hissetmek ne renktir sorunsalı
gridir.. beyaz olan hissetme yetisi oldukça temiz ve safken hissettikleri onu kirletip bu renge çevirir.
devamını gör...
john steinbeck
makineleşmeyle birlikte sermayenin üretim araçlarını tekelleştirmesinin sonuçlarını anlamak isteyenlerin okuması gereken bir yazar. bireysel üretim modelinin yok olmasını, insanların doğaya ve kendisine yabancılaşmasını, her şeyin piyasa için olduğu bir dünyayı muhteşem bir dille ve imgelemle anlatan yazar. gazap üzümleri okuduğum zaman kapitalizmin insan üzerinde yarattığı çaresizliği ve çelişkiyi çok daha iyi anlayabilmiştim.
devamını gör...
bon sauvage
türk edebiyatında bulunmayan bir felsefi konu. le mythe du bon sauvage; yabani insanı, insanın doğal halini yüceltmeye dayanır. orijinali fransızca olan bu konsept, türkçeye “asil yaban”, “iyi yaban” gibi çevrilebilir.
bon sauvage; ilk kez coğrafi keşifler sayesinde avrupa medeniyetlerinin, amerikalar’da medeni olmayan toplumlar ile karşılaşmasıyla ortaya çıkmıştır. bu toplumlar; inka, aztek, maya medeniyetleri ile karıştırılmamalı. bahsedilen toplumlar, halen kabile hayatı süren, yabanda yaşayan karayipler’de ve güney amerika’da bulunan halkalardır.
bon sauvage konseptinin kökenini montaigne’e atfedilebilir. montaigne'nin denemeler eserinde, brezilya’daki yamyam toplumlar üzerine birkaç bölüm bulunur. montaigne, yamyam halkların geleneklerinin ve ahlaki değerlerinin farklı olduğundan dolayı avrupani bakış açısı ile eleştirilemeyeceklerini söyler. bu düşünce ayni zamanda kültürel görelilik prensibinin de kökenidir. ancak montaigne daha da ileri gidip örnek gösterdiği tupinamba kabilesinin bazı özelliklerini övüyor. mesela doğa ile iç içe yaşamaları ve pasif bir halk olmaları. montaigne, okuyucuyu bu kabilelere yapılan "barbar" tanımını sorgulamaya itiyor. montaigne'a göre gerçek barbar avrupalılar. bu kabilelerinin barbar olduğunu iddia ederken, diğer taraftan savunmasız ve barışçıl olan bu toplumları tanrı ve altın adına katleden, köleleştiren avrupalılar.
amma velâkin montaigne'in temellerini attığı "le mythe du bon sauvage", ancak aydınlanma çağında yani 18. yüzyılda gerçek anlamda bir tartışma konusu haline geliyor. "bon sauvage" denildiğinde de, zaten aydınlanma çağı filozoflarının düşünceleri kastediliyor. bon sauvage fikrinin en büyük savunucusu jean-jacques rousseau. insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ve temelleri üzerine adli eserinde (su tanımda da (#480401) bahsettiğim gibi); insanın doğal halinde, fiziki hariç bir eşitsizliğin bulunmadığını ve eşitsizliklerin medeniyetlerin gelişmesi ile arttığını söylüyor. rousseau'ya göre doğa durumunda insan çok daha mutlu çünkü doğa durumunda, kaynaklar herkese yetiyor ve insanların sadece azami bir derecede çalışması gerekiyor. ancak günümüz toplumlarında, bir kesimin kaynakların çoğunu elinde tutmasından dolayı halkın büyük bir kısmının doğal olandan daha fazla çalışması gerekiyor. rousseau, doğayı ve ilkel bir doğa durumunu, mutluluk ile özdeşleştiriyor. bunun, "cahillik mutluluktur" ile bir alakası yok. tersine rousseau, doğa durumunda bulunan insanın daha özgür olduğunu düşünüyor. doğa durumunda, insan ihtiyaçlarını kolayca karşılayabiliyor. kendisini domine eden kral, aristokrasi gibi bir kurum bulunmuyor ve herkesin sahip olduğu şeyler aynı olduğundan, insanlar barış içinde yasıyor.
"bu ne saçmalık" demeden önce bir düşünün: rousseau, bunları yazarken muhtemelen karayiplerde, brezilya'da ve kuzey amerika'da yaşayan, o dönemde yeni keşfedilmiş toplumları örnek alıyor. bu toplumlar arasında hayat koşulları çok zor olan toplumlar var ancak onun tersine avrupalılar gelene kadar barış içinde yaşayan, daha metalürjiyi ya da modern tıbbı keşfetmemiş ancak buna ihtiyacı olmayan çünkü elini attığı yerde tropik meyveler bulan toplumlarda var. 1770'lerde polinezya'nın keşfi ile bu örnekler daha da artıyor.
tabii rousseau'nun bu fikrine karşı çıkanlar da var. voltaire'in rousseau'nun eserine cevap vermesi ile ikili arasında, fransıedebiyat tarihine girecek bir rekabet başlıyor. voltaire, modern insanın doğada yaşayamayacağını, günümüz koşullarının doğa durumundan çok daha rahat olduğunu ve modern tıbbın insanın ömrünü ne kadar uzattığını söylüyor. ikili arasındaki tartışma, voltaire'in "o zaman hayvan olalım, bunu mu istiyorsun ?" demesine kadar gidiyor. hangi tarafın haklı olduğu kişiden kişiye değişir: rousseau, doğanın erdemini ve saf, temiz, hakiki bir mutluluğu savunurken, voltaire, gelişimin erdemini ve medeniyetin yararlarını savunuyor.
son olarak, aydınlanma çağında başka bir filozof daha "bon sauvage" konusunda değiniyor: diderot. diderot'nun bakış açısı, aslına bakarsanız, montaigne'e benziyor. diderot, konuyu kültürel görelilik konsepti ile inceliyor. supplement au voyage de bougainville adlı parodi eserinde diderot, ilk dünya turu yapan fransızın (bougainville) anılarını yayınladığı kitaba bir parodi yazıyor. bougainville, polinezya'yı keşfeden navigatör ve polinezya'ya ilk vardığında, tahiti'ye fransız kralı adına el koyuyor. diderot ise kitabında, bougainville ve mürettabatının yerlilerle aralarında geçenler üzerine bir parodi yazıyor. ilk bakışta, diderot yerlileri övüyormuş ve rousseau ile aynı görüşe sahipmiş gibi gözüküyor. adadaki cinsel özgürlük, uygun iklim koşulları ve yerlilerin tropik meyveler sayesinde neredeyse hiç çalışmadan hayatlarını devam ettirmeleri, bougainville'in mürettebatını ayartıyor. ayrıca diderot, bougainville'i gerizekalı bir öküz gibi resmederken, adadaki kabile reisini gerçek bir bilge gibi gösteriyor. ancak diderot anlatmak istediği şu: adadaki yabani hayat koşulları kimisine ilkel ve cahil gibi gözükürken, kimisine ideal ve mutlak mutluluğun kaynağı gibi gözüküyor. lakin, adadaki hayat ne kadar güzel gözükse de, bize uygun değil. bizim, doğup büyüdüğümüz koşullar çok farklı. aynı nedenden dolayı, bu kabileleri ilkel olarak eleştirmek de anlamsız. çünkü bu insanlar, kendi koşullarında mutluluğu ve barışı bulmuş insanlar. sana ilkel ve barbar gelen şey, onlar için normalken, senin bazı davranışların da onlara barbar ve ilkel gözükebilir.
diderot'nun anlatmak istediği aslında, dünya üzerinde birbirinden üstün ya da alçak toplumların bulunmadığı. farklı toplumların yaşam şekilleri farklı olabilir ancak bu, bu toplumların birbirinden üstün ya da alçak olduğu anlamına gelmez. insan, doğup büyüdüğü topluma benzer olacaktır ve kendi hayatını devam ettirmesine en uygun olan koşulları, bu medeniyet sağlayacaktır. yani, kendisinden farklı bir şekilde yaşadığı için avrupalıların bu kabileleri eleştirmeleri anlamsız. lakin, diğer taraftan bu kabileleri idealize etmeleri de anlamsız çünkü kendisinin yaşayamayacağı koşullarda yaşamaktalar.
bon sauvage; ilk kez coğrafi keşifler sayesinde avrupa medeniyetlerinin, amerikalar’da medeni olmayan toplumlar ile karşılaşmasıyla ortaya çıkmıştır. bu toplumlar; inka, aztek, maya medeniyetleri ile karıştırılmamalı. bahsedilen toplumlar, halen kabile hayatı süren, yabanda yaşayan karayipler’de ve güney amerika’da bulunan halkalardır.
bon sauvage konseptinin kökenini montaigne’e atfedilebilir. montaigne'nin denemeler eserinde, brezilya’daki yamyam toplumlar üzerine birkaç bölüm bulunur. montaigne, yamyam halkların geleneklerinin ve ahlaki değerlerinin farklı olduğundan dolayı avrupani bakış açısı ile eleştirilemeyeceklerini söyler. bu düşünce ayni zamanda kültürel görelilik prensibinin de kökenidir. ancak montaigne daha da ileri gidip örnek gösterdiği tupinamba kabilesinin bazı özelliklerini övüyor. mesela doğa ile iç içe yaşamaları ve pasif bir halk olmaları. montaigne, okuyucuyu bu kabilelere yapılan "barbar" tanımını sorgulamaya itiyor. montaigne'a göre gerçek barbar avrupalılar. bu kabilelerinin barbar olduğunu iddia ederken, diğer taraftan savunmasız ve barışçıl olan bu toplumları tanrı ve altın adına katleden, köleleştiren avrupalılar.
amma velâkin montaigne'in temellerini attığı "le mythe du bon sauvage", ancak aydınlanma çağında yani 18. yüzyılda gerçek anlamda bir tartışma konusu haline geliyor. "bon sauvage" denildiğinde de, zaten aydınlanma çağı filozoflarının düşünceleri kastediliyor. bon sauvage fikrinin en büyük savunucusu jean-jacques rousseau. insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ve temelleri üzerine adli eserinde (su tanımda da (#480401) bahsettiğim gibi); insanın doğal halinde, fiziki hariç bir eşitsizliğin bulunmadığını ve eşitsizliklerin medeniyetlerin gelişmesi ile arttığını söylüyor. rousseau'ya göre doğa durumunda insan çok daha mutlu çünkü doğa durumunda, kaynaklar herkese yetiyor ve insanların sadece azami bir derecede çalışması gerekiyor. ancak günümüz toplumlarında, bir kesimin kaynakların çoğunu elinde tutmasından dolayı halkın büyük bir kısmının doğal olandan daha fazla çalışması gerekiyor. rousseau, doğayı ve ilkel bir doğa durumunu, mutluluk ile özdeşleştiriyor. bunun, "cahillik mutluluktur" ile bir alakası yok. tersine rousseau, doğa durumunda bulunan insanın daha özgür olduğunu düşünüyor. doğa durumunda, insan ihtiyaçlarını kolayca karşılayabiliyor. kendisini domine eden kral, aristokrasi gibi bir kurum bulunmuyor ve herkesin sahip olduğu şeyler aynı olduğundan, insanlar barış içinde yasıyor.
"bu ne saçmalık" demeden önce bir düşünün: rousseau, bunları yazarken muhtemelen karayiplerde, brezilya'da ve kuzey amerika'da yaşayan, o dönemde yeni keşfedilmiş toplumları örnek alıyor. bu toplumlar arasında hayat koşulları çok zor olan toplumlar var ancak onun tersine avrupalılar gelene kadar barış içinde yaşayan, daha metalürjiyi ya da modern tıbbı keşfetmemiş ancak buna ihtiyacı olmayan çünkü elini attığı yerde tropik meyveler bulan toplumlarda var. 1770'lerde polinezya'nın keşfi ile bu örnekler daha da artıyor.
tabii rousseau'nun bu fikrine karşı çıkanlar da var. voltaire'in rousseau'nun eserine cevap vermesi ile ikili arasında, fransıedebiyat tarihine girecek bir rekabet başlıyor. voltaire, modern insanın doğada yaşayamayacağını, günümüz koşullarının doğa durumundan çok daha rahat olduğunu ve modern tıbbın insanın ömrünü ne kadar uzattığını söylüyor. ikili arasındaki tartışma, voltaire'in "o zaman hayvan olalım, bunu mu istiyorsun ?" demesine kadar gidiyor. hangi tarafın haklı olduğu kişiden kişiye değişir: rousseau, doğanın erdemini ve saf, temiz, hakiki bir mutluluğu savunurken, voltaire, gelişimin erdemini ve medeniyetin yararlarını savunuyor.
son olarak, aydınlanma çağında başka bir filozof daha "bon sauvage" konusunda değiniyor: diderot. diderot'nun bakış açısı, aslına bakarsanız, montaigne'e benziyor. diderot, konuyu kültürel görelilik konsepti ile inceliyor. supplement au voyage de bougainville adlı parodi eserinde diderot, ilk dünya turu yapan fransızın (bougainville) anılarını yayınladığı kitaba bir parodi yazıyor. bougainville, polinezya'yı keşfeden navigatör ve polinezya'ya ilk vardığında, tahiti'ye fransız kralı adına el koyuyor. diderot ise kitabında, bougainville ve mürettabatının yerlilerle aralarında geçenler üzerine bir parodi yazıyor. ilk bakışta, diderot yerlileri övüyormuş ve rousseau ile aynı görüşe sahipmiş gibi gözüküyor. adadaki cinsel özgürlük, uygun iklim koşulları ve yerlilerin tropik meyveler sayesinde neredeyse hiç çalışmadan hayatlarını devam ettirmeleri, bougainville'in mürettebatını ayartıyor. ayrıca diderot, bougainville'i gerizekalı bir öküz gibi resmederken, adadaki kabile reisini gerçek bir bilge gibi gösteriyor. ancak diderot anlatmak istediği şu: adadaki yabani hayat koşulları kimisine ilkel ve cahil gibi gözükürken, kimisine ideal ve mutlak mutluluğun kaynağı gibi gözüküyor. lakin, adadaki hayat ne kadar güzel gözükse de, bize uygun değil. bizim, doğup büyüdüğümüz koşullar çok farklı. aynı nedenden dolayı, bu kabileleri ilkel olarak eleştirmek de anlamsız. çünkü bu insanlar, kendi koşullarında mutluluğu ve barışı bulmuş insanlar. sana ilkel ve barbar gelen şey, onlar için normalken, senin bazı davranışların da onlara barbar ve ilkel gözükebilir.
diderot'nun anlatmak istediği aslında, dünya üzerinde birbirinden üstün ya da alçak toplumların bulunmadığı. farklı toplumların yaşam şekilleri farklı olabilir ancak bu, bu toplumların birbirinden üstün ya da alçak olduğu anlamına gelmez. insan, doğup büyüdüğü topluma benzer olacaktır ve kendi hayatını devam ettirmesine en uygun olan koşulları, bu medeniyet sağlayacaktır. yani, kendisinden farklı bir şekilde yaşadığı için avrupalıların bu kabileleri eleştirmeleri anlamsız. lakin, diğer taraftan bu kabileleri idealize etmeleri de anlamsız çünkü kendisinin yaşayamayacağı koşullarda yaşamaktalar.
devamını gör...
daddy (yazar)
karma puanlarını kıskandığım yazar tanesi*.
tanımayan yoktur, bilirim. bir yerlerde karşılaşmış, çarpışmış yada portakallaşmış olabilrsiniz. dili tatlı, kendi nahiftir. konuşurken sözleriniz duvara çarpmaz, tutar onu alır sana geri uzatır. tartışabilirsiniz, gülebilirsiniz, sorabilirsiniz. çok gezmemiştir belki, ama çok okumuş öğrenmiş belli. iradesi güçlü, öğrendiğini yaşantı haline getiren, sözde değil özde gelişim sağlayan değerli biridir. biriyle konuşurken boş sohbet yapıyor olmak yorar beni. yormadan yorulmadan vakit geçirebildiğim, mesaj kutusunu kendi malım gibi kullanabildiğim empatik ve sempatik bir yazardır.
herkesin tanınmaya değer olduğunu düşünenlerdeniz, siz de deneyin. kendisine sevgi ve saygılarımı sunuyor, kaleminin hep iyilik ile yazmasını diliyorum.
tanımayan yoktur, bilirim. bir yerlerde karşılaşmış, çarpışmış yada portakallaşmış olabilrsiniz. dili tatlı, kendi nahiftir. konuşurken sözleriniz duvara çarpmaz, tutar onu alır sana geri uzatır. tartışabilirsiniz, gülebilirsiniz, sorabilirsiniz. çok gezmemiştir belki, ama çok okumuş öğrenmiş belli. iradesi güçlü, öğrendiğini yaşantı haline getiren, sözde değil özde gelişim sağlayan değerli biridir. biriyle konuşurken boş sohbet yapıyor olmak yorar beni. yormadan yorulmadan vakit geçirebildiğim, mesaj kutusunu kendi malım gibi kullanabildiğim empatik ve sempatik bir yazardır.
herkesin tanınmaya değer olduğunu düşünenlerdeniz, siz de deneyin. kendisine sevgi ve saygılarımı sunuyor, kaleminin hep iyilik ile yazmasını diliyorum.
devamını gör...
fifty shades of grey
e.l. james tarafından yazılan ve dakota johnson ile jamie dornanın baş rollerini paylaştığı kitap serisinin ilk filmidir.
masum ve saf anastasia steele in, zengin, başarılı ve gizemli iş adamı christian grey ile tanıştıktan sonra değişen hayatı anlatılar.
christian grey hayatının her cephesinde kontrolü en önemli prensibi haline getirmiş zengin bir iş adamıdır. aynı zamanda genç, yakışıklı gizemli ve zengindir.
christianın gizimleri tavırları, iş hayatında ki başarısı ve zenginliğinden etkilenen anastasia tanıdıkça kendini christiana aşık olurken bulur.
fakat anastasian'ın bilmediği bir sır vardır. christian başarılı, gizemli ve zengin olmanın yanı sıra aynı zamanda bir (bkz: bdsm) cidir. bilmeyenler için kısaca tutkularının esidir diyebiliriz dbsm için. öyle fakir adam gibi sapık değil yeni.
tabi ki ilk başta christian bir sapık gibi gözükebilir fakat, kendisi oldukça gizemli başarılı ve zengin olduğundan asla sapık değildir.
o tutkularının esiridir. aynı zamanda christian da iyi para vardır.
sonra aşık falan olurlar işte. fragmanı izleseniz yeter zaten.
masum ve saf anastasia steele in, zengin, başarılı ve gizemli iş adamı christian grey ile tanıştıktan sonra değişen hayatı anlatılar.
christian grey hayatının her cephesinde kontrolü en önemli prensibi haline getirmiş zengin bir iş adamıdır. aynı zamanda genç, yakışıklı gizemli ve zengindir.
christianın gizimleri tavırları, iş hayatında ki başarısı ve zenginliğinden etkilenen anastasia tanıdıkça kendini christiana aşık olurken bulur.
fakat anastasian'ın bilmediği bir sır vardır. christian başarılı, gizemli ve zengin olmanın yanı sıra aynı zamanda bir (bkz: bdsm) cidir. bilmeyenler için kısaca tutkularının esidir diyebiliriz dbsm için. öyle fakir adam gibi sapık değil yeni.
tabi ki ilk başta christian bir sapık gibi gözükebilir fakat, kendisi oldukça gizemli başarılı ve zengin olduğundan asla sapık değildir.
o tutkularının esiridir. aynı zamanda christian da iyi para vardır.
sonra aşık falan olurlar işte. fragmanı izleseniz yeter zaten.
devamını gör...
edip cansever şiirlerinden bir alıntı
"gerçekte bir sevinç, bir mutluluk yok değildir yüreklerimizde
sevgiler umutlar yok değildir
öyleyse neden çabuk küseriz birbirimize
çabuk öfkeleniriz
durup durup böyle hüzünlenmemiz neden
anlamıyoruz da ondan mı yoksa
bir bütün olduğunu mutluluğun
umudun bir bütün olduğunu
seziyor muyuz yalnızca
baktıkca gelincik tarlalarına uzaktan
öyle bir arada güzel
yaşamanın lezzetini
kanımızı tutuşturdukça gün günden
buğusunu saldıkça
bir tütün dumanı gibi yaktıkça genzimiz”
sevgiler umutlar yok değildir
öyleyse neden çabuk küseriz birbirimize
çabuk öfkeleniriz
durup durup böyle hüzünlenmemiz neden
anlamıyoruz da ondan mı yoksa
bir bütün olduğunu mutluluğun
umudun bir bütün olduğunu
seziyor muyuz yalnızca
baktıkca gelincik tarlalarına uzaktan
öyle bir arada güzel
yaşamanın lezzetini
kanımızı tutuşturdukça gün günden
buğusunu saldıkça
bir tütün dumanı gibi yaktıkça genzimiz”
devamını gör...
dümbelek
ağzına deri gerilmiş dipsiz bir çömlek biçiminde alaturka müzikte tempo tutmaya yarayan, el ile vurularak çalınan bir tür çalgıdır. darbukaya benzer ama, darbukadan daha ucuz maliyetlidir, daha hafiftir.
anlayışsız, aptal, bön anlamına da gelir.
enayi dümbeleği avanağın avanağı, çok bön anlamına gelir.
ukala dümbeleği ise aklı ermediği halde her konuda fikir yürütenlere denir.
kafa sözlük’ün ilerde on binlerce kullanıcısı olacağı düşünülürse "ukala, dümbelek, ukala dümbeleği, enayi dümbeleği" gibi farklı başlıklar açmak daha faydalıdır. bu sayede yazarların aradığı bilgiyi daha kolay bulması sağlanır.
anlayışsız, aptal, bön anlamına da gelir.
enayi dümbeleği avanağın avanağı, çok bön anlamına gelir.
ukala dümbeleği ise aklı ermediği halde her konuda fikir yürütenlere denir.
kafa sözlük’ün ilerde on binlerce kullanıcısı olacağı düşünülürse "ukala, dümbelek, ukala dümbeleği, enayi dümbeleği" gibi farklı başlıklar açmak daha faydalıdır. bu sayede yazarların aradığı bilgiyi daha kolay bulması sağlanır.
devamını gör...
yazarların çikolata ile ilişki durumları
yüz seksen derece açı var aramızda.
çikolata sevmeyen insanlar da var bu dünyada.
yazarların tatlı ile ilişki durumları mükemmele yakın. belki tek taraflı ama olsun.
çay koyun, tatlımı alıp geliyorum.
çikolata sevmeyen insanlar da var bu dünyada.
yazarların tatlı ile ilişki durumları mükemmele yakın. belki tek taraflı ama olsun.
çay koyun, tatlımı alıp geliyorum.
devamını gör...
kadınların kadın gibi davranmama meselesi
öncesinde "insanların insan gibi davranmama meselesi" ni tartışırsak kendiliğinden ortadan kalkacak olan meseledir. her insanın başkasına zarar vermeden, istediği gibi davranma hakkına sahip olduğunu anlamamız gerek artık.
devamını gör...
afganistan'daki kadınların örgütlenerek hükümeti protesto etmesi
afganistan, abd nin talabanı musallat etmeden önce üniversite öğrencilerinin %50sinin kadın olduğu bir ülkeydi.
devamını gör...
misanthrope
francis bacon’ın “iyilikle huy güzelliği üstüne” denemesinde bu kişiler şu şekilde mevzu bahis oluyor;
“kötülüğün zararsız türü, terslik, dikbaşlılık, karşıtlık, uzlaşmazlık gibi durumlarda göze çarpar, ama daha tehlikeli bir türü çekememezlik ile kin gütmedir. böyleleri, başkalarının uğradığı yıkımlardan kıvanç duyarlar, yıkılanı daha da yıkmaya bakarlar. lazarus’un yaralarını yalayan iyi köpeklerden daha çok, her açık yaraya vızıldayarak üşüşen sinekleri andırırlar. bu insan düşmanı misanthropelar başkalarını kendini asacak duruma getirir, ama bahçelerinde dalından asılacak bir ağaç da bulunmaz , timon kadar bile olamazlar.”
görüldüğü üzere misanthrope kelimesi , asosyal , borderline kişilik bozukluğu ve benzeri durumlardan muzdarip kişileri karşılamıyor. örneğin, çoğu asosyal kişinin kötülüğü içe dönük iken misanthropelarınki dışa dönüktür. bazı kaynaklarda “insanlardan hoşlanmayan, onlara güvenmeyen ve onlardan kaçan kimse” olarak çevrilip daha genel bir anlama sahip olsa da bacon’ın dediği gibi insan düşmanı olarak algılansa daha yerinde olur.
“kötülüğün zararsız türü, terslik, dikbaşlılık, karşıtlık, uzlaşmazlık gibi durumlarda göze çarpar, ama daha tehlikeli bir türü çekememezlik ile kin gütmedir. böyleleri, başkalarının uğradığı yıkımlardan kıvanç duyarlar, yıkılanı daha da yıkmaya bakarlar. lazarus’un yaralarını yalayan iyi köpeklerden daha çok, her açık yaraya vızıldayarak üşüşen sinekleri andırırlar. bu insan düşmanı misanthropelar başkalarını kendini asacak duruma getirir, ama bahçelerinde dalından asılacak bir ağaç da bulunmaz , timon kadar bile olamazlar.”
görüldüğü üzere misanthrope kelimesi , asosyal , borderline kişilik bozukluğu ve benzeri durumlardan muzdarip kişileri karşılamıyor. örneğin, çoğu asosyal kişinin kötülüğü içe dönük iken misanthropelarınki dışa dönüktür. bazı kaynaklarda “insanlardan hoşlanmayan, onlara güvenmeyen ve onlardan kaçan kimse” olarak çevrilip daha genel bir anlama sahip olsa da bacon’ın dediği gibi insan düşmanı olarak algılansa daha yerinde olur.
devamını gör...
ölçülü olmak
ölçülü ve dengeli bir insan:
her türlü davranışında, işinde ve sözünde haddi aşmaktan, taşkınlık yapmaktan sakınır. bunu bir prensip haline getirir. aksini yapanlara:
hadlerini bilmeleri gerektiği, her şeyin bir usulünün olduğu acı bir şekilde öğretilir!
her türlü davranışında, işinde ve sözünde haddi aşmaktan, taşkınlık yapmaktan sakınır. bunu bir prensip haline getirir. aksini yapanlara:
hadlerini bilmeleri gerektiği, her şeyin bir usulünün olduğu acı bir şekilde öğretilir!
devamını gör...
bir kedinin en güzel yeri
kedilerin her kılına, hücresine, bokuna bile hayran bir yazar olarak karar vermekte zorlandığım sorunsal. ama illa bir yer seçmem gerekirse patileri diyebilirim. iç taraftaki pembe boğumlar ayrı güzel, oturdukları zaman ön taraftan pofuduk pofuduk olması ayrı güzeldir. ama burunları da çok güzel. göbüşleri de götü de. öf bilemiyorum, karar veremiyorum altan.
devamını gör...
sıkma
nerde bir mersinli anne görsem yap da yiyelim dedigimdir.
devamını gör...
normal sözlük'teki en havalı nick
benim mahlasım değildir.
devamını gör...
bal porsuğu (yazar)
bu arkadaşın profiline şöyle bir girip baktım. 3 haftadır tek bir tanımı yok.
savunan arkadaşların geneli, "muhalifti uçuruldu", " faşist yönetim eleştiri kaldıramadı uçurdu" tarzında yaklaşmış.
bu bile yoldaş'ın düştüğü not "demek ki fazlası var, eksiği yok" olarak düşündürdü.
bal porsuğu'nun tek bir tanımını çıkarıp gösterin "muhalif yada eleştiri" tarzında olsun, ben bulamadım.
demek ki bu adam üşenmemiş, tuttuğu her yazara kendi çapında özelden yada farklı yerlerden bir güzel algısını yapmış.
iki yüzlü insan tipinden hayatım boyunca nefret etmişimdir.
o zaman bende çok kaliteli tanımlar giriyorum. kafa sözlükten önce 20 yıllık farklı sözlüklerde geçmişim var.
bu sözlükte sadece benim istediğim olacak. bunları beğenmiyorum uçuracaksın. hadsizin biri, benim nick altıma olumsuz tanım girmiş, hemen silinsin. yoksa ne mi yaparım? ....
içten pazarlıklı bir iki yüzlü olarak, yüzünüze güler arkanızdan hepinizi boklarım.
not: bu olayların iç yüzünün açığa çıkması için, bence bal porsuğunun özelden yazdığı her yazar elini taşın altına koyup, sözlük hakkında neler söylediğini bu nick altına dökmeli.
savunan arkadaşların geneli, "muhalifti uçuruldu", " faşist yönetim eleştiri kaldıramadı uçurdu" tarzında yaklaşmış.
bu bile yoldaş'ın düştüğü not "demek ki fazlası var, eksiği yok" olarak düşündürdü.
bal porsuğu'nun tek bir tanımını çıkarıp gösterin "muhalif yada eleştiri" tarzında olsun, ben bulamadım.
demek ki bu adam üşenmemiş, tuttuğu her yazara kendi çapında özelden yada farklı yerlerden bir güzel algısını yapmış.
iki yüzlü insan tipinden hayatım boyunca nefret etmişimdir.
o zaman bende çok kaliteli tanımlar giriyorum. kafa sözlükten önce 20 yıllık farklı sözlüklerde geçmişim var.
bu sözlükte sadece benim istediğim olacak. bunları beğenmiyorum uçuracaksın. hadsizin biri, benim nick altıma olumsuz tanım girmiş, hemen silinsin. yoksa ne mi yaparım? ....
içten pazarlıklı bir iki yüzlü olarak, yüzünüze güler arkanızdan hepinizi boklarım.
not: bu olayların iç yüzünün açığa çıkması için, bence bal porsuğunun özelden yazdığı her yazar elini taşın altına koyup, sözlük hakkında neler söylediğini bu nick altına dökmeli.
devamını gör...
atatürk'ün en sevilen sözü
arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, türkiye cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. en doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.
devamını gör...
aman boşver yakışıklı olmasa da olur diyen kız
estetik cerrahinin varlığını bilen kızdır aferin ona. çocuğu kafalamaya yemin etmiştir.
devamını gör...

