bırakıp daha önemli işlerinize yönelebilirsiniz. baştan söyleyeyim: bu satırları yazan kişi yazdığı her saniyeden tiksinecek, her an çekip gitmeye davranacak. fakat bu satırların yazarı yine de kendini zorlayacak anlatmak için. yani bütün bu trajedinin, komedinin bir saçmalıktan öteye gitmeyeceğini ben de kabul ediyorum bir bakıma. ve iç karartıcı olduğunun altını çizmem gerekir yazılanların. ama bir aydınlık da barındırıyor olamaz mı? yaşam gibi...
ayrıyeten siz dostlarım, arkadaşlarım, yabancılarım ve düşmanlarım; sizinle benim aramda olsun bu yazdıklarım. pek çok dostum dahi bu yazıyı okumaktan imtina edecektir. ben olsam ben de ederdim, yalan yok. pek kişisel bir yazı sayılabilir. hem kendime yazdığım kısım ağır basıyor, başkalarına yazdığım kısım muhtemelen üç beş paragraf. her neyse. tüm sözleri baştan savmak için bir savunma üretiyorum kendimce, devam edeyim.
bir veda niteliğinde olacaktır yazdıklarım, diğer yandan bir teşekkür yazısıdır. kime ve niçin? benimle konuşan ve biraz olsun yüzümü güldüren kimselere teşekkür. sözlüğün kurulmasına vesile olan herkese bir teşekkür. karşıma çıktıkları gerçeklerle beni düşündüren ve hüzünlendirenlere teşekkür. ve vesaire vesaire... üslubumu bağışlayın. pek önemsiz bir şey yazacağım. yine de okunursa... okunmuş olur.
niçin veda olduğuna gelirsek. önceden burasının gidişatından memnun olmadığımı söylemiştim. yani sadece benim fikrim bu. sadece bu memnuniyetsizlik hissi bastırdı, huzursuzluğu doğurdu. haliyle burada kalmam güçleşti. fakat huzursuzluğun sözlükle de pek ilgisi yok. kişisel sebep dedikleri şey benimki.
burası güzel bir ortam, yalan değil. birçok insanla tanıştım, konuştum. arkadaş oldum. ve arkadaşlığımı ilerlettim ve tanıdım ve anladım vs. vs... hoştu her şey. başlangıçtaki sayımız azdı ve belki de bu yüzden bu kadar hoşuma gitmişti bu ortam. yalan değil, ilk kez bir sözlük ortamındaydım. moderatör de oldum, radyo sunucusu da. artık ne kadar layığıyla yapabildiysem işimi... sonra, agora meyhanesi'ni kurmak başlı başına bir keyifti benim için. ve eh... beni insanlara yakınlaştırdı.
buradan yazamadığım, konuşamadığım, epeydir görüşmediğim arkadaşlarıma kucak dolusu sevgiler! bireysel olarak veda etmeyi isterdim ama buradan veda ediyorum işte. haykırıyorum sizleri sevdiğimi. her bir sohbetiniz, cümleniz benimki türünden bir yaratılışa sahip birisi için paha biçilmezdi. ve bu cümlede söylemek istediğim az sonraki yazdıklarımda daha iyi anlaşılacaktır. ve bu cümleden sonrası kişisel olacaktır.
beni insanlara yakınlaştırdı diyorum çünkü -beni takip edenler de bilecektir- sanırım, epey karanlıktayım. ve bu karanlıkta olduğum süre o kadar uzun bir geçmişe dayanıyor ki! (hali hazırda yazının gidişatını bu parantez aracılığıyla göreceksinizdir, gerisini okumaktan vazgeçebilirsiniz, çünkü silmeyeceğim.) bunun sıradan bir karanlıkta kalma durumu olmadığını da biliyorum. yani şöyle bir şey vardır psikolojide: hasta olan hastalığını reddetmeye daha meyillidir. * yani bunu söylemem belki de söylediklerimi haklı çıkarmayacak, aksine hastalığımın boyutunu bir kat daha artıracak. bilmiyorum. ben şüpheci bir adamım. her şeye duyduğum şüphe, beni içten içe öldürüyor. karanlık ve aydınlığın arasında bir yere mıhladı beni. bir yanımda cennet, öbür yanımda cehennem. bunun nasıl bir his olduğunu tam olarak anlatamam, lakin anlatmaya yaklaşabilirim sanıyorum.
[ ve ne desem bilemedim. demiştim ya başta çekip gitmeye davranacağım diye, bu durum beni kelimelerle boğuşturuyor. lafı evirip çeviriyorum. ömrüm boyu yapmaktan vazgeçemediğim şeydir. bir türlü kendini ifade edememek, anlatamamak. ne kadar korkunç bir duygu olduğunu anlatmama gerek yoktur sanırım. her neyse devam edeceğim. ]
içimi olduğu gibi göstermek istiyorum sizlere! yemin ediyorum korkuyorum. kendimi bağımlılıkların kollarına bıraktım. pişman değilim. zaten yaşamak istemiyordum, bunu fark ettim. vebalı bir insanım. ve vebam o kadar büyük ki gerçekten gören birileri olsa bile kaçıyor. bana aşık olan da benim aşık olduğum da... ailem de dostlarım da... kime sorsak yalnızım der. karanlıktayım der belki, evet. kendimden bahsetmekten o yüzden nefret ediyorum. o yüzden susuyorum. o yüzden yazıyorum ve yazdıklarımda bu durumdan nefret ettiğimi söylüyorum. fakat bunu derken de hemen ardından bir sahtekar olduğumu iliştiriyorum ki adım temize çıkmasın. niçin? insan doğasından bu denli tiksindiğim için mi? kendimi temize çıkarırsam eğer, insanlardan farkım kalmaz diye mi? kimilerinizin "popülizm" dediğinden mi? hiçbir şey. hiçbir şey umurumda değil. aslında umurumda da... anlayın işte.
geçmişte, kapatmıştım kendimi eve. aylarca çıkmadım. kimseyle konuşmadım. neden? bir aydınlanma mı gelmişti? hakikat dedikleri şeyi mi keşfetmiştim de yaşamdan elimi ayağımı çekmiştim? hiçbir sorun yoktu ortada. yalnızca geçmişimi arkamda bırakmanın verdiği ferahlık vardı. ama yine de kendime duyduğum nefreti saklayamadım, gizleyemedim kendimden bunu. o denli acı çekiyordum ki bu acımı kimseyle paylaşmak istemedim. ölmekten korkmuyordum, yaşamaktan korkuyordum. yemek yemek istemiyor, yatağımdan çıkmıyordum. bakın, ben psikolojiye pek de inanabilen bir kimse değilim. "soyut düşünme becerisi yüksek" bir insan olduğumu söyleyeceklerini ve anlatacağım onca felsefenin arasında haklı olduğumu söyleyeceklerini biliyordum. toplumu olduğu gibi kabul etmemi ve yüreğimin etrafına ördüğüm kalın duvarları aşmam gerekeceğini söyleyeceklerini biliyordum. şu anda da aynını söylüyorlar. halen tedavi oluyorum. tedavi! ne hikmetse artık... zihnimin yerinde olduğunu biliyorum ama sanırım fazla düşünen ve sorgulayan bir kimseyim. hiçbir şey olduğu yok. ilaçlarla kendimi uyuşturabilirim. veyahut daha ağırlarıyla bir yaşayan ölüye dönüşebilirim. bir operaya gider, saf saf bakınır etrafa ve mutlu olduğumu sanırım. yaşarım. gülümserim insanlara ve kimseye geçmişimden bir şeyi belli etmem. ardından alkışlarım. derin derin bakan ama bir şey söylemeyen gözlerle yaşayıp gider, aylaklık yaparım. ama böyle yaşamak istemiyorum. varsın içimdeki ateş beni yakmaya devam etsin.
[ bir deliyi tımarhaneye kapatmışlar sırf toplum ondan korkuyor diye. devlet teorisine giriş, ders bilmem kaç! ]
eh... bir ruh hastalığına sahip olmadığımın hemen hemen farkında gibiyim. isimlendirme konusunda doktorlar çok başarılı. ben sanırım katılmıyorum. ama katılmamam da gerçeği değiştirmez. "gerçek"... kimin gerçeğiyse artık. insan doğasından bu kadar tiksinmek ve ona uygun hareket edememekse hastalığım, kabul. ama niçin? niçin bencil olmalı, sevmemeli, kendini kaptırmamalı insan? "oh! sevgili piyanist!" deseler, "senin acın sevgisizliğindenmiş!" saçmalamayın derim. kelimelerle oyun oynuyorum o kadar. ya da kendimi kandırıyorum. çünkü her şey mümkün! hanımlar, baylar; her şey mümkün. insan doğasına kendimi teslim etmedim henüz. ve bundan hoşnut sayılırım. acı çekiyorum, her gün. çünkü yaşamak da insan doğasının bir parçası. lakin anlaşılması gereken şey şu: insan olmaktan mutluyum ben. yani yaşamaktan. fakat onlar gibi yaşayamıyorum. kim gibi? sizin gibi. sizin neyiniz var? sahiden soruyorum, niçin ötekileştirmeye gidiyorum? çünkü siz anlamıyorsunuz. neyi? insan olmanın ne demek olduğunu. bir fidana bakıp da gözyaşı dökmenin ne demek olduğunu anlamıyorsunuz. gerçeği ve yaşamı her an görmeyi anlamıyorsunuz. acıyı özümsemek nedir bilmiyorsunuz. merhamet ise size çok uzak bir kavram. gerçekten merhametli olduğunuzu sanıyorsunuz, ayda yılda bir hayır kurumlarına bağışlar yapıyorsunuz, sırf kendinizi aklamak için. sırf ben iyi biriyim diyebilmek için. ama siz insanlar, unutuyorsunuz insan olmanın ne demek olduğunu. bütün oynanan oyunların kendi çıkarınıza hizmet ettiğini anlayamıyorsunuz, anlayamadığınızı kabul etmiyorsunuz, yardımsever görünmeye devam ediyorsunuz; ta ki biri ya da bir şey çıkarınıza karşı davranana kadar. oracıkta yardım etmiş, sevmişseniz bile o şeyi; öldürüveriyorsunuz. başlangıçta haykırırsınız "ben merhamet ve sevgi doluyum" diye. ne zaman birisi acıtırsa canınızı, o gülü oracıkta yakıveriyorsunuz. zamanında koklamış, sevmiş, hediye etmiştiniz ama ne zaman battı, o zaman küle çevirdiniz onu. işte insan doğası bu. bakın topluma, yaşadığımız şu gezegende yere çöp atmamanın bilincinde olan kaç kişi var? "ben erdemli bir insanım." hayır, hayır; siz erdemli bir insan değilsiniz bayım. yalnızca yere çöp atmayarak kendinizi düşünüyorsunuz. ne gezegeni ne de başka birisini. yalnızca kendinizi.
ama burada korkunç bir gerçek daha var. bütün bu anlatılanların saçmalıktan öteye gidemeyecek olabilmesi. insanoğlu zaten evrimsel boyutta kendine hizmet etmek için yaratılmamış mıydı? hayatta kalıyor herkes. ama kimse ölmeye cesaret edemiyor. kimse kendi canını ikinci plana alamıyor. niçin? ve gerçekten kendimizi ikinci plana mı almalıyız bu hayatta? bütün psikoloji bunu reddedecektir. buyruğu altında yaşadığımız normlar bizi bu hale getiriyor: kendi malın her şeyden kıymetlidir. zaten insan burada hata yaptı: leviathan'ı yarattı. belki de hata yapmadı... belki olması gereken buydu. belki psikolojinin bazılarını deli olarak görmesi haklıdır bu yüzden falan filan. ama uzatmayacağım. sıkıldım.
işte bu anlatılanlardan insan doğasının bir diğer boyutuna geliyoruz: belirsizlikler üzerinden hayatı kurgulayan bir adamın portresi. ve her şey işte bu noktada anlamını yitiriyor. bazılarını kıskanıyorum. ben bunları düşünürken onlar yeni aldığı cep telefonuyla mutlu oluyor. fakat yine bencillikle bezeli, hayatı anlamlandırma derdinde değil, yaşamın güzelliğini göremiyor. fakat benim aksime yaşamın karanlığını da öyle.
herkes diyecektir yaşam bu ikisinin varlığıyla var. biliyorum. sorun bunun bilincinde olmak. ve bu bilinçlilik halinin çok yüksek olması. bazıları bunu yüzeysel olarak adlandırıp yaşamlarına devam ediyor. imreniyorum sizlere.
bazılarıysa hiç farkında değil. size de imreniyorum.
ve bazılarıysa... işte benim gibi. insan doğasından ölesiye tiksiniyor ve insan doğasından bağımsız yaşayamıyor. ya bir şeyler koymalı böyleleri ortaya (sanat, sevgi gibi), yani enerjilerini bir şeye odaklamalılar tamamen; ya da ansızın kafalarına sıkıp bu dünyadan vazgeçmeliler.
bütün tabloyu gördüğümü sanıyorum. fakat bunun bir sanrı olabileceğinin de farkındayım. bu yüzden, bana her şeyi görebildiğimi söyleme cesareti veriyor bu. illaki bir şüphe payı bırakıyorum ki her şeyi kabullenebileyim. işte bunu kabullenmem neticesinde arasında bulunduğum karanlık ve aydınlık beni daha da sert darbelerle kilitliyor gerçekliğime.
yani kendimi hiçbir şekilde yüceltmediğimin de farkına varıyorum. ötekileştirmeye gidip kendi kıymetimin daha fazla olduğuna inandıramıyorum. birçokları inandırıyor. bense olanca sıradanlığımla kendime nefret kusuyorum. fakat burada yine bir ötekileştirmeye gidip kendimi aklamaya çalışmadığımın bilincindeyim. sorun da burada.
düşünmemeli. asla düşünmemeli.
p// partita no. 2, bwv 826 c-moll: i. "sinfonia"
ama bu kadar felsefe yeter. bütün bu düşüncelerin arasında hiç mi nefes alacak yerim yoktu benim?
öylesine gururla çekiyorum ki tatlı havayı ciğerlerime, beni gören yaşam sevinciyle dolar.
odamdan çıkmış ve nihayet dışarı adımımı atmıştım. ne kadar gün olmuştu sahi? epey. gerçi çıkmak işime de gelmiyordu pek; açlıktan ölmüş ve çürümeye yüz tutmuş bedenimi bulmalarını istemediğimden belki de çıkıvermiştim. "yeter ki bulunmayayım!"
dış dünyada sevmeye ve anlamaya değer bir şeyler aramaya başladım. insanlarla başlangıçta iletişimi tutturmakta zorlandım, yalan değil. ve bu durum yaklaşık iki yıl devam etti. zaten dipteydim. kaybedecek bir şeyim yoktu. o halde konuşmaya çalışmamam için bir neden yoktu. özgüvenli olmalı ve birileriyle konuşmalıydım. sokaktan birilerini çevirir, rastgele bir şey sorardım. örneğin saati. saatim vardı ya gerçi... "siz, bayım, saatin kaç olduğunu söyler misiniz acaba?" -oh, saat altıyı altı geçiyor delikanlı! vs. vs...
ama kendimden ve yaşadıklarımdan -özellikle de böylesine anlamsız detaylardan- bahsetmeyi sevmediğimi anlıyorum şimdi. o yüzden bu kısmı geçelim. gerçi bunu anlatmak bir şey kazandırmayacaktır hiçbir okura. (gerçi tüm yazı için bunu söyley-)
eh! gerçekten eh! sanıyor musunuz ki piyanist bu sözleri edebiyat olsun diye söylüyor? utanıyor ve korkuyor. (korkak herifin teki çıktı! kutlama yapmalıyız!) hayatındaki önemli ayrıntıları döküp de utancını katlamayacak! susacak!
bu noktadan sonra neyden bahsedeceğimi ben de kestiremiyorum. öfkeliyim birazcık. ve işin garibi eskiden öfkelenemezdim bile! artık öfkelenebiliyorum! şu merhametimi bir kenara bırakmayı öğrenmeye çalışıyorum. alttan almamaya çalışıyorum. hem böylece farklı bir pencere açabilirim hayatıma.
fakat bu olumlamanın da bir yanlışlığı var. benim evim sadece bir sokağa bakıyor.
ahhh, belki taşınırım... belki değişir! belki farkına varırım nihayet!
ama öfke? insan niçin öfke duyar? öfkeyi hak eder mi insanlar?
sadece biraz sarhoşum.
hak ederler tabii ya. sahtekarlıkları ve gösterişçilikleri sayesinde hak ederler. sayesinde, evet! yalnızca ben değil, onlar da ölmeli bu hayatta. ama gerçeği anlayamayacaklar. anlasalar bile -küçük bir ihtimal- kafalarına sıkacak cesarete asla sahip olamayacaklar. biliyorum. tanıyorum. güzel yüzleri ve tatlı sözleriyle aramızdalar. ama üçkağıtçılar! gerçeği biliyorlar ve gerçeği göremeyen diğer insanları da kendi gerçekleriyle kandırıyorlar. buna nasıl güç bulabiliyorsunuz! beni öldürmeseydiniz, ne olurdu sanki?
bütün karanlıkların ardında daha da derin bir karanlık varmış. dip sonsuzdur elbette. fakat bu nasıl bir karanlık böyle?
gün ışıyor tüm güzelliğiyle penceremden. hiçbir söze gerek yok artık. süslü cümlelerden de şu baş ağrıtan düşüncelerden de yoruldum. yolun sonuna geliyoruz.
bütün bu yazıyı yazmam anlamsızdı belki de. evet. lakin hiçbir sözüm anlaşılmasa da ve dinlenmek istemesem de kendimi ifade etme fırsatı buluyorum. benliğimi haykırıyorum. bazıları gülüp geçecektir. ama onları da yüce gönüllülükle karşılıyorum. karşılamalıyım. yaşama saygım var benim. merhametliyim. ve içimdeki bu merhamet beni öldürüyor.
her ne kadar yazdıysam da anlam bütünlüğünden yoksun bir yazı olduğunu düşünmeden edemiyorum. kelimeler, kelimeler... yetersiz. gözlerimin içine baksaydınız tüm gerçeği görürdü bazıları. çünkü yaşam bu. kucaklanmalı.
fakat zamanı gelince çekip gitmeyi bilmeli hanımlar, baylar. hiçbir şeyin önemi olmadığı hakkında boşuna konuşmuyorum. yine de bu mesajın, tanımın, mektubun, yazının, artık her ne isim koyuyorsanız onun bir anlamı var. en azından benim için. bu yüzden utanç duymamalıyım. yaşananlar yaşanmış olarak kalmalı ve insan usulca kabullenmeli yaşamla ölümü. ayrıyeten okurların bazıları da alt metni kendi içlerinde tartışacaktır. buna minnettar olurum.
yine de saçma sapan bir yazı. bir anlamı yoktu, demiştim. (tutarsız konuşuyorsun, tutarsız!) yine de gidiyorum bu tutarsızlıklarımla. toparlanmalıyım, yaşama tutunmalıyım. kötü birisi değilim... bazılarınız bu kötü birisi değilim lafını oldukça basit anlayacaktır. sokaktan geçen birisinin kötü biri değilim demesi gibi veya tanıdık olan birisinin iyi hissetmediğini belirtmesi gibi. insanların anlama yetisinden çok şey beklememeliyim. birçoğu akıldan yoksun hali hazırda. ve orada burada bizi gözettiklerinden, yönettiklerinden, sevdiklerinden söz ediyorlar. sadece mide bulandırıcı. tüm bu toplum mide bulandırıcı aslına bakarsanız. halen aramızda olup da bizleri kandırmaları yok mu! güler yüzleriyle kapıyı açıyorlar sizlere ve ardından kapıyı arkanızdan kilitleyip gülüveriyorlar. ama zaten herkes bunun farkında. öyle değil mi? yoksa farkında da olmayabilir. ya da belki ben kafamda kuruyorumdur. bilmiyorum. sadece dinlenmeye ihtiyacım var.
bu yazıyı atıp da inzivaya çekilmek oldukça dramatik bir fikir. bundan kaçınmak adına belki de bunun hemen arkasından başka tanımlar girip giderim.
sadece güçlü olmak istemiyorum bir sefer. yalnızca ağlamalıyım. anlayın beni. bu itiraf, bu safsatalar hep bir parçası ağlamanın. fakat bunu demek ile insanlara ne kadar anlam yüklediğimizin göstergesi. kimin yanında güçlü oluyoruz sanki... sahtekarların canı cehenneme. lanetleriyle bir ömür yaşasınlar. diğerleriyse anlamadan yoksun zaten. kimin yanında güçlü? kimsenin.
en azından kendi düşüncemi korkusuzca anlatabildim. çekinmeden eleştirdim, sövdüm, saydım, anlattım... bu itirafın sonuna gelelim öyleyse. daha da yazardım... ama yeter. dinlenmeli, iyileşmeliyim. belki ileride gelir, tekrar yazarım. hem günlük gibi de oldu. biraz hoş, bence.
içimde olup biten ne varsa yazmak isterdim. belki kaç yıldır yazmaya çalıştığım kitabımı bitiririm. yeni taslaklar oluştururum. ya da ne bileyim, yurtdışına çıkarım. ya da bir bakarım tekrardan dönüp buraya gelmişim! insanlardan haz etmeyen ben, onlardan da ayrı kalamamış olur!
ama biliyorum. dostlarımı kaybetmeye devam edeceğimi biliyorum. şu huysuz olduğundan bahsedilen insanlardan birine dönüşeceğim, bilincindeyim bunun. kimseyle geçinemeyeceğim. kısa süreli ilişkiler, arkadaşlıklar... ne denir? geleceği kafamda kurmam mantıklı değil. yine de az çok kendimi tanıyorum. ve bir noktada aydınlık halen var. bunun için çabalayacağım, tedavi olacağım ve yere basacağım. tabii teoride... pratikte ne yapacağımı kim bilir? ben bilmiyorum. dengesizliğimle mücadele ederken ayağım takılıp düşmem umarım. ve bu ayağının takılabilmesinin bilincinde olmak, işte bu insanı sıkıştırıyor ve geriyor. bu gerginlikten kurtulmak için insan kendini salıvermeli biraz. ama salıverirsem de işte o zaman bir rehavet anıyla kafama sıkmam bir olur. ya da kendi kendime karıştırıyorum durumu. bilmiyorum. yetti bu kadar yazdığım.
epey pesimist bir yazı olduğu kabul. ama bu seferlik, sadece bu seferlik insanlar ne der diye düşünmeyeceğim. ne derseniz deyin.
işte size günahın karanlık tortusu.
devamını gör...
sahipsizler - dünyadan bir atlı geçti
bekir yıldız’ın öykü kitabıdır.
daha önce nasıl olduysa hiç karşılaşmadığım bir yazar bekir yıldız. bu aralar edebiyat için harcadığım zamanın çoğunu öykü okumaya ayırdığım için çok sayıda öykü kitabı okudum ve bu kitap da onlardan biriydi.
çok etkilediğini söyleyemem beni, bu kitabın ama içinde çok etkili öyküler olduğunu da yadsıyamam. made in germany öyküsünü çok beğendim mesela. ama öyküler yazım tekniği açısından çok iyi olsa da eksik bir şeyler vardı sanki ya da bende oluşturduğu his öyleydi.
öyküler çok karanlık geldi bana. karanlık öyküleri sevmediğimden değil elbette ama acıyı anlatırken bu kadar karanlık olmak beni olması gerekenden daha fazla geriyor belki de. sanki hiç mizah yokmuş gibi davranmış yazar. sanki her şey simsiyahmış gibi.
yazarın bir derdi var elbette. derdini yazmış, derdini anlatmış: göçmenlik, yalnızlık, terk edilmişlik, garibanlık, yabancılık gibi birçok şey üzerine için dökmüş yazar.
beni derinden etkilemiş olmasa da yine de ben bu kitabı okuduğuma memnun oldum. başka kitaplarını okur muyum bilemiyorum şu an ama en az bir kitabı okunması gereken bir yazar olduğunu söyleyebilirim.
daha önce nasıl olduysa hiç karşılaşmadığım bir yazar bekir yıldız. bu aralar edebiyat için harcadığım zamanın çoğunu öykü okumaya ayırdığım için çok sayıda öykü kitabı okudum ve bu kitap da onlardan biriydi.
çok etkilediğini söyleyemem beni, bu kitabın ama içinde çok etkili öyküler olduğunu da yadsıyamam. made in germany öyküsünü çok beğendim mesela. ama öyküler yazım tekniği açısından çok iyi olsa da eksik bir şeyler vardı sanki ya da bende oluşturduğu his öyleydi.
öyküler çok karanlık geldi bana. karanlık öyküleri sevmediğimden değil elbette ama acıyı anlatırken bu kadar karanlık olmak beni olması gerekenden daha fazla geriyor belki de. sanki hiç mizah yokmuş gibi davranmış yazar. sanki her şey simsiyahmış gibi.
yazarın bir derdi var elbette. derdini yazmış, derdini anlatmış: göçmenlik, yalnızlık, terk edilmişlik, garibanlık, yabancılık gibi birçok şey üzerine için dökmüş yazar.
beni derinden etkilemiş olmasa da yine de ben bu kitabı okuduğuma memnun oldum. başka kitaplarını okur muyum bilemiyorum şu an ama en az bir kitabı okunması gereken bir yazar olduğunu söyleyebilirim.
devamını gör...
biz büyüdük ve kirlendi dünya
cocukken her seyin daha kolay, daha saf, daha mutlu, daha temiz oldugunu belirten soz kumesi.
belli bir olgunluga gelmis her kisinin cocukluguna ozlem duymasinin sebebi belki bu; belki de dunyayi kirleten, safligini koruyamayan insanoglu.
bu cumlenin gectigi sahane bir yeni türkü sarkisi vardir; melodisiyle sizi mutlu eder, sozleri de murathan mungan’a aittir.
dinlemek isteyene tik tik
belli bir olgunluga gelmis her kisinin cocukluguna ozlem duymasinin sebebi belki bu; belki de dunyayi kirleten, safligini koruyamayan insanoglu.
bu cumlenin gectigi sahane bir yeni türkü sarkisi vardir; melodisiyle sizi mutlu eder, sozleri de murathan mungan’a aittir.
dinlemek isteyene tik tik
devamını gör...
anti savar
kalbimiz onunla.
edit: ulan 1 dakika farkla be.
edit: ulan 1 dakika farkla be.
devamını gör...




