atiye
3. sezonu bugün yayınlanacak olan netflix türkiye orjinal yapımı dizi. ben 2 sezonunu da ilk çıktığı gün izledim. güzel mi güzel. oyunculukları çok beğenmesem de konu orjinal. netflix son zamanlarda paralel evren, quantum fiziği, kelebek etkisi (kaos teorisi) gibi konuları çok fazla işliyor. bu konuları bir türk yapımında görmek benim için çok heyecan verici ve gururlandırıcı bir şey. dizide göbeklitepeden arkeolojiye, astronomiden bektaşiliğe, paralel evrenden quantum fiziğine bir çok konuya değiniliyor. bahsedilen konularda bilgi sahibi olarak izlemek çok daha verimli hale getiriyor diziyi. en önemli özelliği beren saat'in başrol oynaması gibi lanse edilmişti, inanılmaz da reklamı yapılmıştı bu yönde ancak bence dizinin en vasat yanı beren saat'in oyunculuğu. konu çok daha muazzam.hem de dünyada bir çok ülkede yayınlanması sebebiyle göbeklitepe'nin dolayısıyla ülkemizin tanıtımına büyük katkı sağlamıştır. ben yeni sezona henüz bakmadım ama ilk iki sezon itibariyle netflix türkiye'nin iyi dizilerinden diyebilirim. mehmet günsur diziye mükemmel bir hava katıyor. mehmet günsur'un başrolünü oynadığı kanaga isimli bir mini dizi daha var bu konularla alakalı ki o çok ses getirmese de bence çok çok daha iyi bir yapımdı. mehmet günsur yapımcılığını da yaptığı kanaga dizisinde de yine bir arkeolog ve yine gizemli olayların peşinden gidiyor.
devamını gör...
tükenmişlik sendromu
burhan altıntop’un yandım bittim sendromu olarak çok keyifli ve gerçekçi bir şekilde canlandırdığı sendromdur. ingilizcesi; “burn out syndrome” dur.
devamını gör...
everything is illuminated
jonathan safran foer'in aynı adlı romanından uyarlanan 2005 yapımı liev schreiber filmidir.
filmde bir yol hikâyesinin kara mizah örneğine dönüştüğünü görürsünüz. bunu takip eden süreçte dramatik ögelerin ortaya çıkması ile birlikte pek çok duyguyu bir anda yaşamaya başlamanız filmi keyifli hale getirir. bu geçişlerin yalın ve bir o kadar da güzel olması filmin benim nazarımdaki en büyük başarısı. rahatça son yıllarda izlediğim en kaliteli yapımlardan birisidir diyebilirim.
film'in çıkış noktası amerikalı bir koleksyoner olan jonathan'ın -elijah wood- aile tarihleri ile ilgili her materyali toplama merakı olarak gösterilebilir. sırf bu yüzden ikinci dünya savaşı yıllarında dedesinin hayatta kalmasını sağlayan kadını bulmak için ukrayna'ya doğru yola çıkıyor. buradaki rehberi alex -eugene hutz- ile işe koyuluyorlar. işin mizahi kısmı da orada başlıyor zira jonathan ve alex arasındaki diyaloglar, alex'in ukrayna ve dahi sovyetler ile ilgili anlatımları çok keyifli. sonra mevzuya alex'in büyükbabası -boris leskin- dahil oluyor ki, yemede yanında yat tarzı diyaloglar yaşanmaya başlıyor. burada, boris leskin bence harika bir oyunculuk örneği sergilemiş. aksi, huysuz ve tam bir yahudi düşmanı olan büyükbaba aynı zamanda kendisini kör zannediyor/zannettiriyor * ve filme damgasını vuruyor. tabi onun zeka özürlü köpeği sammy davis jr. ise başka bir dünya, bugüne kadar izlediğim filmlerde gördüğüm en etkileyici köpek performansına sahip diyebilirim. o yüzden şuraya onun sevimli sahnelerinden birisini iliştirivereyim;
neyse efendim bu dörtlünün jonathan'ın aradığı kadını bulması için yola çıkması ile birlikte, kah sizi güldüren, kah hüzünlendiren bir yol hikayesinin ortasında buluyorsunuz kendinizi. bu noktadaki en önemli etkenlerden birisi ise film müzikleri. geçişlerde o kadar güzel kullanılmışlar ki, arka planda film müziklerini duymaya başladığınızda oyunculukların ve hikâyenin gücünün kat be kat arttırdığını hissediyorsunuz. film müzikleri anlamında da çok beğendiğim bir film oldu. filmin finali ise tam bir ıngmar bergman kolajı gibi olmuş ki, bunu başarılı bir şekilde yapması, hissi yakalatması da beni ziyadesiyle memnun etti. esinlenmenin hakkının verilmesi izleyici de ayrı bir keyif uyandırıyor.
film müziklerinden de bir kaç örnek iliştireyim;
buna bayılırım
film de cuk oturmuş
listenin tamamını dinlemek isterseniz de budur;
filmin imdb puanı 7.4 benim için ise 8'in üzeridir. izlemediyseniz ve bu minvaldeki filmleri seviyorsanız, muhakkak izlemenizi tavsiye eder, iyi seyirler dilerim.
filmde bir yol hikâyesinin kara mizah örneğine dönüştüğünü görürsünüz. bunu takip eden süreçte dramatik ögelerin ortaya çıkması ile birlikte pek çok duyguyu bir anda yaşamaya başlamanız filmi keyifli hale getirir. bu geçişlerin yalın ve bir o kadar da güzel olması filmin benim nazarımdaki en büyük başarısı. rahatça son yıllarda izlediğim en kaliteli yapımlardan birisidir diyebilirim.
film'in çıkış noktası amerikalı bir koleksyoner olan jonathan'ın -elijah wood- aile tarihleri ile ilgili her materyali toplama merakı olarak gösterilebilir. sırf bu yüzden ikinci dünya savaşı yıllarında dedesinin hayatta kalmasını sağlayan kadını bulmak için ukrayna'ya doğru yola çıkıyor. buradaki rehberi alex -eugene hutz- ile işe koyuluyorlar. işin mizahi kısmı da orada başlıyor zira jonathan ve alex arasındaki diyaloglar, alex'in ukrayna ve dahi sovyetler ile ilgili anlatımları çok keyifli. sonra mevzuya alex'in büyükbabası -boris leskin- dahil oluyor ki, yemede yanında yat tarzı diyaloglar yaşanmaya başlıyor. burada, boris leskin bence harika bir oyunculuk örneği sergilemiş. aksi, huysuz ve tam bir yahudi düşmanı olan büyükbaba aynı zamanda kendisini kör zannediyor/zannettiriyor * ve filme damgasını vuruyor. tabi onun zeka özürlü köpeği sammy davis jr. ise başka bir dünya, bugüne kadar izlediğim filmlerde gördüğüm en etkileyici köpek performansına sahip diyebilirim. o yüzden şuraya onun sevimli sahnelerinden birisini iliştirivereyim;
neyse efendim bu dörtlünün jonathan'ın aradığı kadını bulması için yola çıkması ile birlikte, kah sizi güldüren, kah hüzünlendiren bir yol hikayesinin ortasında buluyorsunuz kendinizi. bu noktadaki en önemli etkenlerden birisi ise film müzikleri. geçişlerde o kadar güzel kullanılmışlar ki, arka planda film müziklerini duymaya başladığınızda oyunculukların ve hikâyenin gücünün kat be kat arttırdığını hissediyorsunuz. film müzikleri anlamında da çok beğendiğim bir film oldu. filmin finali ise tam bir ıngmar bergman kolajı gibi olmuş ki, bunu başarılı bir şekilde yapması, hissi yakalatması da beni ziyadesiyle memnun etti. esinlenmenin hakkının verilmesi izleyici de ayrı bir keyif uyandırıyor.
film müziklerinden de bir kaç örnek iliştireyim;
buna bayılırım
film de cuk oturmuş
listenin tamamını dinlemek isterseniz de budur;
filmin imdb puanı 7.4 benim için ise 8'in üzeridir. izlemediyseniz ve bu minvaldeki filmleri seviyorsanız, muhakkak izlemenizi tavsiye eder, iyi seyirler dilerim.
devamını gör...
osmanlı döneminde sözlük olsaydı alınabilecek nickler
celladın baltasıyım patikanın hastasıyım.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarından aforizmalar
altı üstü binlerce ihtimalden birisin. ve öbürü de olabilirdin.
devamını gör...
her şeye zam yapılması
üretim yapılmadığı içindir. para kazanamadıkları için vatandaşların paralarını sömürüyorlar.
devamını gör...
35 yaşına geleceğini hayal edememek
hayal etmeyi bırak, 40 yaşıma birkaç ay kaldı... geçen gün diyetisyene gittim, "şimdi jess hanım şöyle birkaç sene sonra mesela 48 falan olduğunuzda menopoza girersiniz, metabolizmanız daha da yavaşlar, siz bir an önce kilolarınızı verin bla bla bla" dedi. kendi kendime "oha, menopoz falan dedi noluyo ölüyor muyum acaba?" dedim... inanması güç ama orta yaşlı oldum herhalde... *
devamını gör...
en sevilen ay
eylül- aralık.
devamını gör...
en iyi fikirlerin geldiği yer
net tuvalettir abi. bunu yalnızca ben yaşıyor olamam. hatta einstein görecelik kavramı nı karadelik, solucanları falan filan hepsini tuvallete bulmuştur. edison son ampül denemesini tuvallette yapıp ampulü yakmıştır.
devamını gör...
gece yatmadan önce yapılan son şey
radyoyu kapatmak ve kedimi alnından öpmek.
yarını görebilmeyi umudetmek.
yarını görebilmeyi umudetmek.
devamını gör...
yazarların normal sözlük’te yazma nedenleri
hayattaymış gibi hissetmek. birilerinin hayatına dokunmak.
devamını gör...
bir gecede cahil kalmak
biliyor musunuz?
“1923te türkiye’de;
nüfus 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu.
traktör sıfırdı. 5 bin köyde sığır vebası vardı.
hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu.
iki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiydi. verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu.
bebek ölüm oranı yüzde 48’di, yani her doğan iki bebekten biri ölüyordu.
memlekette sadece 337 doktor vardı.
sadece 60 eczacı vardı, sadece 8’i türk’tü.
diş hekimi, sıfırdı.
dört hemşire vardı.
40 bin köy, sadece 136 ebe vardı.
ortalama ömür 40’tı.
yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bin. ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu.
kiremit bile ithaldi. adı marsilya kiremidiydi.
limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti.
tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı.
kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12:00 kabul ediyordu. kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12:00 kabul ediyordu. kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu. kimisi güneşin tamamen battığı ezani saati esas alıyordu.
“saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu.
kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. kimisinin şubat’ı kimisinin aralık’ına denk geliyordu. herkes aynı zaman dilimindeydi, ama farklı aylarda yaşıyordu.
dirhem, okka, çeki vardı. arşın, kulaç, fersah vardı. ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz. ölçülerimiz ortaçağ’dı.
erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu.
okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu.
toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı.
öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. ülke bilim’den çok uzaktı.
600 sene boyunca türkçenin ırzına geçilmiş, osmanlıca denilmişti. arapça, farsça, fransızca, italyanca kelimeler, levanten terimler dilimizi istila etmişti. karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan arapçayla türkçe yazmaya çalışıyorlardı.
“harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik” deniyor ya...
ibrahim müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? sadece 417’ydi. bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. ki zaten, müteteferrika da devşirmeydi, macar’dı.
bu topraklara kitap gelene kadar, avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, 5 milyar adet satılmıştı.
voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı: “istanbul'da bir yılda yazılanlar, paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”
devamını gör...
şimdiki çocuklar harika
aziz nesin tarafından kaleme alınmış ve çocukluğumdaki iyi ki okumuşum dediğim bir eser.çocukların gözünden ebeveynleri gözlemleyen ve iki çocuğun arkadaşlığını kaleme alıyor.çocukken okunması gereken eserlerden bir tanesidir.
devamını gör...
simon
sadece 92 tanımı olmasına rağmen 150 takipçisi olan yazar.*
devamını gör...
i will always love you
doly parton tarafından bestelenen, 1974 yılında yine besteleyicisi tarafından seslendirilen efsane parçadır.
bir çok sanatçı tarafından coverlanan parça 1992 yılında çıkan the bodyguard soundtrack albümünde whitney houston yorumu ile efsaneleşmiş ve bir çok ödül almıştır.
parça size doly parton'dan gelsin
bir çok sanatçı tarafından coverlanan parça 1992 yılında çıkan the bodyguard soundtrack albümünde whitney houston yorumu ile efsaneleşmiş ve bir çok ödül almıştır.
parça size doly parton'dan gelsin
devamını gör...
denge
“sizin alınız al inandım
sizin morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna
şiiriniz adamakıllı şiir
dumanı da caba
bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
ama sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız
aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yangelmişim diz boyu sulara
hepinize iyiniyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle dövüşemem
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız.”
bir turgut uyar şiirinin ismi.
sizin morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna
şiiriniz adamakıllı şiir
dumanı da caba
bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
ama sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız
aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yangelmişim diz boyu sulara
hepinize iyiniyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle dövüşemem
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız.”
bir turgut uyar şiirinin ismi.
devamını gör...
memleketinin adını söylemeden anlat
ağam yoorum.*
devamını gör...
hayata dair ilginç tespitler
devamını gör...


