küsüm, küstüm, herkese, her şeye, nedir ki küsmek?

ilgi beklemek, evet, değerli hissetmek istiyorum. birazcık umursanmak, bu sebeple küsüyorum. çocuk ruhumda * küsmenin gerekli olup olmadığı bir muamma ancak ben yine de küsüyorum, daha çok kişilere. hayata küsersem kendime küsmüş olurum çünkü, bunu kaldırabilir miyim bilmem.

ama haksız da olduğumu düşünmüyorum, arkadaş diye geçinen bazı * xy kromozomlu bireyler * ben gitmesem yanına yanıma gelmiyor, sonra da bana atarlanmaya kalkışıyor. * gel de küsme!

yazmayı unutmuşum ben.
devamını gör...

olmadığım yazardır.

ne çok takipçim var ne de nickaltıma sık gelenim.
aslında entrylerim beğeni de alıyor, ama bilemedim, beni niye takip etmiyorsunuz ki sözlük*

bu arada kimsenin nickaltında gözüm yok, ben de zaten çok seviyorum nickaltlarına yazmayı.
uzun lafın kısası nickaltı hiç boş kalmayan yazarlar, şanslı yazarlardır.
çünkü tatlı nickaltı dönüşleri, daha çok yazmak için oldukça motive edici oluyor.
o yüzden sık sık birilerinin nickaltına yazıyorum ya zaten ben de *
devamını gör...

dikkat!! adrenalin içerir.
devamını gör...

itiraz ediyorum. reddedildi.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

tchibo gold. olcukca başarılı ve aroması bana göre zengin bir kahvedir.
devamını gör...

gandalfgillerden ukdesi.

1964 doğumlu meksikalı yönetmen. el laberinto del fauno (pan'ın labirenti) gibi mükemmel bir filmi yönetmenin yanı sıra, hellboy gibi, blade gibi alıcısı/izleyicisi hazır işleri de çekme sorumluluğuna girmiş bir isim. bu tip filmlere yönetmenlik etme işi oldukça zordur. yönetmenin bu filmlerden sonraki kariyerini de yakından ilgilendirir. evet bu tarz işlerin gişe kaygısı olmaz, yılmaz takipçileri vardır çünkü tematik alanlardır ama konuya çok hakim bir kitleye iş beğendirmek de oldukça da zordur. birileri bu taşların altına ellerini koyuyor koymasına ve genelde de çok ağır, yer yer gereksiz eleştirileri göğüslemek zorunda kalıyorlar. ne var ki guillermo del toro bu bağlamda nadiren işi kotarmış addedilen yönetmenlerden olmayı başardı bu güne değin.

çok katmanlı bir yönetmen olduğunu düşünmüyorum. belli bir çizgisi var. renkleri, dekorları, kostümleri iyi kullanır, uzak plan pek çalışmaz ama sahneleri asla özensiz değildir. poetik olmak istediğinde bunu da iyi becerir; bkz; the shape of water. ama bir sinema dehası mı? naçizane; değil. bir filmde her şeyi yapmak gerektiği gibi yapmak filmi iyi yapmaya yetmeyebiliyor. çok iyi dövüş sahnesi yazabilir/çekebilirsin ama izlerken ben dövmüyorsam ya da dayak yemiyorsam; gözümün önüne sadece çektiğin süzülme sahnesi geliyorsa adını duyduğumda, üzerimde iz bırakmış pek de bir işin olmamış oluyor del toro'cuğum. gerçi benim gibi bir filmde "baktığı" tek şey yönetmen imzası olmayan izleyiciler için kötü filmi olmayan, standardın çok üstünde değerlendirebilecek bir isim. bir de pinocchio çekiyormuş güncel dönemde, merakla beklediğimi de ekleyeyim.
devamını gör...

bir evernevergreen ukdesidir.

bir ursula k. leguin kitabıdır.

belki de ursula k. leguin’in beni üzerinde düşünmeye en çok zorlayan kitabıdır. ursula birçok yazarın üzerine yazdığı konuları bambaşka bir şekilde yazarak harikalar yaratabilen harika bir kadın. en bilindik öyküyü ursula’dan bir kez daha dinlemek ilk kez dinliyormuş hissi uyandırıyor. yani ursula harika bir kadın olmanın yanı sıra bir edebiyat sihirbazı.

bir sürgün gezegeninde karşı karışıya kalan iki medeniyet. biri artık bir çok şeyi aşmış, münzevi bir hareket tarzı belirlemiş bir topluluk, diğeri ise gezegenin öz çocuğu olmanın verdiği bir özgüvene sahip olmasına rağmen oldukça ilkel şartlarda yaşayan bir topluluk.

sürekli bir çatışma zaruridir böyle bir durumda. medeni olan ile ilkel olanın tarihin en başından beri süren anlamsız ve sonuçsuz savaşı alttan alta sürmek zorundadır. ancak doğanın acımasızlığı ile ortak bir düşmanın tehdidi karşısında arada kalmak medeniyetle ilkelliği bir araya getirebilir.

tabii ki bu bir ihtimal. sonuçta gezegenin en karanlık noktasında da olsa ırklar ne yapacağı kestirilemeyen topluluklar oluşturur. aslolan hayatta kalmaktır ancak ölüm kaçınılmazdır.
devamını gör...

küçük dozlarda ağrı kesici özellikler taşıyan bilinç ve duyu kaybına neden olan düzenli kullanıldığında bağımlılık yaratan ve genellikle alkol itlerden elde edilen ilaçtır. adli sistemde kanunla yasaklanan esrar eroin gibi uyuşturucu maddedir.
devamını gör...

an itibari ile geri gelen korona yasakları.
elimizden avucumuzdan kayan restoranlar, cafeler.
devamını gör...

blues terimi batı afrika kültüründe cenaze ve yas törenlerinde ''acının ifadesi'' olarak kullanılan "çivit rengi" üzerinden mistisizme dayanır. blues, 400 yıllık geçmişi olan ve temeli afrika'ya dayanan, bir müzik türüdür. kökleri afrika'da bulunan blues, 17. yüzyıldan itibaren afrika'dan getirilen kölelerin tarlalarda çalışırken söyledikleri hüznü, umudu, özgürlüğü ve derin acıyı anlatan şarkılardan doğmuştur. ilk yayınlanan blues notası hart wand'ın 1912 tarihli "dallas blues"udur.

blues, 1865 yılından itibaren köleliğin kaldırılmasıyla birlikte amerikan toplumu içinde yayılmaya başlar ve buradan da zaman içerisinde tüm dünyaya yayılır. 1910'lu yıllardan itibaren ise blues, amerika'da birçok şehre yayılır. bu şehirlerdeki kültürle ve müzikle harmanlanır ve yeni blues türleri ortaya çıkar, bunlardan bazıları delta blues, memphis blues, texas blues'dur. 1930'lu yıllara gelindiğinde blues, caz müzik ile harmanlanarak robert johnson, big bill broonzy, sonny boy williamson, lonnie johnson ve tampa red idi.

blues'un formu, genellikle afrika ve afro-amerikan müziğinde bulunan "çağrı ve cevap" düzeniyle akor dizilerinin tekrarlayan döngüsüdür.12 ölçülük blues, popüler müzikte en çok kullanılan akor yürüyüşüdür.blues notaları, genellikle bemolleştirilmiş üçlü, bemolleştirilmiş beşli ya da bemolleştirilmiş yedili olarak isimlendirilirler. blues, özünde en çok ritim özellikleriyle dikkat çekmektedir. ancak günümüzde icra edilmekte olan electric blues yüksek enstrüman hakimiyeti ve güçlü ritim kabiliyetiyle birlikte iyi bir armoni bilgisini de gerektirmektedir. zira modern blues, afrika kökenlerinin yanında çok yüklü bir etkileşime uğramış ve pek çok müzikten kalıntılar barındırır hale gelmiştir.

wikipedia
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

"...kusurlarının farkında olmak güzeller güzeli bir kadın kadar yanına yaklaşılmaz yapmıştı onu...."
honore de balzac-mutlak peşinde

not: bu tanım bir tavsiye vermek üzerine değil, şu anda okumakta olduğum kitaptan bu cümleyi hatırlatması dolayısı ile yazılmıştır. çünkü çirkin "insan" yoktur, güzel tarafı fark edilmeyen insan vardır. (şimdi buna itiraz gelebilir, benim kafa sesim de itiraz etti, o kadar tecavüzcü var sapık var nasıl çirkin insan olmaz diye, onlar insan değil efenim. bu tanım nerelere geldi böyle, neyse kapatıyoruz.)
devamını gör...

anna'ya gıcık olan umarım bir tek ben değilimdir..
devamını gör...

geceleri gökyüzüne baktığımızda yaptığımız eylem.

çoğunuz duymuştur; yıldızlara baktığımızda onların çok eski hallerini görürüz aslında, son feci mars'ın da belirttiği gibi. yani gökyüzünde gördüğünüz bir yıldız belki de çoktan "öldü" ve şu anda orada bile değil. ancak ışığının bize ulaşması çok uzun zaman aldığından belki de onun ölümünü hiç göremeyeceğiz kendi ömrümüz süresince. astronotlar da dünya yüzeyinde değil onun yörüngesinde dolandıkları zaman birer zaman yolcusuna dönüşüyor. tabii fark edilir boyutlarda zaman kaymaları yaşamıyorlar. son olarak, aynaya baktığınızda bile son derece minik bir farkla kendi geçmişinizi görüyorsunuz. zira görüntünüzü oluşturan ışığın aynaya yansıyıp oradan size geri dönmesi bile ufacık bir zaman farkı yaratıyor.

***

fakat esas mevzu, zaman boyutu içerisinde ileriye ya da geriye doğru gerçekten fiziksel olarak gidebilir miyiz sorusu. teorik olarak evet.

önce en basit teoriden bahsedeyim: blok evren teorisi. buna göre zaman, bizim algıladığımız şekliyle geçmiş - şimdi - gelecek şeklinde 3 ayrı "bölge" değil. bunların üçü de aynı anda var olan ve sadece uzay boyutlarında yapacağınız bazı hareketler ya da değişimler sonucunda gidebileceğiniz dilimler. yani aslında "geçen" ya da "gelecek" hiçbir şey yok. hepsi bir arada ve "şu an" dediğimiz zaman dilimi ile birlikte zaten var.

***

ışık, evrende bildiğimiz en yüksek hıza, yani limit hıza sahip. bildiğimiz kadarıyla ışık hızını geçtiğimizde, zamanda geleceğe hareket etmiş oluyoruz. fakat bunun bir yolu henüz bulunmadı. doğrudan ışığın hızını geçmek yerine, kuyunun etrafından dolanma yolunu seçebiliriz. örneğin bir warp motorunuz varsa, evrenin kendi dokusunu kullanarak zamanda ileriye seyahat edebilirsiniz. bunu dalga sörfü yapmak gibi düşünebilirsiniz: evrenin dokusu ışıktan hızlı hareket eder (einstein denklemleri bunun olanaklı olduğunu söyler) ve siz de uzay aracınızın içinde, evrenin dokusu üzerinde seyahat edip geleceğin keyfini çıkarabilirsiniz. burada anlatmak kolay olsa da gerçekte bunu yapmaya bir sürü engel var tabii.

ikinci olarak bir solucan deliği bulabilir *, evrenin bir noktasından bambaşka bir noktasına çıkar ve böylece yine zamanda yolculuk yapmış olursunuz. sorun şu ki bir solucan deliğini bulmak/oluşturmak, açık tutabilmek ve insan boyutunda, atomlarınıza kadar ayrışmadan bunun içinden geçmek biraz sıkıntılı bir süreç. ilgili başlığı okumanızı tavsiye ederim bu arada.

bunlar dışında teorik birtakım zaman makinesi projeleri de var. elbette hepsinin kendine özgü problemleri var ve bunlardan herhangi birini yapıp kullanmak o kadar da kolay değil.

***

ya zamanda geriye gitmek? çoğu kişi bunu imkânsız sansa da aslında çalışmalar öyle olmadığını gösteriyor. yani aslında zamanda geriye gitmenin teorik olarak bir engeli yok ama gittiğiniz yerde herhangi bir şeyi değiştirmenize evren yasaları izin vermiyor. harry potter izleyicileri hatırlar; orada düşünseli adlı bir anı yolculuğu sistemi mevcuttu. geçmişe gidip orada olan her şeye tanıklık edebiliyordunuz ama orada olduğunuzu kimse bilmiyordu çünkü hiçbir şeye müdahale edemiyordunuz. işte durum tam da böyle.

eğer bu çalışmanın yanlış olduğu ortaya çıkarsa bu kez akla "o zaman geçmişe müdahale edebiliriz demektir. bu durumda ne olur?" sorusu gelir ki onun cevabını da büyükbaba paradoksunda bulabilirsiniz.
devamını gör...

monokromatik bir ışığın yarı geçirken bir maddeden geçerken dağılmasıdır.
devamını gör...

atatürk'ün ölüm döşeğinden kalkıp ülkeye kazandırdığı, halen suriye ile aramızda problemler yaratan hatay ilinin merkezi. tıpkı sakarya-adapazarı, kocaeli-izmit, her ne kadar artık değişse de mersin-içel misali bir "merkez ilçe vs il" ad karmaşası yaratır; ancak antakya şehrinin merkezi olduğu hatay ili vardır. künefesiyle, mozaikleriyle ve de müslümanlarla hıristiyanların beraber yaşamasıyla ünlenen yer antakya'dır yani. şimdi eski huzurlu hali kalmamış, 2011'den beri savaş karargahı olarak kullanıla kullanıla epey yıpranmış ve nüfus değişmiş gerçi.

bu başlığı açma nedenim, balkan turundan yedi yıl önce, aynı ekiple bu şehirde ve komşusu halep şehrinde geçirdiğimiz iki günü anlatmak. yani yeni bir gezi yazısıyla karşınızdayız. ekip yine aynı; annemle babam ve bendeniz (o zaman hepten ergen idim, 16 yaşındaydım henüz). geziyi organize eden ve katılanlarsa babamın ege üniversitesi tıp fakültesinden dönem arkadaşları. ortam balkan turundaki gibi yani, komple ihtiyarlar ve arada bir tane genç, o da ben...

19 mayıs sabahında ankara'dan yola çıkıp, aksaray, ulukışla, toros geçitleri, adana ve iskenderun üzerinden vasıl olduğumuz antakya'da evvela kalacağımız deliban oteline geçerek insanlarla buluştuk. otelimiz, henüz kurulmamış defne ilçesinde kalan harbiye beldesinde, ünlü şelalenin hemen altında bir yerlerde anayolda kalıyor. akşam yemeği de otelin restoranında yendi. üç gün boyunca bol bol zahter salatası ve kırmızı et yenecekti (e doğal olarak; kebabın anavatanında olmasak da iki büyük kebapçılar merkezi gaziantep ve adana çok yakınımızda).

ertesi sabahaysa erken uyanarak otobüslerle şehir turuna koyulduk. rehberimiz, popçu atiye deniz'in de amcası ve bu gezinin organizatörü olan mehmet amca. önce geleneksel yöntemlerle zeytin sabunu üreten (sanıyorum zeytinyağı (gbkz: suriye)'den geliyordu ki bizim orada gerçekleştirdiğimiz operasyonlardan birine zeytin dalı adı verildi sonradan) bir fabrika. burada hemen herkes sabun alıyor. biz de aldık diye hatırlıyorum; malum o zamanlar bir yazlığımız ve her yaz alacak zeytinle sabunumuz yoktu. bilahare hac dağı denen yere çıktık. buradan şehir şöyle panoramik panoramik görünüyor.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

buradaki durağımız olan st. pierre kilisesi, önüne duvar örülmüş bir mağara. valiliğin sayfasında henüz hıristiyanlığın yasak olduğu ilk dönemlerde gizli ibadet yeri olduğu, hatta bizzat havarilerden petrus'un yaptırdığı ve hıristiyanlığın ilk yapısı olduğu yazılan bu mağara 1963 yılında hac yeri ilan edilmiş. dışarıdan görüntüsü şu:
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

içi de böyle.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

sonra şehir içine girilirken rehberimiz bize asi nehrinin ikiye böldüğü bu şehri anlattı biraz. kuzeydeki halkın epey dindar olduğunu, güneydeyse önemli bir nusayri nüfusun varlığını ifade eden rehberimiz; başta harbiye olmak üzere samandağı ve arsuz gibi yerlerde de nusayri oylarının belirleyici olduğunu ifade etti. henüz defne ve kuzeydeki antakya belediyeleri yoktu o zaman, ama siyasi tercihler o günden beri pek değişmemiş olacak ki, defne ve diğer nusayri bölgesi olarak sayılan yerlerde chp, antakya'da ve çoğu dış ilçede de akp elan banko. ancak şehir siyasetinde hiç sevilmeyen bir isim varsa o da süleyman demirel'miş. zira henüz dsi genel müdürüyken hazırlattığı fizibilite raporlarıyla amik gölünü kurutup yerine havaalanı yapılmasını sağladığı için asi nehrine ve şehir ekolojisine çok büyük zararlar vermiş. rehberimiz; asi nehrinin debi ve rejimindeki değişiklikler yüzünden şehir içindeki köprülerin yeniden yapılmasının gerektiğini ve bu esnada meclis binası önündeki romalılardan kalma köprünün de yıktırıldığını anlatıyor. epey etkilemiş ortalığı anlayacağınız.

konuşa konuşa, o zamanlar belediyenin hemen karşısında olan arkeoloji müzesine geldik. bu müze sonradan taşınmış. o zamanlar hemen meşhur köprübaşı meydanında, tarihi belediye, ziraat bankası ve hatay cumhuriyeti'nin meclis binasıyla komşuydu. mozaik koleksiyonuyla ünlü bu müzede iyi vakit geçirdik.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (agamemnon'un kızını kurban etmesi)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (sarhoş dionysos)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (narkissos kendini görürken)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (uyuyan eros)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (ünlü lahit bu muydu hatırlamıyorum)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (aslanlı sütun kaidesi)

buradan sonra tekrar köprü geçildi ve tarihi çarşı içindeki habib-i neccar camii'ne vardık. caminin altında yer alan habib-i neccar'ın hıristiyan olduğu diyanet kaynaklarında geçiyor ama hıristiyanlar da ziyaret ediyor mu bilmem. caminin antakya fethedilince yapılan ilk cami olduğu söylense de bugünkü şeklini 17. yüzyılda almış olması muhtemel. sadece minare arap üslubunda.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (camiye giriş)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (türbeye giriş)

sonraki durağımız olan sarımiye camii, küçük bir yapı. ama arap üslubundaki kalın ve şerefesi kapalı minaresi enteresan. hemen arkasında da katolik kilisesi yer alıyor. kilise deyince şöyle büyük bir yapı bekliyordum, hâlbuki eski bir ahsap ev karşımıza çıktı. evi 1977'de satın alarak kiliseye çevirmişler. halktan "evimizi kilise yaptılar" diye tepki yükselmiş mi bilmiyorum.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (kilise çanı ve arkada minare, antakya denince akla gelen ikonik görüntü)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (kilise kapısı)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (kilisenin genel görünüşü)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (kilise içi)

bundan sonra samandağı ilçesine giderek denize bakan bir restoranda öğlen yemeğini yedik. öğleden sonraki destinasyon da hep bu nusayri yoğunluklu ilçe ve musa dağı civarında geçecekti. önce, hıdırbey köyündeki ünlü çınar ağacını gördük. rivayete göre bu ağaç, hz. musa'nın toprağa diktiği asası imiş. çınar en çabuk boy atan ağaçlardan, ama bu ağaç hakikaten de bina kadar. içindeki oyuk çay ocağı olarak kullanılmış bir dönem, o kadar kalın yani.

sonraki durağımız türkiye'nin tek ermeni köyü olan vakıflı oldu. fazla durmadık ama şöyle bir baktık, kiliseyi gördük, kahvede oturduk biraz. turist olduğumuzdan mı bilmem, ama o sıradaki korkularım gerçekleşmedi, ermenilerin hiçbiri bizi dövmedi. evet, erivan'a giden türklerle aynı muameleye uğrayacağız diye epey tırsmıştım. köyün bulunduğu musa dağı, 1915'teki tehcir döneminde geçen ve "soykırım yaptınız" diyenlerin de pek sevdiği "musa dağında kırk gün" kitabına ad veren yer. bu köylüler 1915'ten önce mi buradaydı, yoksa suriye yönetimi döneminde mi yerleştiler bilmiyorum. sormaya cesaret edemedim açıkçası...
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel köyün kilisesi.
bugünün son durağı titus tüneli. daha doğrusu tam adıyla vespasianus-titus, daha çok tüneli tamamlayan imparator titus'un adıyla bilinse de bazı kaynaklarda temeli atan babasının da adı geçmekte. dağdan gelip hayatı felç eden sel baskınlarına karşı milattan sonra ilk yüzyılda yapılan bu doğa harikası, piramitler kadar olmasa da ilkçağ inşaat teknolojisinin neler yapabildiğini gösteriyor. elbette köleler ve savaş esirleri sağolsun, amele sıkıntısı hiç çekilmemiş olsa gerek.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel tünelin tepeden görünüşü.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel bu dağların basit mekanik aletlerle böyle tıraşlanıp bu yolun yapılması büyük bir olay herhalde.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel tünel boyunda yer alan kaya mezarları.

artık akşam oluyordu, biz de otobüsümüze binip şehre döndük. bir süre, köprübaşında inip çarşıda gezdik ki, çarşıda birçok tarihi han vardı, ancak ortalığın karışıklığı da hiçbir ilde görmediğim kadardı. ertesi gün halep'te göreceğimiz karışıklığın bir fragmanı gibi olan bu durum herhalde akrabalıktan geliyor. zaten o sıralarda vizesiz geçişler başlamış, iki ülke arasında ticaret hızlanmıştı. rehberimizin de o ülkede epey tanıdığı vardı. hatta otobüsün şoförü, "bu mazot kokusu ne ya" sorusuna "benzin suriye'de çok ucuz, biz oradan mazotu alıyor, bir varil de yolluk yapıyoruz ondan kokuyor" demişti. mta'daki amerikalılar petrol yataklarını örtbas ediyor denen olay zahir, hmmm.

bu arada otobüsü beklerken köprü başında su fotoğrafı da çekmişiz (daha doğrusu babam çekmiş, o zamanlar akıllı telefonlar nerede, telefon kameralarının pikseli de epey düşüktü, onun için ben fotoğraf çekmemiştim, bunları yıllar önce makineyle çekmişiz).
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

akşam yemeğini otele yakın, bir transeksüelin sahne aldığı bir restoranda yedik. bir yandan da aklım ertesi gündeydi. zira ilk defa yurtdışına çıkacağım, günübirlik dahi olsa, ne büyük bir onur... bugünün bir diğer unutulmaz şeyi de, çarşıdaki eski bir kitapçıdan zülfü livaneli'nin serenad romanını almam. ertesi gün yol boyunca okumuştum...
devamını gör...

bunlar bir de gezi programları izlemek varken gider bizzat gezerler.
devamını gör...

baydınız demek istediğim başlık.
2 gündür bir bitmedi meta sözlüğünüz.

3-5 yazar meta sözlüğü övüp yazar çekecek diye biz buna maruz kalmak zorunda mıyız? aloo.
çok iyi sözlükse gidin orada yazın burayı bir rahat bırakın.

hele bir yazar var, toplam 7 tanımı var o tanımlar da meta sözlük aşağı meta sözlük yukarı.

ben kaos sevmem, kimseye bulaşmadan yazarım çizerim kendi halimde bir tipim.
beni bile çıldırttınız. aloo !?!??

ben kulzos'dan bilirim metayı.
bana hitap etmiyor, size de hitap etmeyecek.
yönetimden de ricam gidenlerin ardından kapıyı bir kapatsın 3 güne dönmesinler buraya.
burası da bir hava alsın.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim